araştırma görevlisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
araştırma görevlisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2015 Çarşamba

50-d lilere müjde...


YÖK Genel Kurulu’nda alınan kararlar ile 50/d’li araştırma görevlileri için iyileştirmeler getirildi. Buna göre, 50/d’li araştırma görevlilerinin 33/a maddesine aktarılmasında kararı üniversitelerin yetkili kurulları verebilecek. İlanlarda şeffaflık olacak. Fakültelerdeki geçiş işlemleri de keyfilikten çıkarılarak kriterlere bağlanacak.

YÖK araştırma görevlilerinin ‘2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 50/d maddesinden 33/a’ya geçişleri’ne dair 28 Mayıs tarihli Genel Kurul toplantısında bazı kararlar aldı. YÖK’ten kararlara ve gerekçelerine dair yapılan açıklama ile 50/d’li araştırma görevlileri için iyileştirmeler getirildiği belirtildi. Bu kararlar doğrultusunda, üniversitelere özerklik tanınarak, 50/d’li araştırma görevlilerinin 33/a maddesine aktarılmasında kararı üniversitelerin yetkili kurullarının verebileceği açıklandı. Üniversitelerden geçiş konusunu ilanlarında açık ve anlaşılır şekilde belirtmeleri istenerek, şöyle denildi: “Bir üniversitede aktarma/geçiş yapılacak ya da yapılmayacak ise de bunun araştırma görevliliği süreci daha başlamadan, adaylık sürecinde üniversite tarafından beyan edilmesi ve adaylar tarafından anlaşılmasının sağlanması gerekir.”

Kriterler adil ve ölçülebilir olmalı


50/d’li araştırma görevlileri ile YÖK’te düzenlenen toplantıda en çok şikâyet edilen konulardan birinin de üniversitelerin geçiş için çok yüksek kriterler talep etmesi olduğu hatırlatılan açıklamada, adaylara kriterleri yerine getirebilmeleri için uygun bir sürenin verileceği belirtilerek, “Geçişler için konulan kriter ve aranan şartların adil, nesnel ve ölçülebilir olmalarının yanı sıra, caydırıcı olmamasına ve ilgili üniversitelerin yardımcı doçentlik için aranan şartların altında olması gerektiği düşünülmektedir” denildi. Alınan kararların 1 Eylül’den itibaren uygulanmaya başlanacağı belirtilen açıklamada yer alan diğer kararlar ise şöyle:

-Fakültelerde geçişlere imkân tanıyacak üniversitelerimizin, öğretim üyesi planlamasına dikkat ederek adil, nesnel ve ölçülebilir kriterler ile bunu sağlamalarına ve bu kriterleri ilgili üniversitelerin web sayfalarında ilan etmeden bu geçişlerin yapılmamasına,
-Enstitülerde bu geçişe imkân tanıyacak üniversitelerimizin Yükseköğretim Kurulu’ndan izin almaları uygulamasına devam edilmesine, fakat bu geçişler için adil, nesnel, ölçülebilir şartların ve kriterlerin aranmasına ve bu kriterlerin üniversitelerin web sayfalarında ilan etmelerine ve Başkanlığımıza göndermelerine,
-Planlama ve koordine için, aktarma yapmayacak üniversitelerimizin yetkili kurullarından istihsal edecekleri kararlarını; aktarma yapma yönünde karar alacak üniversitelerimizin de aynı şekilde üniversite yetkili kurulları tarafından belirlenecek ilke ve kriterlerini 13.07.2015 tarihine kadar Başkanlığımıza göndermelerine,
-Tezlerini başarılı bir şekilde tamamlayan, fakat üniversiteleri ile ilişkisi kesilenlerin kendi rızaları olduğu takdirde öğretim üyesi ihtiyacı olan üniversitelerimize mevzuata uygun bir şekilde yönlendirilmelerine karar alınmıştır.

42 bin 245 araştırma görevlisi var

Açıklamada ayrıca Türkiye’de araştırma görevlisi sayısının şu anda 42 bin 245 olduğu belirtilerek, bunların 6 bin 650’sinin yani yüzde 16’lık bir kısmının 50/d maddesine bağlı; geri kalan yüzde 84’lük dilimin karşılığı olan 35 bin 595 kişinin ise 33/a ve ÖYP kapsamında çalıştığı belirtildi. 33/a ve ÖYP kapsamında çalışan araştırma görevlileri ile ilgili şu bilgilere yer verildi:
“Çalışmamıza konu olan 6 bin 650 kişilik grubun fakülte veya enstitülerde istihdam edilmesi oranı ise birbirine yakındır: Fakültelerde çalışanlar 3 bin 391 kişi ile yüzde 51’lik bir dilimi, enstitülerde çalışanlar ise 3 bin 259 kişi ile yüzde 49’luk dilimi oluşturmaktadır.”

‘Sorun Üreten Değil, Sorun Çözen YÖK’

YÖK Başkanlığı tarafından ‘Sorun Üreten Değil, Sorun Çözen YÖK’ başlığı altında yapılan toplantıların ilki 50/d’li araştırma görevlilerine ayrılmıştı. Bu kapsamda 31 Mart’ta YÖK Başkanlığı’nda düzenlenen toplantıya on altı üniversiteden 50/d’li araştırma görevlisi temsilcileri ve eğitim sendikalarına üye araştırma görevlisi temsilcileri katılmıştı. Yapılan toplantıda araştırma görevlileri durumlarını ve konuya ilişkin görüşlerini anlatmıştı. Sürecin ikinci aşamasında ise, 02 Nisan’da YÖK Başkanlığı tarafından üniversitelerden 50/d’li araştırma görevlileri ile ilgili sayısal veriler ve 33/a maddesine geçişler hakkında kurumsal görüşler talep edilmişti.

Alıntı:hürriyet.com.tr

15 Eylül 2012 Cumartesi

50-D li Kölelik Düzeni


Araştırma görevlileri, 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanun'un meşhur 50/d maddesinin yarattığı baskıyı şu sıralar yine gündeme getirmeye çabalıyor.

50/d araştırma görevlilerinin sözleşmesinin senelik olarak yenilenmesini ve lisansüstü eğitimlerini öngörülen zamanda bitirmesini, kadrolarının devamı için zorunlu kılıyor. (Şu günlerde gündemde olan İTÜ'lü asistanların işten atılması durumu da buna dayandırılıyor) En çok sorun yaşanan kısmını da, doktora derecesinin elde edilmesinden sonrası oluşturuyor. Doktora teziniz jüri tarafından kabul edildikten hemen sonra kadronuz sona eriyor. Öğretim görevlisi kadrosuna geçebilmeniz için tekrar kadro istenmesi gerekiyor. Bunun için de bölümünüzün ve daha genel olarak da üniversite yönetiminin sizi "istihdam" etmeye devam etme konusunda istekli olmaları gerekiyor.

50/d maddesi, yarattığı muğlaklıkla iş güvencesini ortadan kaldıran bir madde. Elbette güvencesizlik sadece araştırma görevlileri için söz konusu olan istisnai bir durum değil. Artık güvencesizlik, belirli devlet kadroları dışında, çalışma hayatının bir normu haline gelmiş durumda. Ancak araştırma görevlileri özelinde ele alırsak güvencesizlik, pek çok ciddi sorunu da beraberinde getiriyor. Bu sorunların en önemlilerinden, en can yakıcı olanlarından bir tanesi, düşünce özgürlüğünün yolunun tıkanması.

Doktorasını bitirene kadar, hatta bitirdikten sonra da, yöneticilerle sorun yaşamamak için düşüncelerini saklayan, bölüm içi ilişkilerdeki, üniversitenin genelindeki sorunları çözmek için fikir belirtmek yerine idare etmeyi ve akademik bir omertayı* sürdürmek zorunda kalan bir akademisyen adayının, doktorasını verdikten sonra birden bire düşüncelerinde ve eylemlerinde özgürleşeceğini düşünmek hayalcilikten öteye gitmiyor.

Sözleşmesi senelik olarak yenilendiği ve doktora sonrasında kadro bulabilmesi nesnel olmayan süreçlerle belirlendiği için, pek çok araştırma görevlisi, angaryalardan mobbinge varana kadar pek çok olumsuzluk karşısında çaresiz kalıyor.

İlk olarak, araştırma görevliliğinin ne olduğu belirsiz bir unvan olduğunu ifade etmek gerekiyor. Pek çok araştırma görevlisi açısından burslu öğrenci mi yoksa fakültenin personeli mi olunduğu anlaşılması zor bir konu olarak ortada duruyor.

Araştırma görevlisi, bir taraftan devlet memuru gibi göreve başlıyor ama başka devlet kurumlarındaki memurların yaşamadığı türden bir kadrosuz, işsiz kalma tehdidi tepesinde sallanıyor. Hiçbir devlet kurumunda belirli bir süre çalıştıktan, hizmet verdikten sonra, kadronuzun devam edebilmesi, bürokratik ve keyfi işleyen bir mekanizmaya bırakılmıyor.

Tüm bu açmazlara karşılık, araştırma görevlilerinin iş güvencesi talebi ise yan gelip yatma isteği olarak değerlendiriliyor. Başka kamu kurumları ele alınırken pek de umursanmayan bu yan gelip yatma hali, üniversite söz konusu olduğunda birden bire önemsenmeye başlanıyor. Evet, akademisyenlerin güvencesizliği ve bunun getirdiği rekabet, yayın sayısında ciddi bir nicelik artışı getiriyor. Ama makalelere yapılan atıf sayısına baktığımızda, nicelik artışının nitelik artışını beraberinde getirmediği açık bir şekilde görülüyor.

Tüm bunların yanında, kadrosunu devam ettirebilmek için, bir akademisyenin yayın sayısı da yeterli olamıyor. Eş, dost kayırması sürdürülse de (ki bu durumu kanıtlamak her zaman mümkün olmadığı için bu durum da muğlak bir argümana dönüşüyor ama torpil meselesinin artık herkesin bildiği bir sır olduğunu kabul etmek gerekiyor), söylem düzeyinde, "iyi" olanların kalacağı iddiası dile getirilmeye devam ediliyor. Bu iyi olmanın kıstasları da oldukça muğlak bir biçimde belirleniyor. Söz konusu muğlaklık da, otoriter bir anlayışın yolunu açıyor. İşin vahim tarafı, kendilerini araştırma görevlileri ile meslektaş olarak göremeyen kimi öğretim görevlileri de (bu şekilde davranmayanları tenzih ederek) iktidarın dilini kullanmaktan, kimin gideceğine karar verme gücünün verdiği patronluğun keyfini sürmekten kendilerini kurtaramıyorlar. Kendileri de, özerk olmayan bir üniversite sisteminde yönetimlerin çizdiği sınırlarda sıkışıp kalan bölüm başkanı, dekan gibi alt kademedeki yöneticiler, kader birliği edeceklerini "aşağıda" ve yanında aramak yerine, yukarıdan gelen performans ideolojisiyle uzlaşmayı tercih edebiliyorlar.

Güvencesizliği meşrulaştırmanın argümanlarından bir başkası da, aynı üniversitede uzun yıllar boyunca çalışmanın kurumlara akademik olarak bir dinamizm sağlamaması olarak ortaya koyuluyor. İyi niyetli gibi görünen bu düşünceyi akademik bürokrasinin diline çevirdiğimizde aslında söylenen şu oluyor: "Sana burada kadromuz yok, tanıdığın varsa başka üniversiteye geç." Büyük üniversitelerde bile bir tam anlamıyla ekollerden söz edilemezken, buralardan ayrılan asistanların gittikleri yere bir dinamizm sağlayacağını iddia etmek de temelsiz kalıyor.

Yurtdışına gitmek ya da gitmemek

Araştırma görevlileri açısından, doktorasını Türkiye'de yapıyor olmanın da yurtdışında yapmanın da kendine has cezalandırma biçimleri bulunuyor. Ama bu sürecin, Türkiye'de yapanlar açısından başka türlü baskılar barındıran yönleri olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır. Son yıllarda yaygın bir eğilim olarak, sözleşmenizin üç yılda bir yenilenmesini öngören 2547 sayılı Yükseköğretim Kanun'un 33/a maddesi yalnızca yurtdışına giden asistanlara veriliyor.

Araştırma görevlilerinin ısrarla talep ettiği ama yalnızca belirli üniversitelerde ve belirli bölümlerde verilen (Örnek olarak Ankara Üniversitesi'nin vermekten kaçınmazken Hacettepe Üniversitesi'nin vermekten özenle kaçtığı) bu kadronun avantajı, doktoranızı bitirir bitirmez işsiz kalmamak oluyor. Bu madde, araştırma görevliliğinin devamı için doktoranın devam ediyor olması zorunluluğunu ortadan kaldırıyor. Bu nedenle siz 50/d'den istihdam edilen bir araştırma görevlisi olarak, eğer yurtdışına gitmediyseniz/gidemediyseniz, size görece daha güvenceli bir kadro olan 33/a verilmediği gibi "mesai"nin ve bölüm angaryalarının baskısını da üzerinizde hissediyorsunuz.

Yurtdışına giden arkadaşlarınız sadece tezlerini yazmaya odaklanmışken, Türkiye'de kalmış olanlardan derslerini ve yeterliliğini geçmesi, tezini yazması dışında ve yanında başka başka işler yapması da bekleniyor. Hatta yönetmeliklerle yasaklanmış olsa da, araştırma görevlileri bölümdeki hocaların derslerine girmek zorunda kalabiliyor. Bunun karşılığında hak ettiği ücret de, adına ders açılmış olan öğretim görevlisinin insafına bırakılıyor. 50/d'li bir asistan olarak güvenceli kadro istediğinizde burslu öğrenci olduğunuz söylenirken, mesele bölümün idari ve akademik işlerine gelince oranın bir çalışanı olduğunuz hatırlanıyor ve aidiyet geliştirmeniz bekleniyor. Tabii bu sırada, topun ağzında olduğunuz da usulca hatırlatılıyor.

İş güvencesi 101

İş güvencesi, kendisini performansa kaptırmış yöneticilerin söylediği gibi, yan gelip yatma isteğinin kılıfı değil. İş güvencesi, akademik üretiminizi ve öğretim faaliyetlerinizi sürdürdüğünüz müddetçe, birileri tarafından kayırılmaya, torpile ihtiyaç duymadan hak ettiğiniz kadroları elde edebilmektir.

Bu nedenle güvence, siyasi gruplara, çıkar gruplarına, üniversitelerde, bölümlerde birbiriyle rekabet eden kliklere yaslanmak zorunda olmadan var olabilmenin olanaklarını taşımaktadır. Kabul edilmek istenmese de, akademik alandaki mevcut rekabet daha iyiyi üretme rekabeti değildir. Bu durumu, atıf sayılarından da gözlemlemek mümkündür. Yazığınız bir makaleyi, kitabı diğer araştırmacıların hangi sıklıkla referans gösterdiğini anlatan atıf sayısı, Türkiye'deki yayın sayısındaki niceliksel artışa paralellik gösterememektedir.

Mevcut rekabet, hem bireylere hem de üniversiter sistemin geneline ciddi zararlar vermektedir. Güvencesizliğin doğurduğu rekabet, hem bireylerin psikolojilerine hem de bölümlerde meslektaş olarak yan yana durmaya çabalayan insanların ilişkilerine hasar vererek, dayanışabilen bir kamu olmanın gerekliliklerini de ortadan kaldırmaktadır. Rekabetin doğurduğu baskılar, niteliği önemsemeyen, daha büyük sorunlar üzerine fikir üretmeye çabalarken, yan odasındaki arkadaşının ve hatta öğrencisinin sorunlarından habersiz bir akademisyen tipini de beraberinde getirmektedir.

Tablonun geneline baktığımızda ise, yukarıdan aşağıya ilişkilerle otoriter biçimde şekillenen bir üniversite sistemi söz konusudur ve bu sistem de, her otoriter sistemde olduğu gibi aşağıdakine güvensizlik üzerinden kurulmaktadır. En aşağıda, güvence verilirse araştırma görevlisi yatar düşüncesi, en yukarıda ise üniversiteler kendi rektörlerinin kim olacağına karar veremez güvensizliği bulunmaktadır. Bu nedenle de, aşağıdan yukarıya kadar, kadrosunu korumak ve devam ettirmek isteyen her birey, akademik bir omertanın bir ortağı haline gelmektedir. Güvencesizlik, ne kadar kenara itilirse itilsin, üniversite sistemi açısından tali bir konu değildir. Üniversite açısından iş güvencesi, araştırma görevlisi ile bölüm başkanları ve dekanlar arasındaki ilişkinin patron-çalışan ilişkisinden daha demokrat bir biçimde kurulabilmesinin ön koşullarından bir tanesidir.

* Omerta: Mafya örgütlenmelerinde "suskunluk yasası".

** Ozan Çavdar, Araştırma Görevlisi, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi

Alıntı.bianet.org

13 Eylül 2012 Perşembe

İTÜ'lü asistanlar 50-D için eylemde...

İstanbul Teknik Üniversitesi'nde (İTÜ) 50/D ile çalışan 120 araştırma görevlisi işten çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya.

Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), geçen sene yürürlüğe giren 6111 sayılı torba yasayla ilgili verdiği görüş yazısında altı yılda doktorasını tamamlamayan 50/D'li asistanların okulla ilişiğinin kesileceğini belirtti.
Yani doktora yapan asistanlar doktoralarına devam edebilecekler; ancak okulla ilişikleri yani maaş yerine aldıkları bursları ve okuldaki görevleri sona erecek.

Üniversitelerde 33/A ve 50/D şeklinde iki farklı araştırma görevlisi uygulaması var. 50/D uygulamasında araştırma görevlileri "burslu öğrenci" statüsünde istihdam edilip eğitim bittiğinde okulla ilişikleri kesiliyor. 33/A uygulamasındaysa göre araştırma görevlileri rektör tarafından kadrolara üç yıllığına atanıyor.

Aslında iki kesim de aynı işi yapıyor ve aynı ücreti alıyor. 2009'da Eğitim-Sen'in konuyla ilgili açtığı davada, Danıştay, iki tipteki araştırma görevlilerinin de aynı işi yaptığını her ikisinin de araştırma görevlisi olduğunu kabul etti.

"Burslu öğrenci değil, araştırma görevlisiyiz"

 

bianet'e konuşan İTÜ Fen Edebiyat Fakültesi'nde araştırma görevlisi Aykut Kılıç, "Biz burslu öğrenci değiliz, yıllardır çalışan araştırma görevlisiyiz" dedi ve şöyle devam etti:

"Diğer araştırma görevlileriyle aynı işi yapıp aynı ücreti alıyoruz ancak iş güvencemiz yok. 50/D maddesinde doktorayı bitirme süresine ilişkin herhangi bir ifade söz konusu değildir.  YÖK'ün görüşünün hukuki dayanağı çok zayıf. Amaç 50/D'lilerin 33/A'ya alınmasını engellemek. Üniversite 50/D'lilerin geçişini engellemek için doçentten istenebilecek kriterleri yerine getirmesini istiyor. Bunu karşılamak mümkün değil."

İTÜ araştırma görevlileri, altı yılda doktoranın tamamlanma dayatmasının ortadan kaldırılmasını, bu sebepten kimsenin işten çıkarılmamasını, yurt dışı araştırma burslarının kesilmemesini ve yurt dışına giden araştırma görevlilerinin ücretli izinle gönderilmesini ve 33/A'ya geçişte yasal hakların adil kriterler çerçevesinde yerine getirilmesini istiyor.

İTÜ araştırma görevlileri, üniversitenin işleyişine ilişkin herhangi bir konunun akademik ortamda alterantifler üretilmeden demokrasiyi hiçe sayan bir tavırla yapılmasını kabul etmediklerini açıkladı.

İTÜ araştırma üyeleri, ünivesiteyi işten çıkarılma tehdidine karşı uyarmak için 13 Eylül  saat 13:00'te Maslak Kampusu 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi önünde basın açıklaması yapacak.

Alıntı:Bianet.org

15 Aralık 2011 Perşembe

Araştırma görevlileri için komisyon önerisi

CHP , araştırma görevlilerinin sorunlarının araştırılması için komisyon kurulmasını önerdi.CHP Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek ve arkadaşlarının önerisinde , üniversitelerde çalışan öğretim elemanı sayısının %45'inin araştırma görevlilerinden oluştuğu belirtildi.

Araştırma görevlilerinin maddi sıkıntı içinde oldukları , YÖK'ün karar ve yönetim mekanizmasında yer almadıkları söylendi.Gerekçelerde şunlara değinildi:

''Araştırma görevlilerinin görev tanımında da belirsizlik bulunmaktadır.YÖK Kanunu'nun 33. maddesine göre 'araştırma görevlileri , yükseköğretim kurumlarınca yapılan araştırma , inceleme ve deneylerde yardımcı olan ve yetkili organlarca verilen diğer görevleri yapan öğretim yardımcılarıdır' denilmektedir.Ancak tanım belirsizliği nedeniyle ,asıl işi araştırma olan bu öğretim elemanları; ders anlatma, sınav sorusu hazırlama ,sınav kağıtları okuma gibi görevlerle adeta 'okutman , uzman veya öğretim görevlisi' olarak kullanılmaktadır.''


Alıntı : AA -Yusuf ÇELEBİ