20 Eylül 2012 Perşembe

Kapitalizm işte böyle birşey...

Firmalar ar-ge çalışmaları için büyük paralar yatırmalarına rağmen bugüne dek yapılan araştırmalarda hayal kırıklığı yaşadıklarını ve istedikleri sonuçları elde edemediklerini açıkladı. Hastalığın seyrini bile yavaşlatmayı başaramadıklarını belirten firmalar geçtiğimiz beş yılda, en az beş farklı tedavide istedikleri verimi alamadıklarını belirtti.

Alzheimer yalnızca İngiltere'de 500 bin kişiyi etkisi altına almış durumda, 300 bin kişi ise başka türde bunama yaşıyor. Amnezi, konuşma yeteneğini kaybetme, ani duygu durum değişikliği, ilgisizlik, ruhsal denge bozukluğu ve saldırganlık alzheimerın neden olduğu etkenler arasında.

Bilim Dünyası Medya Merkezi'nden konuşan Eric Karran; bir ilaç firmasında 300 bilim adamının nöro-bilim üzerinde çalıştığını belirtti. Karren ilaç firmalarının yol almak istediklerini ama hissedarların buna karşı çıktığını söylüyor. Karren; "Kapitalizm böyle bir şey. Yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Ancak toplumda buna büyük bir ihtiyaç var." dedi.

Alıntı:Hürriyet

16 Eylül 2012 Pazar

Binlerce çocuğa acil aşı çağrısı

HANİ AİLE HEKİMLİĞİNDE AŞILAMA ÇOK ARTMIŞTI?TÜM VERİLER  TAKİP ALTINDAYDI.SON 30  YILDA  DEVLET  HİÇBİR ZAMAN  AŞI  ALIMINDA GEÇ KALMAMIŞTI..EEE NE DE OLSA SAĞLIKTA dönüşüm...


2011-2012 öğretim yılında 8’inci sınıf öğrencilerinin velilerinden tetanoz ve difteri aşılarının yapılabilmesi için imzalı izin alındı. Ancak ilçelerdeki toplum sağlığı merkezi çalışanlarının okulları gezerek yapması gereken aşılar, aşılar zamanında temin edilemediği için vurulamadı. Yeni eğitim yılının start almasına bir ay kala, aşının tedariğinin ardından, il halk sağlığı müdürleri çocuklara tetanos-difteri aşısı yapma görevini aile hekimlerine verdi.

Hürriyet'in haberine göre, il halk sağlığı müdürlükleri aile hekimlerinden kendilerine kayıtlı tüm 1998 doğumlu çocukların okulların açılacağı 17 Eylül’e kadar tetanoz ve difteri aşılarını tamamlamalarını istedi. Ancak aile hekimleri araya bayram tatilinin de girdiği bir aylık süre içinde aşılamayı bitiremedi. Bazı hekimler, okul, eczane, aile sağlığı merkezlerine astığı yazılarda çocukları aşılanmaya çağırdı. Ancak iş yoğunluğu içinde ev ev dolaşarak aşılama yapamadı. Adını vermek istemeyen bir aile hekimi, “Tetanos-difteri aşısının tek tedarikçisi sağlık bakanlığı. Geçen sene bu aşılarda ciddi sıkıntı yaşadık. Gebelere bile yapmakta zorlandık. Şimdi aşı var ama bakanlığın istediklerini yerine getirmek imkansız. Örneğin bende 1998 doğumlu 53, diğer aile hekiminde 130 çocuk var. Bunların kapılarını tek tek çalıp, aşıya ikna edip yapmamız mümkün değil. Aileler çocuklarını getirsin aşılayalım, ama bizim onları bulmaya ne gücümüz ne de zamanız var” dedi. Bir başka aile hekimi, “Aile hekimlerinin henüz tüm sorumlu olduğu nüfusa ulaşabilecek iletişim sistemleri yok. Kimin 8’inci, kimin 9’uncu sınıfta olduğunu ayırt edebilmek için geniş bir tarama yapmaları, ev ev dolaşıp kişileri bulmaları, aşılarını tamamlamaları gerekiyor. Hem de yeni öğrenim dönemi başlayana kadar. Bu mümkün değil” diyor.

'AŞILAR HAZIR GELİP YAPTIRIN'

Aile hekimleri araya şeker bayramı tatilinin de girdiği bu bir aylık süre içinde aşılamayı bitiremedi. İş yoğunluğundan da ev ev dolaşıp çocukları arayamayan hekimler 1998 doğumlu çocukların aşıya gelmelerini istiyor. Tetanos hastalığından korunmanın tek yolu aşılanma.

İKİ AŞI BİR ARADA

Tetanos-difteri aşısı bebek doğduktan sonra 2,4 ve 6 aylıkken toplam 3 doz yapılıyor. 18-24 aylıkken tekrar ediliyor. Daha sonra sekizinci sınıfa denk gelen 15’inci yaşta aşılar bir doz daha yapılarak tam koruma sağlanıyor. Tetanos hastalığından korunmanın tek yolu aşılanma. Tetanos yüksek ölüm oranına sahip bir hastalık. Vakaların yaklaşık yüzde 30’u hayatını kaybeder. Tetanosun başarılı bir tedavisi yok. Kuş palazı olarak da bilinen difteri mikrobunun salgıladığı toksin, insanlar için oldukça tehlikeli.

Alıntı : ntvmsnbc.com

15 Eylül 2012 Cumartesi

50-D li Kölelik Düzeni


Araştırma görevlileri, 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanun'un meşhur 50/d maddesinin yarattığı baskıyı şu sıralar yine gündeme getirmeye çabalıyor.

50/d araştırma görevlilerinin sözleşmesinin senelik olarak yenilenmesini ve lisansüstü eğitimlerini öngörülen zamanda bitirmesini, kadrolarının devamı için zorunlu kılıyor. (Şu günlerde gündemde olan İTÜ'lü asistanların işten atılması durumu da buna dayandırılıyor) En çok sorun yaşanan kısmını da, doktora derecesinin elde edilmesinden sonrası oluşturuyor. Doktora teziniz jüri tarafından kabul edildikten hemen sonra kadronuz sona eriyor. Öğretim görevlisi kadrosuna geçebilmeniz için tekrar kadro istenmesi gerekiyor. Bunun için de bölümünüzün ve daha genel olarak da üniversite yönetiminin sizi "istihdam" etmeye devam etme konusunda istekli olmaları gerekiyor.

50/d maddesi, yarattığı muğlaklıkla iş güvencesini ortadan kaldıran bir madde. Elbette güvencesizlik sadece araştırma görevlileri için söz konusu olan istisnai bir durum değil. Artık güvencesizlik, belirli devlet kadroları dışında, çalışma hayatının bir normu haline gelmiş durumda. Ancak araştırma görevlileri özelinde ele alırsak güvencesizlik, pek çok ciddi sorunu da beraberinde getiriyor. Bu sorunların en önemlilerinden, en can yakıcı olanlarından bir tanesi, düşünce özgürlüğünün yolunun tıkanması.

Doktorasını bitirene kadar, hatta bitirdikten sonra da, yöneticilerle sorun yaşamamak için düşüncelerini saklayan, bölüm içi ilişkilerdeki, üniversitenin genelindeki sorunları çözmek için fikir belirtmek yerine idare etmeyi ve akademik bir omertayı* sürdürmek zorunda kalan bir akademisyen adayının, doktorasını verdikten sonra birden bire düşüncelerinde ve eylemlerinde özgürleşeceğini düşünmek hayalcilikten öteye gitmiyor.

Sözleşmesi senelik olarak yenilendiği ve doktora sonrasında kadro bulabilmesi nesnel olmayan süreçlerle belirlendiği için, pek çok araştırma görevlisi, angaryalardan mobbinge varana kadar pek çok olumsuzluk karşısında çaresiz kalıyor.

İlk olarak, araştırma görevliliğinin ne olduğu belirsiz bir unvan olduğunu ifade etmek gerekiyor. Pek çok araştırma görevlisi açısından burslu öğrenci mi yoksa fakültenin personeli mi olunduğu anlaşılması zor bir konu olarak ortada duruyor.

Araştırma görevlisi, bir taraftan devlet memuru gibi göreve başlıyor ama başka devlet kurumlarındaki memurların yaşamadığı türden bir kadrosuz, işsiz kalma tehdidi tepesinde sallanıyor. Hiçbir devlet kurumunda belirli bir süre çalıştıktan, hizmet verdikten sonra, kadronuzun devam edebilmesi, bürokratik ve keyfi işleyen bir mekanizmaya bırakılmıyor.

Tüm bu açmazlara karşılık, araştırma görevlilerinin iş güvencesi talebi ise yan gelip yatma isteği olarak değerlendiriliyor. Başka kamu kurumları ele alınırken pek de umursanmayan bu yan gelip yatma hali, üniversite söz konusu olduğunda birden bire önemsenmeye başlanıyor. Evet, akademisyenlerin güvencesizliği ve bunun getirdiği rekabet, yayın sayısında ciddi bir nicelik artışı getiriyor. Ama makalelere yapılan atıf sayısına baktığımızda, nicelik artışının nitelik artışını beraberinde getirmediği açık bir şekilde görülüyor.

Tüm bunların yanında, kadrosunu devam ettirebilmek için, bir akademisyenin yayın sayısı da yeterli olamıyor. Eş, dost kayırması sürdürülse de (ki bu durumu kanıtlamak her zaman mümkün olmadığı için bu durum da muğlak bir argümana dönüşüyor ama torpil meselesinin artık herkesin bildiği bir sır olduğunu kabul etmek gerekiyor), söylem düzeyinde, "iyi" olanların kalacağı iddiası dile getirilmeye devam ediliyor. Bu iyi olmanın kıstasları da oldukça muğlak bir biçimde belirleniyor. Söz konusu muğlaklık da, otoriter bir anlayışın yolunu açıyor. İşin vahim tarafı, kendilerini araştırma görevlileri ile meslektaş olarak göremeyen kimi öğretim görevlileri de (bu şekilde davranmayanları tenzih ederek) iktidarın dilini kullanmaktan, kimin gideceğine karar verme gücünün verdiği patronluğun keyfini sürmekten kendilerini kurtaramıyorlar. Kendileri de, özerk olmayan bir üniversite sisteminde yönetimlerin çizdiği sınırlarda sıkışıp kalan bölüm başkanı, dekan gibi alt kademedeki yöneticiler, kader birliği edeceklerini "aşağıda" ve yanında aramak yerine, yukarıdan gelen performans ideolojisiyle uzlaşmayı tercih edebiliyorlar.

Güvencesizliği meşrulaştırmanın argümanlarından bir başkası da, aynı üniversitede uzun yıllar boyunca çalışmanın kurumlara akademik olarak bir dinamizm sağlamaması olarak ortaya koyuluyor. İyi niyetli gibi görünen bu düşünceyi akademik bürokrasinin diline çevirdiğimizde aslında söylenen şu oluyor: "Sana burada kadromuz yok, tanıdığın varsa başka üniversiteye geç." Büyük üniversitelerde bile bir tam anlamıyla ekollerden söz edilemezken, buralardan ayrılan asistanların gittikleri yere bir dinamizm sağlayacağını iddia etmek de temelsiz kalıyor.

Yurtdışına gitmek ya da gitmemek

Araştırma görevlileri açısından, doktorasını Türkiye'de yapıyor olmanın da yurtdışında yapmanın da kendine has cezalandırma biçimleri bulunuyor. Ama bu sürecin, Türkiye'de yapanlar açısından başka türlü baskılar barındıran yönleri olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır. Son yıllarda yaygın bir eğilim olarak, sözleşmenizin üç yılda bir yenilenmesini öngören 2547 sayılı Yükseköğretim Kanun'un 33/a maddesi yalnızca yurtdışına giden asistanlara veriliyor.

Araştırma görevlilerinin ısrarla talep ettiği ama yalnızca belirli üniversitelerde ve belirli bölümlerde verilen (Örnek olarak Ankara Üniversitesi'nin vermekten kaçınmazken Hacettepe Üniversitesi'nin vermekten özenle kaçtığı) bu kadronun avantajı, doktoranızı bitirir bitirmez işsiz kalmamak oluyor. Bu madde, araştırma görevliliğinin devamı için doktoranın devam ediyor olması zorunluluğunu ortadan kaldırıyor. Bu nedenle siz 50/d'den istihdam edilen bir araştırma görevlisi olarak, eğer yurtdışına gitmediyseniz/gidemediyseniz, size görece daha güvenceli bir kadro olan 33/a verilmediği gibi "mesai"nin ve bölüm angaryalarının baskısını da üzerinizde hissediyorsunuz.

Yurtdışına giden arkadaşlarınız sadece tezlerini yazmaya odaklanmışken, Türkiye'de kalmış olanlardan derslerini ve yeterliliğini geçmesi, tezini yazması dışında ve yanında başka başka işler yapması da bekleniyor. Hatta yönetmeliklerle yasaklanmış olsa da, araştırma görevlileri bölümdeki hocaların derslerine girmek zorunda kalabiliyor. Bunun karşılığında hak ettiği ücret de, adına ders açılmış olan öğretim görevlisinin insafına bırakılıyor. 50/d'li bir asistan olarak güvenceli kadro istediğinizde burslu öğrenci olduğunuz söylenirken, mesele bölümün idari ve akademik işlerine gelince oranın bir çalışanı olduğunuz hatırlanıyor ve aidiyet geliştirmeniz bekleniyor. Tabii bu sırada, topun ağzında olduğunuz da usulca hatırlatılıyor.

İş güvencesi 101

İş güvencesi, kendisini performansa kaptırmış yöneticilerin söylediği gibi, yan gelip yatma isteğinin kılıfı değil. İş güvencesi, akademik üretiminizi ve öğretim faaliyetlerinizi sürdürdüğünüz müddetçe, birileri tarafından kayırılmaya, torpile ihtiyaç duymadan hak ettiğiniz kadroları elde edebilmektir.

Bu nedenle güvence, siyasi gruplara, çıkar gruplarına, üniversitelerde, bölümlerde birbiriyle rekabet eden kliklere yaslanmak zorunda olmadan var olabilmenin olanaklarını taşımaktadır. Kabul edilmek istenmese de, akademik alandaki mevcut rekabet daha iyiyi üretme rekabeti değildir. Bu durumu, atıf sayılarından da gözlemlemek mümkündür. Yazığınız bir makaleyi, kitabı diğer araştırmacıların hangi sıklıkla referans gösterdiğini anlatan atıf sayısı, Türkiye'deki yayın sayısındaki niceliksel artışa paralellik gösterememektedir.

Mevcut rekabet, hem bireylere hem de üniversiter sistemin geneline ciddi zararlar vermektedir. Güvencesizliğin doğurduğu rekabet, hem bireylerin psikolojilerine hem de bölümlerde meslektaş olarak yan yana durmaya çabalayan insanların ilişkilerine hasar vererek, dayanışabilen bir kamu olmanın gerekliliklerini de ortadan kaldırmaktadır. Rekabetin doğurduğu baskılar, niteliği önemsemeyen, daha büyük sorunlar üzerine fikir üretmeye çabalarken, yan odasındaki arkadaşının ve hatta öğrencisinin sorunlarından habersiz bir akademisyen tipini de beraberinde getirmektedir.

Tablonun geneline baktığımızda ise, yukarıdan aşağıya ilişkilerle otoriter biçimde şekillenen bir üniversite sistemi söz konusudur ve bu sistem de, her otoriter sistemde olduğu gibi aşağıdakine güvensizlik üzerinden kurulmaktadır. En aşağıda, güvence verilirse araştırma görevlisi yatar düşüncesi, en yukarıda ise üniversiteler kendi rektörlerinin kim olacağına karar veremez güvensizliği bulunmaktadır. Bu nedenle de, aşağıdan yukarıya kadar, kadrosunu korumak ve devam ettirmek isteyen her birey, akademik bir omertanın bir ortağı haline gelmektedir. Güvencesizlik, ne kadar kenara itilirse itilsin, üniversite sistemi açısından tali bir konu değildir. Üniversite açısından iş güvencesi, araştırma görevlisi ile bölüm başkanları ve dekanlar arasındaki ilişkinin patron-çalışan ilişkisinden daha demokrat bir biçimde kurulabilmesinin ön koşullarından bir tanesidir.

* Omerta: Mafya örgütlenmelerinde "suskunluk yasası".

** Ozan Çavdar, Araştırma Görevlisi, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi

Alıntı.bianet.org

Seçmeli derste zorunlu Kur'an ve Siyer dersi


Pazartesi günü açılacak olan ortaokul ve liselere yeni kayıt yaptıran öğrencilerin seçmeli ders formunu verme süresi sona erdi.

Milliyet Ege’den Ahmet Buğra Tokmakoğlu’nun haberine göre iki günlük sürede ders seçmeyen velilerin çocuklarına yönetmelik gereği ‘Kuran’ı Kerim’ ve ‘Hz. Peygamberimizin Hayatı‘ derslerinin “zorunlu” olarak okutulacağı iddia edildi.

BAŞKA SEÇMELİ DERS YOK

Türk Eğitim Sen İzmir 1 Nolu Şube Başkanı Merih Eyyüp Demir, yapılan son değişiklikle belirlenen genelge ve yönetmeliklerin 1379 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ve 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile çeliştiğini söyledi. Kanunda “Ortaokul ve liselerde Kuran’ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin hayatı, isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulur” dendiğini hatırlatan Demir, yasada başka seçmeli ders olmadığı için bu iki dersin seçilmiş olacağını hatırlattı.

Bazı okullarda diğer seçmeli dersleri verecek öğretmenler olmadığı için okul yetkililerinin öğrenci velilerini o dersleri seçmemesini söylediklerini vurgulayan Demir, “Kayıt sisteminde de şu anda arıza var. Sistem düzelse bile, ders seçme süresi dolduğu için sistem otomatikman bu çocuklara Kuran’ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin Hayatı’nı seçmeli ders olarak atayacak” dedi. Demir, birçok velinin de ders seçme süresinin bittiğinden haberi olmadığını, bu durum anlaşılınca büyük sorunlar çıkacağını vurguladı.

CAMİ HOCALARI DERSE GİREBİLİR

Kuran’ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin Hayatı derslerini Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenleriyle İlahiyat Fakültesi mezunlarının verebileceğinin altını çizen Demir, bu dersi alacak öğrenci sayısının çok olması durumunda cami hocalarının devreye sokularak okullarda ders verdirilebileceğini de sözlerine ekledi.

ASIL SORUN PAZARTESİ

Eğitim Sen İzmir 1 Nolu Şube Yönetim Kurulu Üyesi Barış Çam, İzmir’deki birçok okulun hala tuvalet ve sıraların 5,5 yaşındaki çocuklara uygun hale getirilmediğini söyleyerek, “Zaten bu çocuklar yine aynı sınıfları paylaşacakları ortaokul öğrencileriyle tuvaletlerini ve sıralarını ortak kullanacak. Yeni gelen öğrencilerimizin bir kısmı çeşmelere zar zor ulaşırken, sabunluğun olduğu alana ise ayaklarını kaldırmalarına rağmen yetişemiyor. Bu da hijyen sorununu doğuruyor” dedi.

Alıntı:egedesonsoz.com









13 Eylül 2012 Perşembe

Bir ÖSYM klasiği: Pardon yanlış kazanmışsınız...


TUS'a giren uzman hekimlerin kazandığı yerlerin çoğu değişti. 2010 Sonbahar TUS'a giren çok sayıda doktor, ÖSYM Sonuç Açıklama Sistemi'ne girdiğinde şu anda bulunduğu kadrodan başka bir yere yerleştirildiğini öğrenirken bazıları "Sınava girdiğinizden ve tercih yaptığınızdan emin olun" uyarısıyla bile karşılaştı. ÖSYM bu durumu sınava giren doktorlara '2010- TUS Sonbahar Dönemi Mahkeme Kararı ile Soru İptalleri Neticesinde Yeniden Yapılan Değerlendirme ve Yerleştirme Sonuçları açıklandı' başlığıyla duyurdu. Merkez, soruların yanlış olduğunu da, şu yazı ile kabul etti.

"12 Aralık 2010 tarihinde Merkezimizce uygulanan sınavda soruların TUS Sonbahar Dönemi ile ilgili Temel Tıp Bilimleri Testi- 1 ve Klinik Tıp Bilimleri Testi soru kitapçıklarındaki bazı soruların hatalı olduğu öne sürülerek bu soruların iptali talebiyle Ankara 15'nci İdare Mahkemesi'nde açılan davada anılan mahkemenin 21 Eylül 2011 tarihli kararı ile dava konusu işlemin ve uyuşmazlığa konu olan soruların iptaline karar verilmiştir."

"HAKKINIZ KORUNMUŞTUR" İKNA ETMEDİ''

 ÖSYM ayrıca adaylara yaptığı duyuruda Danıştay 8'inci Dairesi'nin temyiz istemini reddederek Bölge İdare Mahkemesi'nin verdiği kararı onadığını bildirirken, idari yargı kararları doğrultusunda yeni bir değerlendirme ve yerleştirme yapıldığını açıkladı. ÖSYM yetkilileri tarafından "Daha önce yerleştirildiğiniz uzmanlık programı hakkınız korunmuştur" açıklaması yapılmasına rağmen şu anda yanlış yerlere yerleştirildiğini öğrenen doktorlar kaygılarını ortak platformlarında dile getirerek, "İşimi kaybeder miyim?" kaygısına kapıldı.

"ŞAKA GİBİ"

Mağdur doktorlardan 26 yaşındaki Ersin Çağrı Şimşek, Ankara'da bir üniversitenin kardiyoloji bölümünde ihtisas yaptığını ancak, aldığı yeni bilgiyle aslında İzmir'e yerleştirildiğini öğrendi. O sırada Ankara'da evlenen ve yeni bir düzen kuran Şimşek, şimdi İzmir'e yerleşmesinin çok zor olduğunu, aile birliği açısından pek çok kişinin de zorlukla karşılaşacağını söyledi. Son gelişmeleri "şaka gibi" sözleriyle değerlendiren Şimşek, şöyle dedi:"Benim durumumda 400 kadar kişinin olduğunu biliyorum. 15 gün içinde yeniden yerleştirildiğimiz yere gitmeyip mevcut görev yerlerimizde kalma hakkımız varsa bile bunun güvencesi daha somut şekilde verilmeli."

"PUANIM ARTMIŞ; YANLIŞ SAYIM AYNI"

Doktorlara özel forumlarda duygularını dile getirenlerden bazıları kendisine "Sınava girdiğinizden ve tercih yaptığınızdan emin olun" denildiğini yazarak yardım isterken bazıları da 1.5 yıl sonra yapılan düzenlemeye isyan etti. O şikayetlerden bir bölümü şöyle:

* Ben 13'ncü tercihime yerleşmişken şu an 7'nci tercihim gelmiş. Ne bu ya? Kulak Burun Boğaz'dan nöbetleri yüzünden istifa ettim, şimdi Fizik Tedavi Rehabilitasyon gelmiş. Ne olacak benim iki yılım? Kim verecek hesabını?

* 1.5 yıllık cerrahlıktan sonra asla dahiliyeye geçmem.

* Ben hiç yerleşememiştim şimdi Erciyes Aile Hekimliği'ne yerleşmişim 1.5 yıl sonra. 'Kazandım da gitmedim' derim artık.

* Arkadaşlar benim puanım artmış, netim ve yanlış sayılarım değişmemiş. 'Alt tercihe yerleştiniz' yazıyor ama ne olduğunu yazmıyor? 15 gün içinde nereye gideceğimi bilmeden nasıl dilekçe vereyim?

* Doğru sayısı değişmemiş, puan yükselmiş. Saçmalık bu.

* Önceden bir yere girmemişken şimdi Haydarpaşa Numune Aile Hekimliği'ne girmişim. Şu an hayatta gidecek değilim. İstifalı olduğum için Aralık 2010'dan sonraki işsiz gezdiğim 7 ayın hesabını kim verecek?

"TANIDIK VARSA ŞU KARIŞIKLIKTA OXFORD'A BİLE YERLEŞİRSİN"

Forumlardaki şu yorumlar da "Güleriz ağlanacak halimize" sözünü hatırlattı:

* Torpilim olsa iyiymiş, bu kargaşada her yere giderdim.

* Neyse kazandık da kurtulduk ÖSYM'den. Korkuyorum bir gün "Sizi şuraya yerleştirdik gidin okuyun' diyecekler diye.

* Sınav tarihi: 11-12 Aralık 2010, Sonuç açıklama tarihi 31 Ağustos 2012. Aslan Parçası ÖSYM.

* Hocam tabanı da tavanı da hepsi bir. ÖSYM'de yine bir cümbüş havası. Tanıdığın varsa şu karışıklıkta Oxford'a bile yerleşirsin. Tanıdığı olan hayrına beni baş asistan yapsa olmaz mı?

* ÖSYM yol ve taşınma masraflarını karşılayacak mıymış?

* Şimdi kazananları 'Siz yanlış oldunuz' diye atacaklar mı? Ya da gitmeyi tercih ederse oradakileri ne yapacaklar?


Alıntı:egedesonsöz.com




Çocuklarımız okulda ne yemeli?


Ege Sağlık Hastanesi Diyetisyeni Sevgi Ersoy, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu yıl 5 buçuk yaşındaki çocukların da ilkokul birinci sınıfa başlayacak olmasının velilerin çocuklarının beslenmeyle ilgili çekincelerini de beraberinde getirdiğini söyledi.

Okul öncesi ve ilkokul çağında geliştirilen olumsuz beslenme alışkanlıklarının yetişkinlik dönemine de yansıdığını, bunun için çocuğun beslenmesinin çok iyi planlanması gerektiğini kaydeden Ersoy, çocukların okul yemekhanelerinden yararlanmalarını veya soğuk sandviç, ayran ve meyveden oluşan bir menü seçmelerini tavsiye etti.

Sevgi Ersoy, boy, kilo, yaş gibi fiziksel özelliklerin yanında çocuğun yeterli ve dengeli beslenmesini sağlamak için çocukların okulda yapacağı tercihler konusunda onlarla konuşmanın faydalı olabileceğini dile getirdi.

Beslenme sürecinin planlanmasında en önemli öğünün kahvaltı olduğunu vurgulayan Ersoy, ''Kahvaltı yapmayan çocukların okulda daha az başarılı oldukları görülmüştür. Çocukların güne iyi başlamaları, gün içinde kendilerini iyi hissetmeleri ve dikkat dağınıklarını önlemek için dengeli bir kahvaltı yapmalarını sağlamak gerekir. Süt, peynir, yumurta, zeytin, bal veya pekmez, ekmek ile yapılmış bir kahvaltı tüm besin gruplarını kapsayacak şekilde planlanmış dengeli bir kahvaltı örneğidir. Kahvaltı yapmayan çocuk ise kantinlerde bisküvi, simit, gazlı içecekler ve hazır meyve sularına, şekerli besinlere yönelip dengesiz beslenmiş olacaktır'' diye konuştu.

FAST FOOD YERİNE SOĞUK SANDVİÇ, AYRAN, MEYVE

Öğrencilerin tüm gün okulda bulunması durumunda ise varsa okuldaki yemekhaneden ve yaş grubuna uygun beslenmesinin doğru olacağını kaydeden Sevgi Ersoy sözlerini şöyle sürdürdü: ''Menülerdeki besinler sağlıklı pişirme yöntemleriyle sunulmalı, çocukların sevdiği besinlerin yanında ileriye yönelik sağlıklı beslenme alışkanlıklarını geliştirmek ve çocukların dengeli beslenmesini sağlamak adına sebze, meyve, salata, kuru baklagiller, yoğurt, ayran gibi besinlerle desteklenmelidir. Eğer okulda yemekhane yoksa çocuğun öğle yemeği için fast food gıdalara yönelmesi engellenmeli, kantinde veya evde hazırlanmış soğuk sandviç, ayran, meyve ile dengeli bir öğün alması sağlanmalıdır.''

Özellikle Dünya Sağlık Örgütü'nün gündeminde olan ve Sağlık Bakanlığı'nın başlattığı ''Türkiye Obezite ile Mücadele ve Kontrol Programı''nı hatırlatan Ersoy, obeziteyle mücadele açısından da fast food gıdalardan uzak durulmasının önemine işaret etti.

Sevgi Ersoy, ailelerin çocukları için iyi bir beslenme çantası hazırlayabileceğini belirterek, çocuklara kantinden neleri alabilecekleri hakkında önceden bilgi verilmesi gerektiğini söyledi.

Çocukların tüm besin ihtiyaçlarını ana öğünlerden karşılamasının da mümkün olmadığını, mutlaka ara öğünlerin de değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Ersoy, süt, yoğurt, ayran, ev yapımı kek, poğaça, sebzeli veya peynirli börek, meyve, ceviz, fındık, badem başta olmak üzere kuruyemiş, mevsimine göre salatalık, havuç konularak çocuğun beslenmesinin tamamlanabileceğini sözlerine ekledi.

Alıntı : egedesonsöz.com

İTÜ'lü asistanlar 50-D için eylemde...

İstanbul Teknik Üniversitesi'nde (İTÜ) 50/D ile çalışan 120 araştırma görevlisi işten çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya.

Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), geçen sene yürürlüğe giren 6111 sayılı torba yasayla ilgili verdiği görüş yazısında altı yılda doktorasını tamamlamayan 50/D'li asistanların okulla ilişiğinin kesileceğini belirtti.
Yani doktora yapan asistanlar doktoralarına devam edebilecekler; ancak okulla ilişikleri yani maaş yerine aldıkları bursları ve okuldaki görevleri sona erecek.

Üniversitelerde 33/A ve 50/D şeklinde iki farklı araştırma görevlisi uygulaması var. 50/D uygulamasında araştırma görevlileri "burslu öğrenci" statüsünde istihdam edilip eğitim bittiğinde okulla ilişikleri kesiliyor. 33/A uygulamasındaysa göre araştırma görevlileri rektör tarafından kadrolara üç yıllığına atanıyor.

Aslında iki kesim de aynı işi yapıyor ve aynı ücreti alıyor. 2009'da Eğitim-Sen'in konuyla ilgili açtığı davada, Danıştay, iki tipteki araştırma görevlilerinin de aynı işi yaptığını her ikisinin de araştırma görevlisi olduğunu kabul etti.

"Burslu öğrenci değil, araştırma görevlisiyiz"

 

bianet'e konuşan İTÜ Fen Edebiyat Fakültesi'nde araştırma görevlisi Aykut Kılıç, "Biz burslu öğrenci değiliz, yıllardır çalışan araştırma görevlisiyiz" dedi ve şöyle devam etti:

"Diğer araştırma görevlileriyle aynı işi yapıp aynı ücreti alıyoruz ancak iş güvencemiz yok. 50/D maddesinde doktorayı bitirme süresine ilişkin herhangi bir ifade söz konusu değildir.  YÖK'ün görüşünün hukuki dayanağı çok zayıf. Amaç 50/D'lilerin 33/A'ya alınmasını engellemek. Üniversite 50/D'lilerin geçişini engellemek için doçentten istenebilecek kriterleri yerine getirmesini istiyor. Bunu karşılamak mümkün değil."

İTÜ araştırma görevlileri, altı yılda doktoranın tamamlanma dayatmasının ortadan kaldırılmasını, bu sebepten kimsenin işten çıkarılmamasını, yurt dışı araştırma burslarının kesilmemesini ve yurt dışına giden araştırma görevlilerinin ücretli izinle gönderilmesini ve 33/A'ya geçişte yasal hakların adil kriterler çerçevesinde yerine getirilmesini istiyor.

İTÜ araştırma görevlileri, üniversitenin işleyişine ilişkin herhangi bir konunun akademik ortamda alterantifler üretilmeden demokrasiyi hiçe sayan bir tavırla yapılmasını kabul etmediklerini açıkladı.

İTÜ araştırma üyeleri, ünivesiteyi işten çıkarılma tehdidine karşı uyarmak için 13 Eylül  saat 13:00'te Maslak Kampusu 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi önünde basın açıklaması yapacak.

Alıntı:Bianet.org

9 Eylül 2012 Pazar

Sağlık Bakanlığı Teşkilat Yasası Anayasa Mahkemesi'nde...

Öztürk, Anayasa Mahkemesi'ne başvurusu sonrası yaptığı açıklamada, dilekçelerinin ''Çuval yasa'' olarak adlandırdığı, 6353 sayılı Yasa ile 6354 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşların Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin kimi hükümlerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulmasını kapsadığını bildirdi.

Öztürk, şöyle konuştu:

''Bu çuvalların içerisinde sizin bizim dışımızda her şey var. Aklınıza ne gelirse var. Olmayan hiç bir şey yok. Özellikle seçimlere ilişkin bir düzenleme var. Seçim suçlarına ilişkin dava açma süresi, 2 yıldan 6 aya düşürülüyor. Bunun Anayasa'ya aykırı olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca yasada engellilerin hakkının gasbı, seçim yolsuzluklarının örtbas edilmesi, yolsuzlukların denetimden kaçırılması var, Sayıştay denetiminden kaçırılma var. Bunların hepsinin ve daha çok maddelerinin Anayasa'ya aykırılığı ve hukuk devleti ilkelerine aykırılığı nedeniyle dava dilekçemizi verdik.''

6354 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname'de ise sağlık personelini, hemşireleri ve sezaryenle ilgili konuları içeren düzenlemeler bulunduğunu anımsatan Öztürk, bu düzenlemelerin de iptalini istediklerini söyledi.

Başbakan'ın bazı milletvekillerinin dokunulmazlıkları ile ilgili ''Biz yapılması gerekenleri yargıya söyledik'' dediğini ifade eden Öztürk, ''Umuyorum ve diliyorum bu açtığımız davalarla ilgili de Sayın Başbakan, yapılması gerekenleri Anayasa Mahkemesine söylememiştir. Ya da söylediyse bile Anayasa Mahkemesi Sayın Başbakan'ın söylediklerini dikkate almaz, kendisine hukuku referans alır ve bu başvurularımızı hukuk devleti çerçevesinde inceler ve taleplerimizi kabul eder'' diye konuştu.

Alıntı: Medimagazin

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Dr. Ersin ARSLAN'ın öldürüldüğü hastanede yine hekime darp !

HERŞEY  ÇOK   KISA  SÜRELİĞİNE DÜZELİR GİBİ  OLDU.SALDILAR DEVAM  EDİYOR.BEYAZ KOD  , 113 UYGULAMASI..HEPSİNİN  GÖZ  BOYAMA  OLDUĞU ORTADA...

Gaziantep Dr. Ersin Arslan Devlet Hastanesi’nde 23 Ağustos 2012 Perşembe günü Beyin Cerrahı Dr. Özhan M. Uçkun bir hasta yakını tarafından darp edilmiştir. Kafası dahil vücudunda cam kırıklarından kaynaklı kesiler oluşmuş, kan içinde kalan yüzünü beyaz önlüğüyle silmeye, kanamasını durdurmaya çalışmıştır. Hekimimiz bu haldeyken dahi saldırgan , sakinleşmemiş kırdığı camın aralığından elini uzatarak Dr. Uçkun’un yakasına yapışıp tehditler savurmaya devam etmiştir.
Meslektaşımıza geçmiş olsun dileklerimizi gönderiyoruz. Bu olay artık Türkiye’de tüm hekimlerin ve sağlık çalışanlarının ne şartlarda çalıştığının bir diğer göstergesi olmuştur. Biliyoruz, Dr. Uçkun’un başına gelen pek çok hekimin başına gelmektedir ve her an gelebilir.

Bu olayın olduğu hastanenin adı neden Dr. Ersin Arslan Devlet Hastanesi’dir? Çünkü bu hastanede 17 Nisan 2012’de Dr. Ersin Arslan bıçaklanarak öldürülmüştür. Dr. Uçkun’a yönelik saldırı bu olaydan sonra aynı hastanede gerçekleşen hekime yönelik üçüncü fiziki saldırıdır.

Saldırganın gerekçesi Dr. Uçkun’un görmeyen yaşlı bir hastaya muayene sırasında öncelik vermesidir. O saate kadar 56 hasta muayene etmiş olan ve daha muayene etmesi gereken onlarca hastası bulunan, özveriyle çalışan, hekimliğinin gereğini yerine getirmeye çalışan meslektaşımız ve diğer sağlık çalışanları ne olduğunu anlayamadan şiddete maruz kalmışlardır. Meslektaşımız yedi gün rapor almak zorunda kalmıştır. Bugün yapması gereken ameliyatlarına girememiştir. Bunlardan birisi zor durumdaki bir beyin tümörü hastası, bir diğeri anevrizma (beyin damarlarında baloncuk olması) hastasıdır.

Hekime ve sağlık çalışanına yönelik şiddet durmak bilmemektedir. Sevgili Dr. Ersin Arslan’ın öldürüldüğü hastanede dahi şiddet durmuyorsa Sağlık Bakanlığı oturup samimiyetle durumu değerlendirmelidir. Sorunun genel geçer ifadelerle çözülemeyeceği apaçık ortadadır. Uyarılarımıza rağmen ne yazık ki etkili önlemler alınmamakta, sağlık çalışanlarını hedef gösteren dil ve tarz devam etmektedir.

Tüm yurttaşlarımıza bir kez daha hatırlatıyoruz. Hekimler ve sağlık çalışanları sizin en zor zamanlarınızda yardımınıza koşan can dostlarınızdır. Onlar sizin için en iyisini yapmak amacıyla özveriyle çalışmaktadırlar. Sağlık çalışanlarına karşı sözlü ya da fiziki şiddete yönelmenizin hiçbir tutar yanı yoktur.

Sağlık alanında yaşanan sorunların sebebi ise hekimler, sağlık çalışanları değil bizzat sağlık politikalarıdır!

Alıntı :Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi
            Gaziantep-Kilis Tabip Odası

Mutfakta plastik ürünler kullanmamaya özen gösterilmeli

Konya Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı ve Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Selma Çivi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ABD'de yapılan bir araştırmada, plastik ürünlerini fazla kullananlarda, özellikle karaciğer enzimlerinin yükseldiğinin, karın yağlanmasının arttığının tespit edildiğini söyledi.

Plastik ürünlerinde bisfenol A ve flalein isimli maddelerin kullanıldığını ifade eden Çivi, “Çevresel kirleticiler olarak vasıflandırdığımız plastikler, boğazımızdan başlayarak tiroit bezini, karın bölgesinde yer alan pankreas bezini, kadınlarda yumurtalıkları, erkeklerde de testisleri temel olarak etkilemekte ve kısırlığa neden olmaktadır” dedi.
Çivi, bebek biberonlarında da bu maddelerin kullanılabildiğine dikkati çekerek, biberonların ısıtılmasıyla çocukların küçük yaşlarda, plastik ürünlerdeki zararlı maddelere maruz kaldığını dile getirdi.
"CAM VE ÇELİK TERCİH EDİLMELİ"
Bu maddelerin, çocuklarda davranış bozukluklarına sebep olduğunu vurgulayan Çivi, “Bu zararlı maddeler, çocukların bütün genetik yapılarını değiştirebilmekte. Bu nedenle plastikleri, günlük yaşamımızdan mümkün olduğunca uzaklaştırıp, plastik ürünler yerine içindeki sıvıya zararlı maddelerini bırakmayan cam ve çelik gibi ürünleri tercih etmeliyiz” diye konuştu.
Çivi, plastiklerde üçgen biçimindeki bir kutunun içerisinde numaralar olduğunu belirterek, bu numaralardan en tehlikeli olanların 3-6-7 numaralı maddeler olduğunu bildirdi.
Bu numaralardan 3, V ya da PVC yazan plastiğin, gıdalarda kullanılmaması gerektiğini anlatan Çivi, şunları kaydetti:
“7 işareti bulunan veya numarasız olan cam gibi parlak ve sert plastik, en tehlikeli olan plastiktir ve 'güvenli değildir' demektir. İçindeki zararlı maddeleri gıdalara sızdıran bu plastikler yiyecek ve içeceklerde kullanılmamalıdır. 6 numaralı plastik ise kahve ve çay gibi sıcak içecekler için kullanılan köpük bardakların plastik olduğunu çoğumuz bilmeyiz. Bu malzeme benzenden üretilir. Kanserojen bir madde olarak bilinen bu maddenin mutfaktan kesinlikle uzak tutulması gerekir.”
PLASTİKTEN KORUNMAK İÇİN PRATİK ÖNLEMLER
Günlük hayatta tamamen vazgeçilemeyecek olan plastiklerin zararlarını en aza indirgemek için pratik önlemlerin alınabileceğini anlatan Çivi, “Konserve yerine daha çok taze sebze ve meyveleri tercih ederek bunlardan büyük ölçüde korunabiliriz. Ayrıca biberon kullanmak yerine annelerin bebeklerini emzirmeleri veya toz şeklindeki mamaları tercih etmeleri daha uygun olur” diye konuştu.
3-6-7 ve numarasız plastik ürünlerinin gıdalardan uzak tutulması gerektiğinin dile getiren Çivi, şu tavsiyelerde bulundu:
“Plastiklerin içerisinde herhangi bir sıvıyı dondurmamak ve ısıtmamak gerekiyor. Aynı şekilde asitli ve tuzlu yiyecekler, plastiğin yapısını bozarak Bisfonel maddesinin gıdaya geçmesine neden oluyor. Konserve veya salamura gibi yiyecekler için plastik kaplar kullanmamalıyız. Plastik ürünlerinde bulunan flalein maddesi, özellikle erkeklerdeki testosteron hormonunu etkileyerek, erkeklerde kısırlık ve güçsüzlüğe neden olmaktadır.”

Tüm okulları İmam Hatip yapma şansı yakaladık

ZATEN İZMİR'DE  YAVAŞ  YAVAŞ  BAŞLAMIŞLARDI.SEMTLERİN  EN  İYİ  OKULLARI  İMAM HATİP YAPILIYORDU.ARTIK  AÇIK SÖZLÜ DAVRANILIYOR..
 
AK Parti Muğla Milletvekili Ali Boğa, Muğla İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği’nin düzenlediği pilav gününe katıldı.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre; Ali Boğa şunları söyledi: “Açılan yere öğrenci bulamazsak tarih önünde vebalini ödeyemeyiz. Kur’an-ı Kerim’in okunmasının yasak olduğu günlerden geçtik. Şu anda imam hatipliler olarak veya müttefikleri, sevdalıları olarak buradayız.
 
Şu anda bir şans geçti elimize. Biz bütün okulları, elbette bu okulların kaydında kuydunda sayıyı artıracağız. Ama bütün okulları imam hatip okulu yapma şansını elde etmiş durumdayız. 4+4+4’ten sonra Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimizin hayatının seçmeli ders olmasından sonra bu şansımız var. Buradaki topluluğa imam hatip okulunu yaşatmak, devam ettirmek, orta kısmı açmak, daha yeni kampüsleri açmanın yanı sıra hepimizin omzuna bir yük daha biniyor.

Mutlaka tercihler konusunda bir projemiz olmalı. Velileri, öğretmenleri, öğrencileri tercihler konusunda bilgilendirmeliyiz. O zaman işte memleketin geleceğine sahip çıkan, üç kuruşluk menfaat için memleketin geleceğini satmayan, tarihine, kültürüne saygılı, inancına saygılı diplomatlar, yöneticiler o zaman bu memleketin başına gelecektir.” 
 
Alıntı: egedesonsöz.com

7 Ağustos 2012 Salı

Sağlık çalışanına şiddeti biterecek şaşırtan formül..Tabiki polisten...

Cizre Devlet Hastanesi'nde görevli Dr. Şenol Kildaci, geçen Perşembe günü hasta muayenesi sırasında, iddiaya göre gelen birkişi önce kendi hastasını muayene etmesini istedi. Dr. Kildaci, sırasını beklemesini istediği hasta yakını tarafından dövüldü. Dr. Şenol Kildaci, saldırgandan şikayetçi olmak için polis merkezine gitti. Görevli polislerin Kildaci'ya, "Elinizi öpsün affedin olay kapansın" dediği öne sürüldü.

Şırnak Tabipler Odası Başkanı Azat Karagöz ile bazı meslektaşları, bugün saldırıya uğrayan Kildaci'ya destek vermek için hastane önünde basın açıklaması yaptı. Dr. Azat Karagöz, hekim ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin her geçen gün arttığını belirterek, şöyle dedi:

"Bugün burada toplanmamızın sebebi hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik giderek artan ve ürkütücü boyutlara ulaşan artık beden ve ruh sağlığımızı bozar dereceye gelen şiddetin hastanemizde uygulanmış olmasındadır. Perşembe günü dahiliye uzmanımız Dr. Şenol bey, bir hasta yakını tarafından darp edilmiştir. Arkadaşımız polikinlikte hasta muayene ederken, başka bir hasta yakını içeri girerek doktorun kendi hastasını muayene etmesini istemiştir. Doktor arkadaşımız içeride hastanın muayenesi bittikten sonra hastaya bir sıra numarası alın ve öyle gelin demesi üzerine, önce hasta yakınlarının sözlü saldırısına uğramıştır. Bu sözlü sataşmadan sonra arkadaşımıza fiziksel şiddet uygulanmıştır. Bu şiddetten sonra darp olayını gerçekleştirenler, uzun süre polikinliği işgal etmişlerdir. Bu durumda kapıda bekleyen diğer hasta yakınlarının sessiz ve olayı ayırmadan öyle kalması ve bir süre sonra olay yerine gelen hastane güvenlik göevlerinin doktorun uyarılarına rağmen müdahale etmemesini, düşünmeye değer bir mesele olarak görmekteyiz."

Saldırıya uğrayan Dr. Kildaci'nin kendisini dövenleri şikayet için karakola gittiğini anlatan Dr. Karagöz, şöyle devam etti:
"Bu durum üzerine arkadaşımız karakola gidip şikayetçi olmak istiyor ancak, burada polisin nerden estiği belli olmayan barışcıl tavrını da anlayamıyoruz. Şikayete giden doktor arkadaşımıza karakolda, 'Elinizi öpsün affedin olay kapansın' deniyor. Bir yumurta atmanın, bırakın yumurtayı, slogan atmanın bile yıllarca hapis ile cezalandırdığı bir ülkede, sağlıkçılara şiddete gelince, 'cahildir, çocuktur affedin. Elinizi öpsün' diye geçiştirmeleri gayet iyi biliyoruz. Biz son süreçlerede sağlıkçılara artan orandaki şiddetin aslında en büyük sebeplerinden birinin bu 'elinizi öpsün siz affedin' mantığının olduğunu iyi biliyoruz. Biz artık hayat kurtarmaya çalışırken, hayatımızı kaybetmek kaygısı taşımaktan bıktık. Biz, bizim onay vermediğimiz bir dönüşüm programından dolayı, ortaya çıkan aksaklıkların bize fatura edilmesinden bıktık, her sabah işe farklı genelgelerle başlamaktan, hergün artarak bize yüklenen angarya işlerden ve hergün, an şiddet görebiliriz kaygısı taşımaktan bıktık ve bu bıkkınlıklar artık bizi iş yapamayacak duruma getirmiştir, ya da getirecektir."

Dr. Şenol, Kildaci, saldırıdan büyük üzüntü duyduğunu belirterek, konuyla ilgili konuşmayacağını söyledi.

Alıntı : Milliyet

Evden hastaneye 30 dakika düzenlemesi yargıda

 ESKİDEN BERİ 657 KANUNUNDA YER ALAN BU DÜZENLEME , OLDU BİTTİ İLE CANLANDIRILMAK İSTENDİ.ANCAK BU DÜZENLEME ,GEÇİCİ GÖREV İLE ÇALIŞANLAR VE BÜYÜKŞEHİRLERDE ÇALIŞANLARIN DURUMU İLE İLGİLİ TARTIŞMALARA NEDEN OLMUŞTU.

Dava dilekçesinde genelgenin temel hak ve hürriyetleri engellediği ve bu sebepten Anayasa'nın temel ilkelerine aykırılık taşıdığı belirtildi.
Ayrıca çalışanlara 30 dakikada işyerinde olma şartı getirilmesinin çalışma barışını bozacağı ve idarenin çalışanlar üzerinde psikolojik baskı oluşturacağına dikkat çekildi. Çalışanların mağduriyetine yol açacak olan söz konusu genelgenin yürütmesinin durdurularak iptal edilmesi istendi.

Kahveci Bu Düzenleme Her şeyden Önce İnsan Hakkı İhlali

Açılan dava ile ilgili bir değerlendirme yapan Türk Sağlık-Sen Genel Başkanı Önder Kahveci " İkamet mecburiyeti getiren söz konusu düzenleme anlamsızdır. İmkânı olan herhangi bir zarureti olmayan çalışanlar zaten çalıştığı yere yakın yerden ev tutar ama çalışanların aile hayatlarına bile müdahale ederek 30 dakikada hastane olacak şekilde ikamet edin demek her şeyden önce bir insana hakkı ihlalidir." dedi.

İstanbul'da Hastane Bitişiğinde mi Otursunlar ?

Ayrıca bu kurala uymayanlarının cezalandırılmasını düzenlemekte kabul edilemezdir. İdareler çalışma hayatının dışına çıkarak ev yaşamını da düzenlemeye kalkmalılar. Örneğin çalışanların İstanbul'da bu kurala uymak için hastanenin bitişiğinde ev tutmaları gerekiyor. Kamu çalışanlarına görev yaptığı yerde ikamet zorunluluğunun kaldırıldığı bir dönemde sağlık çalışanlarına bu yasağın yeniden getirilmesi ve 30 dakikada işyerinde olma gibi bir şart getirilmesi adaletsizliktir. Umarız bu haksızlık hukuktan geri döner" dedi.

 Alıntı: Türk Sağlık-Sen