20 Kasım 2012 Salı

Çocuğunuzun EQsunu yükseltin geleceğini kurun...

Uzmanlar, akademik başarısı yüksek, çevresinde sevilen, dikkatli, çözüm odaklı nesiller yetiştirmenin temelinde duygusal zekadaki gelişimin büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor. Çocuklarının duygularını görmezden gelen ve onları fazlasıyla serbest bırakan ya da sürekli davranışlarını eleştiren, cezalandıran anne babaların çocuklarının geleceğiyle oynadığını vurgulayan uzmanlar, “Bu tip davranışlar, çocuğun gelecekteki yaşam kalitesini arttırmada büyük rol oynayan duygusal zekasının düşük kalmasına yol açar” uyarısını yapıyor.

Duygusal zekada ailenin rolü

Duygusal zekanın geliştirilmesi ve ebeveynlere düşen görevler hakkında bir değerlendirme yapan Ayna Eğitim ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi’nden Psikolog Dr. Ayşegül Önk Eray, bilişsel zeka (IQ) ile duygusal zekanın (EQ) birbirlerini tamamladığını, ancak duygusal zeka becerilerinin, yüzde 50’si doğuştan gelmekle birlikte, sonradan edinilebilir olduğunu vurguluyor. Duygusal zeka bilişsel zekaya göre daha az kalıtım yüklü olduğu için eksiklikleri telafi edilebiliyor. Bu yüzden çocukların duygusal zekalarının geliştirilmesinde anne babalara ve eğitimcilere büyük görev düşüyor. Aile, ilk duygusal derslerin verildiği okul. Duygusal zekası yüksek olan anne babaların bu dersler konusunda daha becerikli oldukları biliniyor. Duygusal zeka ilerleyen yıllarda gelişmeye devam etse de, öğelerini oluşturmak için ilk fırsat, ilk çocukluk yıllarında ortaya çıkıyor.
Psikolog Dr. Ayşegül Önk Eray, duygusal zekayı ilk basamaktan yukarı doğru şöyle tanımlıyor: “Kendini tanıma, kendi duygu ve düşüncelerinin farkında olma, neyi niçin ve nasıl yaptığını bilme, duyguları yönetebilme, duyguların esiri olmadan duyguların gücünü kullanabilme, onları yapıcı bir şekilde ortaya çıkarabilme, kendini motive edebilme, harekete geçirebilme, başkalarının duygularını anlayabilme, empatinin gücünü kullanabilme, sosyal ilişkileri sağlıklı yürütebilme.”

Öncelikle anne babalar, çocuklarının hayatta başarılı olmasına yardım edebilmek için davranışlarının “çocukta güven, merak, öğrenme zevki ve bir sınır kavramı oluşmasında” etkili olduğunun bilincine varmalılar. Zira sonradan edinilecek duygusal beceriler ilk yıllarda oluşturulan temelin üzerine inşa ediliyor. Anne babaların bu konuda bilinçli ve becerikli eğitimciler olabilmeleri için önce kendi duygusal zekalarını yükseltme yollarını araştırmaları gerekiyor.

Çocuğun duygusal zekasını geliştirmenin yolları
1. Çocuğunuzu duygularını keşfetmesi ve ifade etmesi konusunda teşvik edin, ona örnek olun.
2. Net kurallar ve sınırlar oluşturun ve bunlara bağlı kalın. Uymadığında önce onu uyarın, bu onun kendi özdenetimini kazanmasına yardımcı olur. (TV ve bilgisayar başında geçireceği süreyi sınırlı tutmak gibi.)
3. Çocuğa empati yapmayı öğrenmesi için sosyal sorumluluk projeleri konusunda bilgi verin, çalışmalara birlikte katılın. Böylece ona duyarlı olmayı öğretebilir, onu yardımseverliğe teşvik edebilirsiniz.
4. Dürüstlüğün önemini vurgulayan sohbetler yapıp bu konuda örnek hikayeler anlatın.
5. Ailede ortak sorunlar yaşandığında çözüm üretme konusunda çocuğun da fikrini sorun. Kendi düşüncelerini ifade etmesine izin verin. Sorun çözme becerilerini geliştirmenin en iyi yolu haftalık aile toplantıları ayarlamaktır.
6. Kendi problemlerini çözmesi konusunda ona yardımcı olun, alternatif çözümler üretmesi için destekleyin; sorunları kesinlikle onun yerine çözmeye kalkışmayın.
7. Okul içi ve dışı sosyal faaliyetlere katılmaya yüreklendirin. Çocuğunuzun arkadaş edinmesi için yaşına uygun fırsatlar yaratmak önemlidir.
8. Çocuğun hata yapmasına izin verin, böylece sonuçlarına katlanmayı öğrenebilir. Hata yaptığında özür dilemeyi öğretin. Siz de hatalarınızı itiraf edin ve yeri geldiğinde özür dilemekten kaçınmayın.
9.  Çocuğunuzla birlikte geçirdiğiniz zamanı karşılıklı memnun olunan bir sürece dönüştürün. Fiziksel teması ihmal etmeyin. Herkesin kucaklanmaya ihtiyacı vardır. Kabul, sevecenlik ve şefkat duygularını çocuk yaşarak ve hissederek öğrenir. 
10. Çocuğunuzu kendisine uygun hobiler bulmaya teşvik edin. Devam etmesi konusunda destekleyin, sebat etmeyi öğrenmesini sağlayın. Fakat kurstan kursa koştuğu, hafta sonu faaliyetlerine boğulan bir programdan kaçının.
11. Çocuğa iş birliğine dayalı oyunlar öğretmek, başarının grup sürecinin bir parçası olduğunu anlamasını sağlar. Rekabete dayalı bir dünya ile başa çıkmasını kolaylaştırır.  
12. Olumsuz duygularını nasıl kontrol edebileceğini öğretin. Öfke, kızgınlık gibi duygular normal duygulardır, sadece nasıl ifade edildikleri önemlidir. 
13. Çocukla ilişkide iyimser olmak önemlidir. Çocuk anne babasını gözlemleyerek kendi davranış tarzını oluşturur. Kötümserlik eğilimi önceki nesillere göre artış göstermekte. Kötümserliği öğretmenin, çocuğu depresyona yatkın hale getirmek gibi büyük bir riski vardır.

Alıntı: bebek.com

Hamilelikte bulantıları kusmaları gidermenin 15 yolu

Uzman Diyetisyen Işın Sayın:
 
‘’Gebelerde 6. haftadan itibaren bebeğin büyüme hormonu dediğimiz Beta HcG hormonu seviyesi kanda yükselirken, beraberinde bazı şikayetler gelişmeye başlar. Bunlar, sabah şiddetli biçimde başlayan ve gün içinde de tekrarlayan bulantılar; iştahsızlık, kusma, midede yanma, reflü şeklindedir. Bu esnada hızlı kilo kaybına bağlı halsizlik yorgunluk, mineral, vitamin yetersizlikleri gelişebilir. Bu durum genelde 12. Haftaya kadar devam eder. 12. Haftaya kadar kilo veriyor olmak bebeğin gelişimine zarar vermez. Genellikle 12. Haftadan sonra bulantılar sona erip bebeğin sinirsel, zihinsel gelişiminin başladığı dönemde annenin beslenmesinin, iştah ve kilo artışının ideal seviyelere gelmesi beklenir.’’ diyor. İşte ilk üç ay bulantı bebeğe zarar vermese de anneyi rahatsız eden bu bulantıyı önlemenin, anne adayını rahatlatmanın çareleri:

1.    Anne adayları yediklerinizi çok iyi çiğneyin. Asla hiçbir gıdayı püre kıvamına gelmeden yutmayın.
2.    Başucunuzda sarı, az tuzlu veya tercihen tuzsuz leblebiyi eksik etmeyin.
3.    Elinizin altında içinde katkı maddesi olmayan, tercihen çavdarlı kıtırlar, çubuklar bulundurun.
4.    Ara öğünlerde ağıza birer birer atılan ve yavaş yavaş çiğnene fındık uygun olabilir.
5.    Ara öğünlerde içecek olarak az tuzlu ayran için.
6.    Ara öğünlerde tercihiniz çok sıcak veya çok soğuk olmayan şekersiz süt olabilir.
7.    Şekerli içeceklerden uzak durun, bunlar bulantıyı arttırabilir.
8.    Eğer yalnızca bulantınız var, midede yanma, reflü şikayetleriniz yoksa gün içinde içme suyuna limon dilimi koyup bekletin, birazını içine sıkarak için.
9.    Mevsimindeyseniz, yeşil mandalina da bulantı kesme özelliğine sahiptir ve aynı şekilde limon gibi suda kullanılabilir. İçeceklere haşlanmış közlenmiş sebzeyle yapılan besinlere eklenebilir.
10.    Öğünlerde bir oturuşta tek çeşit besin tüketin. Mide kapasitesini zorlamayın.
11.    Çiğ salata tüketilmeyin, eğer yiyecekseniz, çok iyi çiğneyin.
12.    Bulgur da mide asidini emici özelliktedir. Çok iyi çiğnenmesi şartıyla mide de bulantı ve reflüyü engellemeye yardımcıdır.
13.    Acı olan olmayan baharatlar, susam, keten tohumu, kepekli gıdaların kepekleri gibi minik taneli mide çeperine yapışabilecek gıdalardan uzak durun.
14.    Çorba, ayran, su gibi sıvıları ara öğünde alın ve mide kapasitesini zorlamayın.
15.    Yüksek belli, dar kıyafetler mideye bası oluşturarak bulantı ve reflüyü tetikleyebilir. Daha bol, düşük belli giysileri tercih edin.

Alıntı : bebek.com

16 Kasım 2012 Cuma

Doktora eziyette yeni dönem

Yozgat’ta göreve başlayan Kamu Hastaneleri Birliği (KHB) Genel Sekreteri Dr. Tuncay Öztürk, sağlık konusunda sürekli iyiye koşacaklarını ve bütün halka en iyi hizmeti sunmaya çalışacaklarını belirterek, “Burada bizim arzumuz sahipsiz olarak adlandırılan yol yöntem noktasında sıkıntısı olan halkımıza gönül rahatlığıyla işini yaptırma en iyi hizmeti alma noktasında çaba sarf edeceğiz” dedi.

Yozgat’ta şuanda ilçe devlet hastanelerini ziyaret edip orda görev yapan personelle tanışma toplantısı yaptıklarını ifade eden Öztürk, “Şimdi dahili olarak önce bir sıkıntıları ortaya koymamız gerekiyor. En kısa sürede yapılabilecekleri yapmak istiyoruz. Yozgat’ta problemin büyük çoğunluğunu halledecek bir proje zaten varmış ama hukuk noktasında bir takılma yaşanmış, yani onu tekrar gündeme çekip bir şeyler yapılabilirliği noktasında o hastane projesini tekrar canlandırmamız gerekiyor” diye konuştu.
Yozgat’ta bulunan binaların 1963 yılından kalan eski binaların olduğuna dikkat çeken Öztürk, “Bu binaları kabul edilir bir şekilde ek binalarla geçici destekleyeceğiz. Biz yeni yapılacak hastane veya her hangi bir proje bir yılı geçecek bir sürede tamamlanacaksa biz bunu uzak bir mesafe olarak algılıyoruz. Elimizdekini en iyi şekilde değerlendirme noktasında düşüncelerimiz var. Ama şuanda birliğimiz Yozgat noktasında kurumsal kimliğini oluşturmaya çalışıyoruz. İnşallah bir hafta 10 gün sonra sebep sonuç noktasında düşüncelerle ilçelerimize uğrayacağız. Elimizden gelen her şeyi en iyi şekilde yapacağız. Bütçemizi el verdiği sürece hizmet kalitesinden ödün vermeden daha da ileriye götüreceğiz” şeklinde konuştu.

Donanım noktasında hastanelerimizin bir sıkıntısı bulunmadığını sadece fiziki mekan sıkıntısı bulunduğuna değinen Öztürk, sözlerini şöyle sürüdür. “Uzman hekim noktasında ciddi bir açığımız var. Daha önce kazanılmış hak noktasında mecburi süresini bitiren hekimler tayin isteyip gidiyordu. Şimdi böyle olmayacak, mecburi hizmet süresini dolduran doktor yerine yeni birisi gelinceye kadar başka bir yere gidemeyecek, bekleyecek. Yeni sistemin başka bir amacıda buydu. Bu yetki artık bakanlıkta değil bizdedir. Hekim yönünden düşünürseniz kötü bir durum ama halk açısından düşünürseniz bunu yapılması gerekiyor.

Alıntı:medimagazin.com

6 yıllık doktora bitmiyorsa rektör de üniversite de sorumludur

 Yurt genelindeki birçok üniversitede yüzlerce asistanın işini kaybetmesine yol açacak gelişmenin fitili geçen sene yürürlüğe giren 6111 No’lu kanunla ateşlendi. Kamuoyunda “Torba Yasa” olarak bilinen bu yasadan yola çıkan YÖK, araştırma görevlileri için ömür biçti.

YÖK’ten üniversitelere gönderilen yazı “3 yılda yüksek lisansı, 6 yılda doktorayı bitiremeyenlerin okulla ilişkisi kesilsin” diyordu. 

Tüm üniversite camiasını sarsan bu kararda, söz konusu sürenin geçmişi de kapsaması, askerlik, doğum izni ve yurtdışı görevi gibi sürelerin göz ardı edilmesi, akademisyenler için sancılı bir sürecin başlayacağını işaret ediyordu. 

Çok gecikmeden yıllarca üniversiteye hizmet vermiş birçok araştırma görevlisi kapı önüne konulmaya başladı. Ayrıca 30’lu yaşlarında işsizlikle tanışan akademisyenlerin, başka üniversitelerde kadro almalarının önü de kapatıldı. 

Araştırma görevlilerinin bir anda “doktoralı işsiz” haline dönüştüğü okullardan biri de köklü bir geçmişe sahip İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) oldu. 

Şu ana kadar bu üniversitede 40’a yakın doktora öğrencisinin üniversiteden atıldığı öne sürüldü. Bu sayının yılsonuna kadar 200’e çıkmasının beklendiği bildirildi. 

Yıllardır dirsek çürüttükleri üniversiteden bu şekilde atılmayı kabul etmeyen İTÜ’lü araştırma görevlileri, YÖK ve Rektörlük imzalı bu ortak karara karşı direniş başlattı. 

Ayazağa Yerleşkesi’nde bulunan Rektörlük binası karşısında çadır kuran araştırma görevlileri, “Asistan kıyımına son” diyerek art arda protesto gösterileri düzenledi. 

İmza toplayan, oturma eylemi yapan akademisyenler, yaklaşık iki hafta önce Makine Fakültesi’nde sabahladı.
Üniversite yerleşkesinde geniş katılımlı bir yürüyüş yapmaya hazırlanan araştırma görevlileri, ntvmsnbc’ye konuştu. 


BAYSAN: HEM DOKTORASIZ HEM İŞSİZ OLMAYACAĞIZ

Endüstri Mühendisliği’nde doktora eğitimini sürdüren Serdar Baysan, 7 senedir araştırma görevlisi olduğunu belirterek, “Zaten normal bir doktora en az 5 yıl sürer. 1.5 yıl yurtdışında görev yaptım ama onu saymıyorlar. Benim 2 yılım kaldı” diye konuştu. 

Serdar Baysan, üniversite yönetiminin herhangi bir kanun olmadan sadece YÖK’ün görüş yazısıyla araştırma görevlilerini işten çıkarmasına tepki gösterdi.

Açılan davada mahkeme heyetinin davayı görüşmeyi reddettiğini belirten Baysan, “Üniversitelere gönderilen yazıda YÖK Yürütme Kurulu’nun değil, YÖK Başkan Yardımcısı’nı imzası var. Mahkeme, ‘Bu yazı bir görüştür, yürütmesini durduramam’ diyor. Yani durdurulacak bir yürütme bile ortada yok” dedi. 

Uygulamayla tüm araştırma görevlilerinin huzursuz olduğunu belirten Baysan, mevcut belirsizliğin bir an önce giderilmesini istedi. 

Eylemlere devam edeceklerini ifade eden Baysan, şöyle konuştu: “2009’da yapılan gösterilerde arkadaşlarımız “doktoralı işsiz olmayacağız” diyorlardı. Şimdi ise “doktorasız ve işsiz olmayacağız’ diyoruz. Yerleşkede yapacağımız eylemin kalabalık olmasını bekliyoruz. Sesimizi duyurmak istiyoruz.” 

ALAÇAM: BAŞARININ MÜKAFATI KOVULMAK

Fen Bilimleri Enstitüsü’nde araştırma görevlisi olan Sema Alaçam da, sorunun sadece İTÜ’yle sınırlı olmadığını söyledi. 

Alaçam, “Diğer üniversitelerde de mağduriyet yaşayan pek çok arkadaşımız var. Yıldız Teknik’te, Mersin Üniversitesi’nde de işten çıkarılanlar var. Boğaziçi Üniversitesi’nde de sıkıntılar başladı. Hiçbir gerekçe bu işten çıkarmaları meşru kılmıyor” diye konuştu. 

Başarılı birçok araştırma görevlisinin işini kaybettiğine dikkat çeken Alaçam, “Çalışanın cezalandırıldığı bir sistemle karşı karşıyayız. Araştırma görevlisi arkadaşlarımız makaleler hazırlamış, yurtdışında görev almış, haftada 20 saat derse girmişler. Ama başarıyı işten atılmayla mükafatlandırıyorlar. ‘6 yılda neden bitirmediniz?’ söylemi, nitelik kaygısı gözetmeyen içi boş bir söylemdir” dedi. 

‘6 YILIN SORUMLUSU SADECE BİZ DEĞİLİZ'

“Akademik çalışmalar süreyle sınırlandırılamaz” diyen Sema Alaçam, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bir doktoranın 6 yılda bitirilmemesinin sorumlusu sadece doktora adayı değildir. Aynı zamanda birlikte çalıştığı iş arkadaşları, hocaları ve amirleri, kendilerinden beklenen işler ve verilen görevlerdir; üniversitesidir. Araştırma görevlilerine hesap sormadan önce üniversitenin bunu kendisine sorması lazım. Bu sürenin kısalmasını elbette biz de isteriz. Altyapı uygun olursa neden olmasın. Bu uygulama, geleceğe dönük olabilir ama geçmişi kapsamasını kesinlikle kabul etmiyoruz. Haksızlığa uğrayan arkadaşlarımızın mağduriyeti giderilene kadar eylemlerimize devam edeceğiz. Hakların kaybedilmesine göz yumamayız.” 


ÜNAL: BİLİMDE SÜRE DAYATMASI OLMAZ

Rektörlüğün kararından önce araştırma görevlisi kadrosuna geçen Endüstri Mühendisliği Bölümü'nde görevli Murat Engin Ünal, birçok arkadaşının üniversiteden atılması nedeniyle kendi durumuna sevinemiyor.
Söz konusu kararla araştırma görevlilerinin hayatının altüst edildiğini vurgulayan Ünal, “Bence sorun, insanların planlarının hiçe sayılmasıdır. ‘Üniversiteler rekabetçi olsun, hesap verilebilir olsun’ falan deniyor. Bunlar kulağa güzel geliyor ama işten atılma korkusu akademisyenlerin psikolojisini bozuyor” dedi.

‘İKİ SENE MALZEME BEKLEYENLER VAR’

Ünal, şu ifadeleri kullandı: “Araştırma görevlisine ‘Doktoranı şu kadar sürede bitireceksin’ denilemez. Bir teçhizatın gelmesini iki sene bekleyen doktora öğrencileri var. Öğrenciler ucu açık tezlerin altına girebilir. Kafasında zor sorular vardır, bunların üzerine gidebilir. 6 sene sınırlaması kesinlikle doğru değil. Bu durum akademisyenleri daha basit, daha kolay tezler yapmaya yöneltecek. Bilim dünyasında böyle bir rekabet asla kabul edilemez.” 


Geçmişte bu sürenin 10 yıla kadar çıktığını hatırlatan Ünal, “En azından eski sisteme geri dönülmesini istiyoruz. Arkadaşlarımız işine geri alınsın, bu uygulama kaldırılsın” dedi. 

EREN: AKADEMİK HAYATTAN BİZİ ATAMAZSINIZ

Endüstri Mühendisliği’nde doktora yapan Zafer Eren, öncelikli olarak işten çıkarılacak araştırma görevlileri arasında yer almıyor. Her ne kadar “şimdilik” topun ağzında olmasa da Eren de tıpkı diğer meslektaşları gibi huzursuz. 

Eren, geleceğe yönelik kaygılarını “Tezimi verdiğimde beni de atabilirler. İTÜ, Boğaziçi Üniversitesi ve ODTÜ modelini örnek almaya çalışıyor. Kendi üniversitesinde doktora yapan öğrencileri tutmak istemiyorlar” sözleriyle anlattı. 

Eren, şöyle konuştu: “Bu düzenlemeyi pat diye yürürlüğe alamazsınız. Bu süreçte kendime daha önce sormadığım soruları sormaya başladım. Yüksek lisansa başlarken 50/d’nin ne olduğunu bile bilmiyordum. Kadroyu, sözleşmeyi falan hiç düşünmedim. Sadece akademisyen olmak istedim. Bir makine mühendisini işten atabilirsiniz ama makine mühendisliğinden atamazsınız. Bu, beni akademik hayatın dışına itmek, ‘Sen akademisyen olamazsın’ demektir.”

DOĞAN: ESNEK ÇALIŞMA SİSTEMİNİ DAYATIYORLAR

İnşaat Fakültesi’nden Anıl Doğan ise “esnek çalışma sistemi” adı verilen sistemin asistanlar üzerinde denenmeye çalışıldığını ifade etti. 


Doğan, şunları dile getirdi:
“Bu yaşadığımız süreç, Bologna sürecinden bağımsız değil. Avrupa’da eğitimi paralı hale getirilmesine çalışıyorlar. Türkiye’de de çalışma esnekleşiyor, performansa dayalı değerlendirmeler yapılıyor. İTÜ pilot üniversite olarak seçildi. Çünkü İTÜ, bir mühendislik okuludur. Sanayiyle birebir iletişim halindedir.
Devlet karşılamadığı için ürünleri sanayiye satması gerekiyor. Bu durum, aslan payını alan üniversite ve hocaların hoşuna gidiyor. En büyük kârı özel şirketler yapıyor, en büyük zararı ise halk görüyor. Halk onlardan alınan vergilerle yapılan ürünleri alabilmek için bu şirketlere para ödemesi gerekiyor. Sermaye, hocaların daha fazla kendisine hizmet etmesini istiyor. Bu durumda Marksist bir hocanın artık üniversitelerde barınması mümkün olmayacak. Çünkü proje alamayacak, bu nedenle de performansı düşük olacak.
Esnek çalışma dayatmasını asistanlardan başlattılar. Üniversitenin varlığını özel sektörden alacağı ortak projelerle sürdürmesi isteniyor. Özel sektör olmasa üniversite iş yapamaz görünecektir. Mesela Temel Bilimler bölümünü kapatıyorlar. ‘Mezunlar iş bulamıyor, bu yüzden de kontenjanlar açık kalıyor’ deniyor. Türkiye’nin Temel Bilimler'le üretilen bilimi emperyalist ülkelerden satın alması isteniyor.”

İŞ BIRAKMA EYLEMİ YOLDA

Endüstri Mühendisliği bölümünde doktorasını sürdüren Didem Çınar da üniversitenin araştırma görevlilerinden kurtulmak istediğini savundu.

Çınar, “Araştırma görevlilerini 33/a’ya geçirmek istemiyorlar. Bizlerden kurtulmak istiyorlar. Araştırma görevliliği için bölümde alınan karar, fakülte ve üniversite tarafından dikkate alınmıyor. Herhangi bir neden belirtmiyorlar” dedi. 

Sorunun çözümü için kapısını çaldıkları Rektör Mehmet Karaca’nın kendileriyle görüşmediğini kaydeden Didem Çınar, “Rektör Yardımcısı’yla görüşüyoruz ama o da maalesef etkin olamıyor. Bir komisyon kuruldu, yapılan toplantıya temsilcimiz de katıldı. Ancak sonuçtan memnun değiliz” diye konuştu.

Geri adım atmamakta kararlı olduklarını vurgulayan Çınar, “Bundan sonra yapacağımız eylem, iş bırakma eylemi olacak” dedi.

Alıntı: ntvmsnbc.com

15 Kasım 2012 Perşembe

Doktor efendi dönemi bitti

Dr. Cengiz Çetin yirmi üç yaşındaydı.
Sualtı Hekimliği’nde asistanlığa başladığının yirminci günü, vurgun yiyen iki dalgıcın tedavisi için basınç odasına girdi.
İstanbul Tıp Fakültesi’ndeki İkinci Harb-i Umumî’den kalma alet patladı
27 Temmuz 1998 günü hayatını kaybetti.

Dr. Göksel Kalaycı altmış altı yaşındaydı.
Önce genel cerrahi sonra göğüs cerrahisi ihtisası yapmış, profesör olmuştu.
Ameliyat ettiği hastası “Ben ölürsem sen de öleceksin” diye tehdit etti.
Hastanın yakını tarafından, yıllarını verdiği İstanbul Tıp Fakültesi’nin bahçesinde vuruldu…
11 Kasım 2005 günü hayatını kaybetti.

Dr. Ali Menekşe elli bir yaşındaydı.
Giresun Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde göğüs hastalıkları uzmanıydı.
Bir çocuğunu doğumda, on altı yaşındaki kızını da Ankara yolunda geçirdiği trafik kazasında kaybetmişti.
15 Ocak 2008’de, elli birinci doğum gününde, hastası tarafından vuruldu
4 Şubat 2008 günü hayatını kaybetti.

Dr. Tolga Erdem yirmi yedi yaşındaydı.
Ege Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Şırnak Devlet Hastanesi’nde göreve başlamıştı.
Başladığının birinci ayında iki acil hastayı ambulansla Diyarbakır’a götürdü…
Dönerken Mardin’in Midyat ilçesi yakınlarında ambulans virajda kayıp devrildi
9 Şubat 2009 günü hayatını kaybetti.

Dr. Ersin Aslan otuz yaşındaydı.
(1982 yılının 14 Mart günü, Tıp Bayramı’nda doğmuştu.)
Gaziantep Devlet Hastanesi’nde göğüs cerrahisi uzmanı olarak çalışıyordu.
Ameliyatını bitirip servise çıktı…
Daha önce ameliyat ettiği hastanın on yedi yaşındaki torunu tarafından bıçaklandı
17 Nisan 2012 günü hayatını kaybetti.

Dr. Mustafa Bilgiç yirmi altı yaşındaydı.
Samsun’da On Dokuz Mayıs Üniversitesi’nde acil tıp asistanıydı.
Karısı da aynı tıp fakültesinde çocuk ihtisası yapıyordu.
Tedavi ettiği Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastasının iğnesi eline battı
21 Eylül 2012 günü hayatını kaybetti.

Kenan Evren askeri cuntanın başıydı…
Mecburi hizmete gelen doktorları ağaca bağlayın, kaçmasınlar.” dedi.

İmren Aykut Çalışma Bakanı’ydı…
Ne verirseniz verin bu doktorların gözü doymaz.” dedi.

Tansu Çiller Dışişleri Bakanı’ydı…
Hariciye Vekaleti’yle hariciye koğuşunu karıştırdı, hastanelere “Balyoz Harekâtı” düzenledi. (Balyoz Davası hakimlerinin gözünden kaçtı, ceza almadı.)

Yıldırım Aktuna Sağlık Bakanı’ydı…
Hafta sonu makamında bulamadığı başhekimin kapısını kırdırttı.

Osman Durmuş Sağlık Bakanı’ydı…
Fuzuli yere yakıyor diye başhekimin ellerini kalorifer peteğinde kızarttı.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ “Doktorların eli hastaların cebinde.” dedi.
Yetmedi…
Üstüne bi de “Paracı doktorlar gürültü yapıyor.” ilave etti.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Ben doktora iğne yaptırmam, doktorlar adamı felç ederler alimallah.” dedi.
Yetmedi…
Üstüne bi de “Doktor efendi dönemi bitti.” ilave etti…
Noktayı koydu.

Doktor efendi dönemi bitti!..

Toprakları bol olsun!

Alıntı: Birgün.net

4 Kasım 2012 Pazar

Saydan: Paran kadar sağlık dönemi devam ediyor


Sosyal Güvenlik Kurumu'nun Sağlıkta dönüşüm adı altında yaptığı sürekli değişen uygulamalar, vatandaşı da eczacıyı da bezdirdi.

Konuya ilişkin bir açıklama yapan Tüm Eczacı İşverenler Sendikası (TEİS) Genel Başkanı Ecz. Nurten Saydan: ''SGK, bu ülkenin sağlık otoritesi değil, finans kurumudur. Sağlıkta dönüşüm adı altında yaptığı sürekli değişimler vatandaşın ve eczacının başını döndürdü. Yapılan son değişimlerle her kutu ilaca ayrı para ödeme dönemini başlatırken, bir yandan da muayene ücretlerinin geçen yıla göre yüzde 70 artması vatandaşı da eczacıyı da mağdur etti'' dedi.

Saydan yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:

''Önce SSK, Bağkur ve Emekli sandığı bir araya getirilmeye çalışıldı, ama hala getirilmediğini kurum da bizler de çok iyi biliyoruz. Hala 3 kurum için ayrı ayrı işlem yapılmaktadır. Çalışan devlet memurları, yeşil kartlı vatandaşlar SGK bünyesine dahil edilmiş ama kurum hala eskisi gibi işlemektedir. Neredeyse 75 milyonu kapsadığını iddia eden kurumun ilaç harcaması elbette artacaktır. Artmaması matematiksel olarak mümkün değildir.

Vatandaşlarımız her ay SGK ya oldukça yüksek miktarda prim yatırmaktadır. Ve haklı olarak ilaç ve sağlık hizmeti beklemektedir. Üstelik muayene ücreti, yazılan her kutu ilaç için ilave katkı payı, ayrıca aldığı ilaçlar için katılım payı (emeklilerde %10, çalışanlarda %20) ve en ucuz ilaca göre SGK tarafından yapılan düzenleme ile eşdeğer ilaç farkı ödemektedir. Bütün bu ücretler maalesef eczanelerimizden tahsil edilmektedir. SGK tarafından eczanelerimiz MUAYENE ÜCRETİ TAHSİL VEZNESİ gibi kullanılmaktadır.

Kurum yetkililerince vatandaşlara net olarak anlatılmayan bu durumdan bütün eczacılarımız şikayetçidir. Vatandaş haklı olarak, 'bu para nerden çıktı?' 'SGK'ya neden prim ödüyorum?' 'Ben sana mı muayene oldum?' 'Hastanede para ödemiştim veya ben hastaneye gitmedim ki, ne zaman gitmişim?' gibi sorular soruyor.

Biz bu ülkenin eczane eczacıları bu sorulara cevap vermekten yıldık. Bize kalmayan, bizim olmayan bir ücretin derdini anlatmaya mecbur değiliz. Sürekli olarak gün içinde ve gece nöbetlerde mesaimizin %80'nini bunların nedenlerini anlatmakla tüketiyoruz. Bu durum meslektaşlarımızın ilaç ve danışmanlık hizmetine zarar verdiği gibi bizlerinde sağlığını bozmakta ve mesleğimizin yıpranmasına neden olmaktadır.

Sosyal Güvenlik Kurumu; ya bizim zorunlu tahsilatçılık yapmamıza neden olan bu uygulamayı eczanelerimizin üstünden alsın, yahut çıkıp vatandaşların ne için ne kadar ödediklerini kamuoyuna açıklasın."

HER KUTU İLACA AYRICA PARA ÖDENİYOR

Vatandaşın, 8 Mart 2012'de yapılan yeni değişiklikle her kutu ilaca ayrıca para ödediğini hatırlatan Ecz. Nurten Saydan, açıklamasını şöyle sürdürdü:

"Aile Hekimliğinde, sağlık ocağında yani 1. basamak sağlık hizmeti veren yerlerde muayene olup 1 kutu bile ilaç yazdırıp, eczanelerimizden almaya kalkarsanız 3 lira muayene ücreti ödersiniz. 3 kutudan fazla aldığınız her kutu ilaç için 1 lira daha fazla ödeme yaparsınız. İlacın fiyatı 50 kuruş bile olsa 1 lira ödersiniz. 4 kutuya dört,5 kutu ilaca beş lira ödeyeceğiniz bu durumda ayrıca her kutu ilacın (%10-20) katılım payını ve ucuz ilaca göre farkını ödersiniz..

Devlet ve üniversite hastanelerine gittiğiniz zaman reçete yazdırsanız veya yazdırmasanız da Sosyal Güvenlik Kurumu 5 lira muayene ücreti alır. Eğer reçeteniz varsa 1 kutu ilaç için bile 5+3=8 lira para ödersiniz. Eğer yazdırdığınız ilaç kutu sayısı 3 taneyi geçerse yine her kutu ilaç için ilacın fiyatı ne olursa olsun 1 lira daha ödersiniz. Özel hastanelerde de durum değişmemektedir. Muayene parası 12 liradır. Reçete yazılırsa 3 kutu ilaca kadar 12+3=15 lira ödenecek olup, yine fazla yazılacak her kutu ilaç için 1 lira daha ödeme yaparsınız.

YÜZDE 70 ARTAN MUAYENE ÜCRETLERİNE VATANDAŞ İSYAN EDİYOR !


Vatandaşlarımız reçetesindeki 3 liralık ilaç için 3 lira para ödüyor. Ayrıca hastanelerden ancak fatura edilince sisteme düşen birikmiş muayene ücretleri ise hastaların ödeme gücünü zorlamaktadır. Çoğu vatandaşımız ilaçlarını almaktan vazgeçiyor. Bunun sonucu olarak sadece “muayene olarak” iyileşemediği için kısa bir süre sonra tekrar doktora gitmek zorunda kalıyor.

Kendisini sağlık otoritesi sanan kuruma buradan sormak istiyoruz: Genç nüfusumuz var, ama neden senede ortalama 9 defa doktora gidiyoruz?

Bunun sebebi geçen seneye oranla %70 artmış olan muayene ücretleri (yeni ismi ile reçete parası) olmasın?

SGK Bu ülkenin sağlık otoritesi olmadığını, finans kurumu olduğunu fark etmediği ve tedavi sürecine sadece günü kurtaran ekonomik kıstaslarla müdahil olduğu sürece, sağlık harcamalarının azalması mümkün değildir. Dünyada bir çok ülke bu yöntemi denemiş ve harcamaların orta ve uzun vadede arttığını görerek vazgeçmiştir. Siyasi iradenin bunun farkına varmasının, Sağlık Bakanlığı’nın da görev alanına sahip çıkmasının, vatandaşımızın ve gelecek kuşakların sağılığı için elzem olduğunu kamuoyunun bilgisine ve dikkatine bir kez daha sunuyoruz.''

Alıntı: medimagazin.com

26 Ekim 2012 Cuma

Meyve sularına dikkat


Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Kocaokutgen, karaduttan yeşil muza, elma, armut, şeftaliden kiraza, ananastan böğürtlene kadar onlarca çeşit aroma bulunduğunu, aromaların ise kimyasal ürünler olduklarını vurguladı.
 
''Çocuklarımıza meyve suyu içirirken sağlıkları için doğal olanları tercih etmeliyiz'' diyen Kocaokutgen, alınan ürünün mutlaka 'içindekiler' kısmına bakılması gerektiği uyarısında bulunarak, şunları söyledi:
 
''Meyve suyu alacaksak 'içindekiler' kısmına mutlaka bakmamız lazım. Meyve suyu konsantresi ya da meyve suyu, meyve suyu püresi diyorsa içinde doğal meyveler olduğunu gösterir. Ama içindekiler kısmına baktığınız zaman aroma diyorsa, doğala özdeş aroma diyorsa doğal olmayan kimyasal bir üründen söz ediliyor demektir. Sağlığımız açısından, çocuklarımızın sağlığı açısından mümkün olduça doğal olmayan gıdalardan uzak durmaya çalışmak gerekir."
 
Alıntı : ntvmsnbc.com

19 Ekim 2012 Cuma

UpToDate diye birşey var...

 İYİ KULLANILIRSA  BÜYÜK KOLAYLIK...

İngiltere'de önde gelen bilgi sağlayıcılarından biri olan Wolters Kluwer Health, bugün klinik karar destek sistemi UpToDate'in Health Information and Libraries Journal'da (Sağlık Bilgi ve Kütüphaneleri Dergisi) online olarak yayınlanan araştırmalardan birinin konusunu olduğunu duyurdu. Çalışma, kanıta dayalı klinik karar destek sisteminin kullanımının hasta bakımında hasta tedavi sonuçlarını ve hastane performansını nasıl geliştirdiğini gösteren gerçek klinik senaryoları vurguluyor. John Addison, Pennine Acute Hastaneleri NHS Vakfı kütüphane yöneticisi tarafından yönetilen araştırma, İngiltere'nin kuzey batısında bir düzine hastane vakfı genelinde altı haftadan uzun bir süre boyunca yürütülmüş ve UpToDate'in klinik uygulamada kullanımını analiz etmiş.

Yardımcı yazar Addison şöyle açıklıyor: "2010 yılı başlarında yapılan deneme sonucunda UpToDate klinik karar destek sistemini benimseyerek, zaten sistemin Pennine Acute'un dört hastanesinde tercih edildiğini biliyordum. Ancak, ülke çapında dar bütçemizi nerelere harcayacağımızı belirlerken kanıta dayalı seçimler yapmak zorundayız. Bu zor zamanlarda, UpToDate'in tam değerini anlamak için gerçekleşmiş senaryoları incelemenin bizim satın alma kararımızı test etmemizde önemli olduğunu hissettim. "

Anket Sonuçları:

UpToDate abonesi olan sağlık kuruluşlarındaki doktorlara bir online anket formu gönderildi. Katılımcılardan UpToDate'i kullandıkları bir durumu ve eğer varsa bu durum ile ilgili sağladığı faydaları anlatmaları istenmişti.

UpToDate'i kullanmış olan 239 katılımcının % 90'ından fazlası en az bir yararı tespit etti:

    % 57'si UpToDate kullanarak tedavideki gecikmeleri azalttıklarını söyledi.

    %52'si UpToDate kullanarak gereksiz tanısal testlerden kaçınıldığını belirtti.

    % 48'i tanı koymadaki gecikmelerin azaldığını belirtti.

    % 39'u tedavi kararlarını değiştirdiğini söyledi.

    % 28'i hasta taburcu süresinin kısaldığını belirtti.

Araştırma raporu sonucunda belirtildiği üzere "Hasta tanı ve tedaviye daha hızlı erişim imkanına sahip olur. Klinik tedavi uzmanı, hasta yönetimi hakkında karar alma konusunda uzman bilgisine daha kolay ve hızlı bir şekilde erişim imkanını elde eder. Son olarak, sağlık kuruluşları gereksiz tanısal testler yapma ve uygunsuz reçete yazmadan kaçınarak hasta akışını geliştirebilir ve hastaların taburcu olma sürelerini kısaltabilirler."

UpToDate, Wolters Kluwer Health'in başkanı Denise Basow şunları belirtti: "UpToDate 'te biz doğru olanı yapmak konusunda büyük bir sorumluluk hissediyoruz ve bu araştırmadan edindiğimiz öngörü binlerce müşterinin yıllar boyunca bize anlattıklarını doğruluyor: UpToDate klinisyenleri hasta bakımı noktasında "doğru " tıbbi kararlar almaya yönlendirir ve bundan dolayı hasta bakım ve hastane performansını artırır. "

Bu araştırma, UpToDate'in bakım ve hastane performansını geliştirmeye yönelik değerini vurgulayan 30'dan fazla çalışma ile örtüşmektedir ve vakıf içinde klinik karar destek sistemine yapılan yatırım ile elde edilebilecek gerçek verimliliği ortaya koyar.

UpToDate, Health Service Journal (Sağlık Hizmetleri Dergisi) ile birlikte, bu anketin sonuçlarının ele alınacağı online seminere tıbbi personel davet edilecektir. Canlı izleyiciler için ücretsiz 30 günlük bireysel abonelik sunulacaktır.

Ne zaman: Aralık başında, TBC
Nerede: HSJ TV

UpToDate Hakkında

UpToDate ® kanıta dayalı klinisyenlerin hastalarının tedavisine ilişkin kararlarının doğruluğuna güvendiği doktorlar tarafından hazırlanmış bir klinik karar destek sistemidir. UpToDate 5.100'den fazla dünyaca ünlü doktor yazarlar, editörler ve emsal yorumcuları güvenilir, hasta bakımı ve kalitesini artırmak için kanıtlanmış, kanıta dayalı tavsiyeler ve en son tıbbi bilgileri sentezleyerek titiz bir yazı hazırlama sürecinden geçerler.149 ülkede 600.000 'den fazla klinisyen ve ABD'de akademik tıp merkezlerinin neredeyse % 90'ı UpToDate'e güveniyor, ve 30'dan fazla araştırma UpToDate'in yaygın kullanımını ve hasta kalış süresini kısaltmak ve istenmeyen komplikasyonların ve ölüm oranlarının azalması da dahil olmak üzere gelişmiş hasta bakım ve hastane performansının yükselmesi ile ilişkisini doğruluyor.

UpToDate sağlık sektörü için hastaya özel çözümler ve bilgiler sunan, ticari güncel gelişmeler hakkında haber sağlayan, konusunda dünya lideri Wolters Kluwer Health, firmasının bir parçasıdır. Wolters Kluwer Health 2011 yılında 3.4 milyar € (4700000000 $) geliri ile pazar lideri olan küresel bilgi hizmetleri şirketi Wolters Kluwer 'in bir parçasıdır.

1 Addison J, et al. Doktorlar online olarak her hasta için klinik karar destek sistemlerini nasıl kullanıyor: Bir UpToDate © Health Information & Libraries Journal (Sağlık Bilgi ve Kütüphaneleri Dergisi) vaka çalışması. İlk Online Yayın Tarihi: 15 Ekim 2012. doi: 10.1111/hir.12002

İletişim

Medya İletişim:
MSL
Laura Larsen, +44 (0)20 7878 3189
Halkla İlişkiler İletişim Sorumlusu
laura.larsen@mslgroup.com
veya
Wolters Kluwer Health|UpToDate
Shellie Rapson James, +1 781-392-2493
İletişim Bölümü Direktörü
sjames@uptodate.com



Alıntı:medimagazin.com

11 Ekim 2012 Perşembe

Belini çektirdi 2 yıldır yürüyemiyor

Bir hastanede fizik tedavi gören 84 yaşındaki Şükriye Siper, AA muhabirine yaptığı açıklamada, belindeki ağrılarını gidermek için "kupa çektirdiğini", ardından da yakı vurduğunu, derdine çare bulamaması üzerine bir komşusunun tavsiyesi üzerine işin ehli olmayan kişilere "belini çektirdiğini" anlattı.

Kendisine "belinin düştüğünü" söyleyen iki kişinin kollarından ve bacaklarından çektiğini belirten Siper, ağrılarının daha da arttığını ve yürüme yetisini kaybettiğini ifade etti.

Siper, iki yıldır İzmir ve İstanbul'daki birçok hastanede şifa aramasına karşın ancak yürüteç kullanarak çok kısa süre olmak kaydıyla yürüyebildiğini, halen devam eden fizik tedavi süreci sonunda hiç değilse ağrılarının azalmasını umduğunu kaydetti.

Şükriye Siper, "Doktorlar bana kemik erimesi nedeniyle iyice yıpranan kemiklerimin çekme sonrasında harap olduğunu söylediler. Bunu kimse yaptırmasın, derdiniz varsa doktora gidin" dedi.
 
"Traktörle çekenler var"

Siper'in tedavisini yürüten Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Şerafettin Özdoğan, iki yıl önce sadece akut bel ağrısı şikayeti olan hastanın, komşu ve yakınlarının tavsiyesiyle bazı çözümler aradığını, belindeki rahatsızlığın ne olduğu bilinmeden yapılan "çekme" işlemi sonucunda ayaklarını düzenli kullanamaz hale geldiğini ve bu işlemin iki yıldır devam eden şikayetler zincirini başlattığını kaydetti.

Türkiye'nin hemen her yerinde kültür seviyesine de bakılmaksızın benzer "sözde tedavi" yöntemlerinin uygulandığını üzüntüyle izlediklerini ifade eden Özdoğan, tıpta manuel tedavi olarak adlandırılan elle tedavinin kabul edildiğini ancak bu tedavinin teşhisin konulmasının ardından bir hekim nezaretinde yapılması gerektiğini söyledi.

"Çekme" uygulamasının, özellikle kemik erimesi olan kişilerde omurların kırılması ya da çökmesiyle sonuçlanıp kalıcı sakatlıklara neden olabileceği uyarısında bulunan Özdoğan, şöyle konuştu:

"Hastamızda ileri derecede kemik erimesi varmış ve çekme sonucu kemiklerde ağır hasar oluşmuş. Ağrıları olan kişilere önce istirahat öneriyoruz. Basit bir ağrı kesici alabilirler. Eğer yeterli olmuyorsa mutlaka bir hekime gitmeliler. Tedavinin mutlaka hekim nezaretinde ilerlemesi gerekiyor. Sahada masörlük ya da çeşitli terapilerle bu işi yapan insanlar var ama bu tedavi için her zaman geçerli değildir. Maalesef bu tür uygulamalar yaygın olarak kullanılıyor. Hastayı traktöre bağlayıp çekenler var. Çeşitli cihazlarla karşılıklı tutarak çekenler var. Kendilerine kart bastırıp, hatta sanal alemde reklam yapan kişiler var. Bu tip kişilere rağbet edilmemeli."

Alıntı: medimagazin.com

112 personeline saldırıya 3,5 yıl hapis

SAMSUN-İlkadım ilçesi Kadıköy Mahallesi'nde 9 Mayıs 2011 tarihinde meydana gelen olayda, rahatsızlanan kalp hastası M.Ö.'yü (71) Gazi Devlet Hastanesi'ne götüren ambulans şoförü Ali Birinci ve Doktor Zeynep Fırıncı'yı, ambulansa alınmadıkları gerekçesiyle hasta yakını Hakan D. (23), Aziz O. (25) ve Tanju Ö.'nün (26) saldırısına uğramıştı. Saldırı anı ise hastanenin acil servisinin önündeki güvenlik kamerası tarafından saniye saniye kaydedilmişti.

Şikayet üzerine Hakan D., Aziz O. ve Tanju Ö. hakkında dava açıldı. Samsun 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nde bugün görülen davanın son duruşmasında mahkeme heyeti tutuksuz olarak yargılanan Hakan D., Aziz O. ve Tanju Ö.’yu suçlu bularak darp suçundan 10'ar ay, tehdit suçundan 1 yıl 8'er ay ve hakaret suçundan da 11 ay 20'şer gün olmak üzere her biri toplam 3 yıl 5 ay 20'şer gün hapis cezasına çarptırdı.

Davaya müdahil olarak katılan Samsun Tabip Odası Avukatı Harun Uyanıkoğlu, sanıklara verilen cezanın ertelenmemesi ve paraya çevrilmemesinin sevindirici bir durum olduğunu belirterek, "Bu dava sağlık personellerine yapılacak olan saldırıların karşılıksız kalmayacağı yönünde örnek olacaktır" dedi.

Öte yandan, saldırıya uğrayan ambulans şoförü Halil Birinci'yi kurtarmak isterken kendisi de hastanelik olan Dr. Zeynep Fırıncı, 14 Mart Tıp Bayramı törenlerinde Sağlık Bakanlığı tarafından Samsun'da yılın doktoru seçilmiş ve Bakan Recep Akdağ tarafından Ankara'da düzenlenen törende ödül verilmişti.

Alıntı:medimagazin.com

Aile hekimin isyanı

 MEDİMAGAZİN'DE OKUYUCU KÖŞESİNDE BİR AİLE HEKİMİNİN SERZENİŞİ YAYINLANDI.ANCAK  BU VE BUNUN  GİBİ OLAYLAR HİÇ ANORMAL DEĞİL...SEVK ZİNCİRİ KURMADAN YÜRÜTÜLEN SİSTEMDE SADECE SAĞLIK OCAĞI ORTADAN KALKTI...SAĞLIK OCAĞININ  İŞLEYİŞİ ;DAHA AZ KİŞİ İLE , BİLGİSAYAR ORTAMINDA YAPILMAYA BAŞLADI.BUNUN DA TEK AMACI , SAĞLIKTA ÖZELLEŞMENİN ÖNÜNÜN AÇILMASI VE YENİ BİR SAĞLIK PİYASASININ OLUŞTURULMASIYDI...BU NEDENLE SÜRPRİZ YOK MESLEKTAŞIM...ŞAŞIRMA...

Sağlık Bakanlığı Aile Hekimlerine her  aşı dolabı için iki tane akıllı termometre bulundurulmasını zorunlu tutuyor. Bu termometre sadece bir tek firma tarafından ithal ediliyor ve tüm yurtta 147,50 TL fiyatla satılıyor. Adeta Tekirdağ Rakısı , tek fiyat tüm ülkede...  Ve bu cihazın presli olan pili de değişmiyor, iki yıl içinde kendini kapatıyor. Ben bu cihazın ülkemize gelişinin 10-15 TL olduğunu tahmin ediyorum.

Şimdi soruyorum yirmi üç bin Aile Hekiminin çift olarak iki yılda bir almak zorunda olduğu bu aleti, bu değerli şirket niçin 500 TL. fiyat koyup satmaz ? Ne de olsa rekabet yok , karışan eden yok. Hatta 1500 TL olsun, pili de bi ayda bitsin... Yok mu arttıran?  Neden bu denli karlı bir işe başka firmalar girmiyor acaba ? Bu ne biçim serbest piyasa ?

Dr. İsmail Ayhan ( Aile Hekimi )

20 Eylül 2012 Perşembe

Kapitalizm işte böyle birşey...

Firmalar ar-ge çalışmaları için büyük paralar yatırmalarına rağmen bugüne dek yapılan araştırmalarda hayal kırıklığı yaşadıklarını ve istedikleri sonuçları elde edemediklerini açıkladı. Hastalığın seyrini bile yavaşlatmayı başaramadıklarını belirten firmalar geçtiğimiz beş yılda, en az beş farklı tedavide istedikleri verimi alamadıklarını belirtti.

Alzheimer yalnızca İngiltere'de 500 bin kişiyi etkisi altına almış durumda, 300 bin kişi ise başka türde bunama yaşıyor. Amnezi, konuşma yeteneğini kaybetme, ani duygu durum değişikliği, ilgisizlik, ruhsal denge bozukluğu ve saldırganlık alzheimerın neden olduğu etkenler arasında.

Bilim Dünyası Medya Merkezi'nden konuşan Eric Karran; bir ilaç firmasında 300 bilim adamının nöro-bilim üzerinde çalıştığını belirtti. Karren ilaç firmalarının yol almak istediklerini ama hissedarların buna karşı çıktığını söylüyor. Karren; "Kapitalizm böyle bir şey. Yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Ancak toplumda buna büyük bir ihtiyaç var." dedi.

Alıntı:Hürriyet

16 Eylül 2012 Pazar

Binlerce çocuğa acil aşı çağrısı

HANİ AİLE HEKİMLİĞİNDE AŞILAMA ÇOK ARTMIŞTI?TÜM VERİLER  TAKİP ALTINDAYDI.SON 30  YILDA  DEVLET  HİÇBİR ZAMAN  AŞI  ALIMINDA GEÇ KALMAMIŞTI..EEE NE DE OLSA SAĞLIKTA dönüşüm...


2011-2012 öğretim yılında 8’inci sınıf öğrencilerinin velilerinden tetanoz ve difteri aşılarının yapılabilmesi için imzalı izin alındı. Ancak ilçelerdeki toplum sağlığı merkezi çalışanlarının okulları gezerek yapması gereken aşılar, aşılar zamanında temin edilemediği için vurulamadı. Yeni eğitim yılının start almasına bir ay kala, aşının tedariğinin ardından, il halk sağlığı müdürleri çocuklara tetanos-difteri aşısı yapma görevini aile hekimlerine verdi.

Hürriyet'in haberine göre, il halk sağlığı müdürlükleri aile hekimlerinden kendilerine kayıtlı tüm 1998 doğumlu çocukların okulların açılacağı 17 Eylül’e kadar tetanoz ve difteri aşılarını tamamlamalarını istedi. Ancak aile hekimleri araya bayram tatilinin de girdiği bir aylık süre içinde aşılamayı bitiremedi. Bazı hekimler, okul, eczane, aile sağlığı merkezlerine astığı yazılarda çocukları aşılanmaya çağırdı. Ancak iş yoğunluğu içinde ev ev dolaşarak aşılama yapamadı. Adını vermek istemeyen bir aile hekimi, “Tetanos-difteri aşısının tek tedarikçisi sağlık bakanlığı. Geçen sene bu aşılarda ciddi sıkıntı yaşadık. Gebelere bile yapmakta zorlandık. Şimdi aşı var ama bakanlığın istediklerini yerine getirmek imkansız. Örneğin bende 1998 doğumlu 53, diğer aile hekiminde 130 çocuk var. Bunların kapılarını tek tek çalıp, aşıya ikna edip yapmamız mümkün değil. Aileler çocuklarını getirsin aşılayalım, ama bizim onları bulmaya ne gücümüz ne de zamanız var” dedi. Bir başka aile hekimi, “Aile hekimlerinin henüz tüm sorumlu olduğu nüfusa ulaşabilecek iletişim sistemleri yok. Kimin 8’inci, kimin 9’uncu sınıfta olduğunu ayırt edebilmek için geniş bir tarama yapmaları, ev ev dolaşıp kişileri bulmaları, aşılarını tamamlamaları gerekiyor. Hem de yeni öğrenim dönemi başlayana kadar. Bu mümkün değil” diyor.

'AŞILAR HAZIR GELİP YAPTIRIN'

Aile hekimleri araya şeker bayramı tatilinin de girdiği bu bir aylık süre içinde aşılamayı bitiremedi. İş yoğunluğundan da ev ev dolaşıp çocukları arayamayan hekimler 1998 doğumlu çocukların aşıya gelmelerini istiyor. Tetanos hastalığından korunmanın tek yolu aşılanma.

İKİ AŞI BİR ARADA

Tetanos-difteri aşısı bebek doğduktan sonra 2,4 ve 6 aylıkken toplam 3 doz yapılıyor. 18-24 aylıkken tekrar ediliyor. Daha sonra sekizinci sınıfa denk gelen 15’inci yaşta aşılar bir doz daha yapılarak tam koruma sağlanıyor. Tetanos hastalığından korunmanın tek yolu aşılanma. Tetanos yüksek ölüm oranına sahip bir hastalık. Vakaların yaklaşık yüzde 30’u hayatını kaybeder. Tetanosun başarılı bir tedavisi yok. Kuş palazı olarak da bilinen difteri mikrobunun salgıladığı toksin, insanlar için oldukça tehlikeli.

Alıntı : ntvmsnbc.com

15 Eylül 2012 Cumartesi

Seçmeli derste zorunlu Kur'an ve Siyer dersi


Pazartesi günü açılacak olan ortaokul ve liselere yeni kayıt yaptıran öğrencilerin seçmeli ders formunu verme süresi sona erdi.

Milliyet Ege’den Ahmet Buğra Tokmakoğlu’nun haberine göre iki günlük sürede ders seçmeyen velilerin çocuklarına yönetmelik gereği ‘Kuran’ı Kerim’ ve ‘Hz. Peygamberimizin Hayatı‘ derslerinin “zorunlu” olarak okutulacağı iddia edildi.

BAŞKA SEÇMELİ DERS YOK

Türk Eğitim Sen İzmir 1 Nolu Şube Başkanı Merih Eyyüp Demir, yapılan son değişiklikle belirlenen genelge ve yönetmeliklerin 1379 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ve 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile çeliştiğini söyledi. Kanunda “Ortaokul ve liselerde Kuran’ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin hayatı, isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulur” dendiğini hatırlatan Demir, yasada başka seçmeli ders olmadığı için bu iki dersin seçilmiş olacağını hatırlattı.

Bazı okullarda diğer seçmeli dersleri verecek öğretmenler olmadığı için okul yetkililerinin öğrenci velilerini o dersleri seçmemesini söylediklerini vurgulayan Demir, “Kayıt sisteminde de şu anda arıza var. Sistem düzelse bile, ders seçme süresi dolduğu için sistem otomatikman bu çocuklara Kuran’ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin Hayatı’nı seçmeli ders olarak atayacak” dedi. Demir, birçok velinin de ders seçme süresinin bittiğinden haberi olmadığını, bu durum anlaşılınca büyük sorunlar çıkacağını vurguladı.

CAMİ HOCALARI DERSE GİREBİLİR

Kuran’ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin Hayatı derslerini Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenleriyle İlahiyat Fakültesi mezunlarının verebileceğinin altını çizen Demir, bu dersi alacak öğrenci sayısının çok olması durumunda cami hocalarının devreye sokularak okullarda ders verdirilebileceğini de sözlerine ekledi.

ASIL SORUN PAZARTESİ

Eğitim Sen İzmir 1 Nolu Şube Yönetim Kurulu Üyesi Barış Çam, İzmir’deki birçok okulun hala tuvalet ve sıraların 5,5 yaşındaki çocuklara uygun hale getirilmediğini söyleyerek, “Zaten bu çocuklar yine aynı sınıfları paylaşacakları ortaokul öğrencileriyle tuvaletlerini ve sıralarını ortak kullanacak. Yeni gelen öğrencilerimizin bir kısmı çeşmelere zar zor ulaşırken, sabunluğun olduğu alana ise ayaklarını kaldırmalarına rağmen yetişemiyor. Bu da hijyen sorununu doğuruyor” dedi.

Alıntı:egedesonsoz.com









13 Eylül 2012 Perşembe

Çocuklarımız okulda ne yemeli?


Ege Sağlık Hastanesi Diyetisyeni Sevgi Ersoy, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu yıl 5 buçuk yaşındaki çocukların da ilkokul birinci sınıfa başlayacak olmasının velilerin çocuklarının beslenmeyle ilgili çekincelerini de beraberinde getirdiğini söyledi.

Okul öncesi ve ilkokul çağında geliştirilen olumsuz beslenme alışkanlıklarının yetişkinlik dönemine de yansıdığını, bunun için çocuğun beslenmesinin çok iyi planlanması gerektiğini kaydeden Ersoy, çocukların okul yemekhanelerinden yararlanmalarını veya soğuk sandviç, ayran ve meyveden oluşan bir menü seçmelerini tavsiye etti.

Sevgi Ersoy, boy, kilo, yaş gibi fiziksel özelliklerin yanında çocuğun yeterli ve dengeli beslenmesini sağlamak için çocukların okulda yapacağı tercihler konusunda onlarla konuşmanın faydalı olabileceğini dile getirdi.

Beslenme sürecinin planlanmasında en önemli öğünün kahvaltı olduğunu vurgulayan Ersoy, ''Kahvaltı yapmayan çocukların okulda daha az başarılı oldukları görülmüştür. Çocukların güne iyi başlamaları, gün içinde kendilerini iyi hissetmeleri ve dikkat dağınıklarını önlemek için dengeli bir kahvaltı yapmalarını sağlamak gerekir. Süt, peynir, yumurta, zeytin, bal veya pekmez, ekmek ile yapılmış bir kahvaltı tüm besin gruplarını kapsayacak şekilde planlanmış dengeli bir kahvaltı örneğidir. Kahvaltı yapmayan çocuk ise kantinlerde bisküvi, simit, gazlı içecekler ve hazır meyve sularına, şekerli besinlere yönelip dengesiz beslenmiş olacaktır'' diye konuştu.

FAST FOOD YERİNE SOĞUK SANDVİÇ, AYRAN, MEYVE

Öğrencilerin tüm gün okulda bulunması durumunda ise varsa okuldaki yemekhaneden ve yaş grubuna uygun beslenmesinin doğru olacağını kaydeden Sevgi Ersoy sözlerini şöyle sürdürdü: ''Menülerdeki besinler sağlıklı pişirme yöntemleriyle sunulmalı, çocukların sevdiği besinlerin yanında ileriye yönelik sağlıklı beslenme alışkanlıklarını geliştirmek ve çocukların dengeli beslenmesini sağlamak adına sebze, meyve, salata, kuru baklagiller, yoğurt, ayran gibi besinlerle desteklenmelidir. Eğer okulda yemekhane yoksa çocuğun öğle yemeği için fast food gıdalara yönelmesi engellenmeli, kantinde veya evde hazırlanmış soğuk sandviç, ayran, meyve ile dengeli bir öğün alması sağlanmalıdır.''

Özellikle Dünya Sağlık Örgütü'nün gündeminde olan ve Sağlık Bakanlığı'nın başlattığı ''Türkiye Obezite ile Mücadele ve Kontrol Programı''nı hatırlatan Ersoy, obeziteyle mücadele açısından da fast food gıdalardan uzak durulmasının önemine işaret etti.

Sevgi Ersoy, ailelerin çocukları için iyi bir beslenme çantası hazırlayabileceğini belirterek, çocuklara kantinden neleri alabilecekleri hakkında önceden bilgi verilmesi gerektiğini söyledi.

Çocukların tüm besin ihtiyaçlarını ana öğünlerden karşılamasının da mümkün olmadığını, mutlaka ara öğünlerin de değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Ersoy, süt, yoğurt, ayran, ev yapımı kek, poğaça, sebzeli veya peynirli börek, meyve, ceviz, fındık, badem başta olmak üzere kuruyemiş, mevsimine göre salatalık, havuç konularak çocuğun beslenmesinin tamamlanabileceğini sözlerine ekledi.

Alıntı : egedesonsöz.com

İTÜ'lü asistanlar 50-D için eylemde...

İstanbul Teknik Üniversitesi'nde (İTÜ) 50/D ile çalışan 120 araştırma görevlisi işten çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya.

Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), geçen sene yürürlüğe giren 6111 sayılı torba yasayla ilgili verdiği görüş yazısında altı yılda doktorasını tamamlamayan 50/D'li asistanların okulla ilişiğinin kesileceğini belirtti.
Yani doktora yapan asistanlar doktoralarına devam edebilecekler; ancak okulla ilişikleri yani maaş yerine aldıkları bursları ve okuldaki görevleri sona erecek.

Üniversitelerde 33/A ve 50/D şeklinde iki farklı araştırma görevlisi uygulaması var. 50/D uygulamasında araştırma görevlileri "burslu öğrenci" statüsünde istihdam edilip eğitim bittiğinde okulla ilişikleri kesiliyor. 33/A uygulamasındaysa göre araştırma görevlileri rektör tarafından kadrolara üç yıllığına atanıyor.

Aslında iki kesim de aynı işi yapıyor ve aynı ücreti alıyor. 2009'da Eğitim-Sen'in konuyla ilgili açtığı davada, Danıştay, iki tipteki araştırma görevlilerinin de aynı işi yaptığını her ikisinin de araştırma görevlisi olduğunu kabul etti.

"Burslu öğrenci değil, araştırma görevlisiyiz"

 

bianet'e konuşan İTÜ Fen Edebiyat Fakültesi'nde araştırma görevlisi Aykut Kılıç, "Biz burslu öğrenci değiliz, yıllardır çalışan araştırma görevlisiyiz" dedi ve şöyle devam etti:

"Diğer araştırma görevlileriyle aynı işi yapıp aynı ücreti alıyoruz ancak iş güvencemiz yok. 50/D maddesinde doktorayı bitirme süresine ilişkin herhangi bir ifade söz konusu değildir.  YÖK'ün görüşünün hukuki dayanağı çok zayıf. Amaç 50/D'lilerin 33/A'ya alınmasını engellemek. Üniversite 50/D'lilerin geçişini engellemek için doçentten istenebilecek kriterleri yerine getirmesini istiyor. Bunu karşılamak mümkün değil."

İTÜ araştırma görevlileri, altı yılda doktoranın tamamlanma dayatmasının ortadan kaldırılmasını, bu sebepten kimsenin işten çıkarılmamasını, yurt dışı araştırma burslarının kesilmemesini ve yurt dışına giden araştırma görevlilerinin ücretli izinle gönderilmesini ve 33/A'ya geçişte yasal hakların adil kriterler çerçevesinde yerine getirilmesini istiyor.

İTÜ araştırma görevlileri, üniversitenin işleyişine ilişkin herhangi bir konunun akademik ortamda alterantifler üretilmeden demokrasiyi hiçe sayan bir tavırla yapılmasını kabul etmediklerini açıkladı.

İTÜ araştırma üyeleri, ünivesiteyi işten çıkarılma tehdidine karşı uyarmak için 13 Eylül  saat 13:00'te Maslak Kampusu 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi önünde basın açıklaması yapacak.

Alıntı:Bianet.org

9 Eylül 2012 Pazar

Sağlık Bakanlığı Teşkilat Yasası Anayasa Mahkemesi'nde...

Öztürk, Anayasa Mahkemesi'ne başvurusu sonrası yaptığı açıklamada, dilekçelerinin ''Çuval yasa'' olarak adlandırdığı, 6353 sayılı Yasa ile 6354 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşların Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin kimi hükümlerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulmasını kapsadığını bildirdi.

Öztürk, şöyle konuştu:

''Bu çuvalların içerisinde sizin bizim dışımızda her şey var. Aklınıza ne gelirse var. Olmayan hiç bir şey yok. Özellikle seçimlere ilişkin bir düzenleme var. Seçim suçlarına ilişkin dava açma süresi, 2 yıldan 6 aya düşürülüyor. Bunun Anayasa'ya aykırı olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca yasada engellilerin hakkının gasbı, seçim yolsuzluklarının örtbas edilmesi, yolsuzlukların denetimden kaçırılması var, Sayıştay denetiminden kaçırılma var. Bunların hepsinin ve daha çok maddelerinin Anayasa'ya aykırılığı ve hukuk devleti ilkelerine aykırılığı nedeniyle dava dilekçemizi verdik.''

6354 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname'de ise sağlık personelini, hemşireleri ve sezaryenle ilgili konuları içeren düzenlemeler bulunduğunu anımsatan Öztürk, bu düzenlemelerin de iptalini istediklerini söyledi.

Başbakan'ın bazı milletvekillerinin dokunulmazlıkları ile ilgili ''Biz yapılması gerekenleri yargıya söyledik'' dediğini ifade eden Öztürk, ''Umuyorum ve diliyorum bu açtığımız davalarla ilgili de Sayın Başbakan, yapılması gerekenleri Anayasa Mahkemesine söylememiştir. Ya da söylediyse bile Anayasa Mahkemesi Sayın Başbakan'ın söylediklerini dikkate almaz, kendisine hukuku referans alır ve bu başvurularımızı hukuk devleti çerçevesinde inceler ve taleplerimizi kabul eder'' diye konuştu.

Alıntı: Medimagazin

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Dr. Ersin ARSLAN'ın öldürüldüğü hastanede yine hekime darp !

HERŞEY  ÇOK   KISA  SÜRELİĞİNE DÜZELİR GİBİ  OLDU.SALDILAR DEVAM  EDİYOR.BEYAZ KOD  , 113 UYGULAMASI..HEPSİNİN  GÖZ  BOYAMA  OLDUĞU ORTADA...

Gaziantep Dr. Ersin Arslan Devlet Hastanesi’nde 23 Ağustos 2012 Perşembe günü Beyin Cerrahı Dr. Özhan M. Uçkun bir hasta yakını tarafından darp edilmiştir. Kafası dahil vücudunda cam kırıklarından kaynaklı kesiler oluşmuş, kan içinde kalan yüzünü beyaz önlüğüyle silmeye, kanamasını durdurmaya çalışmıştır. Hekimimiz bu haldeyken dahi saldırgan , sakinleşmemiş kırdığı camın aralığından elini uzatarak Dr. Uçkun’un yakasına yapışıp tehditler savurmaya devam etmiştir.
Meslektaşımıza geçmiş olsun dileklerimizi gönderiyoruz. Bu olay artık Türkiye’de tüm hekimlerin ve sağlık çalışanlarının ne şartlarda çalıştığının bir diğer göstergesi olmuştur. Biliyoruz, Dr. Uçkun’un başına gelen pek çok hekimin başına gelmektedir ve her an gelebilir.

Bu olayın olduğu hastanenin adı neden Dr. Ersin Arslan Devlet Hastanesi’dir? Çünkü bu hastanede 17 Nisan 2012’de Dr. Ersin Arslan bıçaklanarak öldürülmüştür. Dr. Uçkun’a yönelik saldırı bu olaydan sonra aynı hastanede gerçekleşen hekime yönelik üçüncü fiziki saldırıdır.

Saldırganın gerekçesi Dr. Uçkun’un görmeyen yaşlı bir hastaya muayene sırasında öncelik vermesidir. O saate kadar 56 hasta muayene etmiş olan ve daha muayene etmesi gereken onlarca hastası bulunan, özveriyle çalışan, hekimliğinin gereğini yerine getirmeye çalışan meslektaşımız ve diğer sağlık çalışanları ne olduğunu anlayamadan şiddete maruz kalmışlardır. Meslektaşımız yedi gün rapor almak zorunda kalmıştır. Bugün yapması gereken ameliyatlarına girememiştir. Bunlardan birisi zor durumdaki bir beyin tümörü hastası, bir diğeri anevrizma (beyin damarlarında baloncuk olması) hastasıdır.

Hekime ve sağlık çalışanına yönelik şiddet durmak bilmemektedir. Sevgili Dr. Ersin Arslan’ın öldürüldüğü hastanede dahi şiddet durmuyorsa Sağlık Bakanlığı oturup samimiyetle durumu değerlendirmelidir. Sorunun genel geçer ifadelerle çözülemeyeceği apaçık ortadadır. Uyarılarımıza rağmen ne yazık ki etkili önlemler alınmamakta, sağlık çalışanlarını hedef gösteren dil ve tarz devam etmektedir.

Tüm yurttaşlarımıza bir kez daha hatırlatıyoruz. Hekimler ve sağlık çalışanları sizin en zor zamanlarınızda yardımınıza koşan can dostlarınızdır. Onlar sizin için en iyisini yapmak amacıyla özveriyle çalışmaktadırlar. Sağlık çalışanlarına karşı sözlü ya da fiziki şiddete yönelmenizin hiçbir tutar yanı yoktur.

Sağlık alanında yaşanan sorunların sebebi ise hekimler, sağlık çalışanları değil bizzat sağlık politikalarıdır!

Alıntı :Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi
            Gaziantep-Kilis Tabip Odası

Mutfakta plastik ürünler kullanmamaya özen gösterilmeli

Konya Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı ve Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Selma Çivi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ABD'de yapılan bir araştırmada, plastik ürünlerini fazla kullananlarda, özellikle karaciğer enzimlerinin yükseldiğinin, karın yağlanmasının arttığının tespit edildiğini söyledi.

Plastik ürünlerinde bisfenol A ve flalein isimli maddelerin kullanıldığını ifade eden Çivi, “Çevresel kirleticiler olarak vasıflandırdığımız plastikler, boğazımızdan başlayarak tiroit bezini, karın bölgesinde yer alan pankreas bezini, kadınlarda yumurtalıkları, erkeklerde de testisleri temel olarak etkilemekte ve kısırlığa neden olmaktadır” dedi.
Çivi, bebek biberonlarında da bu maddelerin kullanılabildiğine dikkati çekerek, biberonların ısıtılmasıyla çocukların küçük yaşlarda, plastik ürünlerdeki zararlı maddelere maruz kaldığını dile getirdi.
"CAM VE ÇELİK TERCİH EDİLMELİ"
Bu maddelerin, çocuklarda davranış bozukluklarına sebep olduğunu vurgulayan Çivi, “Bu zararlı maddeler, çocukların bütün genetik yapılarını değiştirebilmekte. Bu nedenle plastikleri, günlük yaşamımızdan mümkün olduğunca uzaklaştırıp, plastik ürünler yerine içindeki sıvıya zararlı maddelerini bırakmayan cam ve çelik gibi ürünleri tercih etmeliyiz” diye konuştu.
Çivi, plastiklerde üçgen biçimindeki bir kutunun içerisinde numaralar olduğunu belirterek, bu numaralardan en tehlikeli olanların 3-6-7 numaralı maddeler olduğunu bildirdi.
Bu numaralardan 3, V ya da PVC yazan plastiğin, gıdalarda kullanılmaması gerektiğini anlatan Çivi, şunları kaydetti:
“7 işareti bulunan veya numarasız olan cam gibi parlak ve sert plastik, en tehlikeli olan plastiktir ve 'güvenli değildir' demektir. İçindeki zararlı maddeleri gıdalara sızdıran bu plastikler yiyecek ve içeceklerde kullanılmamalıdır. 6 numaralı plastik ise kahve ve çay gibi sıcak içecekler için kullanılan köpük bardakların plastik olduğunu çoğumuz bilmeyiz. Bu malzeme benzenden üretilir. Kanserojen bir madde olarak bilinen bu maddenin mutfaktan kesinlikle uzak tutulması gerekir.”
PLASTİKTEN KORUNMAK İÇİN PRATİK ÖNLEMLER
Günlük hayatta tamamen vazgeçilemeyecek olan plastiklerin zararlarını en aza indirgemek için pratik önlemlerin alınabileceğini anlatan Çivi, “Konserve yerine daha çok taze sebze ve meyveleri tercih ederek bunlardan büyük ölçüde korunabiliriz. Ayrıca biberon kullanmak yerine annelerin bebeklerini emzirmeleri veya toz şeklindeki mamaları tercih etmeleri daha uygun olur” diye konuştu.
3-6-7 ve numarasız plastik ürünlerinin gıdalardan uzak tutulması gerektiğinin dile getiren Çivi, şu tavsiyelerde bulundu:
“Plastiklerin içerisinde herhangi bir sıvıyı dondurmamak ve ısıtmamak gerekiyor. Aynı şekilde asitli ve tuzlu yiyecekler, plastiğin yapısını bozarak Bisfonel maddesinin gıdaya geçmesine neden oluyor. Konserve veya salamura gibi yiyecekler için plastik kaplar kullanmamalıyız. Plastik ürünlerinde bulunan flalein maddesi, özellikle erkeklerdeki testosteron hormonunu etkileyerek, erkeklerde kısırlık ve güçsüzlüğe neden olmaktadır.”

7 Ağustos 2012 Salı

Sağlık çalışanına şiddeti biterecek şaşırtan formül..Tabiki polisten...

Cizre Devlet Hastanesi'nde görevli Dr. Şenol Kildaci, geçen Perşembe günü hasta muayenesi sırasında, iddiaya göre gelen birkişi önce kendi hastasını muayene etmesini istedi. Dr. Kildaci, sırasını beklemesini istediği hasta yakını tarafından dövüldü. Dr. Şenol Kildaci, saldırgandan şikayetçi olmak için polis merkezine gitti. Görevli polislerin Kildaci'ya, "Elinizi öpsün affedin olay kapansın" dediği öne sürüldü.

Şırnak Tabipler Odası Başkanı Azat Karagöz ile bazı meslektaşları, bugün saldırıya uğrayan Kildaci'ya destek vermek için hastane önünde basın açıklaması yaptı. Dr. Azat Karagöz, hekim ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin her geçen gün arttığını belirterek, şöyle dedi:

"Bugün burada toplanmamızın sebebi hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik giderek artan ve ürkütücü boyutlara ulaşan artık beden ve ruh sağlığımızı bozar dereceye gelen şiddetin hastanemizde uygulanmış olmasındadır. Perşembe günü dahiliye uzmanımız Dr. Şenol bey, bir hasta yakını tarafından darp edilmiştir. Arkadaşımız polikinlikte hasta muayene ederken, başka bir hasta yakını içeri girerek doktorun kendi hastasını muayene etmesini istemiştir. Doktor arkadaşımız içeride hastanın muayenesi bittikten sonra hastaya bir sıra numarası alın ve öyle gelin demesi üzerine, önce hasta yakınlarının sözlü saldırısına uğramıştır. Bu sözlü sataşmadan sonra arkadaşımıza fiziksel şiddet uygulanmıştır. Bu şiddetten sonra darp olayını gerçekleştirenler, uzun süre polikinliği işgal etmişlerdir. Bu durumda kapıda bekleyen diğer hasta yakınlarının sessiz ve olayı ayırmadan öyle kalması ve bir süre sonra olay yerine gelen hastane güvenlik göevlerinin doktorun uyarılarına rağmen müdahale etmemesini, düşünmeye değer bir mesele olarak görmekteyiz."

Saldırıya uğrayan Dr. Kildaci'nin kendisini dövenleri şikayet için karakola gittiğini anlatan Dr. Karagöz, şöyle devam etti:
"Bu durum üzerine arkadaşımız karakola gidip şikayetçi olmak istiyor ancak, burada polisin nerden estiği belli olmayan barışcıl tavrını da anlayamıyoruz. Şikayete giden doktor arkadaşımıza karakolda, 'Elinizi öpsün affedin olay kapansın' deniyor. Bir yumurta atmanın, bırakın yumurtayı, slogan atmanın bile yıllarca hapis ile cezalandırdığı bir ülkede, sağlıkçılara şiddete gelince, 'cahildir, çocuktur affedin. Elinizi öpsün' diye geçiştirmeleri gayet iyi biliyoruz. Biz son süreçlerede sağlıkçılara artan orandaki şiddetin aslında en büyük sebeplerinden birinin bu 'elinizi öpsün siz affedin' mantığının olduğunu iyi biliyoruz. Biz artık hayat kurtarmaya çalışırken, hayatımızı kaybetmek kaygısı taşımaktan bıktık. Biz, bizim onay vermediğimiz bir dönüşüm programından dolayı, ortaya çıkan aksaklıkların bize fatura edilmesinden bıktık, her sabah işe farklı genelgelerle başlamaktan, hergün artarak bize yüklenen angarya işlerden ve hergün, an şiddet görebiliriz kaygısı taşımaktan bıktık ve bu bıkkınlıklar artık bizi iş yapamayacak duruma getirmiştir, ya da getirecektir."

Dr. Şenol, Kildaci, saldırıdan büyük üzüntü duyduğunu belirterek, konuyla ilgili konuşmayacağını söyledi.

Alıntı : Milliyet

Evden hastaneye 30 dakika düzenlemesi yargıda

 ESKİDEN BERİ 657 KANUNUNDA YER ALAN BU DÜZENLEME , OLDU BİTTİ İLE CANLANDIRILMAK İSTENDİ.ANCAK BU DÜZENLEME ,GEÇİCİ GÖREV İLE ÇALIŞANLAR VE BÜYÜKŞEHİRLERDE ÇALIŞANLARIN DURUMU İLE İLGİLİ TARTIŞMALARA NEDEN OLMUŞTU.

Dava dilekçesinde genelgenin temel hak ve hürriyetleri engellediği ve bu sebepten Anayasa'nın temel ilkelerine aykırılık taşıdığı belirtildi.
Ayrıca çalışanlara 30 dakikada işyerinde olma şartı getirilmesinin çalışma barışını bozacağı ve idarenin çalışanlar üzerinde psikolojik baskı oluşturacağına dikkat çekildi. Çalışanların mağduriyetine yol açacak olan söz konusu genelgenin yürütmesinin durdurularak iptal edilmesi istendi.

Kahveci Bu Düzenleme Her şeyden Önce İnsan Hakkı İhlali

Açılan dava ile ilgili bir değerlendirme yapan Türk Sağlık-Sen Genel Başkanı Önder Kahveci " İkamet mecburiyeti getiren söz konusu düzenleme anlamsızdır. İmkânı olan herhangi bir zarureti olmayan çalışanlar zaten çalıştığı yere yakın yerden ev tutar ama çalışanların aile hayatlarına bile müdahale ederek 30 dakikada hastane olacak şekilde ikamet edin demek her şeyden önce bir insana hakkı ihlalidir." dedi.

İstanbul'da Hastane Bitişiğinde mi Otursunlar ?

Ayrıca bu kurala uymayanlarının cezalandırılmasını düzenlemekte kabul edilemezdir. İdareler çalışma hayatının dışına çıkarak ev yaşamını da düzenlemeye kalkmalılar. Örneğin çalışanların İstanbul'da bu kurala uymak için hastanenin bitişiğinde ev tutmaları gerekiyor. Kamu çalışanlarına görev yaptığı yerde ikamet zorunluluğunun kaldırıldığı bir dönemde sağlık çalışanlarına bu yasağın yeniden getirilmesi ve 30 dakikada işyerinde olma gibi bir şart getirilmesi adaletsizliktir. Umarız bu haksızlık hukuktan geri döner" dedi.

 Alıntı: Türk Sağlık-Sen

15 Temmuz 2012 Pazar

Varisten nasıl korunulur ?

Vücudumuzdaki kan akışı büyük bir uyumla sağlanıyor. Ancak bazen bir yerde oluşan bozukluk kanın yolunu şaşırmasına neden olabiliyor. Bacaklardaki kanın kalbe gidişi sırasında kapakçıkların iyi çalışmaması ve geri gelmesi damarların içindeki kan basıncını artırıyor. Artan kan basıncı da damar yapısını bozarak varis oluşumuna neden oluyor.

Hem kadınlarda hem de erkeklerde ortaya çıkabilen varisler ağrı, yanma, ayak bileklerinin şişmesi, kaşınma ve yorgunluk hissinin yaşanmasına yol açıyor. Bu gibi belirtiler yaşayan kişilerin mutlaka tedavi olması gerekiyor. Ayrıca günlük bazı özel kurallar dikkate alınarak varisten korunmak da mümkün olabiliyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Selim Tansal, varisten korunmanın yolları hakkında şu bilgileri veriyor:

1- Fırsat buldukça bacaklarınıza soğuk su uygulayın  
Soğuk su toplardamarların büzülmesine neden olup, kanın daha çabuk kalbe dönmesini sağlıyor. Böylece toplardamar rahatlıyor. Banyoyu mümkün olduğu kadar ılık suyla yapın. Ayrıca duş veya banyodan çıkmadan önce ayak bileğinden başlayarak kasıklara kadar soğuk su uygulayın. Gün içerisinde fırsat buldukça ayak bileğinizden diz üstüne kadar soğuk suyla duş alın.

2- Güneş altında değil denizde vakit geçirin  
Bacakları kuma gömmek ve direkt güneş ışınlarına maruz kalmak damarların genişlemesine ve içlerinde kanın birikmesine neden oluyor. Bu nedenle daha çok gölgede dinlenin ve mümkün olduğu kadar deniz içinde vakit geçirin. Suda hareket etmek toplardamarların çok daha kolay boşalmasını ve bacakların rahatlamasını sağlıyor.

3- Dar kıyafetlerden kaçının
Karın içi basıncını artıran kıyafetleri asla giymeyin. Korse giymektense özellikle kaçının. Dar giysiler bacaklardan kalbe dönmeye çalışan kanın rahat akmasını engelliyor ve bu akış yönünü daraltıyor. Bu nedenle bol kıyafetleri tercih edin

4- Kemerinizi çok sıkmayın  
Pantolon ve eteklerinizin bel kısmını fazla sıkmayın ve çok dar kemerler kullanmayın. Diz üstü taytlar, slip, iç çamaşırları, dar pantolonlar ve benzeri giysiler de baskı yaptıkları bölgenin altında kan toplamasına neden olup, zaman içerisinde varislere yol açabiliyor.

5- Babet ayakkabılardan uzak durun  
Ayak bileği ve baldır kaslarının düzenli ve ritmik çalışmasını kısıtlamayacak ayakkabıları tercih edin. Ayakkabınız mutlaka 2 ile 3 cm topuklu olmalı ve asla dümdüz olmamalı.

6- Yemeklerinizde aşırı baharat kullanmayın  
Yanlış beslenme varis gelişiminde etkili olabiliyor. Bu nedenle beslenmenize dikkat edin ve sık aralıklarla az miktarlarda yemek yiyin. Öğünlerinizde sebze ağırlıklı ve bol lifli yiyeceklere yer verin. Aşırı baharatlı, mayalı gıdalar, lifçe fakir yiyecekler, kahve, alkol ve sigaradan uzak durun.

7- Günde 2 litre su için  
Su içmek hem kanın akışını hem de vücutta biriken atık maddelerin atılımını kolaylaştırıyor. Bu nedenle günde en az iki litre su için.

8- Her yarım saatte bir 15 adım atın  
Ayakta veya oturarak uzun süre hareketsiz kalmak, varis oluşumunu tetikliyor. Eğer mesleğiniz gereği sabit durmanız gerekiyorsa bacaklarınızı düzenli olarak hareket ettirerek kaslar yardımıyla kanın bacaklarda göllenmesini engellemeniz şart. Oturma süreniz yarım saati geçtiğinde 10-15 adım kadar yürüyüş yapmanız ayak ve bacaktaki dolaşımı düzenliyor. Bacak bacak üstüne atma, bağdaş kurarak ya da çömelerek oturma gibi hareketlerden mutlaka kaçının.

9- Uyurken ayaklarınız 10 cm. yukarıda olsun  
Geceleri uyurken yer çekiminden faydalanarak ayak ve bacaktaki birikmiş kan vücuda geri yönlendirilebiliyor. Bunun için ayakların kalp seviyesinden birkaç santim yüksek olması yeterli. Yatağın ayakucu kısmının altına 10 santimlik yükselti koyun. Yatakta geçirilen tüm süre boyunca ayakucundaki yükselti toplardamar kan akımını tamamen zahmetsiz bir şekilde yerçekiminin etkisiyle kalbe yönlendiriyor. Günün üçte birinin uykuda geçtiği düşünüldüğünde gece boyunca mükemmel bir tedavi almış olursunuz.

10- Tempolu yürüyün ya da bisiklete binin  
Ayak bileği ve baldırdaki ritmi hareketler kanın dönüşünü kolaylaştırıyor ve baldır kaslarını dolayısıyla da bacak pompasını güçlendiriyor. Bu esnada yapılan derin nefes alıp verme gibi solunum egzersizi de kanın dönüşünü kolaylaştırıyor. Her gün en az iki defa 20 dakika yürüyüş yapın veya bisiklete binin. 

Alıntı:ntvmsnbc.com

Bitkisel ürünlerin tehlikeli özellikleri

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakan Ergün, gıda takviyesi ya da zayıflamaya yardımcı bitkisel ürünlerin içeriklerinin tam olarak bilinmediğini ve zararlı olabileceğini belirterek, içine konulan bitkilerin nerede yetiştiği, ne dönemde harmanlandığı, ne tür prosedürden geçirildiğinin çok iyi bilinmediğini belirtti.

Zayıflamak için kullanılan bitkisel ürünlerin ve besin takviyelerinin ruhsat alındıktan sonra içine bazı kimyasal maddelerinin habersiz katıldığını ifade eden Ergün, ''Bunlar doğal ürünler olsa da piyasaya çıktıktan sonra içine kimyasal maddeleri eklenebiliyor. Bakıyorsunuz sonradan içine sibutramin ekleniyor. Çünkü sibutramini içine koyarak ruhsat alamazlar. Bu dünyanın genel sorunu, sadece Türkiye'de değil'' şeklinde konuştu. 

Tarım Hayvancılık ve Gıda Bakanlığı ya da Sağlık Bakanlığı' nın bunlara verdiği ruhsatlarda endikasyon belirtmediğini ifade eden Ergün, ''Bakanlıklar bunların içeriğinde beyan edilen maddelerin özelliklerine ve birbirleriyle uyumuna veya etkileşimine bakarak ruhsat veriyor, bu ürün 'buna iyi geliyor' diye bir endikasyon belirtmiyor. Oysa reklamlarda bunlar her derde deva ürünler diye sunuluyor. Bunların birçoğu yalnız gıda takviyesi olarak ruhsatlanıyor'' ifadesini kullandı.
Kulaktan dolma bilgilerle zayıflamak için tiroit hormonlarının da kullanıldığını anlatan Ergün, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Bunların etkisi çok tartışmalı. Kontrolsüz kullanıldığında çok ciddi sorunlara yol açabilir. Sağlınızdan da olursunuz. En basitinden tiroit hormonu çarpıntı oluşturabilir. Bir kalp hastalığınız varsa onları şiddetlendirebilir. İnsanlar bunlarla zayıflamaya çalışmaktan uzak durmalı. Yine kan şekerinin düşük tutmak için kullanılan ilaçlar da zayıflamak için kontrolsüz kullanılıyor. Bunlar ciddi sağlık sorunlarını da beraberinde getirir. Kan şekerinin aşırı düşürülmesi ile çok ciddi beyin hasarlarına neden olabilir.''

KAÇAK İLAÇLAR TEHLİKE SAÇIYOR

Özellikle kaçak şekilde tezgâhta satılan ilaç görünümünde ürünlerin de tehlike saçtığını vurgulayan Ergün, bunların içerisinden ne çıkacağını kimsenin bilemeyeceğini belirtti. Bu ürünlerdeki katkı maddeleri ve aktif maddelerin dozunun ne olduğunun bilinmediğini anlatan Ergün, ''Bunlar ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. 'Yurtdışından geldi, iyidir' diye bir algı olmamalı. Her yerde yapılıp iyi bir ilaç firmasının ilacı gibi de ambalajlanabilir'' ifadesini kullandı.

Zayıflamak için Sağlık Bakanlığı önerileri ve programlarını dikkate almak gerektiğini belirten Ergün, en basit yoldan aile hekimlerine başvurarak onların yol göstericiliğiyle sağlık hizmetlerinden birebir yararlanarak sağlıklı bir şekilde zayıflamak gerektiğini söyledi. 

Obezitenin sadece fazla yemekle, hareketsiz yaşamakla ilgili bir olgu olmadığını ifade eden Ergün, şişmanlığın altında çok ciddi bir sağlık sorununun da yatabileceğini belirterek, doktora danışılmadan alınan ve kontrolsüz şekilde kullanılan ilaçların bu hastalıkları daha da ciddileştirebileceğini kaydetti. 

UYGUN SAKLANMAYAN ÜRÜNLERDE MANTAR OLUŞUR

Özellikle aktarlardan alınan bitkisel ürünlere dikkat edilmesi gerektiğinin altını çizen Ergün, buralardan alınan otların veya bitkisel ürünlerin, içinde ne olduğunu, nereden toplandığını ve saklama koşullarının iyi bilinmesi gerektiğini kaydetti. Uygun koşullarda saklanmayan ürünlerde mantar oluşabileceğini anlatan Ergün, şunları kaydetti: 

''Bunların ciddi toksinleri var. Sadece obeziteyle ilgili değil bunların dışında bitkisel ve doğal adı altında kötüye kullanılan kimyasallar var. Yaşlılarda eklem rahatsızlıkları veya kemik erimesi tedavisi için iyi geleceğini iddia eden ürünler de var. Bunların içine steroid katılabiliyor. Evet, steroid normal bir romatizma hastasına verdiğimiz andan itibaren iyi gelir. Ama bu son tercihtir çünkü steoroidin çok özenli kullanılması gerekir. Yoksa ciddi zararlar verebilir. Bunlar bıçak sırtı tedavilerdir. Kontrolsüzce bunları bu ürünlerin içine katabiliyorlar. Piyasada da doğal yollardan elde edilmiş deyip satıyorlar.'' 

Alıntı: AA

Vücut ısısı yükseldiğinde renk değiştiren tişört üretildi

Pamukkale Üniversitesi Teknoloji Geliştirme Bölgesi'nde (PAÜ Teknokent) üniversite- sanayici iş birliğiyle kurulan Dekotek Medical firması, çocuklarda sık görülen yüksek ateş sorununun tespiti ile yoğun bakım hastalarının takibini kolaylaştırmak amacıyla yürüttüğü AR-GE çalışmalarından olumlu sonuç aldı. Firma, vücut ısısı 38 derecenin üzerine çıktığında üzerindeki baskının görünmez olduğu tişört üretti.

Firma ortaklarından tekstilci Mustafa Koltuksuz, özellikle çocuklarda vücut ısısını doğru ölçmenin bazen çok güç olabildiğine işaret etti. 

Hem çocukların vücut ısılarının tehlikeli bir şekilde artıp artmadığını kolayca ölçebilmeye hem de aynı şekilde yoğun bakım hastalarının vücut ısısı takibini kolayca yapabilmeye yarayan tişört ürettiklerini belirten Koltuksuz, ''Bu tişört sayesinde çocukların ateşini ölçmekte zorlanmıyoruz. Ateşi çıkan çocuğun üzerindeki tişörtün resmi yok oluyor. Resim yok olunca anne ve babalar çocuğun ateşinin çıktığını anlıyor'' dedi. 


Koltuksuz, ürettikleri tişörtün üzerinde insan sağlığına zararlı hiçbir madde bulunmadığını ifade ederek, deneme numunelerinden olumlu sonuç aldıkları tişörtlerin seri üretimine yakın zamanda başlamayı planladıklarını kaydetti.

YOĞUN BAKIMDA HASTA TAKİBİ KOLAYLAŞACAK 

PAÜ Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erdal Coşkun da yoğun bakım hastalarıyla tek tek ilgilenilmesi gerektiğini, ne zaman ateşlerinin çıkacağının belli olmadığını söyledi. 

Yoğun bakım hastalarının ateşlerinin takibinde zaman zaman sıkıntı yaşanabildiğini ifade eden Prof. Dr. Coşkun, ''Termometre gibi hastanın ateşini gösteren daha belirgin bir şey yapılması konusunda tekstilci arkadaşlarla bir çalışma içerisine girdik. Çalışmalarımız kapsamında hastaların ateşlerinin üzerlerine giydikleri elbiseyle ölçülebileceği konusunda fikir birliğine vardık'' diye konuştu.
Coşkun, yaklaşık 6 ay süren çalışmalar sonucunda vücut sıcaklığı 38'in üzerine çıkınca tişört üzerinde kendiliğinden kaybolan baskı yapmayı başardıklarını belirterek, ürünün yoğun bakım hastalarının vücut ısılarının takibini kolaylaştıracağını ifade etti. 

SANAYİCİ AR-GE'YE ÖNEM VERMEYE BAŞLADI 

Denizli Tekstil ve Giyim Sanayicileri Derneği (DETGİS) Yönetim Kurulu Başkanı İsa Dal ise Türk tekstilcilerin AR-GE'ye giderek daha fazla önem vermeye başladığını ve üretimlerini bu çalışmalarla şekillendirdiklerini belirtti.

Firmaların daha önce bünyelerinde bulunan AR-GE birimlerinin yavaş yavaş teknokentlere kaydığını, bunun da üniversite iş birliğiyle daha verimli sonuçlar alınmasının önünü açtığını ifade eden Dal, ''Teknokent'e taşınan firmalarımız çok önemli projelere imza atıyor. Önümüzdeki süreçte tekstil ve medikal anlamında çok daha ciddi çalışmalar ortaya çıkarılacaktır. Vücut ısısını ölçen tişörtler bu işin görünen bir kısmı'' dedi. 

Alıntı: AA

12 Temmuz 2012 Perşembe

Sağlıkta kasko sigortası dönemi


Herkes için zorunlu olan Genel Sağlık Sigortası (GSS), katkı-katılım paylan, ilave ücret yetmedi; şimdi de tamamlayıcı sigorta adıyla eşitsizlikleri daha da artıracak olan yeni bir ek ödeme düzenlemesi getirildi. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) bütçesinden özel sağlık kuruluşlarına, üniversite hastanelerinden daha yüksek miktarda aktarılan kaynaklar ve hastalardan alınan ölçüsü belirsiz paralar yetmedi. Özel sağlık kuruluşları ek sağlık kasko vergisiyle yeni bir kaynağa daha kavuşmuş oldular.

SGK, 28 Haziran 2012'de tamamlayıcı veya destekleyici sağlık sigortasının tanım, kapsam ve uygulamalarıyla ilgili olarak bir genelge (2012/25) yayımladı. Bu genelgeyle GSS primlerinin tüm sağlık hizmederine erişmek için yeterli olamayacağı ve "istisnai hizmeder" olarak tanımlanan ve kapsam dışı bırakılacak olan hizmederi içeren paketin giderek genişleyeceği SGK tarafından kabul edilmiş olmaktadır. Bu tür hizmedere ulaşabilmek ve A grubu hastanelerden yararlanabilmek için, ödeyebilenden "tamamlayıcı sağlık sigortası" primi adı allında ek bir vergi talep edilmektedir. Sigorta yaptıranlar, araç kasko sigortasında olduğu gibi eğer sağlık hizmetini kullanmazlarsa da 'hasarsızlık indiriminden' yararlanacaklar! 5510 Sayılı SSGSS Kanunu Madde 98'de; yıllık veya daha uzun süreli tamamlayıcı veya destekleyici özel sağlık sigortalarına ilişkin usul ve esasların Kurumun uygunluk görüşü alınarak Hazine Müsteşarlığı tarafından belirleneceği belirtilmektedir.

Bu madde'ye bağlı olarak yayımlanan Genelgede "tamamlayıcı veya destekleyici sağlık sigortası", SGK tarafından kapsama alınmayan ya da kapsama alındığı halde genel sağlık sigortalısı tarafından ilave ücret ödemesi gerektiren sağlık hizmederinin, özel sağlık sigorta aracılığıyla sigorta kapsamına alınması olarak tanımlanmaktadır. 

Ancak Genelge'de sağlık hizmederinden yararlanan genel sağlık sigortalıların hizmeti aldıkları anda prime ek olarak ödemekle yükümlü oldukları katkı-katılım paylarının özel sigorta şirkederi tarafindan teminat veya ödeme konusu yapılamayacağı hükmü de getirilmektedir.

Sağlık hizmet sunucusuyla sigorta şirketi arasında yapılabilecek anlaşmaya göre tamamlayıcı veya destekleyici sağlık sigortası konusu yapılabilecek bedeller;
•Kurumca finansmanı sağlanmayan "istisnai" sağlık hizmederine ait bedeller,
•İlave ücret tutarları,
•Otelcilik hizmeti gibi hastalardan alınabilecek tutarlar,
•Sağlık Uygulama Tebliği fiyadarı üzerinde kalan tutarlar.
Yapılacak iş ve işlemler özel sigorta şirketlerine prim ödemek suretiyle özel sağlık sigortası poliçesi satın alanlar için uygulanacakür.

Tamamlayıcı veya destekleyici sağlık sigortasına sahip genel sağlık sigortalısı ve bakmakla yükümlü olduğu kişilere aynı tedavi döneminde sunulan sağlık hizmet bedellerinden;
1-Kurumun 63. maddesi kapsamında sunulan sağlık hizmederine ait olanlar kuruma,
2-63. maddenin birinci fıkrasında sayılan ve tamamlayıcı sağlık sigortası poliçesi kapsamında tanımlı olanlar ilgili özel sağlık sigortası şirketine,
3-Sigorta poliçesi kapsamında yer almayan ilave ücret, otelcilik hizmeti, kapsam dışı sağlık hizmetine ait bedeller, hastaya fatura edilecektir,
4-Hasta katılım paylan ise hiç bir şekilde teminat konusu yapılamayacağından hastalar tarafindan ödenecektir.

5510 sayılı kanun madde 64'te; Kurumca finansmanı sağlanmayacak sağlık hizmetleri şöyle sınıflandırılmıştır:
•Estetik amaçlı yapılan her türlü sağlık hizmetiyle estetik amaçlı ortodontik diş tedavileri,
• Sağlık Bakanlığınca izin veya ruhsat verilmeyen sağlık hizmederi ile Sağlık Bakanlığınca tıbben hizmeti kabul edilmeyen sağlık hizmederi, •Yabancı ülke yurttaşlannın genel sağlık sigortalı olduğu tarihten önce mevcut kronik hastalıklan Görüldüğü gibi tamamlayıcı veya destekleyici sağlık sigortası, genelgede ifade edildiği gibi sadece kapsam dışı olan estetik amaçlı sağlık hizmetleri üzerine kurgulanmamış, SGK tarafından temel teminat paketinin daraltılmasıyla paket dışına çıkarılacak olan sağlık hizmederi ve kurumca finansmanı sağlanmayan ve kısmen karşılanan sağlık hizmetleri üzerine kurgulanmıştır.

Özede bu uygulamayla SGK tarafindan karşılanmayan (estetik ameliyadar) veya SGK tarafindan sağlık hizmeti olarak sigortalılara verilmeyen sağlık hizmederini almak isteyenler, GSS öncesi dönemde olduğu gibi özel sigorta şirketine poliçenin kapsamına göre miktan değişecek olan bir prim bedeliyle bu hizmederi alabileceklerdir. Aynca yine prim miktarı artırılarak özel hastanelere ödenen ilave (fark) ücreder ve kamu/özel hastanelerine ödediğimiz özel yatak ücrederi de poliçe kapsamına alınarak özel sağlık sigortasına sigorta ettirilebilecektir. Bunun için özel sağlık sigortalan "Tamamlayıcı veya Destekleyici Sağlık Sigortası" poliçesi hazırlayıp isteyenlere satacak; içerdiği teminat pakederini de ilan edeceklerdir. Tamamlayıcı sağlık sigortası, muayene ücrederinden, protez ve ortezlerden ve ilaçlardan alınan katılım paylannı hiç bir şekilde içermeyecektir.

5510 sayılı kanun madde 63; finansmanı sağlanan sağlık hizmetleri ve süresini tanımlamıştır: Kurum (SGK), finansmanı sağlanacak sağlık hizmederinin teşhis ve tedavi yöntemlerini, sağlık hizmederinin türlerini, miktarlarını ve kullanım sürelerini, ödeme usul ve esaslarım Sağlık Bakanlığı'nın görüşünü alarak belirlemeye yetkilidir.

Görüldüğü gibi kanunda bir hayli geniş olarak tanımlanmış olan katılım paylarında artış ve temel teminat paketini gerektiğinde daraltmak tamamen SGK yetkisine bırakılmış durumdadır.

ŞAPKA DÜŞTÜ...KEL GÖZÜKTÜ

Genel Sağlık Sigortası Asgari Sağlık Sigortasına dönüş türülüyorl Sağlık hizmederine ulaşabilmek için GSS'li olmanın yeterli olmayacağı, GSS'nin aslında sadece bir asgari sağlık sigortası sağlayacağı, kapsamı genişletebilmek için zorunlu GSS primi ödeyen yurttaşlann, aynca ek bir sağlık vergisi anlamına gelen tamamlayıcı sigorta primini de özel sigorta şirketine yatırması gerekecektir. Yani SGK sağlık giderlerinin belirli bir miktara kadar olanını karşılayacak, dileyenler de SGK'nın karşılamadığı hizmeder için özel sigorta yaptıracaklardır.

Böylece GSS hastaların ihtiyaç duyduğu bütün sağlık hizmederini kapsamayacaktır.
Temel teminat paketi içinde yer almayan sağlık hizmederi için yurttaşlann ceplerinden para ödemeleri gerekecektir. Bazı sağlık hizmederi temel teminat paketi içinde yer alsa dahi SGK tarafindan kısmen ödenecektir, kalan kısmını ise yurttaş cebinden ödeyecektir.

Artık sağlık hizmederine gereksinimi olanlar değü, parası olup 'kasko' sigortası yaptıranlar ulaşabilecektir! Araba aldığınızda trafik sigortası yaptırmadan trafiğe çıkamadığınız gibi; zorunlu GSS'ye de prim ödemezseniz sağlık kuruluşundan içeri giremeyeceksiniz. Üstelik sağlık kurumlarına giremediğiniz gibi o ana kadar birikmiş olan tüm prim borçlarını da ödemeniz gerekmektedir. Arabanız yeni ve pahalı ise kazalara karşı kasko sigortası yaptırdığınızda hasar durumunda tüm masraflar karşılanabilmektedir. Benzer şekilde özel sağlık kuruluşlan ve özel sigorta şirkederi de insanların hastalıkları üzerinden sağlık kaskosu yaptırmaya çalışarak yurttaştan alacağı parayı garanti etmek istemektedir. Parası olup kasko primini yatıranlar A tipi özel hastaneler ile A tipi kamu hastane birliklerine gidecek; parası olmayanlar ve böylece kasko yaptıramayanlar da ancak "E tipi" hastanelere gidebileceklerdir. Bu "Alta kalanın canı çıksın!" ifadesinin en gerçekçi hah olacaktır.

TAMAMLAYICI SAĞLIK SİGORTASI KİM(LER) İÇİN ÖNGÖRÜLMEKTEDİR? 

Hiç kuşkusuz özel sigorta şirkederi ve özel hastane patronları içindir. Devlet destekli, müşteri garantili, paralar güvenceli, ödemeler sabit süreli... Serbest piyasa ekonomisi için tadı bir rüya.

GARİBANA NE Mİ OLACAK... FAKİR FUKARANIN CANI CEHENNEME...! 

Kimler en çok mağdur olacaktır; özel sigorta şirkederinin yaşldar, doğumsal ya da sonradan edinilmiş kronik hastalığı olanları sigorta kapsamına almaktan kaçındıkları, çok para istedikleri bilinmektedir. Tamamlayıcı sağlık sigortası en çok yoksulları, yaşlıları ve kronik hastalığı olanları mağdur edecektir. Bu gruptakiler sağlık hizmetine gerektiği gibi erişip yararlanamayacaklardır.

Dünya örneklerinden de bilindiği gibi özel hastaneler her zaman pastanın kremasını sıyırmayı tercih ederler. Kâr oranı düşük, külfedi, zahmedi übbi işlemlerden kaçınırlar. Kronik, riskli yoksul hastalan kabul etmemek için ellerinden gelen yaparlar.

Mümkün olduğunca basit, hızlı, kazançlı işlemleri ve varlıklı müşterileri seçerler.
Birçok ülkede sağlık alanında yapılanlara bakıldığında aralannda birkaç yıllık zaman farla olsa da neredeyse tümüyle aynı sağlık politikalan uyguladıklan görülmektedir. Dünya Bankası (DB), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Uluslararası Para Fonu (İMF) ve diğer uluslararası finans ve sağlık sektöründeki çokuluslu şirkederin isteği ve baskısıyla uygulanan programlann iki somut değişimi ortaya koyduğu görülmektedir. Küresel kapitalist düzenin hüküm sürdüğü ve bu sisteme eklemlenmiş tüm ülkelerde sağlık hizmetine erişim ve yararlanma artık bir hak değildir; sağlık küresel kapitalizmin yeni ve yüksek kâr oranlı alanlarından birisidir. Bunu sağlayan modellerin uygulandığı ülkelerde yaşayan toplumlar bir karşılık ve bedel ödeseler de sağlık hizmetine gerektiği gibi erişip yararlanamamakta ve hem ülke çapında, hem de küresel ölçekte toplumların sağlığı giderek daha çok bozulmaktadır.

SONUÇ OLARAK 

Söz konusu katkı paylarının miktar ve oranlarının artırılması; giderek daha çok sayıda hastalık ve hizmet konusunun genel sağlık sigortası ödeme kapsamı dışına çıkarılması, ikinci ve üçüncü basamak hizmedere ulaşma için sevk zorunluluğunun getirilmesi, sigorta primlerinin daha yüksek oranda ve bazı kesimler için tümüyle cepten ödenmesi, kapsam dışı hizmeder için tamamlayıcı sağlık sigortasının zorunlu olması, sigorta kurumlarının kısmen ya da tamamen özelleştirilmesi diğer ülkelerdeki uygulamalarda gözlenen ve çok uzak olmayan bir süreç için de bizim de yaşayarak göreceğimiz uygulamalar olacaktır.

Nihai amaçları sağlık hizmederine gerektiği erişimin kısıdanması ve sağlıksız toplum yaratarak sağlık hizmederinden daha fazla kâr elde etmektir.

Alıntı: Dr. Ergün Demir - Dr. Güray Kılıç-Birgün Gazetesi

Noter tasdikli torpiller , mahkeme tarafından iptal edildi

“Noter tasdikli torpil skandalı” karara bağlandı. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi akademik kadrolarına yapılan ‘torpilli atamalar’, Ankara 5. İdare Mahkemesi tarafından iptal edildi. Ankara Tabip Odası tarafından açılan dava ve alınan sonuç, yükseköğretim kurumlarındaki kadrolaşma açısından emsal niteliğinde. 

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi tarafından geçen yıl ocak ayında, tıp fakültesine 35 akademik personel alınması için ilan verilmiş ancak aranan şartların “kişiye özel” belirlendiği yolunda Ankara Tabip Odası ve Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası’nın itirazı olmuştu. Detaylı bir çalışma yürüterek ilanda tarif edilen isimleri tek tek saptayan ATO ve SES, daha başvuru süresi dolmadan “yeni üniversiteye atanacaklar” listesini hazırlayarak notere onaylatmıştı.

Dava süreci karışmıştı

İki meslek örgütünün hazırladığı 32 kişilik listesinin 31’inin ilan edilen kadrolara atanması üzerine ATO, söz konusu atamaların iptali için yargıya başvurmuştu. ATO davayı açtığı Ankara 5. İdare Mahkemesi’ne atamaların yürütmesini durdurmuş; ancak Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nin karara itirazını değerlendiren Ankara Bölge İdare Mahkemesi Ağustos ayında verdiği kararla “ATO’nun dava açma ehliyeti yok” diyerek, yerel mahkemenin yürütmeyi durdurma kararını kaldırmış ve atamalara yeşil ışık yakmıştı.

Ehliyeti yok iddiasına “itibar edilmedi”

Son olarak Ankara 5. İdare Mahkemesi 09 Nisan 2012’de davayı esastan karara bağladı ve atamaları iptal etti. Mahkeme ayrıca, ATO’nun “tabipliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak” amacıyla ve “mesleğin haysiyetini ve meslektaşlarının hukuk ve menfaatlerini diğer makamlar nezdinde savunmak” göreviyle kurulmuş bir meslek örgütü olduğunun altını çizerek, bu durum karşısında dava açma ehliyetine sahip olduğuna hükmetti.

‘Keyfi ve kişiye özel’ atamalara iptal 

YBÜ öğretim üyesi alım ilanının ‘subjektif, keyfi ve kişiye özel’ olduğunu belirten Mahkeme, atamaların tümünün iptaline karar verdi.  Gerekçeli iptal kararında; bu koşulların “bazı kişileri tarif eder mahiyette olduğu, böylece objektif değerlendirme imkanın ortadan kalktığı, ilana sadece oldukça spesifik olarak belirlenen şartlara haiz kişilerin başvuru yapabildiği“, bu nedenle koşulların “keyfi ve kişiye özel bir nitelik taşıdığı” tespitinde bulunuldu. Mahkeme kararında, kadroya atanacak 31 ismin ATO tarafından önceden bilinip tespit ettirilmiş olmasını da, işlemin kişiye özel oluşunun bir göstergesi olarak ayrıca vurguladı.

Kriterler subjektif

Kadroların kimisi için 10 kimisi için 8 kimisi için 5 yıl profesörlük şartı getirilirken bazı kadrolar için ‘üst düzey sağlık idareciliği’, bazıları için de ‘sağlık idareciliği’ bazıları için “klinik yöneticiliği” gibi kriterler ilan edildiğine dikkat çeken Mahkeme kararında, bu koşulların “subjektif” “denetlenebilir olmaktan uzak” ve “eşitlik ilkesini ihlal eder” nitelikte olduğu da ifade edildi.

Alıntı: hekimpostasi.org.tr