22 Aralık 2010 Çarşamba

SGK ''gece acil uygulamasına'' el attı

Radikal dünkü haberinde özel hastanelerin, SGK’lı hastalara gündüz ve gece uyguladığı farklı fiyat tarifesi ve sektörde bu uygulamanın hızla yayıldığını duyurmuştu. Gündüz vakti SGK’lı hasta için 20 lira olan muayene ücreti, gece tarifesinde 67 liraya yükseliyordu. Üstelik gece tarifesinin sadece muayeneyi değil testleri de kapsıyordu.

Haber üzerine harekete geçen SGK Genel Müdürlüğü, müfettiş görevlendirerek inceleme başlattı. SGK Genel Müdürlüğü’nden yapılan açıklama şöyle:

“Özel ve vakıf üniversite hastanelerinin, SGK’lı hastalardan belirlenen ilave ücret oranlarından daha yüksek ücret talep etmeleri kesinlikle yasaktır. Sigortalılarımızdan daha yüksek oranda ilave ücret talep edilmesinin tespiti halinde sözleşme hükümlerine göre cezai müeyyideler uygulanmakta, kurumumuza yapılan ihbar ve şikâyetler derhal değerlendirilerek konunun araştırılması yapılmaktadır.”

Alıntı: Radikal

Acil servisler ücretsiz değil!

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Başbakanlık Genelgesi sonrası acil servise yapılan müracaatlarda hastadan ücret talep eden özel hastaneler hakkında işlem yapılacağını bildirmişti. Bakan Akdağ, "Hastadan ücret talep eden özel hastane önce uyarılacak, sürecin devam etmesi halinde ruhsatı iptal edilecek" demişti. Bakan Akdağ, para talep edilmesi durumunda vatandaşın Sosyal Güvenlik Kurumu ve Sağlık Bakanlığı ile irtibata geçmesini istedi. Bakan Akdağ, konuşmasını şöyle sürdürmüştü: “Bir defa her türlü acil hizmet için, Allah korusun yakınızı kalp krizi geçirdi, solunum sıkıntısı var, kaza geçirdi, çok yüksek ateşi var, havale geçirdi bir çocuk… Bir özel hastanenin aciline gittiniz ya da götürüldünüz… Böyle bir durumda sizden herhangi bir para talep edemez bir özel hastane. Böyle gittiniz ya da bir yakınızı götürdünüz, yoğun bakıma yatırıldınız. Orada iki üç gün yattınız. Aynı şekilde özel hastane sizden hiçbir şekilde para talep edemez. Bakın bu kesin. Peki bu kural dışına çıkıyorsa bir özel hastane? Kural ihlali yapıyor demektir.”

GECE- GÜNDÜZ TARİFESİ

 
Sosyal Güvenlik Kurumu, sigortalı hastalar için gündüz ve gece farklı ücret tarifesi uygulandığına yönelik çıkan haberler de tam da bu konunun üzerine geldi. Haberlere göre, bazı özel hastanelerin SGK’lı hastalara gündüz ayrı, gece ayrı uyguladığı tarife hemen hemen her hastanın karşısına çıkıyor. Hatta gündüz bir işlem için ödediğiniz 32 TL, geceleri ise 67 TL'ye kadar çıkabiliyor. Hastalar ise durumun şokunu yaşamaktan başka bir şey yapmıyor.

ACİLDE EN YÜKSEK TUTAR 450 TL

 
Biz de özel hastaneler acil servise gidildiğinde vatandaşlardan ücret talep ediyor mu, etmiyor mu konusunu araştırdık. En bilindik on iki hastanenin acil servisini, ağır ishal ve yüksek ateş belirtisiyle başvuru yapmak istediğimizi, ne kadar ücret talep edildiğini araştırdık. Acil servislerden bize gelen rakamlar 195 TL’den başlayarak 20 TL’ye kadar düştü. Tahlil veya tetkik ücretlerinin ise SGK ile anlaşmalar dâhilinde yüzde 30-50’si arasında ödeme yapacağımız bilgisi verildi. SGK ile anlaşması olmayan özel hastanelerden ise yüksek ateş belirtisiyle gidildiği zaman vatandaşa çıkan fatura 450 TL’yi buluyor…

Bakan Akdağ, “Ücret talep ediliyorsa mutlaka Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurulu ile irtibata geçin” diye uyardı. Peki acil ne kadar acil? Hangi hastalıklar acil kavramının içine giriyor. Tüm özel hastanelerle standart bir anlaşma yok mu? Ödenen faturalar neden farklı rakamlardan oluşuyor? Sorular çoğaldıkça, kafalar karışıyor. HABERTURK.COM Sağlık Servisi bu konuyu araştırdı.

Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği Başkanı Dr. Reşat Bahat:

 
“Özel hastanelerle SGK arasında belirli bir anlaşma var. Üstelik bu anlaşma dışında çalışanlar cezalarını ciddi derecede çekiyor. Bu cezanın rakamı ayda 75 bin TL. Bu rakam özel hastaneler için ciddi bir rakamdır. Vatandaşın durumunun acil olup olmadığını biz muayene ettikten sonra anlayabiliriz. Konunun uzmanı orada olmayabilir ama uzman bir hekim arkadaşımız muayene ediyor ve ücret alınmıyor. Tedavinin devamı istenirse SGK ile anlaşılan yasal fark ödeniyor. ‘Benim durumum acil. Profesör Dr. Kenan Bey’e ya da Prof. Dr. Mehmet Bey’e muayene olmak istiyorum’ derlerse olmaz. Öncelikle acil doktora muayene olur, aciliyeti devam ederse Profesör bakar. Acil durumlar, kişinin 24 saat içinde hayati tehlikesi olabilecek hastalıkları içeren durumlardır. Mesela kalp hastalıkları ya da çocukların yüksek ateş ve havaleyle gelmesi gibi durumlar acildir, hayati tehlikesi vardır. Biz de hastanelerimize ‘Acilse ücretsiz devam edin, acil olmadığı kanaatine varıldıysa hastayı aydınlattıktan sonra SGK ile anlaşmalı ücretin ödenmesi şartı hatırlatılarak tedaviyi sürdürün” diyoruz.”

NEDEN ÜCRET ALINABİLİYOR?

 
“Özel hastanenin SGK ile anlaşması varsa ücret almadan tedavi olunabiliyor. Kalp konusunda özel hastanelerin rekabeti var. Zaten hepsi ücretsiz bakım yapmaya çalışıyor. Ancak, dışarıdan doktor davet edilirse, vatandaş özel oda isterse ücret alınıyor. Vatandaş acil kavramını bilmiyor. Vatandaş için “acil” tanımıyla tıbbi açıdan “acil” tanımı arasında fark vardır. Baş ağrısı şikâyetiyle gelen hastanın beyin kanaması geçirip geçirmediğini, tümörü olup olmadığını bakmadan bilemezsiniz. Bu noktada işlem yapmanız gerekir. Bu işlemler için ücret ödenmezse hastane de zarar ediyor. Veya her karın ağrısı vakasıyla gelen ‘Benim durumum acil’ diyor. Ama bu vakaların yüzde 90’ı acil olmuyor.”

“SABAHIN KÖRÜNDE 14 LİRA 80 KURUŞLA MUAYENE OLMUYOR”

 
“Sabahın 4’ünde 14 lira 80 kuruşla muayene olmuyor. İdrar tahlili o ücrete yapılmıyor. Kötü fiyatlandırılmış. Burada bizim aleyhimize bir durum var. “Acilden para almayalım” talebini insani buluyorum. Ama özel sağlık sektörünün durumu nedir? Gece nöbete kalan doktorlara ne ödeniyor? İşletmelerin elektriği, kirası nasıl ödeniyor? Bunlara da bakılması lazım. Para alınmayınca bu sistem sürdürülebilir olmuyor. Gerekli durumlarda evden beyin cerrahı da çağırabiliyorsunuz. Bu hekim hastaneye ulaşmak için 50 TL benzin parası harcıyor, siz gecelik ücreti 14 lira olarak belirliyorsunuz. Acilde özel hastanelerin ciddi maliyetleri oluyor. Şu anda Türkiye genelinde bin 860 tane özel sağlık kurum ve kuruluşu var. SGK ile anlaşmasızlarla birlikte 2 bin sağlık kurum ve kuruluşu bulunuyor. Bin 50 tane de devlet kurumu var. Bu durumda özel hastanelerdeki acil servislerin şımartılması gerekiyor. Çünkü pek çok ilçede özel hastane var, vatandaşın ayağına gitmiş, çeşitlilik yaratmış.”

"ÖZEL HASTANELER KURALA UYMALI"


 
Sağlık Bakanlığı yetkililerinden biri de HABERTURK.COM Sağlık Servisine verdiği demeçte acil servislerle ilgili olarak bir Başbakanlık genelgesi olduğunu söylerken, “Hasta yakını için o an ‘acil’ tanımına girer ama doktor baktığında ‘Sizin durumunuz acil değil’ diyebilir. Ama gerçekten acil durumlarda özel hastaneler asla para almamalıdır. Özel hastanelerin bu kurala uyması gerekiyor. Bu her özel hastaneyi bağlayan bir kuraldır. Bakanımızın da dediği gibi, vatandaşlarımız da şikâyette bulunabilirler”

Sağlık Bakanlığı'ndan bir başka yetkili ise şunları söyledi:

 
Bakan bey diyor ki “Acil kapısından giren herkes, acildir”. Hastanelerle sürekli tartışıyoruz. “Bize acili tarif edin” diyorlar. SGK’nın tarifi var: “Kişide organ kaybı olacak, hayati tehlikesi olacak hastalıklar, gecikmeli müdahale edilirse buna sebep olacak

Hasta gelir acile girer tedavisi yapılır, ama o tedavi poliklinikten de gelseydi bu hizmeti alabilirdi. Bir kişinin durumunun acil olup olmadığını ayırtmak her yerde mümkün olmadığı gibi bizde de mümkün değil. Biz diyoruz ki, “Mesai sonrası gelen insan ne olursa, acil hisseden acil kabul edeceksiniz” Eğer vatandaş şikâyet ederse yaptırımı olmalı.

Vatandaş acilse, bilirkişi raporuyla desteklenirse yüksek cezaları var. Hastanenin sözleşme feshine kadar gidiyor bu cezalar. Burada vatandaşı mahkeme mahkeme gezdirmiyoruz. Bizde öyle değil. Görevlendirdiğimiz kişi beyan alıyor, evraklar üstünden yürüyor konu ve vatandaşın hakkını savunma konusunda bakanımız çok ısrarlı. Biz sosyal hizmetimizi yürütmeliyiz ama ücretlendirme konusunda beklenenin üzerinde ücret almaya alışkınız. Bu zamanla düzelecek. Özel hastaneler belirlenen ücrete çalışacak hekim bulmakta zorlanıyor. Bu bir politika zaman içinde düzelecek, yoluna girecek. Ama vatandaşlarımız duyarlı olsunlar, acil serviste ücret alınırsa bildirsinler."

BAŞBAKAN İMZALI GENELGEDEKİ ACİL TANIMI:

 
“Ani gelişen hastalık, kaza, yaralanma ve benzeri beklenmeyen durumlarda oluşan sağlık sorunları, hayati tehlikesi olabilecek durumlar”

SGK’DA YAZILAN ACİL TANIMI:

 
Sağlık kuruluşları, kendilerine başvuran ve hayati tehlike arz eden acil hasta ve yaralılara ödeme imkânlarına bakmaksızın ilk tıbbi müdahaleyi gerçekleştirmek zorundadırlar. Ödeme imkânı olmayan bu durumdaki kişiler, ilk tıbbi müdahalesi gerçekleştirildikten veya hayati tehlike ortadan kaldırıldıktan sonra, gerekli olan ileri tedavi ile bakımlarının sağlanmaları için uygun bir sağlık kuruluşuna sevk edilebilirler.

BAŞBAKANLIK GENELGESİ NE DİYOR?

 
"Bilindiği üzere, acil hallerde doğru ve zamanında yapılan tıbbi müdahale hayat kurtarmakta, en küçük bir gecikme, telafisi mümkün olmayan olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir. Bu sebeple, acil müdahaleyi gerektiren durumlarda hastanın ilgili sağlık kuruluşuna gecikmeksizin ulaştırılması ve getirildiği sağlık kuruluşunca da gereken acil müdahalelerin öncelikle ve ön şartsız olarak yapılması gerekmektedir.
Başta Anayasamız olmak üzere ilgili mevzuat hükümleri gereği kamu ve özel ayrımı yapılmaksızın tüm sağlık kuruluşlarının acil hallerde hastaya gereken tıbbi müdahaleleri yapmaları zorunlu bulunmaktadır.

Bu çerçevede, kamu ve özel tüm sağlık kuruluşlarınca acil hastaların kabulü, gerektiğinde başka bir sağlık kuruluşuna nakli ve tedavi masraflarının karşılanmasına ilişkin hususlar 26/6/2008 tarihli ve 26918 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 2008/13 sayılı Genelgeyle düzenlenmiştir.

Acil sağlık hizmetlerinin düzenli bir şekilde sunumu, 2008/13 sayılı Genelgenin herhangi bir aksaklığa meydan verilmeyecek şekilde uygulanabilmesi, uygulamada karşılaşılan bazı tartışmalı hususların açıklığa kavuşturulması amacıyla aşağıdaki ilave düzenlemelerin yapılması gerekli görülmüştür:

1) Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliğinde (SUT) belirtildiği şekliyle acil hal; ani gelişen hastalık, kaza, yaralanma ve benzeri durumlarda olayın meydana gelmesini takip eden ilk 24 saat içinde tıbbi müdahale gerektiren haller ile ivedilikle tıbbi müdahale yapılmadığında veya başka bir sağlık kuruluşuna nakli halinde hayatın ve/veya sağlık bütünlüğünün kaybedilme riskinin doğacağı kabul edilen durumlardır. Bu nedenle sağlanan sağlık hizmetleri acil sağlık hizmeti olarak kabul edilmektedir. Acil sağlık hizmeti vermekle yükümlü kamu ve özel tüm sağlık kuruluşları, durumu bu tanıma uyan hastaların sağlık güvencesi olup olmadığına veya ödeme gücü bulunup bulunmadığına veya tedavi masraflarının nasıl karşılanacağına bakmaksızın acil hastaları kabul edecek ve gerekli tıbbi tedaviyi yapacaktır.

2) Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından sağlık hizmeti sağlanan genel sağlık sigortalısı veya bakmakla yükümlü olduğu kişilerden;

a) SGK ile sözleşmesi bulunan sağlık hizmeti sunucusuna (kamu veya özel sağlık kuruluşlarına) başvuran acil hastalara verilen sağlık hizmetinin bedeli, prim borcu veya yeterli prim ödeme gün sayısı olup olmadığına bakılmaksızın, sağlık hizmetinin verildiği tarihte yürürlükte olan SUT hükümleri çerçevesinde SGK’dan tahsil edilecek ve hastadan veya SGK’dan ayrıca ilave ücret talep edilmeyecektir.
b) SGK ile sözleşmesi bulunmayan sağlık hizmeti sunucusuna başvuran acil hastalara verilen sağlık hizmetinin bedeli, sağlık hizmetinin verildiği tarihte yürürlükte olan SUT hükümleri çerçevesinde genel sağlık sigortalısı veya bakmakla yükümlü olduğu kişi adına manuel olarak faturalandırılarak SGK’ya gönderilecektir. SGK tarafından yapılacak fatura incelemesi sonrasında belirlenen tutarlar genel sağlık sigortalısına veya bakmakla yükümlü olduğu kişiye ödenecektir. Ancak, genel sağlık sigortalısı veya bakmakla yükümlü olduğu kişi tarafından, sağlık hizmeti bedelinin SGK tarafından ilgili sağlık hizmeti sunucusuna ödenmesinin talep edilmesi halinde, kişinin yazılı muvafakatı alınarak, kendisinden herhangi bir ödeme talebinde bulunulmaksızın muvafakatla birlikte fatura SGK’ya gönderilecektir. Gönderilen fatura üzerinde SGK tarafından yapılacak inceleme sonrasında belirlenen tutarlar
1/2
Konu : Acil Sağlık Hizmetlerinin Sunumu
ilgili sağlık hizmeti sunucusuna ödenecektir. Bu durumlarda hastadan veya SGK’dan ayrıca ilave ücret istenmeyecektir.
3) Herhangi bir sağlık güvencesi olmayan vatandaşlarımızdan sağlık hizmeti bedelini ödeme gücü bulunmadığını belirtenlerden bu konuda yazılı beyan alınacak, yazılı beyan verenlerden acil sağlık hizmeti bedeli talep edilmeyecektir. Bunlardan;
a) Kamuya ait sağlık kuruluşlarından veya ayakta teşhis ve tedavi yapan özel sağlık kuruluşlarından acil sağlık hizmeti alanların hizmet bedelleri, bu hizmet sunucuları tarafından 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu hükümleri çerçevesinde sağlık kuruluşunun bulunduğu yerdeki sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakfından talep edilecektir.
b) Özel hastanelerden acil sağlık hizmeti alanlar ise, öncelikle 2219 sayılı Hususi Hastaneler Kanununun 32 nci maddesi çerçevesinde ücretsiz kontenjandan yararlandırılacak, bu kontenjanı aşan durumlarda hizmet sunucusu tarafından, Hususi Hastaneler Kanununun 32 nci, 5393 sayılı Belediye Kanununun 38 inci ve 60 ıncı, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununun 18 inci maddeleri gereğince sağlık kuruluşunun bulunduğu yerin belediyesinden ödeme talebinde bulunulacaktır. Büyükşehir belediyesi bulunan yerlerde bu talep büyükşehir belediyesine iletilecektir.

4) Herhangi bir sağlık güvencesi ve ödeme gücü bulunmayan acil hastaların sağlık hizmet bedelinin ödenmesi talebi kendilerine ulaşan ilgili belediye veya sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakfı, öncelikle yukarıda belirlenen esaslara göre ilgili kişinin ödeme gücünün bulunup bulunmadığını araştıracak ve ödeme gücü bulunmadığı tespit edilenlerin acil sağlık hizmeti bedellerini ilgili sağlık kuruluşuna ödeyecektir. Bu amaçla belediyelerce ve sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarınca gerekli tedbirler alınacaktır. Ödeme gücü bulunduğu tespit edilenler için ise keyfiyet ilgili sağlık kuruluşuna bildirilecek ve hizmeti alan tarafından ödemenin yapılması sağlanacaktır.

Bununla birlikte, acil sağlık hizmetlerinin sunumuyla ilgili olarak 2008/13 sayılı Genelgenin yukarıda düzenleme yapılan hususlar dışındaki hükümlerine uyulmaya devam edilecek, yukarıda düzenlenen hususlarda ilgili mevzuatta 2008/13 sayılı Genelgeye yapılan atıflar bu Genelgeye yapılmış sayılacak, yapılan bu düzenlemelere aykırı davranışta bulunanlar hakkında gereken yasal işlemler derhal başlatılacaktır."


 Alıntı: habertürk

17 Aralık 2010 Cuma

Zekai Tahir Burak'tan insan manzaraları: Artık bebek cinsiyeti söylenmeyecek

 ARTIK KANIKSADIK  BÖYLE HABERLERİ..''SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM'' SAYESİNDE  HASTANELERİMİZ YANMAYA BAŞLADI, YAĞMURDA  SEL BASKINLARI  ACİL  SERVİSLERİ BASTI, HATTA  İNSANLAR  ÖLDÜ.YANGINLARDAN YOĞUN  BAKIMLAR BOŞALTILDI.DOKTOR   DÖVMEK , SAĞLIK PERSONELİNİ  DÖVMEK,SÖVMEK  KALİTE STANDARTI  OLDU.SAĞLIK  ÇALIŞANININ HAKKI YOK TABİKİ..

EN SONUNDA  BEBEK  CİNSİYETİ  NEDENİYLE  ANNELER  BIÇAKLANIR OLDU..

112 AMBULANSLARI İLE ''ÖLÜM ORANLARI AZALMIŞTIR'' GİBİ BİR İSTATİSTİK SUNMAYA ÇALIŞMAK  YERİNE ''112 AMBULANSLARININ  VAKA  SAYISI  ARTMIŞTIR '' DİYE İSTATİSTİK SUNULUYOR.112 LER ARTIK GRİPLERE HATTA  CANI SIKILANLARA BİLE GİDİYOR...

SAĞLIKTA DEĞİŞİM VE DÖNÜŞÜM  SÜRÜYOR.....


Yılda ortalama 25 bin çocuğun doğduğu Ankara'daki Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi, anne adaylarına erkek bebek baskısından dolayı bebek cinsiyetlerini doğuma kadar söylenmesini yasakladı. Başhekim Dr. Leyla Mollamahmutoğlu, "Hastanemiz bahçesinde bu olay yüzünden yaşanan bıçaklama olayının ardından anne ve bebeklerin güvenliği için 'cinsiyet söyleme' yasağı getirdik" dedi. Kadın doğum alanında Türkiye'nin tek referans hastanesi olarak kabul edilen Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi, farklı sosyo-kültürel yapıdan gelen hastaları nedeniyle ilginç durumlarla da karşılaşıyor. Hastane Başhekimi Dr. Mollamahmutoğlu, özellikle bebek cinsiyeti konusunun hâlâ Türkiye'nin her bölgesinden gelen hastalar için en önemli konular arasında yer aldığını söyledi. Bazen anne-babaların bebeğin sağlığından daha çok cinsiyetine odaklandığını belirten Dr. Mollamahmutoğlu, "Her çeşit hasta geliyor. Bazı ailelerde, çocuğun cinsiyetini öğrendikten sonra anne adayını dışlama veya aile içi şiddet olabiliyor. Ataerkil bir ailede 3. kez kız çocuğunun olacağını öğrenmesi ailede deprem etkisi yaratabiliyor. Bu nedenlerle hastalara cinsiyet söyleme yasağı getirdik" diye konuştu.

HASTANEDE BIÇAKLAMA 

 
Başhekim Dr. Mollamahmutoğlu, bu yasağın daha önce bu kadar sıkı uygulanmadığını ancak birkaç yıl önce bebeğin cinsiyeti yüzünden hastane bahçesinde yaşanan bıçaklama olayının ardından kesin karar aldıklarını söyledi. Dr. Mollamahmutoğlu şunları kaydetti: "Çok şaşırdık, olay iç yüzünü araştırınca, kızı olacağını öğrenen baba adayı daha hastaneden çıkmadan eşine kötü davranmaya başlamış. Bunun üzerine kadının erkek kardeşi savunmaya geçince çıkan kavgada koca, karısının erkek kardeşini bıçakladı. Bu hadiseden sonra kesin talimatla bebek cinsiyetini anne- babalara söylememe kararı aldık. Biz en kötü ihtimali düşünüyoruz. Hatta bazı aileler çocuğun sadece cinsiyetiyle ilgileniyor, cinsiyetini öğrendikten sonra bir daha doktora kontrole gelmiyorlar. "

ŞİKÂYET MEKTUPLARI 

 
Bebeğin cinsiyetini açıklamadıkları için hem hastaneye hem de Sağlık Bakanlığı'na çok sayıda şikâyet mektubu geldiğini belirten Başhekim Dr. Mollamahmutoğlu, "Tabii ki biz de açıklamak isteriz. Aklı başında ebeveynler için bebeğin cinsiyetini öğrenmeleri en doğal hakları. Ancak, kimin nasıl tepki vereceğini bilemiyoruz. Yüz kişide sorun olmuyor, yüz birinci de sorun oluyor. Bizim için cinsiyet değil annenin ve bebeğin güvenliği önceliklidir. Ayrıca herkesin ruh sağlığının da iyi olduğunu söyleyemeyiz. Bazen anne kayınvalidesiyle kontrole geliyor, karnı burnunda kadın ayakta kayınvalidesi oturuyor. Bunun coğrafi bölgeyle ilgisi yok, Edirne'den Diyarbakır'a kadar hastamız var. Münferit olaylar ancak bebekler için risk alamayız" dedi. 


Alıntı : medimagazin.com

11 Aralık 2010 Cumartesi

Domuz gribi İngiltere’ye döndü: 10 ölü

İngiltere Sağlık Koruma Kurumu, son 6 haftada ülkede 10 kişinin domuz gribi nedeniyle yaşamını yitirdiğini duyurdu. 

Kurumdan yapılan açıklamada ölenlerin tamamının sağlık sorunları bulunan 65 yaşın altındaki yetişkinler olduğu belirtildi. 

Kurumun Solunum Hastalıkları Dairesi Başkanı Profesör John Watson, son haftalarda, mevsimsel H1N1 ve B gribi vakalarında artış olduğunu söyledi.
 
Kurum, bir grip salgınının bir sonraki yıl mevsimsel grip olarak ortaya çıkmasının sıkça rastlanan bir durum olduğunu, geçen yıl salgın olan H1N1'in geri dönmesinin sürpriz olmadığını da bildirdi. 
 
H1N1 gribi geçen yılın Mart ayında ilk olarak Meksika'da patlak vermiş, tüm dünyada hızla yayılmıştı.
Dünya Sağlık Örgütü'nün rakamlarına göre virüs yüzünden 18 bin 450 kişi yaşamını yitirdi. 

Alıntı : ntvmsnbc.com

Eski Bakan Durmuş'a göre durum....

Yabancı doktorun bu ülkede işi yok" diyen  Sağlık eski Bakanı Osman Durmuş, "Bütün hastaneleri yabancılara satacak dolayısıyla yabancı hastane sahipleri yabancı doktor çalıştıracak, böylece Türk doktorlarının burnu sürtülecek" dedi.
YÖK'ün değişen yapısı nedeniyle getirilecek isimlere de güvenmeyen Durmuş konunun milliyetçilikle alakası olmadığını belirterek bir de rest çekti:
"Bana uluslararası alanda öne çıkmış hekimler varsa buyursun getirsin. İsviçre'de kalp damar cerrahi uzmanı var Rum asıllı alsın gelsin."


Göreve geldiği günden bu yana hekim sıkıntısına dikkat çeken Sağlık Bakanı Akdağ yabancı hekim formülünü
yeniden gündeme getirdi. Bütçe sonrası tek tek partilerin grup başkanvekillerini ziyaret etmeye hazırlanan Akdağ'a ilk ret MHP'den geldi.

 
Durmuş Bakan Akdağ'ın getirdiği önerinin hatırlatılması üzerine sert tepki göstererek, "Bütün hastaneleri yabancılara satacak dolayısıyla yabancı hastane sahipleri yabancı doktor çalıştıracak, böylece Türk doktorlarının burnu sürtünecek" yorumu yaptı.

 

ÜLKEYİ GECEKONDU KÜLTÜRÜ İLE YÖNETİYORLAR

 

Durmuş'a Bakan Akdağ'ın dile getirdiği Türkiye'deki hekim yetersizliğini hatırlattık. Türkiye'nin hekim yetersizliği sorunu olmadığını ileri süren Durmuş, "Bizim zamanımızda 76 hastanede saat 16.00'dan gece 24.00 e kadar sonra vardiyalı hizmet veriliyordu. İhtiyaç vardı da biz onları nereden bulduk" sorusuyla karşılık verdi.


Meslek örgütleri Türkiye'deki hekim yetersizliğiyle ilgili sorunun dağılımdan kaynaklandığını ileri sürüyor. Durmuş'a bu iddiayı da sorduk. Bu yorumu da kabul etmeyen Durmuş, "Her gün bir şey değiştiriyorlar ondan. 1200 tane poliklinik, 1500 tane tıp merkezi, özel hastaneler... Bunlar gecekondu kültürü ile Türkiye'yi yönetiyor. Mevcut kadroya göre yönetirseniz
fırsatları ona göre verirsiniz" değerlendirmesinde bulundu.

 

RUM ASILLI UZMANI GETİRSİN

 

Çok net bir şekilde, "Yabancı doktorun bu ülkede işi yok" diyen Durmuş, Bakan Akdağ'ın bu soruna "milliyetçilik açısından bakmasınlar" yönündeki uyarısına da şöyle karşılık verdi:
"Milliyetçilikle alakası yok. Bana uluslararası alanda öne çıkmış hekimler varsa buyursun getirsin. İsviçre'de kalp damar cerrahisi uzmanı var. Üstelik Rum asıllı. Buyursun alsın gelsin."


Sağlık Bakanı AKdağ gelecke yabancı hekimlerle ilgili garantinin YÖK'ün vereceği denklik olacağını söylüyor. Ancak bu denklik de Durmuş'a güven vermiyor. YÖK'ün eski YÖK değil "Yandaş YÖK" olduğunu savunan Durmuş, "hekimlikten uzak insanların getirilecek, meslek ayağa düşecek" eleştirisi getiriyor.

 

HASTANELERİ ARAP ŞEYHLERİNE SATTILAR!

 

Bakan Akdağ'ın yapacağı ziyarete MHP'den yeşil ışık yanmayacağını ortaya çıkaran Durmuş'un bu sözleri Atatürk'ün bir sözüyle bitti.
"Atatürk bile dememiş mi. Beni Türk hekimlerine emanet edin" diye. Sen hastaneyi sat Dubailiye
, Arap şeyhlerine sonra doktorları da dışarıdan getir. Buradaki doktorlar neye yarayacak sonra..



Alıntı : doktoraktuel.com

9 Aralık 2010 Perşembe

Sivilcesiz yüz için

Akne, uzun süreli ve sabır isteyen bir tedavi gerektirir. İlaçlar aknelerin şiddetine ve nedenine göre düzenlenir. Aknelerden kalan izlerin ise cilt soyma işlemi yani peeling ile silindiğini belirten Medical Park Bahçelievler Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Gökhan Okan, peeling sonrasında akne izlerinin azaldığını, cildin solgun görünümden kurtulduğunu söylüyor.

Ergenlik sonrası başlayan aknelerin nedenleri ve nasıl tedavi edildikleri konusunda bilgi veren Dr. Gökhan Okan, daha parlak ve sağlıklı bir cilt için yapılması gerekenler hakkında şunları söylüyor: 

“Akne yani halk arasındaki söylenişiyle sivilce; ergenlik çağının doğal bir sorunu gibi düşünülse de aslında ergenlik sonrasında da ortaya çıkabilir ve hayli baş ağrıtabilir. Nitekim son yıllarda cilt hastalıkları hekimlerine ergenlik sonrası başlayan akne nedeniyle başvuran hasta sayısı giderek artmaktadır. Ergenlik akneleri, bazen ileri yaşlara kadar devam ederken, 20’li yaşların ortasında ani başlayan akne şikâyetleriyle de karşılaşılabiliyor. Dermatologlar bu tip akneleri ‘geç başlangıçlı akne’ olarak kabul etmektedir. 

Geç başlayan akneler, kadın hastalarda daha sık görülür. Çoğunlukla derin yerleşimli ve ağrılı nodüller şeklinde kendilerini belli ederler. Genellikle ağız çevresi, yanaklar, çene altı ve boyunda yerleşir. Geç başlayan aknelerin nedeni tam olarak bilinmemektedir. Hormonal bozukluklar, yanlış kullanılan kozmetikler, stres, gıdalar ve bazı ilaçlar, aknelerin ortaya çıkmasına neden olabilecek sebeplerdir. 
 
SU BAZLI KOZMETİKLER KULLANIN

Ani başlangıçlı akne, bazen hormonal bir bozukluğun bulgusu olabilir. Özellikle geç ortaya çıkan akneleri olan kadın hastalarda, yumurtalık, böbrek üstü bezi ve tiroit bezi hastalıkları buna sebebiyet verebilir. Bazen kullanılan bazı ilaçlar (steroidler, sadece progesteron içeren doğum kontrol hapları, bazı psikiyatrik ilaçlar), cildin yağ dengesini bozarak geç başlayan akne gelişmesine neden olabilir. 

Kozmetikler de geç başlangıçlı aknelerin oluşmasına neden olabilecek bir diğer sebeptir. Özellikle yağlı kozmetik ürünler, gözenekleri tıkayarak, akne gelişmesine neden olmaktadır. Yağlı saç kozmetikleri; saçlarda ve alın hattında akne gelişmesine sebebiyet verebilir. Akneli cilde sahip olan kişilerin yağsız, su bazlı, non-komedojenik ibaresi bulunan kozmetik ürünleri tercih etmeleri gerekir. Makyaj mümkün olduğunca az yapılmalı, gece yatmadan önce çıkarılmalıdır. 

SİVİLCE İZLERİNİ PEELİNGLE SİLİN

Aknelerin sıkılması, o bölgelerde leke ve iz kalmasına neden olabilir. Lekelerin ve izlerin düzelmesi, aknelere göre çok daha zordur. Akne izleri iki çeşittir. Hipertrofik skar dediğimiz akne izleri; deride kaşıntılı, kırmızı ve deri yüzeyinden kabarık lezyonlar şeklinde görülür. Deriden çökük, çukur şeklindeki akne izleri ise atrofik skar olarak isimlendirilir. 

Cilt soyma işlemi (peeling); akne izlerinin silinmesinde uygulanan etkili bir yöntemdir. İzin derinliğine göre yüzeysel ya da derin peeling işlemi yapılır. Meyve asitleriyle yapılan peeling yüzeysel akne izlerinde tercih edilir. Daha derin izlerde orta peeling işlemi faydalıdır. Yara iyileşme süresi yüzeysel peeling yöntemine göre daha uzundur. Kişinin peeling sonrası güneşten kaçınması gerekir. Üçer haftalık ara periyotlarda meyve asitli peeling işlemi tekrarlanır. Daha derin izlerde uygulanan orta peeling işlemi altı ayda bir tekrarlanabilir. Peeling işlemi sonrası akne izlerinde azalmanın yanında ciltte parlak bir görünüm kazanılmış ve aknelerden kalan lekelerde de hafifleme sağlanmış olur. 

AKNENİN ŞİDDETİNE GÖRE İLAÇ

Akne, uzun süreli tedavi gerektiren bir hastalıktır. Kullanılacak ilaçlar aknenin şiddetine göre düzenlenir. İlaçlar etkisini en erken 2-3 ay sonra göstermeye başlar, bu yüzden hastaların bu konuda sabırlı olması gerekir. Hafif şiddetteki akneler dıştan sürülen antibiyotik içeren kremlerle tedavi edilirken, orta şiddetteki akneler ise ağızdan kullanılan antibiyotikler ve hormon dengesini düzenleyici özelliği olan doğum kontrol hapları önerilir. Özellikle mens (adet) dönemlerinde aknelerinde artma tarif eden hastalarda doğum kontrol hapları en etkili tedavi seçeneğidir. Şiddetli aknelerde ise yüksek doz A vitamini tedavisi önerilir. Bu tedavi, gebe kalma riski olan kadın hastalarda önerilmez. Dermatoloji uzmanının kontrolünde tedavi yapılmalıdır. Periyodik kan tetkikleriyle ilaç dozu düzenlenmektedir. 

SİVİLCESİZ BİR CİLT İÇİN BUNLARI YAPIN

•AKNELERİ SIKMAYIN:
Kesinlikle aknelerinizi sıkmayın! Aknelerin sıkılması, o bölgelerde leke ve iz kalmasına neden olacaktır.

• MAKYAJLA UYUMAYIN: Mümkün olduğunca az makyaj yapın, gece yatmadan önce mutlaka temizleyin.

• HORMONLARINIZA BAKTIRIN: Akne şikâyetlerine ilaveten adette düzensizlik ve tüylenme artışı yakınmanız varsa, hormonal kökenli akneleriniz olabileceğini unutmayın.

• TONİK KULLANIN: Cildinizi akneli ciltler için uygun olan temizleyicilerle günde iki defa temizleyin. Cildi çok yağlı olanlar, temizlemenin ardından, yağlanma baskılayıcı özelliği olan toniklerle tedaviyi devam ettirmeli.

• YEDİKLERİNİZE DİKKAT EDİN: Beslenmenize dikkat edin! Gıdalar aknenin tek nedeni olmasa da akneyi alevlendirici sebep olabilmektedir. Akneli hastalar yüksek glisemik indeksli gıdalardan uzak durup, düşük glisemik indeksli gıdaları tercih etmeli.

• DOĞRU YAĞI KULLANIN: Omega 3, omega 6 tüketimini arttırın. Balık, yeşil yapraklı sebzeler, soya yağı, deniz ürünleri bu açıdan yoğun gıdalardır.

• YAĞLI SÜTTEN UZAK DURUN: Akne üzerinde diğer etkili olan gıda çeşidi yağlı süt ürünleridir. Yağlı süt ürünleri hormon içeriklerinden dolayı akneleri alevlendirebilir. Süt ürünlerinin yarım yağlı olanlarını tüketmeye özen gösterin.

• ŞÜPHELİ GIDALARI KESİN: Şüpheli gıdalarla aknelerinde artma tarif eden hastalar o gıdalardan uzak durmalı.

Alıntı: ntvmsnbc.com

Cep telefonu kansere neden oluyor mu?

Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Daire Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer, cep telefonunda sohbet etmenin sağlık açısından risk taşıdığını belirterek, mümkünse kablolu kulaklık kullanılması gerektiğini söyledi.

Tuncer, Dünya Sağlık Örgütü Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı'nın (IARC) son raporunda menegioma (Beynin etrafını saran, onu koruyan ve dura adı verilen zardan kaynaklanan tümörler) olgularının yüzde 95'i, glioma (beyin tümörü) olgularının ise yüzde 90'ının cep telefonu kullanımını takiben ilk 10 yıl içerisinde geliştiğinin belirtildiğine dikkati çekti. 

Raporda, bilimsel araştırmaların henüz kanserle cep telefonları arasında çok yakın bir ilişki göstermediğinin belirtildiğini ancak gözden kaçan bazı sonuçlar olduğunu kaydeden Tuncer, şunları söyledi:
 
''Raporda belirtilen ama gözden kaçan diğer sonuç şöyle; menegioma olgularının yüzde 95'i, glioma olgularının ise yüzde 90'ı cep telefonu kullanımını takiben ilk 10 yıl içerisinde gelişmiştir. Dünyada tütün dahil olmak üzere, etkisini bu kadar hızlı gösterebilecek bir kanserojen henüz bilinmemektedir. Aşırı kullanım olarak hesap edilen 1640 dakika ve üzeri, 10 yıllık bir sürede, günlük 30 dakika demek olup, günümüz kullanım süreleri ne yazık ki bu sürenin kat kat üzerindedir.'' 
 
''KAMPANYA YAPANLAR SORUMLU DAVRANSIN''

Türkiye'de cep telefonunu kullanım süresinin ortalama 30 dakikanın üzerinde olduğunu belirten Tuncer, ''Eğer tarifeli kampanyaları göz önüne alırsanız 30 dakikanın onlarca üzerinde olduğunu hesap edebiliriz. Burada herkesin sorumluluk alması lazım. Kampanyayı yapanları sorumlu davranmaya çağırıyorum. Çünkü çok ciddi kanserojenlerin bilimsel metodolojide kanser yaptıkları çok uzun yıllarda gösterilebilmiştir. Bu konuda daha dikkatli olmak durumundayız'' diye konuştu. 

''BEYİN TÜMÖRLERİNDE ARTIŞ''

Beyin tümörlerinde son 4- 5 yılda belirgin bir artış olduğuna da dikkati çeken Murat Tuncer, ''Türkiye'de artış gösteren ana kanserler nedir diye bakacak olursak, ilk sırada sigara ile ilişkili olan kanserler geliyor, ikinci sırada beyin tümörlerindeki artış göze çarpıyor. Sindirim sistemi kanserlerinin bazılarında belirgin artış var, bazılarında ise azalış var. Bunlara ilişkin çalışmalar yürütüyoruz, uluslar arası çalışmaları inceliyoruz'' dedi. 

''CEP TELEFONU KULLANIMI GENÇLERE KISITLANMALI''

Adolesan dönem öncesinde cep telefonunu kullanımının kısıtlanmasını öneren Tuncer, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Cep telefonunun belli yaşın altında kullanımını hoş karşılamak mümkün değil. Adolesan öncesi telefon konuşmaları kısıtlanmalı. 20 yaşın altında uzun uzun cep telefonu konuşması önerilmiyor. Telefonla sohbet edilmemeli. Telefon sohbet aracı değildir, iletişim aracıdır. Cep telefonunda sohbet sağlık açısından risktir, topluma böyle bir alışkanlık kazandırmamalıyız. Zorunlu kullanım gerekiyorsa, kablolu kulaklık kullanılmalı.'' 

Alıntı : ntvmsnbc.com

8 Aralık 2010 Çarşamba

TUS SORULARI 70 BİN LİRA.YOK MU ALAN?

 BENCE YAKINACAKLARINA VE SORUMLULUĞU YIKACAK YER ARAYACAKLARINA 'KİM, KİME ,NE KADAR?' SORULARINA CEVAP VERMELİLER.BU ARADA SON ZAMANLARDA BAZI TUS HAZIRLIK DERSHANELERİNE GİDENLER HAKKINDA HASTANELERE YAZI YAZILIYOR MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI'NCA.HATTA BURADA DERS GÖRENLER  DEĞİL DERS VERENLERDE ARAŞTIRILIYOR.TELEFON VE YÜZYÜZE  GÖRÜŞME YÖNTEMİ İLE  SORUŞTURMA YAPILIYOR.DERSHANE ADI VERMEYECEĞİM AMA TÜRKİYE'DE EN ÇOK ŞUBESİ  OLAN DERSHANE DESEM YETERLİ SANIRIM...

Prof. Özcan, sistemin Almanya'dan transfer edileceğini belirterek "Öğrenci Seçme Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) dijital matbaaya geçecek, kişiye özel çipli-hologramlı sınav kağıtları basılacak, sınav salonlarına kamera yerleştirilecek ve farklı illerde sınava girişler yasaklanacak.

Sınav paketlerinin üzerine çip yerleştirilecek ve sınav öncesinde paketler açılmaya çalışılırsa çip anında ÖSYM'ye mesaj atacak" dedi. Yeni model için teknolojiye ihtiyaç duyduklarını belirten Özcan, ileride de herkese laptop alabilecek kadar para olursa sınavları bilgisayarla yapacaklarını açıkladı.

Özcan, "Herkesin resmi, soruları, cevap anahtarı ayrı ayrı ekranda olacak. Hadi çekebiliyorsanız çekin diyeceğiz. Tabii o zaman da bunlar bilgisayar programını yapan çocukların başına musallat olacaklar, para teklif edecekler. Ahlaksız bir insansan yapabileceklerinin sınırı yok" diye konuştu.


'SINIFTA HOCA KOPYA VERİYOR'

Prof. Dr.Yusuf Ziya Özcan, KPSS'de ortaya çıkan kopya olayına da değinerek, "Kopyacılar bulunmazsa kimse bize güvenmez, herkes yapanın yanında kar kalıyor diye düşünür. O nedenle kopyacıları derhal bulmayız" dedi. Kopya çekmenin iki yaygın yöntemi olduğunu açıklayan Özcan, soruların ya depolardan çalındığını ya da sınıfın içinde olduğunu söyledi.

"Yerel hoca, yerel talebeler, birbirlerini tanıyorlar, kapıyı kapatıyorlar, hoca soruları çözüyor, öğrencilere veriyor" diyen Özcan, kapının kapanmasına izin vermeyeceklerini, sınıflara kamera yerleştirileceğini bildirdi. Ayrıca ikamet yeri örneğin İstanbul, Ankara olan kişilerin Mardin'de, Şırnak'ta sınava girmesinin de önünü keseceklerini bildiren Prof. Dr. Özcan, "Neden ikameti İstanbul'da olan kişi Mardin'de sınava girer, ben anlamıyorum. KPSS döneminde bunların memleket aşkı mı depreşiyor?" diye konuştu.


"ADİ DEĞİL ORGANİZE İŞLER"

Tüm bunların çok ciddi sorunlar olduğunu belirten YÖK Başkanı Özcan, şunları kaydetti: "Bu çok ciddi bir sorun. Bu öğrencilerin karıştığı adi kopya çekme meselesi değil, organize! Piyasada rayiç bedeller oluşmuş. KPSS soruları 20 bin dolara, TUS 70 bin liraya satılıyor.

Bunlar organize şirket işi. Siz bunun önüne geçemezseniz devletin en iyi yerleri başarısı itibariyle bunu hak etmeyen bir sürü ideolojik nedenlerle hareket eden insanlarla dolar. Ülkenin 20-30 yılını karartırsınız. Kopyaya benim isyanım bu yüzdendir. Yoksa her imtihanda üç- beş öğrenci birbirine bakar, kopya çeker, çeksinler. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da işin içine siyaset karışıp karışmadığı ilişkin ciddi endişelerim var."

ÖSYM laçkalaşmış
YÖK Başkanı Prof. Dr. Özcan, kopya öncesi dönemde ÖSYM'de yaşananları tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. ''ÖSYM'nin içi tam anlamıyla laçkalaşmış'' diyen Başkan Özcan, şunları kaydetti: "Biz hiç ÖSYM'ye bakmadık, sağ olsun Ünal Hoca da (Eski ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan) bakmamış. Biz biliyorduk, korkuyorduk, bir gün patlayacak, hepimiz onun altında kalacağız diye... Ve sonunda patladı. Bu herkesin beklediği bir durumdu. Onun için biz 9 ay önce ÖSYM yasa taslağını bitirip Milli Eğitim Bakanlığı'na gönderdik. Önümüzde günlerde bu tasarı Meclis Genel Kurulu'na gelecek. "

YÖK Başkanı Özcan, ÖSYM'nin son dönemde sınav yükünün de çok arttığını belirterek, "Biz istiyoruz ki akademik sınavları ÖSYM yapsın. Biz niye yapalım Adalet Bakanlığı'nın sınavını...Devlet bunlar için ayrı bir sınav birimi kursun" dedi.

İşte yeni sınav modeli

-Dijital matbaaya geçilecek. Dijital matbaada sorular basılırken kâğıtlara dokunmak mümkün olmayacak.


-Baskı sonucunda soru ve cevap kâğıtları ile öğrencilere verilecek kalem silgi gibi malzemeler sistem tarafından paketlenecek.

-Her öğrencinin kendi sorusu ve cevap kâğıdı olacak. Soru şıkları aynı olmayacak.

-Her soru kâğıdının üç tarafı hologramla yapıştırılacak.

-Sınav paketlerinin üzerine çip yerleştirilecek.

-Paketler nakledilirken ya da depolarda dokunulursa çip anında ÖSYM merkezine mesaj atacak

-Sınav paketleri zamanından önce açılamayacak. "Saatli Bomba" gibi sınav saatine göre ayarlanacak paketler, daha önce açılacak olursa telefonlara mesaj verecek.


Alıntı: medimagazin.com

7 Aralık 2010 Salı

Aile hekimleri ve elemanları artık devlet memuru değil

HERKESİN BİLDİĞİ ANCAK ÖZELLİKLE SAĞLIK BAKANI VE AİLE HEKİMLİĞİ'NDE ÇALIŞANLARCA KABUL EDİLMEYEN BİR GERÇEĞİN HABERİ....

MAAŞLARIN DÜŞECEĞİ DE YAKINDA ORTAYA ÇIKACAK.OTOMATİK OLARAK VERİLEN 'CARİ HARCAMA ÖDENEĞİ' ARTIK OTOMATİK VERİLMEYECEK, FATURA KARŞILIĞI VERİLECEK.GERİYE DÖNÜK ALINMAYAN KESİNTİLERDE TAHSİL EDİLECEK.BİR BAKANLIK MÜSTEŞARININ DİLİNDEN, 'VERDİĞİMİZ PARALARI HARCATACAĞIZ.DENİZ BİTTİ ARTIK'.SADECE SEVK SİSTEMİ HEMEN UYGULANILMAYACAK.ÇÜNKÜ MALUM KAMU HASTANE BİRLİKLERİ TASARISI VAR SIRADA.2012 DE SEVK SİSTEMİ DE , GENEL SAĞLIK SİGORTASI DA YÜRÜRLÜĞE GİRECEK.2011 MENÜSÜNDE TAM GÜN YASASI VE KAMU HASTANE BİRLİKLERİ VAR..

BU GERÇEĞİ AİLE HEKİMLERİMİZİN(!!) DE , SAYIN BAKANIMIZINDA KABUL EDEREK HALKA DOĞRU ŞEKİLDE AKTARMALARI DİLEĞİYLE..

İlk kez 2005'te Düzce'de başlayan aile hekimliği pilot uygulaması 2011'de tüm ülkede yaygın hale gelecek; son kalan iller 13 Aralık 2010 günü aile hekimliği sistemine geçmiş olacak.

Aile hekimliği personeli sadece kamuda çalışan ebe-hemşire ve sağlık memuru arasından seçiliyor. Ancak, kamuda doktor ve sağlık personeli olanların aile hekimliğine geçtiğinde memurluktan gelen haklarını kaybedeceği ortaya çıktı.

Konuyu, Sosyal Güvenlik Uzmanı Ali Tezel bugünkü Habertürk gazetesindeki yazısında gündeme getirdi.Tezel'in, konuyla ilgili yazısı şöyle:

"Kamuda doktor, hemşire, ebe ve sağlık memuru iken bulunduğu ilin valisiyle yapılacak bir yıllık sözleşmeyle aile hekimliği sistemine geçmiş olanlar 657 Sayılı Kanun bakımından aylıksız izinli sayılmaktadır ve 657’den gelen hakları artık yoktur. Sözleşmede yazılı şartlarla çalışacaklardır.
Kamudan geçenlerin sosyal güvenliği geçici olarak Emekli Sandığı (5510-4/C) ile ilgilendirilmeye devam edilecek ama nereye kadar? Zira, aile hekimliği sistemi esasen kendi muayenehanesinde çalışan hekimler gibidir ve esasen Bağ-Kur’lu olmaları gerekir. Fakat, kamudan gelenleri korkutmamak adına geçici olarak Emekli Sandığı ile ilgilerinin devam edeceği kanuna yazılmıştır. Kamu hekimi olmadığı halde açıktan sözleşmeli olan hekimlerin ise SSK’lı (5510-4/A) gibi sosyal güvenlikleri sağlanacaktır. Aile sağlığı elemanları yani ebe-hemşire ve sağlık memurları sadece kamudan geçiş yapabilir, şimdilik primleri Emekli Sandığı’na ödenmeye devam edecektir.
Sözleşmeli olarak çalışan aile hekimi ve aile sağlığı elemanları, kurumlarında aylıksız veya ücretsiz izinli sayılırlar ve bunların kadrolarıyla ilişkileri devam eder. Bu personel, talepleri halinde eski görevlerine atanırlar ve sözleşmeli statüde geçen süreleri kazanılmış hak, derece ve kademelerinde veya kıdemlerinde değerlendirilir. “Sözleşmeli personel statüsünde çalışmakta iken aile hekimi ve aile sağlığı elemanı statüsüne geçenlerden önceki sözleşmeli personel statüsüne dönmek isteyenler, eski kurumlarındaki boş pozisyonlara öncelikle atanırlar” denmekte ama yönetmelikle bu dönüş kısıtlanmıştır.
İlgili Aile Hekimliği Yönetmeliği’nin 12’nci maddesine göre, “Bakanlık, ilgili ve bağlı kuruluş kadrolarında memur statüsünde görev yapmakta iken ücretsiz izne ayrılarak sözleşmeli statüde aile hekimi veya aile sağlığı elemanı olan personel, sözleşmesinin sona ermesi halinde kadro veya personel dağılım cetveli fazlalığına bakılmaksızın ücretsiz izne ayrıldığı görevine geri döner. Ancak kadrosunun bulunduğu birimin aile hekimliği uygulaması nedeniyle kaldırılması halinde bu birimin aktarıldığı toplum sağlığı merkezine atanır ve memuriyete başlamasından itibaren 30 gün içinde kendisinin talebiyle il içinde ihtiyaç duyulan kadrolardan birine yer ataması yapılabilir” denilmiştir.
AİLE HEKİMİ VE PERSONELİNİN SENDİKA VE TİS HAKKI VAR MI?
Aile hekimleri ve personeli, artık devlet memuru veya 657’ye göre sözleşmeli olmadıkları için herhangi bir sendikaya üye olamazlar. Sendikalara üye olamadıkları için yeni Anayasa ile getirilen memurların toplu sözleşme haklarından da yararlanamazlar. Bu kişiler özel bir sözleşmeyle çalıştıklarından sadece sözleşmede yazan hakları ve borçları vardır.
BAŞKA İŞ DE YAPAMAZLAR
 İmzaladıkları sözleşmeye göre, "Sözleşmeyle çalıştırılan aile hekimleri ve aile sağlığı elemanları, bu görevleri dışında, bilimsel faaliyetler hariç olmak üzere mesleklerinin icrasından menfaat temin edemezler. Hizmet akdi suretiyle veya esnaf veya tacir sayılmayı gerektiren herhangi bir faaliyette bulunamazlar".

5 Aralık 2010 Pazar

Sağlık Bakanı'ndan yeni hedefler

Şimdi sağlık gündemine dönüyorum. 7.5 yıldır görevdesiniz. Döneminizde hasta memnuniyetini arttırmakla övünüyorsunuz. Ama çalışanlarda da büyük memnuniyetsizlik var. Nedir sorun?

Sağlık çalışanlarıyla ilgili araştırmamız var. Hasta memnuniyeti kadar yüksek değil ama az da değil. Bizden önce sağlık çalışanları yerlerde sürünüyordu, şimdi geçmişle kıyaslanamayacak kadar iyileşme var. Ama muayenehane hekimliği yapanların statüsünde gerilime var. “Kartımı al, muayenehaneme gel işini halledeyim dönemi” neredeyse bitti. Tamamen bitiriyorduk ama Anayasa Mahkemesi’nden kaynaklı bir uzama var.

Bu gürültü oradan mı geliyor?

Büyük kısmı oradan. Bunun dışında ek ödemeyle ilgili talepler var. En çok doktor alıyor diye diğer sağlık çalışanları tepki gösteriyor. Ama gözden kaçan bir nokta var. Muayenehanede büyük paralar kazanan doktorları sistemin içine çekmek için bunu yapmak kaçınılmazdı. Yine de ek ödemeleri arttırmak için çalışacağım.

İş yükü de fazla. Sadece hekim değil sağlık çalışanı sayımız az. 100 bin kişiye 200 hemşire ebe düşüyor. Avrupa ortalaması 750. Buna yüzde 2.7’den 7’ye çıkan hekime başvurma oranındaki artışı da ekleyince iş yükü daha da arttı. Bu anlamda sağlık çalışanlarının feryadı, memnuniyetsizliğinin haklı tarafları var. Sorunu çözmek için sağlık çalışanı sayısını arttırmak şart.

YABANCI DOKTOR İÇİN MUHALEFET PARTİLERİNE ZİYARET

- Sorunu yabancı doktor mu çözecek?

Tıp Fakültelerine alınan öğrenci sayısı 7 bin 500 oldu ama bunu 2-3 yıl içinde 10 binin üzerine çıkarmalıyız. Yabancı doktor için bütçe bittikten sonra muhalefet partilerinin başkanvekillerini ziyaret edip destek isteyeceğim. Seçime yakın milliyetçilik üzerinden tartışırsak bunu benim gerçekleştirmem zorlaşır. Hangi ülkede yabancı uyruklu doktorların çalışması yasak. Ben bulamadım. Her ülkede Türk doktoru çalışabiliyorsa başkası da bizde çalışabilir. ‘Türkçe sorun olur’ diye tepki var. Türkçe bilmeyen doktor getirmeyeceğiz ki. Ön koşullar Türkçe bilmesi ve YÖK’ün belirlediği denklik kriterlerine uyması. Bu sayede hekimlerin iş yükü azalır, vatandaşın ihtiyacı karşılanır.

HEKİMLERİN ASKERLİK MUAFİYETİNE TAM DESTEK

- Hekimler de polisler gibi askerlik muafiyeti istiyor. Destek veriyor musunuz?

Ben bunu çok isterim ama hekim yetersizliği burada da karşımıza çıkıyor. Biz mecburi hizmeti bitmeyen hekimin askere alınmaması için Savunma Bakanlığı ile yazıştık. Bunu bile tam gerçekleştirmiş değiliz. Silahlı Kuvvetlerin de doktor ihtiyacı var. Ama ben çok arzu ederim. Doktor sayısı arttıkça bunu yapabiliriz. Belki doktorların askerlik süresini kısaltarak yaparız.

- Muayenehane sahibi diş hekimi kamuda çalışandan fazla. Buraya müdahale düşünüyor musunuz?

Kamuda 6 bine yakın diş hekimi çalışıyor. Bunun iki misli de muayenehanede. Kamudaki diş hekimi sayısı arttıkça, ağız diş sağlığı merkezleri yaygınlaştıkça diş hekimi muayenehanesine talep azalacak. Muayenehanesi olan diş hekimlerinin de kamunun kendilerinden hizmet alması için talebi var. Talepleri başta çok yüksekti şimdi biraz daha aşağı indiler. Zamanla SGK ile anlaşabilirler. Ben prensip olarak buna karşı değilim.

Alıntı:Nergis DEMİRKAYA/ internethaber.com

3 Aralık 2010 Cuma

TTB'den üniversite hastanelerine yönelik basın açıklaması



BASIN AÇIKLAMASI
Büyük İhale! Tıp Fakülteleri Satışta…
Tıp fakültelerine “IMF anlaşması” ile el kondu. 22 tıp fakültesi mali kaynak için hükümetle protokol imzalamak zorunda kaldı.  Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin de içinde olduğu 6 tıp fakültesine ise hastane binası karşılığında el kondu. Sırada tıp fakültelerinin Kamu Özel Ortaklığı yoluyla uluslararası sermayeye devri var.
Peki, Tıp Fakülteleri bu noktaya nasıl getirildi?
60–70 yıldır varlıklarını geliştirerek sürdüren tıp fakülteleri son sekiz yılda borç sarmalına sürüklendi. Bu süre ne tesadüftür ki AKP iktidarına denk gelmektedir. AKP hükümeti üniversitelere kaynak ayırmayarak ve ürettikleri hizmetin bedelini ödemeyerek bunu yarattı.
- AKP hükümeti çağdaş ülkelerin tıp fakültelerine ayırdığı kaynağın beşte birini bile ayırmamaktadır. Üniversite hastaneleri bütçe payının azaltılması ve döner sermaye gelirlerine mahkûm bırakılarak kendi yağlarıyla kavrulmaya zorlanmışlardır. Genel bütçeden yeterli kaynak aktarılmadığı için üniversite hastanelerinin toplam sağlık harcamalarının % 85,4’ü döner sermaye kaynaklarından gerçekleşmek zorunda kalmıştır. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun sağlık harcamalarının hastanelere dağılımı bize bu konuda net bir fikir vermektedir. Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın başladığı 2003 yılından bu yana özel hastanelerin SGK’den aldığı pay % 12,3’ten, % 31,4’e yükselirken, üniversitelerin payı % 18,9’dan, % 16,1’e gerilemiştir.
- Tıp fakültelerinin hastanelerini işletememe gibi bir sorunları yoktur, hükümet çıkarttığı yasalarla üniversite hastanelerinin SGK’dan olan alacaklarını silmiştir. Bu kapsamda, 2007 yılında Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastane döner sermayelerinin 3,1 milyar YTL düzeyindeki alacağı silinmiştir. Silinen söz konusu alacak toplamları bugünkü fiyatlara getirildiğinde, yıllık bazda döner sermayeli işletmelerin yıllık satış hâsılatının nerede ise % 70-75’ine yaklaşmaktadır. Hükümet bununla da yetinmemiş, bedeli ödenmemiş faturaların bedelsiz kamu hizmeti tanımına sokularak silinmesi kararlaştırılmıştır.  Oysaki yine AKP hükümetinin çıkarttığı 4736 sayılı yasa ile hiçbir kamu hizmetinin bedelsiz verilmemesi kararlaştırılmış, Dikili Belediye başkanı bedelsiz su sağlamaktan bu kanun çerçevesinde yargılanmıştır. Yani AKP hükümeti kendi çıkarttığı yasaya aykırı bir uygulama ile üniversite hastanelerinin alacaklarını ödemeyerek bu hastaneleri borç kıskacına sokmuştur.
Hükümet kendi yarattığı soruna nasıl bir çözüm öneriyor?
1. IMF yardımı

22 Temmuz 2010 tarihinde kabul edilen 6009 sayılı Torba Yasa’nın TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesi sırasında bir soru üzerine Maliye Bakanı bu yasa ile üniversiteler karşısında IMF olduklarını kabul etmiştir.
Üniversiteler borç gelir oranlarına göre sıralandı, içlerinde çok köklü ve büyük tıp fakültelerinin de yer aldığı 22 tıp fakültesine imzalanan bir protokol karşılığında en fazlası 144 milyon TL olmak üzere koşullu para yardımı yapıldı. Her fakülteyle ayrı bir protokol imzalanırken, para yardımı belirli aralıklarla yapılacak mali denetimlere indekslendi. Mali denetimde sınıfta kalan fakülte yardımın devamını alamayacaktır. Böylece üniversitelerin mali özerkliği ortadan kaldırılmaktadır.
Bu protokollerde ne olduğunu öğretim üyeleri, asistanlar, öğrenciler ve kamuoyu bilmemektedir. Türk Tabipleri Birliği bilgi edinme hakkı çerçevesinde iki kez başvurduğu halde protokol metinleri verilmemiştir.
2. Üniversite özerkliği karşılığında hastane binası

Ocak 2010 tarihinde çıkartılan “Tam Gün” yasasının bilinmeyen ve fazla gündeme getirilmeyen bir başka yönü var. Bu yasa ile Sağlık Bakanlığı’na ait sağlık kuruluşlarının Bakanlık ve Üniversite tarafından karşılıklı işbirliği ile kullanılabileceği, ancak bu kullanımın nasıl olacağının ve döner ek ödemelerin nasıl yapılacağının Maliye Bakanlığı ve YÖK’ün görüşü alınarak Sağlık Bakanı tarafından bir yönetmelikle belirleneceği belirtilmiştir. Bugüne dek böyle bir yönetmelik çıkmadığı halde, hem yasadan önce Sakarya’da, hem de yasadan sonra Marmara dâhil olmak üzere beş-altı üniversite ile protokol yapılmıştır. Bu sayı hızla artmaktadır. Bu protokolleri ve içeriklerini öğretim üyeleri, asistanlar, öğrenciler bilmemektedir. Hükümet bu alanda kendi koyduğu yasaya bile uymamaktadır.
Bu yasa ile başta Marmara Tıp Fakültesi olmak üzere bildiğimiz altı fakülte imzalanan bir protokol karşılığında Sağlık Bakanlığı hastanelerinde işlev görmeye başladı. Protokole göre hastane Bakanlıkla Üniversite arasında hastaneyi işbirliği ile kullanma değil, Bakanlığın hastane binası vererek Tıp Fakültesine el koyma girişimidir.
3. Sermayeye devir teslim
26 Aralık 2008 ve 5 Ocak 2009 tarihli haberlerde Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Nihat Tosun Bilkent ve Etlik’te dev sağlık kampüslerinin açılacağını, bunun içinde Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nin kurulacağını, buna ilişkin Kanunun ise 2009’da çıkacağını belirtiyordu. Kanun çıkmadı ama “Sağlık Bilimleri Üniversitesi”nin bina ihalesi yapılıyor.
2010 yılında Sağlık Bakanlığı Kamu Özel Ortaklığı Başkanlığı; sadece Ankara’da Bilkent ve Etlik’te toplam 6112 yataklı 18 hastane, iki Sağlık Bilimleri Üniversitesi ve ticari alanlar için ihale sürecini başlattı.
Sağlık Bakanlığı Müsteşarı bu tür kampüslerden üç büyük ilde kurulacağını söylüyor. En merkezi yerde bulunan devlet hastanelerinin bu yerleşkelere taşınacağını ifade ediyor ama bu kampüslerin yatak sayısı taşınacak hastanelerin yatak sayılarından bile fazla. Sağlık Bakanı ise dün NTV’de yaptığı açıklamada tıp fakültelerinin hastane işletemediğini, Sağlık Bakanlığı’nın bu işe hazır olduğunu, üniversitelerde ise öğretim üyesi kaynağı bulunduğunu söylüyor. Avrupa ülkelerinde de tıp fakültelerinin kendi hastanelerinin olmadığını söylüyor. Mevcut devlete ait tıp fakültelerinin hastaneleriyle birlikte buraya mı devredileceği, yoksa parasız bırakılarak fiilen mi kapatılacağını henüz bilmiyoruz.
Bu dev kampüslerin işletmesi 49 yıllığına yerli, yabancı uluslararası sermaye kuruluşlarına ait olacaktır.  Böylece sıra hem devlet, hem de üniversite hastanelerinin ulus ötesi sermaye tarafından işletilmesine geliyor.
Bütün bunlardan kimler zarar görecek?

-Öğretim üyeleri
Bu iç karartıcı tabloda öğretim üyelerinin payına da güvencesiz biçimde çalışmak, performansa dayalı ücretlendirilmek, yoksullaşmak düşmektedir.
İşbirliği Protokolü uygulamaları ile üniversite öğretim üyeleri yasalardan kaynaklanan hakları yok sayılarak Sağlık Bakanlığında topluca görevlendirilmiş, alacakları ek ödemelerin kuralsız bir biçimde Bakanlığa bağlı diğer hastanelerin döner sermayesinden karşılanmasıyla yüz yüze kalmışlardır. Bakanlık tek bir işlemle hem öğretim üyelerinin hem de Bakanlığa bağlı hastanelerde çalışan hekimlerin yasayla düzenlenen parasal haklarını kuralsızlaştırmış ve gasp etmiştir.
“IMF” protokollerinin ise içeriğini ve olası etkilerini şimdilik bilemiyoruz. Oysa öğretim üyelerinin her türlü özlük hakkının kanunla düzenlenmesi, kanuna uygun yönetmelik çıkartılması gerekir. Hakların güvence altında olabilmesi için bu hakları etkileyen üniversite ve bakanlık işlemlerinin gizli protokollerle değil, açık yasalarla düzenlenmesi gerekir.
Öte yandan Tam Gün Yasası ve Kamu Hastane Birlikleri Yasa Tasarısı ile performansa dayalı bir ödeme sistemi getirilmektedir. Performanstan kasıt öğretim üyelerine ürettikleri parça başı sağlık hizmeti üzerinden para verilmesidir. Öğretim üyesinin hekim yetiştirme ve bilimsel çalışma yapma sorumlulukları göz ardı edilmektedir. Bu ise gelecek kuşaklara hizmet verecek iyi hekimlerin yetiştirilmesine bir tehdit oluşturmaktadır.
- Asistanlar
Çizilen çerçevedeki tıp fakültelerinde uzmanlık eğitimi almaya çalışan asistanlar için durum oldukça karamsardır. Artan çalışma süreleri, nöbet izinlerinin kullanılamaması, giderek artan şiddet, çalışma barışının bozulması ve en önemlisi eğitime ayrılan sürenin giderek azalması, alınan eğitimin niteliğinin düşmesi yaşanan ve artacağından endişe duyduğumuz kaygı verici sorunlardır.
- Öğrenciler
Tıp eğitimi verilen ortamların sadece sağlık hizmeti odaklı olması, ticarileşmesi, asistanları olduğu kadar öğrencileri de olumsuz etkilemektedir. Geleceğin hekimlerinin iyi hekimlik değerleri yerine piyasa değerleriyle yetişmesi söz konusu olacaktır. Buna giderek artan öğrenci sayısı da eklendiğinde tıp eğitiminin niteliği çok tartışılır hale gelmektedir.
- Sağlık Çalışanları
Böylesi bir üniversite ortamında sağlık çalışanları uygulanan politikalar sonucunda taşeron şirketlerin köleleri konumuna sokulmuşlardır. Gelecek güvencesizliği, şiddet ve mesleki risklerle ilgili tehditler, yoksullaşma ve çalışma barışının bozulması en başta gelen sorunlarıdır.
- Toplum
Bütün bu yapılanlarla ülkemizin gelecek kuşaklarının sağlık hakkına ipotek konulmaktadır.
Taleplerimiz
Tıp Fakülteleri yerli yabancı sermayenin kârını arttırmak için değil; toplum yararına iyi hekim yetiştirmek, sağlık sorunlarının çözümü için nesnel bilimsel kanıtlar ortaya konulan araştırmalar yürütmek ve nitelikli bir sağlık hizmeti üretmek için var olmalıdır.
Tıp Fakültesi öğretim elemanları fazla bir şey talep etmemektedir. Emekliliğe yansıyan temel ücretin iyileştirildiği, ücretin performansa indekslenmediği, gelecek güvencesi olan, şiddetten ve mesleki risklerden arındırılmış bir çalışma ortamında, nitelikli bir tıp eğitimi verebilecekleri ve bilimsel çalışmalarını yürütebilecekleri demokratik, özerk bir üniversite talep etmektedirler.  Bu talepleri dile getiren bir imza kampanyası başlatılmaktadır, Türk Tabipleri Birliği bu taleplerin sonuna dek arkasındadır.
TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ
MERKEZ KONSEYİ
Alıntı. izmirtabip.org.tr

TTB'den Aile hekimliği ve Afyon vakaları açıklaması

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Eriş Bilaloğlu, ''Sağlıkta Dönüşüm Programı''nda yer alan aile hekimliğinin, Türkiye genelinde 70'i aşkın ilde 4-4,5 yıllık bir geçmişe sahip olmasına rağmen, bir sistem olarak kurulamadığını ileri sürdü.


Bilaloğlu, Aydın Tabip Odası tarafından Turistik Park Tesislerinde düzenlenen basın toplantısında, Aile Hekimliği Sisteminin 2004 yılında çıkarılan 5258 Sayılı Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun ile ilk defa ''pilot uygulama'' olarak 2005 yılında Düzce'de başladığını belirtti.

     Halen bu ''pilot yasa''ya dayanan uygulamanın 10-15 gün içerisinde Türkiye'nin 81 iline yayılmış olacağına işaret eden Bilaloğlu, şunları söyledi:

     ''Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilkle karşı karşıyayız. 70 küsur ile ulaşmış ve oralarda uygulanan bir uygulamanın yasal mevzuatı, pilot bir yasa. Gönül ister ki bir sene sonra bu pilot yere inse de ne olduğunu bir sene sonra konuşsak. İçerisinde farklı uygulama modellerinin olduğu bir sistemle karşı karşıyayız. Ama kesin olan iki şey var. Türkiye'nin 70 küsur ilinde, 4-4,5 yıllık bir öyküye sahip olmasına rağmen, Sağlıkta Dönüşüm Programında söylenen Aile Hekimliği Sistemi kurulmamıştır. Çünkü o sistem bir sevk sistemi içeriyor. Bu çağdaş bir sağlık örgütlenmesinin temel ögesidir. Henüz böyle bir şey kurulmuş durumda değil. 2009 yılında dört ilde sevk sistemini başlattılar. İki ay içerisinde bu dört ilde bir ayaklanma hali yaşandı. Bu dört ilde sevk sistemi ertelendi. 'Hemen gözden geçirip, tüm Türkiye'de uygulamaya geçeceğiz' dediler. 10 gün sonra tüm Türkiye'de sevk sisteminin kurulmasını ertelediler.''

     Bilaloğlu, sevk sisteminin, çağdaş bir sağlık sistemi ve örgütlenmesinin olmazsa olmazlardan olduğunu savunarak, Türkiye'nin daha iyi bir sağlık hizmetini, hem birinci hem ikinci hem de üçüncü basamakta verebilecek bilgi birikimi ve kapasiteye sahip olduğunu belirtti.
   
     -AFYONKARAHİSAR'DAKİ KATARAKT AMELİYATLARI
   
     Bilaloğlu, Afyonkarahisar'da 7 kişinin katarakt ameliyatından sonra görme kaybı yaşamasıyla ilgili olarak da herkesin çok üzgün olduğunu ve açıklama yapmamak için kendilerini zor tuttuklarını söyledi.

     Söz konusu tıp merkezi hakkında ilgili Tabip Odası'nın 9 Kasımda soruşturma süreci başlattığını ifade eden Bilaloğlu, şöyle konuştu:

     ''Oradaki bir hekim arkadaşı ya da tıp merkezini kafadan suçlayamam. Ama biz biliyoruz ki Türkiye'de, sağlık hizmetleri piyasalaştırıldığı için araçlar vızır vızır köylerde dolanıyor. 'Atlayın, atlayın sizi muayene olmaya götürüyoruz' diyorlar. Bunları biliyoruz. Piyasalaştırma demek bu. Dün Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanı çıkmış, 'Herhangi bir insan size ücretsiz hizmet veriyoruz derse, aldanmayın' demiş. Çok doğru. Sağlık Bakanı derse de aldanmayın. Yok böyle bir şey.''

Alıntı: medimagazin .com

Afyon'daki göz ameliyatları ile ilgili son açıklama: Sağlıkta dönüşüm gözlerimizi kör ediyor

Afyonkarahisar Tabip Odası, Afyonkarahisar'ın Sandıklı ilçesinin Hırka ve Emirhisar köylerine giden bir gezici sağlık aracının, "ücretsiz göz taraması" adı altında vatandaşlardan bazılarının habersiz olarak gözlerini alması olayıyla ilgili olarak soruşturma başlattı. 
Afyonkarahisar'da yaşanan bu olay, Sağlıkta Dönüşüm Programı'nın yol açtığı piyasalaşmış sağlık ortamında, "daha fazla kar hırsının" nelere yol açabileceğinin çok acı ve ne yazık ki geri dönüşü olmayan bir göstergesidir. Türk Tabipleri Birliği olarak, vatandaşlarımızın yaşadıklarından duyduğumuz üzüntüyü dile getirirken, sürecin takipçisi olacağımızı kamuoyuna duyururuz.

Sağlık Dönüşüyor
Program İşliyor
Kapitalizmin Kar Hırsı Sınır Tanımıyor....
 SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM GÖZLERİMİZİ KÖR EDİYOR...
Afyon'un Sandıklı İlçesi Hırka ve Emirhisar köyüne bir sonbahar günü gezici sağlık otobüsü gelir. Göz taraması yapılacaktır. Özel bir sağlık merkezine ait aracın hopörlerinden anonslar yapılır ve bedava göz taraması yapılacağı duyurulur. Köyün muhtarları, imamları ve öğretmenleri de köy halkına bu haberi muştular.
Sağlıkta Dönüşüm köylere inmiştir. Başbakan ve Sağlık Bakanı köylerimize yol, su, elektrik getiremese bile özel ve güzel sektörümüz köylünün efendisi şiarından olsa gerek köylünün ayağına gelmiştir.
Köyün tüm yaşlıları köy meydanı doluşurlar ve sırasıyla göz muayenesinden geçirilirler. Tarama sonucu 7 müşteri tespit edilir. Afedersiniz 7 köylümüze katarakt teşhisi konur. Sıra değişime gelmiştir.
Köylüler yine bir sabah evlerinden alınarak ilçedeki özel göz merkezine getirilir. Burada katarakt ameliyatları peşisıra yapılır ve aynı gün yine servis aracıyla köylerine gönderilir.
Köylüler sevinç içinde evlerine giderler. Ancak ertesi sabah kalktıklarında görme yetilerini tamamen kaybettiklerini görürler. Sağlıkta Dönüşüm gözlerini açacak diye sevinen köylülerin gözleri kamu kurumlarında alınarak ölümcül olabilecek sorunlar yaşanması engellenir. Gözlerini kaybeden 7 köylü caresizce evlerine geri döner.
Kaybedilen 7 gözün hesabını sizce kim verecek. Suçlu kim sizce?
  1. Özel Sağlık Merkezi
  2. Hekim
  3. Mikrop
  4. Sağlık Bakanı
  5. Sağlıkta Dönüşüm Programı
  6. Köylüler
Peki sizce suçlunun AYAĞA KALKMA ZAMANI gelmedi mi?
Dr. Ali Özyurt

Alıntı: ttb.org.tr