24 Kasım 2010 Çarşamba

Embriyo dondurma Türkiye'de..

Radyoterapinin doğurganlığı kaybettiren yan etkisinin önüne geçmek için kullanılan “embriyo dondurma” yöntemi Türkiye’de de uygulanmaya başladı!

KANSER hastalarına uygulanan kemoterapi ve radyoterapinin doğurganlığı kaybettiren yan etkisinin önüne geçmek için kullanılan “embriyo dondurma” yöntemi Türkiye’de de uygulanmaya başladı. 25 yaşında meme kanseri olan Aynur Gençbay, eşi Engin Gençbay’la birlikte karar alıp embriyolarını dondurdu.

Embriyolar, nitrojen tanklarının içinde eksi 196 derece yıllarca saklanıyor. Çift, kanser tedavisinin ardından istedikleri zaman embriyo transferi yapılarak çocuk sahibi olabilecek. Çiftin embriyo dondurma işlemini gerçekleştiren Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Sönmezer, kanserin tedavisi sırasında en önemli yan etkilerinden birinin kısırlık olduğunu söyledi. Sönmezer, “Böyle bir durumda hasta evliyse, embriyoyu olmasa bile yumurta dokusunu dondurabiliriz. Kadından yumurtaları, erkekten de spermleri toplayıp birleştiriyoruz. Bu çift için 8 tane embriyo dondurduk. Nitrojen tankında eksi 196 derecede yıllarca saklayabiliyoruz. İstedikleri zaman bebek sahibi olabilirler” dedi. Sönmezer, çiftin tedavi bittikten 5 yıl kadar sonra çocuk sahibi olabileceğini anlattı. 


Alıntı: medimagazin.com

Bakandan yeni slogan:Tüm hastalar ve yakınları, Birleşin!!!

 YORUMA GEREK OLMADIĞINI DÜŞÜNÜYORUM.BUNDAN SONRA HEKİME ŞİDDET HABERLERİ YAPILMASIN BENCE..YOKSA HABER , ÇOK SIRADAN OLACAK VE HABER DEĞERİ OLMAYACAK.. 

Alıntı: medimagazin.com

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Tam Gün Yasası sayesinde devlet ve üniversite hastanelerinde çalışan doktorların hastaları istismar ederek ekstra para almalarına son verdiklerini söyledi.

“Ekstra para sosyal devlete sığmaz” diyen Akdağ, hastalara da örgütlenme çağrısı yaptı. İşte Akdağ’ın sözleri:

- Artık bir vatandaşımız devletin hastanesine gidip, bir de doktorun muayenehanesine gitmeyecek. Devlet doktora vatandaşın vergi ve sigorta kesintilerinden hak ettiği ücreti ödüyor. Vatandaşı istismar eden ikinci bir para ödemek, sosyal devlete sığmaz.

Hekime 7 bin TL

- Aile Hekimliği uygulamamız çok iyi gidiyor. Türk Tabipleri Birliği (TTB) sipere yatmış, karşıdaki birisi kafasını çıkarınca onu alnından vurayım mantığıyla hareket ediyor. Koskoca bir sistemi dönüştürürken, ufak tefek arızalar çıkar. Doktorlar bu işten mutlu. Aile hekimi ayda 7 bin lira alıyor. Almalı da. Çünkü, doktorluk zor bir iş.

- Performans uygulamasının istismar edildiğine dair, bana gelen şikayet yok. Alo 184’e en az bu konuda şikayet geliyor. Yanlış iş yapan insanlar, her sistemde yanlış iş yapabilirler. Sistemlerin amacı; verimliliği, işlevsel hizmet kalitesini yükseltmek, böylece vatandaşın işini kolaylaştırmaktır. Performans ile çalışanların haklarını da hakkaniyetle ödemeyi amaçlıyoruz. Ama, her sistemin kuvvetli ve zayıf yanları vardır. Bizim uyguladığımız, ‘performansa göre metodu’, ‘haydi gel muayenehaneme de sana hizmet vereyim metodu’ ile kıyaslanamayacak kadar üstün. Kıyas kabul etmez, bu açık. Bütün meslektaşlarımızı tenzih ederek söylüyorum, eğer bir hekim fazla kazanmak için hekimlik ahlakına aykırı iş yapacaksa; bunu performansda da, muayenehanesinde de yapar. Bu ahlaki sorunu ortadan kaldırmak için disipline edici eğitim ve önlemler elbette devam edecek.

- Vatandaş olarak 184’ü arayıp hakkınızı arayabiliyorsunuz. Biz bunları takip ediyoruz. Vatandaşın hak aramasını teşvik eden bir yönetim var. Eskiden üslup, ‘git kime şikayet edersen et’ türündeydi. Ama, siz şikayet ettiniz diye, doktoru, çalışanı otomatikman cezalandıramayız.

Sivil toplum göreve

- Biraz da halkın farkındalılığının artırılması, bilinçlendirilmesi, sistemi işler hale getirecek. 8 yıldır bakanım, ısrarla hasta, birey haklarını üstte tutmak için çabalıyorum. Yüzlerce sivil toplum örgütü var. Ama, hasta hakları için kurulan dernek çok az. Hem de güçleri az. Sivil topluma da görev düşüyor.

Finlandiya'da devlet tuzu kıstı , felçler azaldı

Türkiye’de sağlıklı bir kişinin günlük alması gereken tuz miktarının tam 6 katı tuz tüketiliyor!

TRAKYA Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sedat Üstündağ, sağlıklı bir bireyin alması gereken tuz miktarının 2.5-3 gram olduğunu, ama Türkiye’de bunun tam 6 katı fazlasının tüketildiğini söyledi. Aşırı tuz tüketiminin böbrek rahatsızlıklarından hipertansiyona birçok hastalığa davetiye çıkardığını vurgulayan Üstündağ, şunları kaydetti:

İLK İNSANIN VÜCUDU
“Bizim vücudumuz ilk insana göre prog ramlanmış. O sırada tuzlu yiyecekler yoktu. Sabah uyanıyor ve av peşinde koşuyordunuz. Avladığınız ette ne kadar tuz varsa sadece o kadar tuzu alıyordunuz. Günde sadece 2 buçuk gram tuz alınması gerekirken, Türkiye’de günlük kişi başı 18 gram tuz alınıyor. Vücudumuz yoruluyor, suyla doluyor, böbreklerimize fazla yük biniyor.’’ Tuzla mücadelede toplumun her kesiminin önder ve destekçi olması gerektiğini ifade eden Doç. Üstündağ, Finlandiya’nın geçmişte topyekûn bir hareketle tuzla mücadele ettiğini söyledi. Finlandiya’da tuz kullanımının azaltılmasına bağlı birçok hastalığın da önüne geçildiğini vurgulayan Üstündağ, şöyle konuştu:

DEVLET PROGRAMI
“Finlandiya’da 1950 yılında Türkiye kadar tuz tüketiliyordu. Devlet tuzla mücadeleyi vazife edindi. Gazeteler, sivil toplum kuruluşları destek oldu. O mücadele sonunda Finlandiya’da tuz tüketimi, kişi başı ortalama 4 grama indirildi. Bu sayede Finlandiya’da felçler yüzde 80 azaldı. Bu önleyici sağlık hizmetlerinin de en güzel örneğidir. Çünkü, tuzun neden olduğu hastalıkların tedavisi için ayrılan bütçeler devletler için büyük yük oluşturuyor.’’ 


Alıntı: medimagazin.com

11 Kasım 2010 Perşembe

Kurban Bayramı'nda 'kırmızı et'e dikkat!!!

Kurban Bayramlarında et tüketiminin arttığını belirten İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Nafiz Karagözoğlu, etin sindirimi en zor besinlerden biri olduğunu söylüyor.

Etin vücuttaki etkileri hakkında bilgi veren. Dr. Nafiz Karagözoğlu, kurban etinin saklanması, pişirilmesi ve tüketilmesi hakkında merak edilen sorulara cevap vererek dengeli beslenme önerilerinde bulunuyor.
“Et iyi bir protein kaynağıdır. Kişi günlük enerjisinin yüzde 12-15'ini proteinlerden sağlamalıdır. Vücudun büyümesi, gelişmesi ve hastalıklara karşı direncinin sağlanabilmesi için proteine ihtiyaç vardır. Ancak et tüketirken dikkat edilmesi gereken noktalar da vardır. Mesela 150 gram yağsız ızgara et yaklaşık 250 kaloridir. Bunu yedikten sonra harcamak için 75 dakika sıkı tempo yürümek ya da 1 saat bisiklete binmek gerekir.
ET YEMEKLERİ MİDEDE NE KADAR BEKLER?

Dana rostosu, çiğ veya pişmiş jambon, biftek, pişirilmiş beyaz et, pişirilmiş sığır eti, mide de üç veya dört saat kadar, kızarmış dana eti ve islenmiş etler, sığır eti ise dört-beş saat kadar midede bekleyebilir. 

AŞIRI ET TÜKETMEK SAKINCALI MI?

Aşırı miktarda et tüketmek protein fazlalığına neden olur. Bu da kanı asitleştirdiği için organların hızlı aşınmasına yol açabilir. Aşırı et tüketmenin neden olabileceği hastalıklar şunlardır:
Kalp ve Damar Hastalıkları. Kolesterol-Yağ yüksekliği ve ilgili hastalıklar. Mide ve Barsak Hastalıkları. Gut hastalığı, hipertansiyon, diyabet ve kabızlık. 

ETLE İNSANA GEÇEN MİKROBİK HASTALIKLAR NELERDİR?

Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, et yoluyla 200'e yakın hastalık bulaşabilir. Ülkemizde en sık Bruselloz, Salmonelloz, Tüberküloz, Şarbon, Toksoplazmoz, Sarkosistoz ve Tenyoz gibi hastalıklar et yoluyla bulaşabilir. Mikroplu et hamilelerde düşük ve erken doğumlara neden olabilir. İyi pişirilmemiş mikroplu etin (etin salam, sosis, sucuk, pastırma gibi çiğ halleri dâhil) yenmesiyle, hamilelerde düşük doğum, erken doğum riski olur. Erken gebelikte bebek etkilenirse bebekte körlük, sağırlık, kasılmalar ve zekâ geriliği görülebilir. 

ET TÜKETİMİNİN SAĞLIKLI OLABİLMESİ İÇİN NELER YAPILMALI?

• Çok fazla et tüketiminden kaçının.
• Etle birlikte sebze tüketin.
• Etlerin yağlı kısımlarının tüketmeyin.
•İç yağları yemeklerde kullanmayın.
KURBAN ETİ NASIL SAKLANMALI?

Öncelikle etli yemek yapımında bir kerede en fazla ne kadar et kullanıyorsunuz? Bunu tespit edin. Ardından mevcut etleri birer pişirimlik parçalara ayırın. Et, 0–2 santigrat derecede 3–5 gün, buzlukta birkaç hafta, -18 derecede ise 3 ay saklanabilir. Donmuş etler soğuk yerde yani buzdolabında çözdürülür. Çözdürülen etlerin tekrar dondurulması tehlikelidir. Çünkü çözme sırasında üstünde mikrop üreyebilir. Ayrıca etin protein yapısı bozulabilir. 

KURBAN ETİ KESİLDİKTEN NE KADAR SONRA TÜKETİLMELİ?

Yeni kesilmiş etler sert olur. Bu da pişirmeyi ve sindirimi zorlaştırır. Bu nedenle kurban eti kesildikten hemen sonra tüketilmemelidir. Etlerin buzdolabında en az 24 saat bekletilip uygun pişirme yöntemleri kullanılarak tüketilmesi mide ve bağırsak sağlığı için uygun olacaktır. 

ETİ UYGUN PİŞİRME YÖNTEMLERİ NELERDİR?

Haşlama, buğulama veya ızgara şeklinde pişirildikten sonra tüketilmesi yararlı olacaktır. Bu pişirimlerde besinler doğal besleyici değerlerini fazla kaybetmezler. Etlerin kızartılması ve kavrulması besin öğelerinde kayıplara sebep olabileceği gibi fazla miktarda yağ tüketilmesine ve sağlık sorunlarının oluşmasına yol açabilir. Etlerin sebzelerle birlikte pişirilmesi veya tüketilmesi, besin çeşitliliğinin sağlanması açısından sağlıklı bir yöntemdir. Etle yapılan yemekler kendi yağı ile pişirilmeli ve ilave yağ eklenmemelidir. Özellikle kuyruk yağı veya tereyağının et yemeklerinde kullanılmasından kaçınılmalıdır. 

Izgarada direkt ateşe maruz kalan ve çok pişirilerek yanma noktasına gelen etlerde kanserojen maddeler oluşmaktadır. Etler ızgarada pişirilirken yaklaşık 2 cm kalınlıkta hazırlanmalıdır. Etler ızgarada pişirilirken, etle ateş arasındaki uzaklık, eti yakmayacak ve 'kömürleşme' sağlamayacak şekilde yaklaşık 15 cm olmalıdır.” 

Alıntı: ntvmsnbc.com

Diabet (şeker ) hastalığı hakkında bilinmeyenler


Türkiye’de yaklaşık 5 milyon kişi, tedavi edilmediğinde bütün organları etkileyen diyabet hastası. Ancak 1,5 milyon kişi hasta olduğunun farkında değil.

Kontrol altında tutulmayan diyabet körlük, kalp ve damar hastalıkları, felç, böbrek yetmezliği ve sinir sisteminde tahribata yol açıyor. Gebelik sürecinde kontrol altına alınamayan diyabet ise doğumsal bozuklukların görülme riskini artırıyor.

Amerikan Hastanesi Endokrinoloji, Diyabet ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Dr. Tahir Haytoğlu, diyabette erken tanı ve tedavinin daha sonra gelişecek sağlık problemlerini önlediğini söylüyor. Haytoğlu, hastalığın belirtileri ve tedavisi hakkında şu bilgileri veriyor: 

DİYABETİ DÜŞÜNDÜRECEK BAŞLICA ŞİKÂYETLER
 • Tuvalete sık çıkma.
• Ağız kuruluğu.
• Hızlı kilo kaybetme.
• Halsizlik ve çabuk yorulma. 
DİYABET İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ
•45 yaşının üstünde olmak.
• Fazla kilolu olmak.
• Diyabet hastası yakın bir aile ferdinin olması (anne, baba veya kardeşler gibi.)
• Daha önceki hamilelik esnasında diyabet gelişmiş olması. 

DİYABET TÜRLERİ

Tip 1 Diyabet:
Bu tipte diyabeti olan kişiler, her gün insülin almak zorundadır. Bu tip diyabet eskiden "Juvenil Diyabet" veya "İnsüline Bağımlı Diabetes Mellitus" olarak adlandırılırdı.

Tip 2 Diyabet: Bu tip diyabet, sık aralıklarla besin alımı ve düzenli egzersizler ile kontrol altına alınabilmektedir. Bazı kişilerin, aynı zamanda, diyabet hapları veya insülin kullanmaları gerekebilir. Bu tip diyabet eskiden "Erişkin Çağı Diyabeti" veya "İnsüline Bağımlı Olmayan Diabetes Mellitus" olarak adlandırılırdı. 

Gestasyonel Diyabet: Gebelikte ortaya çıkan diyabet türüdür. 

TEDAVİDE AMAÇ ORGAN HASARLARINI ÖNLEMEK

Diyabet tedavisinde amaç; hastanın kendini daha iyi hissetmesini sağlamanın ötesinde, diyabet nedeniyle gelişebilen kalp krizi, felç, böbrek yetmezliği, göz problemleri, sinir hasarı ve iyileşmeyen yaralar gibi komplikasyonların önlenmesidir. 

Diyabet tedavisi, bir takım işidir. Merkezde hasta olmak üzere bu takımda; hastaya yardımcı olacak diyabet uzmanı endokrinolog, diyabet hemşiresi ve diyetisyen olmalıdır. Gerektiğinde hastaların göz, kalp, böbrek veya ayak problemleri için ilgili bölümlerle koordineli çalışmaya gidilmelidir. Diyabet tedavisinin bir numaralı amacı; yüksek kan şekeri seviyelerini kontrol altına almaktır. Bunu sağlayacak çeşitli yöntemler vardır. Bunlar:
• Sağlıklı besinler yemek,
• Düzenli egzersiz yapmak,
• Gerekli olması halinde ağızdan ilaçlar veya insülin kullanmak,
• Kan şekeri ölçümleri yapmak. 

GÜNLÜK BAKIMA DAHA FAZLA ÖNEM VERİLMELİ

Diyabette ayak bakımı:
Diyabet hastalarının ayaklarına özen göstermesi ve özel bir ayak bakımı yapmaları gerekmektedir. Çünkü ayak bakımına yeterince özen gösterilmemesi, ciddi problemlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Kan şekeri düzensiz ve çok yüksek seyreden diyabetlilerde, sağlıklı bireylere nazaran ayak problemleri daha fazla görülmektedir. Bunun nedeni de damarlarda oluşan kan dolaşımı bozukluğudur.
Kişinin kan şekeri sürekli yüksek seyrettiğinde damarlarda tahribat başlamakta; tahribata uğramış damarlar, kanı yeterli ve sağlıklı bir şekilde organlara ulaştıramadığı için de organlarda fonksiyon bozuklukları ile uzun vadede geri dönüşümü olmayan hasarlar görülmektedir. Diyabete bağlı sinir hasarları, ayaklarda his kaybına neden olabilir. Bu nedenle ayaklarda meydana gelen kesikler veya yaralar fark edilmeyebilir. Ayrıca ayaklarda zamanla biçim değişikliği de meydana gelebilir. Bu değişim yerlerinde, yaralar ve ayak ülserleri ortaya çıkabilir. Ülserler çok çabuk iltihaplanarak ciddi sorunlara yol açabilir. 

BU BULGULARDA DOKTORA BAŞVURULMALI
 • Deride renk değişiklikleri,
• Bölgesel ısı artışı,
• Ayakta ve bilekte şişlik,
• Bacaklarda ağrı (dinlenme veya hareket sırasında),
• Yavaş iyileşen yaralar,
• Tırnakta mantar enfeksiyonu veya batık,
• Nasır oluşumu,
• Deride çatlakların oluşumu. 

NELER YAPILABİLİR?
• Ayaklarınızı her gün kontrol edin,
• Ayaklarınızı her gün tahriş etmeyen bir sabun ve ılık suyla yıkayın,
• Ayak tırnaklarınızın bakımına özen gösterin (Tırnaklarınızı düz kesin, köşeleri derin almayın),
• Ayaklarınızdaki nasırlara ve sertleşmiş deri bölümlere dikkat edin,
• Ayaklarınızı koruyun,
• Ayak dolaşımınızı güçlendirin,
• Ayağınızı sıkmayan ayakkabılar giyin,
• Sorunlarınızı sağlık ekibinizle daima paylaşın. 

Diyabette ağız bakımı:
Diyabet hastalarının ağız sağlığı konusunda özenli olmaları gerekir. Diyabet kontrolü iyi olmayan hastalarda çürükler daha sık görülür. Diyabette ağız içi florası da değişebildiğinden, diş eti hastalıklarının görülme sıklığı da artar. Diyabet hastalarının üstüne düşen görev, hijyenik ağız temizliğini uygulamaktır. Bunun için diyabet hastaları, uygun bir fırça ile günde iki ya da üç kez dişlerini fırçalamalı ve ağız içi yıkama solüsyonları ile gargara yapmalıdır. Hiçbir şikâyeti olmasa da diyabet hastalarının yılda iki kez (6 ayda bir) diş doktorlarına giderek, kontrollerini yaptırmaları ve ağız bakımı konusunda profesyonel yardım almaları gerekmektedir. 

Diyabette cilt bakımı: Cildimiz, vücudumuzu çevresel faktörlere ve enfeksiyonlara karşı koruyan bir organımızdır. Diyabet kontrolünün iyi olmadığı durumlarda, ciltte daha sık enfeksiyon görülmektedir. Özellikle cildimizin hassas bölgelerinde (kıvrım yerleri, nemli kalan, iyi havalanamayan bölgeler) enfeksiyon riski artmaktadır. Ayak parmak araları, kasık bölgesi, koltuk altları ve özellikle kadınlarda meme altında kalan bölge, mantar ve deri enfeksiyonları için en zayıf yerler arasındadır. Bu bölgelerin temiz ve kuru tutulması, her gün düzenli olarak renk değişikliği olup olmadığının kontrol edilmesi; olası bir enfeksiyon sorununa karşı erken müdahale ile önlem alınmasını sağlayacağından, ileride oluşabilecek harabiyeti engelleyecektir. Herkesin uyguladığı genel hijyen kurallarına diyabet hastalarının da uyması gerekmektedir. Düzenli olarak banyo yapılmalı, banyo sonrasında tüm vücut iyice kurulanmalı; eğer ciltte kuruluk oluşuyorsa, nemlendirici kremler kullanılmalıdır. 

Diyabette göz sağlığı: Diyabet kontrolünün iyi olmadığı durumlarda göz sağlığı bozulmakta ve ciddi hasarlar oluşmaktadır. Diyabet hastaları, hiçbir şikâyeti olmasa da rutin olarak yılda en az bir kez bir göz muayenesi yaptırmalıdır. 


HASTALIK GÖZLERİ OLUMSUZ ETKİLER

Diyabetle birlikte görülen en önemli ve en sık göz komplikasyonu “Diyabetik Retinopati”dir. İkinci sıklıkta görülen komplikasyon ise hastalarda çift görmeye neden olan “Göz Kasları Felçleri”dir. Bu komplikasyonda en çok, gözü dışa baktıran kaslar tutulur. Genellikle bir kaç ay içerisinde bu durum kendiliğinden düzelir. Ayrıca gözün saydam tabakasında bazen yüzeysel tahrişler oluşabilir. Hastalar bu durumda gözlerinde iritasyon ve batmadan şikâyetçi olur. 

Diyabetli hastalarda “göz tansiyonu” (Glokom) hastalığının normal insanlara göre daha sık görüldüğü bilinmektedir. Katarakt da diyabet hastalarında sıklıkla görülen ve ameliyat ile tedavi edilebilen bir göz hastalığıdır. Göz sinirinin iltihabi hastalığı olan “optik nöropati” ise sık görülmemekle birlikte; ani şekilde görme kaybına neden olabilen ve bazı durumlarda körlükle sonuçlanabilen bir komplikasyondur. 

KIRILMA KUSURU DEĞİŞİKLİKLERİ DE GELİŞİR

Kan şekerinin aniden yükselmesi gözün kırma gücünü artırarak, “Geçici Miyopi”ye (uzağı görememe), kan şekerinin özellikle insulin tedavisi sonrası aniden düşmesi ise “Geçici Hipermetropi”ye (yakını görememe) neden olmaktadır. Kan şekerinde ani yükselme ve düşmeler nedeniyle büyük dalgalanmalar oluşuyorsa, bu dönemde gözlük testi yapılmaması tavsiye edilmektedir. Kan şekeri normal ve stabil düzeye geldiğinde uygulanacak test ile gözlük değişimi yapmak daha sağlıklı olacaktır. 

EGZERSİZ KAN ŞEKERİNİ DÜZENLER

Egzersiz, kan şekeri seviyesini düzenlemeye yardımcı olması açısından diyabet hastaları için faydalıdır. Düzenli egzersiz yapanların genel olarak insülin hormonuna hassasiyetleri artmakta; böylece insülin, vücutta daha etkili bir şekilde kullanılmaktadır. Bu hem kişinin kendi salgıladığı; hem de dışarıdan ilaç tedavisi olarak aldığı insülin için geçerlidir. Düzenli egzersiz yapan kişilerde damar sertliği (ateroskleroz) de daha az görülmektedir. Diyabetin damar sertliği oluşumuna sebep olan faktörlerden biri olması nedeniyle egzersiz, diyabet hastalarında daha da önem taşımaktadır. Egzersizin düzenli olarak yapılması ve kişinin yaşı ile kondisyon durumuna uygun egzersizi seçmesi gerekmektedir. Yürüyüş her yaşta yapılabilecek bir egzersiz formudur. Ancak daha önce düzenli olarak spor yapmamış kişiler; tenis, basketbol, futbol gibi çok efor gerektirecek sporlara kalkışmadan önce doktorları ile görüşmelidir. Diyabet hastalarının haftada en az 3 kez, 30 dakikalık yürüyüşe denk gelecek bir egzersiz yapmaları önerilmektedir.
ÖNLEM ALMADAN SEYAHATE ÇIKMAYIN

İlaç kullanan hastalar, ilaçlarını yanına almayı ihmal etmemelidir. İnsülin kullanan hastalar, seyahat esnasında insülinleri nasıl kullanacağını planlamalıdır. Uzun uçak yolculuklarında hasta, havayolu firmasını önceden bilgilendirerek, diyetine uygun yemek isteyebilir. Hastaların uluslararası seyahatlerde diyetine uygun yemek isteme hakkı bulunmaktadır. Diyet ve beslenme zamanları saat farkından dolayı sekteye uğrayabileceği için hasta beslenme saatlerini de seyahate çıkmadan önce programlamalıdır. Hasta, seyahat öncesinde alması gereken tüm önlemlerle ilgili olarak doktorundan görüş alabilir. Bu önlemlerin yanında hastalar şeker ölçümlerini yapıp, şeker seviyelerinin nasıl seyrettiğini bilmelidir.

ÇOCUKLARDA PSİKOLOJİK DESTEK GEREKEBİLİR

Çocukluk çağında ortaya çıkan diyabetlerin büyük bir kısmı -yaklaşık olarak yüzde 90-95’i- Tip 1 diyabetli sınıfına girmektedir. Tip 1 diyabetli hastalarında insüline bağımlılık söz konusudur. Bu yüzden bu hastaların insülin kullanması gerekmektedir. Burada aileye çok önemli bir yük binmektedir.
Gerek çocukluk çağında gerekse ergenlik döneminde diyabet teşhisi konulan kişilere, hastalığın korkulacak bir şey olmadığı ve hastalıkla nasıl başa çıkılacağı öğretilmelidir. Diyabetin yaşam sürecinin bir parçası olduğu ve bu süreçte hastanın nelere gereksinim duyduğu hem çocuğa hem de ailesine adım adım anlatılmalıdır. Ayrıca hasta henüz çocukluk çağında olduğu için ailenin çocuğa insülin yapması gerekir. Diyabet hastası çocuklar;
• İnsülin ve diğer ilaçların kullanımı,
• Yiyecekler ve beslenme,
• Şeker ölçümü,
• Problemlerle baş edebilme konularında bilgilendirilmelidir. 

Alıntı:ntvmsnbc.com

Çocuklardaki kilo artışı, şeker hastalığı yapıyor

Erişkin hastalığı olarak bilinen tip 2 diyabetin çocuklarda görülme oranı her geçen gün artıyor. En önemli sebep ise obezite.

İnsülini keşfeden Frederich Banting'in doğum gününün, Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Diyabet Konfederasyonu'nun işbirliği ile 1994 yılından itibaren her 14 Kasım'da Dünya Diyabet Günü olarak etkinliklerle kutlandığını belirten Pediatrik Endokrinoloji Uzmanı Doç. Dr. Ergun Çetinkaya, dünyada en fazla görülen kronik hastalığın diyabet olduğunu söyledi.

Çetinkaya, ''Diyabet Tip 1 ve Tip 2 diye ikiye ayrılıyor. Tip 1 insüline bağlı olan daha çok çocuklarda görülen türdür. Tip 2 ise genelde erişkinlerde 40-50 yaşından sonra görülen diyabet. Erişkinlerde görülen tip 2 diyabet son zamanlarda çocuklarda da görülmeye başlandı. Bunun sebebi çocukluk yaş grubunda giderek artan obezite. Çocukluk yaş gruplarında obezite giderek arttığı için, tip 2 de çocuklarda eskiye oranla daha sık görülüyor'' dedi. 

Bilim adamlarının 2014 yılında Amerika'da tüm halkın yüzde 84'ünün fazla kilolu ve obez olacağını açıkladığını ifade eden Çetinkaya, ''Türkiye'de de giderek artıyor. 10-15 yıl önce yüzde 9'du şimdi yüzde 30'lara varan hatta bazı bölgelerimizde yüzde 50'ye varan vakalarda bir artış var. Bu çok tehlikeli bir durum. Hareketsizlik, televizyon ve bilgisayar karşısında çok fazla zaman geçirmek en önemli sebepler. Beslenme şekilleri çok önemli fast food dediğimiz ayaküstü beslenme tarzı, kalorisi yüksek gazlı kolalı içecekler, cips gibi sağlığa zararlı yiyeceklerin tüketilmesi...'' diye konuştu.


HASTALIĞI İYİ TANIMAK GEREK
''Diyabet diğer hastalıklara benzemiyor, diğer hastalıklarda doktorun söylediklerini yaparsanız iyileşirsiniz'' diyen Çetinkaya, şöyle devam etti:
''Diyabetik kişi neredeyse doktor kadar hastalığı bilmek zorunda. Çünkü diyabette her an kan şekeriniz düşebilir, yükselebilir o zaman ne yapacaksınız? Her an hastaneye ulaşamayabilirsiniz. Nasıl müdahale edeceğinizi bilirseniz o zaman anında müdahale edip kan şekerini normale getirebilirsiniz. Onun için hastalığı iyi tanımak gerek.'' 

Diyabetin, yaşam boyu süren ve hastayı olduğu kadar yakınlarını da ilgilendiren bir hastalık olduğunu vurgulayan Pediatrik Endokrinoloji Uzmanı Doç. Dr. Çetinkaya, ''Tüm kronik hastalıklarda olduğu gibi, sürekli tedavi gerektirmesi, çok sayıda ilaç kullanımı, birçok organı etkileyip komplikasyonlara neden olması, hastada psikolojik bozukluklara neden olur ve depresyona eğilimi artırır. Bizim görevimiz, çocuk hastalarda kan şekeri ölçümü, insülin uygulaması gibi konularda aile ve yakın çevresi de (okul vb.) tıbbi yardım yapacağından, bu konularda yeterli eğitimi kendilerine vermek, bu çocukların ve ailelerinin konu hakkında tam bilgili olmalarını sağlamak, yeni tedavilerden haberdar etmek ve insülin pompa uygulaması gibi tüm dünyanın yaygın olarak kullandığı bir uygulamayı ülkemiz çocuklarına da uygulamaktır'' dedi. 

2025 YILINDA HASTA SAYISI 330 MİLYONA ÇIKACAK
 Araştırmalara göre, 1985 yılında dünyadaki diyabetli sayısı 30 milyon iken bugün bu rakam 250 milyona çıktı. 2025 yılında ise şeker hastası sayısının 330 milyona çıkacağı öngörülüyor. Hastalığın Türkiye'deki seyri de dünya ile paralel. 

Türkiye'de ise 6 milyon civarında diyabetli hastanın olduğu düşünülmekte. Tüm diyabetlilerin yüzde 10'unu insüline bağlı olan tip 1 diyabetli hastalar oluşturuyor. 

ÇOCUKLARDA HEMEN MÜDAHALE ÖNEMLİ
Çok su içme, çok idrar yapma, hızlı kilo verme, bulantı-kusma gibi şikâyetlerle kendini gösteren hastalık, özellikle çocukluk yaş grubunda hemen müdahaleyi gerektiriyor. Tanının kesinleştirilmesi için idrarda şeker tayini, kan şekeri ölçümü, gerekirse şeker yükleme testi yapılıyor. Normalde açlık halinde 110 mg/dl’nin altında olması gereken kan şekeri 126 mg/dl’nin üstünde ise veya şeker yükleme testinde 2. saat kan şekeri 200 mg/dl’nin üstünde saptanırsa tanı konuyor. Tip 1 Diyabet tanısı olan her çocuğun en kısa zamanda çocuk endokrinoloji uzmanı (olmadığı durumlarda çocuk hastalıkları uzmanı) tarafından değerlendirilmesi, sıvı ve insülin tedavisine başlanması gerekiyor. 

Alıntı:ntvmsnbc.com

6 Kasım 2010 Cumartesi

KPSS kopyacılarına Bakan'dan TRT torpili

KPSS’nin iptal edilmesine neden olanlardan 7 kopyacının mülakatla eleman alacak olan TRT’ye başvurduğu ortaya çıktı. Başvurularda, Bayındırlık Bakanı Mustafa Demir, 119 net yapan Harun Aydın’ın referansı oldu.

Vatan gazetesinin haberine göre; KPSS’de 120 tam net yapan 7 kişi TRT’nin 18 Ekim ve 1 Kasım arasında çeşitli meslek gruplarından açtığı 185 kişilik personel alımına başvurdu.

Ankara’dan Abdullah Sakallı, Harun Aydın, Halil İbrahim Baran, Tayfun Tayfur Tosun, İstanbul’dan Melike Sevinç Güngör, Kahramanmaraş’tan Burçin Güler ve İzmir’den Harun Bayat, KPSS’de Genel Kültür ve Genel Yetenek bölümlerinden aldıkları P3 puanıyla TRT’ye başvurdular.

Sınıf Öğretmenliği mezunu Tayfun Tayfur Tosun 95, Sınıf Öğretmeni Harun Bayat 88, Türkçe Öğretmeni Halil İbrahim Baran 91, Moda Tasarımı mezunu Melike Sevinç Güngör 80, Fizik mezunu Harun Aydın 92 ve Elektrik Elektronik Mühendisliği mezunu Burçin Güler 83 puanla Yapım-Yayın Görevlisi kadrolarına başvururken, Türk Dili ve Edebiyatı mezunu Abdullah Sakallı 88 puanla Spikerliğe başvurdu.
 
Skandal başvurularda en çarpıcı nokta ise kopya çektiği iddia edilen Ankara’dan Harun Aydın adlı adayın referansında Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir’i göstermesi. Eşi Seval Aydın ile birlikte KPSS’de kopyacı çiftler oldukları iddia edilen Harun Aydın’ın, TRT’ye başvurusunda daha önce hangi kurumlarda çalıştığını da belirttiği ortaya çıktı. 

Buna göre Gazi Üniversitesi Fizik bölümü mezunu olan Aydın, 2000 ile 2003 yılları arasında Özel Maltepe Dershaneleri’nde çalıştı. 2003’ten beri de Ankara’daki Özel Samanyolu İbrahim Avcı İlköğretim Okulu’nda çalışıyor. Öte yandan Türkçe Öğretmeni Halil İbrahim Baran’a da AKP Sivas Milletvekili Osman Kılıç’ın referans olduğu ortaya çıktı. 

Abdullah Sakallı adlı aday, itirafta bulunarak Pazar günü gerçekleştirilen KPSS’nin Eğitim Bilimleri sınavına kendisi gibi 120 net yapan eşi Nur Sakallı ile birlikte girmediklerini söyledi.
Sakallı, bunun nedeni olarak zorunlu olarak İstanbul’da girmeleri gerektiğini bu nedenle sınava girmekten vazgeçtiklerini söyledi.

TRT’ye neden başvurdunuz sorumuza ise imkanları daha iyi cevabını veren Sakallı şöyle konuştu: “Daha iyi bir yere geçmek için TRT’ye başvurdum. Şu anda özel bir bankada ayda 1600 TL’ye çalışıyorum. Ama TRT’ye geçersem 2 bin TL’den daha yüksek aylık alacağım.”

Alıntı: ntvmsnbc.com

Öksürüğe karşı ıhlamur ve ayva

Soğuk algınlığı denince ilk akla gelen bitkilerden birinin ıhlamur çiçekleri olduğunu belirten Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi ve Fitoterapi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erdem Yeşilada, ıhlamur çiçeklerinin “iltihap giderici” etkiye sahip olduğunu söyledi. 

Bu etkinin deneysel olarak kanıtlandığını söyleyen Prof. Dr. Erdem Yeşilada, ıhlamur içerisindeki bileşenlerden bazılarının (flavonoit) iltihap giderici ve ağrı kesici etki gösterirken, bazı bileşenlerin (müsilaj) de boğazı yumuşatarak, tahrişi önlediğini ve soğuk algınlığı şikâyetlerini hafiflettiğini belirtti. Prof. Yeşilada, ıhlamurun vücut üzerindeki etkileri konusunda şunları kaydetti:
“Özellikle soğuk algınlığı riskinin arttığı sonbahar ve kış dönemlerinde doğanın bizlere sunduğu bu etkili ve güvenilir silahlardan yararlanmak en akılcı yaklaşım olacaktır. Hiç şüphesiz, öncelikli hedef; hastalığa yakalanmamaktır. Bu konuda bağışıklığı destekleyici bu tip ürünler koruyucu olarak yararlı olabilmektedir. Hastalığa yakalanma durumunda ise bu tip ürünlerden, temel tedavinin yanı sıra şikâyetlerin hafifletilmesinde de yararlanılabilir.”
 
AYVA VE IHLAMUR BOĞAZI RAHATLATIR
Prof. Dr. Erdem Yeşilada, öksürüğü yatıştırmak ve boğazı yumuşatmak için ıhlamur çiçeği ve ayva tohumunun birlikte kullanılmasını önerdi.
“Ayva meyvesi ve yaprakları da taşıdığı bileşenler nedeniyle öksürüğün giderilmesine yardımcı olmaktadır. Ayva ve ıhlamur karışımından elde edilen çaya şeker yerine bal ilave edilebilir. Böylece öksürük ve soğuk algınlığı belirtileri daha etkili şekilde kontrol altında tutulabilir.” 

Alıntı: ntvmsnbc.com

Düşük kalorili diyet, kalbe ek yük getiriyor

Normal sınırın altında çok düşük enerjili diyetler ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor.
Uzmanlar, diyetlerin kişiye özel olması ve kişinin mutlaka bu alanda eğitim görmüş hekim, diyetisyen ve fiziksel aktivite uzmanı işbirliği ile tedavi edilmesi gerektiğine dikkat çekerek, ''Bilinçsizce verilen çok düşük kalorili diyetler, hastayı ölüme dek götürecek sonuçlar doğurmaktadır. Ani ve kısa sürede verilen kilolar, böbrek yükünü artırmakta, en başta da kalp-damar sağlığı üzerinde son derece olumsuz etkiler yaratmaktadır'' uyarısında bulundu.

Türkiye Diyetisyenler Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Yasemin Beyhan, beslenme şeklinin sağlıklı olabilmenin yanı sıra, sağlık bozulduğunda da tedavinin önemli bir parçası haline geldiğini söyledi.

Yapılan birçok çalışmada, beslenmenin koruyucu ve tıbbi beslenmede tedavi edici etkilerinin öneminin ortaya çıktığını ifade eden Beyhan, halk arasında aşırı şişmanlık olarak bilinen obezitenin çağın en önemli sağlık sorunlarından biri olduğunu belirtti. Beyhan, beslenme şeklinin de obezite nedenleri arasında yer aldığını ve birçok hastalığa zemin hazırladığını vurguladı. 

Beyhan, obezitenin tedavisinin yalnızca tıbbi diyetle veya fiziksel aktivite ile değil, ortaya çıkış nedenine yönelik olarak, bireye özgü, hekim, diyetisyen ve fiziksel aktivite uzmanı işbirliği ile tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğunu söyledi. İster hastalıkta, ister sağlıkta uygulanacak diyetin, hastanın tıbbi bulguları, özel durumu, beslenme ve yaşam şekli göz önünde bulundurularak kişiye özel olması gerektiğine dikkati çeken Beyhan, diyet programının beslenme ve diyet eğitimi almış konunun uzmanlarınca hazırlanması, uygulatılması ve takip edilmesi gerektiğini söyledi. 

STANDART BİR DİYET ÖNERİSİ VERİLMESİ YANLIŞProf. Dr. Beyhan, herkesin uygulayabileceği standart bir diyet önerisi verilmesinin son derece yanlış olduğunu vurgulayarak, şöyle devam etti:
''Ancak genel ilkeler açısından hastanın ölçümlerine göre belirlenen süre içerisinde hedefe ulaştıracak enerji (kalori) miktarı saptandıktan sonra, hastanın alması gereken toplam günlük enerjinin yüzde 55-60'nın karbonhidratlardan, yüzde 15-20'sinin proteinlerden, yüzde 25-30 kadarının da yağlardan gelmesi temel alınmalı. Ayrıca, her birinden de yiyecek olarak sağlıklı seçenekler sunulmalı. Tıbbi beslenmeye paralel olarak, hastaya hekimin önereceği tıbbi tedavi yapılmalı, fiziksel aktivite durumu da spor uzmanı önerisiyle belirlenmeli, her açıdan hastanın durumu yakından izlenmeli, bulgulara göre gerekli düzeltme ve düzenlemeler yapılmalı.'' 

ZAYIFLAMA SEKTÖRÜNDE İYİ DENETİM ŞARTBeslenme ve diyet konularının, bu alanda eğitim almamış diğer meslek grupları tarafından ilgi ve uygulama alanı haline geldiği eleştirisinde bulunan Beyhan, bunun yaşamsal riskleri de artırdığı, özellikle son yıllarda yanlış diyet uygulamalarından kaynaklanan ölümcül vaka sayısının yükselmesine neden olduğunu söyledi ve şunları kaydetti:
''Diyetisyenlik mesleğini ve dolayısıyla diyet vermeyi kolay ve basit bir şablondan ibaret gören başka meslek mensuplarının bunu üstlenmeleri, diyet konusunda yapılan yanlışlıkların ve istenmeyen sonuçların temelini oluşturmaktadır. Burada kuşkusuz diyetisyenlik meslek yasasının olmayışı, bu yönde gösterilen mesleki çabaları, atılmak istenen adımları yetersiz kılmaktadır. Hiçbir diyet, hastanın/danışanın bireysel özelliklerini (yaş, cinsiyet, özel durum gibi...) tıbbi bulgularını, beslenme alışkanlıklarını göz önünde bulundurmadan ve izlenmeden başarılı olamaz. Özellikle morbid obezite adı verilen ileri derecede şişmanlık vakaları, her bir uzmanın kendi alanında özenli çalışma, kararları ve uygulamalarıyla, konu ile ilgili uzmanların işbirliği ve koordinasyonuyla tedavi edilebilen vakalardır. 

ÇOK DÜŞÜK KALORİLİ DİYETLER ÖLÜM NEDENİBilinçsizce verilen çok düşük enerjili (kalorili) diyetler, hastayı ölüme dek götürecek sonuçlar doğurmaktadır. Zira ani ve kısa sürede verilen kilolar, böbrek yükünü artırmakta, en başta da kalp-damar sağlığı üzerinde son derece olumsuz etkiler yaratmaktadır. Tüm bu belirtilenler çerçevesinde, özellikle zayıflama amaçlı açılan klinik veya otel gibi yerler kesinlikle çok iyi denetlenmeli, gerekli alt yapı ve konunun uzmanları olmadan açılmaları ve faaliyet göstermeleri engellenmeli, Sağlık Bakanlığı'nın denetimlerinde bu tür yerlerin gerekli koşulları yerine getirip getirmediği etkin ve olumsuz uygulamaları caydırıcı yöntemlerle izlenmeli.'' 

Alıntı:ntvmsnbc.com

29 Ekim 2010 Cuma

Vakıf Gureba Üniversite olacak dedik...İşte o kadar!...
















Vakıf Gureba Hastanesi, vakıf üniversitesine dönüştürülmek istendi ve oldu.Sağlık Bakanlığı , Marmara Üniversitesi Tıp Fak. Hastanesi'ndeki uygulamasından sonra Vakıf Gureba Hastanesi'ne de benzer bir uygulama yaptı.Zira Marmara Üni.Tıp Fak. Hastanesi , artık direkt olarak Sağlık Bakanlığı'na bağlı.Yorumu siz okuyuculara bırakarak drtus.com ve medimagazin.com sitelerinden alıntılarla habere devam ediyorum:

Drtus.com: 


Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesi illegal bir şekilde Vakıf Üniversitesi haline dönüştürmek istendi ve yapıldı. Ancak Vakıf Üniversitesinde çalışacak asistan bulamadılar. Neredeyse tüm asistanlar üniversitede kalıp bir belirsizliğe daha sürüklenmek istemedi,
Vakıf üniversitesi için hiç olumlu olmayan bu gelişmeler neticesinde Sağlık bakanımızdan eşi benzeri olmayacak bir karar çıktı. Ve nihayet asistanların yeni görev yerleri açıklandı. 
Hepsi İL DIŞI. Kimi Kayseri, kimi Konya, kimi Samsun vs....
Yani asistanları eğitimlerini bloke edip hayatlarını altüst ederken üstüne üstlük üniversitede kalmadıkları için de cezalandırdılar kendi akıllarınca.

medimagazin.com


Bezm-i Alem Vakıf Gureba Eğitim Araştırma Hastanesi’nin özel bir tıp fakültesi vakfına devri nedeniyle mağdur olan sağlık çalışanları ve asistanlarına ilişkin İstanbul Tabip Odası ve SES Aksaray Şubesi ortak bir basın açıklaması gerçekleştirdiler.

Açıklamaya, İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Taner Gören, Genel Sekreter Dr. Ali Çerkezoğlu, Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Lale Tırtıl, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Üyesi Dr. Osman Öztürk ve SES Aksaray Şube Başkanı Songül Beydilli ve CHP İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Sacit Yıldız katıldı.

İTO Genel Sekreteri Dr. Ali Çerkezoğlu tarafından okunan basın açıklamasında,  yıllardır İstanbul halkına bu hastanede hizmet veren 245 asistan hekimin tüm hukuk kuralları ihlal edilerek başka şehirlere şantaj ve tehdit yoluyla sürüldüğünü belirtildi.
Açıklamada ayrıca, 165 yıllık geçmişiyle fakire fukaraya hizmet vermesi için kurulan hastane bugün mütevelli heyetinin AKP Hükümeti’ne yakınlığı ile bilinen iş adamlarınca oluşmuş özel bir tıp fakültesine hangi toplumsal gerekçeyle, kimlere ve ne karşılığı devredildiği soruldu. Ardından İstanbul Tabip Odası’nın hukuk danışmanlarından Av. Meriç Eyüboğlu’nun da katıldığı ve hukuki sürecin değerlendirildiği bir toplantı gerçekleştirildi.


Toplantı sonrasında çoğunluğunu Asistan Hekimlerin oluşturduğu çok sayıda hekim Vatan Caddesi’ni trafiğe kapattılar. Sık sık “Hastaneler Halkındır Satılamaz” sloganlarının atıldığı eyleme vatandaşlar da destek verdi.
“KİMİN MALINI KİME SATIYORSUNUZ?” “BU DÜNYA SİZE DE KALMAZ! GÖZÜNÜZ DOYSUN! GARİP GUREBANIN HASTANESİNDEN Mİ KAR ETMEK İSTİYORSUNUZ” yazılı dövizleri taşıdıkları gözlenen sağlık çalışanları, Sağlık Bakanlığı’nın bu tutumuna boyun eğmeyeceklerini bir defa daha gösterdiler.
CHP İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Sacit Yıldız’ın da destek verdiği eylem, protesto sloganlarıyla sona erdi.





27 Ekim 2010 Çarşamba

Motorlu Taşıtlar Sınavı'nda Kopya Skandalı


Cumartesi günü eski Bakan Tüzmen’in de girdiği ehliyet sınavının soruları da çalındı. İstanbul’da sınava giren bir sürücü adayının cebinden cevap anahtarı çıktı. Öte yandan soruları 2 bin lira karşılığında satan kopya çetesi de yakayı ele verdi. 

 


Cumartesi günü düzenlenen ve Eski Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in de katıldığı  Motorlu Taşıtlar Ehliyet Sınavı’nda, Türkiye’nin bir çok ilinden onlarca kişinin kopya çektiği belirlendi.
Vatan gazetesinin haberine göre; ehliyet sınavındaki kopya skandalının bir örneği Avcılar da yaşandı. 

5 DAKİKADA 30 SORU CEVAPLADI 
 Ehliyet sınavına giren Kasım T. isimli gencin 5 dakika içerisinde 30 soruyu cevaplamasından şüphelenen salon görevlileri, Kazım T’yi inceleme altına aldı. Görevliler, sürücü adayının ceplerinden çıkarttığı kağıt parçalarının arasında bir şeyler aradığını fark etti.


CEVAP ANAHTARLARI ÇIKTI
Üzeri aranan Kasım T.’nin cebindeki kâğıtları inceleyen öğretmen A-B-C-D kitapçıklarının tüm yanıtlarının bulunduğu cevap anahtarlarını görünce şaşkına döndü. "Bunları nasıl elde ettin?" sorusunu yanıtsız bırakan genç, polis ekiplerine teslim edildi. 

SINAVDAN 2 SAAT ÖNCE ALMIŞ
Polis tarafından sorgulan şüpheli Kasım T. "Avcılar Parseller Üniversite Mahallesi’nde bulunan sürücü kursuna devam ediyordum. Bu kursun sahibi Ercan Ö. sınavdan 2 saat önce bana tüm kitapçıkların cevap anahtarlarını verdi" dedi.

17 ADET CEVAP ANAHTARI ELE GEÇİRİLDİ
Avcılar Emniyet Müdürlüğü Asayiş Büro Amirliği dedektifleri kursun bulunduğu adrese giderek, kurs görevlisi Şengül K. isimli kadına patronlarının nerede olduğunu sordu. Şengül K. vasıtasıyla kursun sahibi Ercan Ö. işyerine çağrıldı ve kursta yapılan aramalarda ehliyet sınavına ait 17 adet cevap anahtarı bulundu. Polis, Ercan Ö., Şengül K. ve Kasım T.’yi gözaltına aldı.

CEVAPLAR CEP TELEFONUNA MESAJ OLARAK GELDİ 
 Gaziantep’te Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından düzenlenen sürücü belgesi sınavında da cep telefonlarına gelen mesajlarda cevap anahtarı bulunan 3 kişi gözaltına alındı. Hasan Ali Yücel Lisesi’nde sınava giren Müslim Karabudak, Adil Kasapseçkin İlköğretim Okulu’nda sınava giren Şehmuz Kurt ve Seyfettin Yüksek’in cep telefonlarına sınav sorularının cevap anahtarlarının geldiği belirlendi. Dikkatli sınav görevlilerinin gözünden kaçmayan kopya teşebbüsünde sessize aldıkları telefonlarıyla dışardan yanıtları almaya çalışan üç kişi gözaltına alındı.
Adana Nigahi Soykan İlköğretim Okulu’nda sınava giren Süleyman M. cep telefonuna gelen mesaj uyarı sesi yüzünden yakayı ele verdi. Sesi duyarak sıralar arasında dolaşmaya başlan sınav görevlisi Süleyman M’yi yanıtların yazdığı mesajı okurken yakaladı. Süleyman M. Polis tarafından gözaltına alındı. Bu arada sınavda kimlik belgelerinde tahrifat yaparak başkalarının yerine sınava girmeye çalışan 5 kişi yakalandı. 

BAŞKALARININ YERİNE SINAVA GİRDİLER
 İzmir’de 2 Gaziantep’te 2 ve Adana’da 1 sürücü adayının kimlik belgelerinden şüphelenen görevliler zanlıların başkalarının yerine sınava girdiğini belirledi. Sınav sahtekarları gözaltına alınarak adliyeye sevk edildi. Sınav sorularının sınavdan önce dışarıya sızdırıldığı iddiası üzerine soruşturmayı derinleştiren polis yetkilileri sınavın iptal edilip edilmeyeceğinin soruşturmanın ardından netlik kazanacağını belirtti. 

SİLGİDEKİ BLUETOOTH’LA HABERLEŞİYORLARDI
 İstanbul’da kopya operasyonunun yapıldığı bir diğer ilçe de Kadıköy oldu. Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’ne gelen bir ihbarda ehliyet sınavında organize kopya çekileceği ihbarı yer aldı. İhbarın ardından Kadıköy Asayiş Şube Müdürlüğü ekipleri kopya çetesi konusunda bilgilendirildi. İddiaya göre eski bir ehliyet kursu eğitmeni olan Enver B. üzerinde "Ehliyet kursu verilir" yazılı ilan afişlerle kendisine müracaat eden adaylara ilginç bir kopya tekniği sunuyordu.
Enver B. ve suç ortağı olduğu iddia edilen Mustafa A. ile Tacettin Y. sınava girecek adayların silgilerini simetrik bir şekilde kesip içlerine Bluetooth kulaklıklar yerleştiriyor ve sınav esnasında adaylara cevapları bu kulaklıklar ile iletiyordu. Sınav salonuna giren adaylar, dışarıdan gelen cevaplar ile soruları yanıtlıyordu.
Bu iddia üzerine harekete geçen polis ekipleri, sınav zamanında Kadıköy’de bazı okullara baskın düzenledi. Baskında silgi içerisine özenle saklanan Bluetooth kulaklıkla kopya çekmeye çalışan beş kursiyeri gözaltına alındı. 

SÜRÜCÜ ADAYLARINDAN 2 BİN LİRA ALMIŞLAR
Organize kopya çetesi kuran Enver B., Mustafa A. ve Tacettin Y. de yakalandı. Gözaltına alınan zanlılar Emniyetteki sorgularının ardından adliyeye sevk edildi. Şebekenin kopya verdiği sürücü adaylarından 2 bin TL para aldığı iddia edildi.

Alıntı: ntvmsnbc.com

12 Ekim 2010 Salı

SGK'da açık : 352 milyar TL...

Ankara Ticaret Odası Türkiye'nin sosyal güvenlik sisteminin verdiği açıkların ekonomi üzerindeki olumsuz etkilerini araştırdı. Yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığının finansmanı için söz konusu kuruluşlara (2006 yılından sonra da bu kuruluşları çatısı altında toplayan Sosyal Güvenlik Kurumu'na (SGK) 1994 yılından bu yıla kadar yapılan transferlerin kamuya getirdiği yükün Hazine'nin dış borçlanma faiziyle güncellenmiş değeri 352,2 milyar dolar olarak gerçekleşti.

Fon biriktirme döneminde, birikimleri Türkiye ekonomisinin geçmişteki bir başka ''kara deliği'' olan bazı KİT'lerin finansmanı gibi verimsiz alanlara yönlendirilen, sonraki yıllarda ise emeklilik yaşının düşürülmesi ve benzeri popülist uygulamalar yüzünden 1990'lı yılların başından itibaren finansman açığı vermeyen başlayan sosyal güvenlik sistemine, 1994 yılı başından Temmuz 2010 sonuna kadar olan dönemde aktarılan para 206,8 milyar dolara ulaştı. Bu yıl sonuna kadar yapılması beklenen 16,5 milyar dolarlık bütçe transferiyle birlikte sisteme bütçeden 17 yılda aktarılan tutar 223,3 milyar dolara kadar yükselecek.

Hazine Müsteşarlığı'nın uluslararası piyasalardan yaptığı dış borçlanmalar için ödediği yıllık ortalama faiz oranları dikkate alınarak yapılan hesaplamaya göre, kamu bütçesinden sosyal güvenlik sistemine yapılan söz konusu aktarımın bugünkü güncellenmiş değeri 352,2 milyar dolara ulaşıyor.

HER 100 LİRALIK BORÇLANMANIN 83 LİRASI SİSTEME GİTTİ
Sisteme aktarılan para bütçe harcamaları ve dolayısıyla bütçe açığını büyüttü. Türkiye'nin merkezi yönetim bütçesi fazla vermediği içinde Hazine, sosyal güvenlik kuruluşlarına bütçeden yapılan aktarımların 2005 yılına kadar tamamını borçlanarak, 2005 ve izleyen yıllarda ise büyük bölümünü iç ve dış borçlanmayla karşıladı. Daha önceki yıllarda bütçe açıkları nedeniyle büyüyen kamu borç stoklarındaki büyüme de sosyal güvenli sisteminin yükünün artmasıyla birlikte 1990'lı yılların başından itibaren hızlandı.

Eğer sosyal güvenlik sisteminin kamu bütçesi üzerindeki bu yükü olmasaydı, Merkezi Yönetim Bütçesi 2005 yılı ile 2010 yılını kapsayan 6 yıllık dönemde 58,7 milyar dolar fazla verecekti. 1994 ve 2004 yıllarını kapsayan 11 yıllık dönemde de 196,5 milyar dolar yerine 131 milyar dolar açık verecekti.

Daha yıllarca kamu bütçesine muhtaç kalması beklenen sosyal güvenlik sistemine şimdiye kadar aktarılan para, kamunun bu dönemdeki net borçlanmasının yüzde 77’si kadar bir büyüklük oluşturdu. Bütçeden sosyal güvenliğe toplam 206,8 milyar dolar transfer edilen 1994 yılı başından Temmuz 2010 sonuna kadar olan dönemde Hazine bütçenin finansmanı için net 268 milyar dolarlık iç ve dış borçlanmaya gitti. Aynı dönemler itibariyle kamu bütçesi de 272 milyar dolarlık açık vermişti. Buna göre de her 100 liralık bütçe açığının 75 lirası sosyal güvenlik sisteminden kaynaklandı.

YÜK BORÇ STOKUNDAN FAZLA
Ağustos 2010 sonu itibariyle Hazine'nin brüt iç ve dış borçlarının tutarı 305,5 milyar dolar olarak gerçekleşti. Buna göre Devletin brüt borç stoku, sosyal güvenlik sisteminin güncellenmiş değerlerle kamuya olan 352 milyar dolarlık yükünden daha düşük düzeyde bulunuyor. Rakamlar Türkiye ekonomisini 2001 krizine sürükleyen borç sorununun temelinde sosyal güvenlik sisteminin bu yapısının da büyük bir payı olduğunu gösteriyor.

Bu arada Türkiye özellikle 1994 yılından sonra iç borçlanmasını çok yüksek reel faizlerle gerçekleştirdi. Sosyal güvelik sisteminin açıklarının kamunun borçlanma ihtiyacını artırması, reel faizlerin yıllarca çok yüksek düzeylerde kalmasına da yol açtı.

VERGİ GELİRLERİNİN YüZDE 17'Sİ GİTTİ
Sosyal güvenlik sisteminde yaşanan sorunu tüm çıplaklığıyla ortaya koyan bir başka önemli göstergeyi de bütçeden yapılan aktarımın vergi gelirlerine olan oranı ortaya koyuyor. Yapılan hesaplamalara göre Türkiye, 1994-2010 yıllarını kapsayan 17 yıllık dönemde tahsil ettiği her 100 liralık verginin 17,4 lirasını, sosyal güvenlik sisteminin finansman açıklarının kapatılmasına gitti. Aynı dönemde bütçeden yatırım harcamaları için ayrılan para ise vergi gelirlerinin yüzde 10'u düzeyinde kaldı.

Rakamlar Devletin yatırıma ayırması gereken kamu kaynaklarının büyük bir bölümünü sosyal güvenlik sisteminin açıklarına tahsis etmek zorunda kaldığını gösteriyor. Sosyal güvenlik sisteminin güncellenmiş tutarlarla kamuya 352 milyar dolarlık bir yük getirdiği son 17 yılda bütçeden yatırıma ayrılan tutar ise sadece 110 milyar dolarda kaldı.

ATO BAŞKANI AYGÜN
Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, sosyal güvenlik sisteminin 1990'lı yıllardan itibaren yaşamaya başladığı gelir-gider dengesizliğinin yıllardır makro ekonomik istikrarı tehdit eden en önemli sorun olduğunu vurguladı. Aygün, sistemin sürekli para yutan bir kör kuyuya benzediğini ifada etti.

Alıntı : medimagazin.com

Doktorlara askerlik konusunda değişiklik yok

Bir süredir kamuoyunda “tek tip askerlik” ve “bedelli askerlik” tartışılıyor. Tek tip askerlik kavramı, herkesin aynı sürede askerlik yapacağı anlamında kullanılıyor. Bedelli askerlik de belli bir para ödenerek 1 ay veya daha kısa süre askerlik olarak algılanıyor. Ancak TSK’da tek bir askerlik süresi veya isteyenin belli bir bedel ödeyerek 1 ay veya daha kısa askerlik yapmasını öngören bir çalışma ve düşünce yok.

Erdoğan’a sunuş
Genelkurmay Başkanlığı, yeni askerlik sistemi üzerinde çalışıyor. Çalışma henüz taslak aşamasında. Sonuçlandırılmış değil.
Bu çalışma hakkında önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a bir sunuş yapılacak. Bu sunuş yapıldıktan sonra çalışma bir süre daha devam edecek.
Genelkurmay’ın yapacağı sunuşta, Türkiye’nin tehdit algısı, TSK’nın ihtiyaçları ve düşünülen yeni askerlik sistemi hakkında detaylı bilgi verilecek. Başbakan ve hükümetin önerileri alınacak. Bu aşamadan sonra çalışmaya son şekli verilecek.

Tek tip değilTSK’nın, kamuoyunda algılandığı gibi herkese tek sürede askerlik yaptırılması gibi bir düşüncesi yok. Bu anlamda “tek tip askerlik” kavramı yanlış kullanılıyor.
TSK’nın düşündüğü yeni sistemde yine farklı askerlik süreleri olacak. Çalışmanın temel amacı ise “aynı koşullarda olanların eşit süre” askerlik yapması. Bu bağlamda halen uygulanan farklı askerlik sürelerinin birbirine yaklaştırılması düşünülüyor.

Normal askerlik kısalacak
Halen dört farklı askerlik süresi uygulanıyor. Üniversite mezunu olmayanlar 15 ay (uzun dönem), yedek subaylar 12 ay, üniversite mezunu olan ancak yedek subaylığa ayrılmamış olanlar (kısa dönem) 6 ay askerlik yapıyorlar. Bir de, süresi 1 ay olan dövizli askerlik uygulaması var.
TSK, uzun ve kısa dönem askerlik sürelerini yedek subaylık süresine, yani 1 yıl civarına yaklaştırmayı düşünüyor. TSK’nın yürüttüğü taslak çalışmada 15 aylık normal askerlik süresinin düşürülmesi öngörülüyor.

Kısa dönem uzayacak
6 ay olan kısa dönem askerlik süresinin ise uzatılması planlanıyor. Böylece, yedek subaylık için uygulanan veya yeniden belirlenecek yedek subaylık süresi esas alınacak ve uzun dönemler ile kısa dönemler bir-iki aylık farklarla bu süreye yaklaştırılacak. 15 ay olan uzun dönem normal askerlik süresi kısalırken, 6 ay olan kısa dönem askerlik süresi uzayacak. Bu sürenin de 8 ay civarında olması düşünülüyor.

Yedek subaylık kalkmıyor
Yeni sistemde yedek subaylık uygulamasının kaldırılması düşünülmüyor. Başta doktorlar olmak üzere, TSK’nın her zaman ihtiyaç duyduğu meslek gruplarından yedek subay alımı devam edecek.

Dövizli de devam
Yurtdışında çalışanlara uygulanan dövizli askerlik uygulaması da sürecek. Yurtdışında çalışan ve koşulları yasada belirlenen kurallara uyanlar dövizli askerlik uygulamasından yararlanmayı sürdürecekler.

Askerde olanlar yararlanacak
Yeni askerlik yasası yürürlüğe girdiğinde silah altında olanlar lehte olan hükümlerden yararlanacaklar. Örneğin 15 ay için askere gitmiş olanlar, yeni belirlenecek askerlik süresinden yararlanacak ve erken terhis olacaklar. Kısa dönem olarak 6 aylığına askere gidenlerin askerliği ise uzamayacak. 6 ay dolduğunda terhis olacaklar. Uzayacak olan kısa dönem askerlik süresi, yasadan sonra askere gideceklere uygulanacak.

Bedelli konusu
TSK’nın kamuoyunda tartışıldığı gibi bir “bedelli askerlik” planlaması yok. Askerlik yükümlülüğü yaşına gelmiş olanlardan isteyenlerin, belli bir bedel ödeyerek 1 ay gibi bir süre askerlik yapmalarına olanak sağlayacak bir düzenleme düşünülmüyor.

Yaşı çok geçkin olanlar
Bedelli askerlik Gölcük depremi sırasında bir defaya mahsus olmak üzere uygulanmıştı. Deprem için mali katkı sağlanması için, askerlik yaşını çok geçmiş, 35-40 yaşına geldiği halde askerlik yapmamışları bir defada eritmek amacıyla bu uygulama yapılmıştı. Askerlik için yaşı çok geçkin olanlar için bir kez daha böyle bir yönteme başvurulup vurulmayacağı henüz belli değil. Ancak isteyenin bedel ödeyerek 1 aylık askerlik yapması anlamında bir “bedelli askerlik” çalışması yok.

Alıntı:Fikret BİLA- MİLLİYET