16 Şubat 2011 Çarşamba

Böcekli kakao yiyoruz galiba?..

Şimdide böcekli kakao yemişiz ve belkide yemeye devam ediyoruz..Kakaoyu getiren firma , Türkiye'nin en büyük kakao ithalatçısı..''Buradan kimler kakao almış veya alıyor'' açıklanmalı..İşin kötü yanı ; bu skandalın , alacağını alamayan gemi kaptanının dava açması sonucu ortaya çıkmış olması...Devlet ; otoritesini ögrenci protestosunda bile gösterirken burada göstermiyor..




Fildişi Sahilleri’nden 2007’de getirilen 5 bin ton böcekli kakao, Türkiye’nin toplam ithalatının da onda birini oluşturuyor. Türkiye’nin 50 bin ila 60 bin ton arasında değişen yıllık kakao ithalatı bulunuyor. Altınmarka tarafından ithal edilen ve içinde böceklerle bir de fare ölüsüne rastlandığı bilirkişi raporlarına giren kakao, Ağustos 2007 fiyatlarıyla 9.5 milyon dolara denk geliyor.

4 Temmuz 2007 tarihinde Fildişi Sahili San Pedro’dan yola çıkan 5 bin ton kakao, aynı yılın 28 Temmuz’unda İstanbul Ambarlı Limanı’na yanaşmıştı. Al Hurreya adlı gemideki yükü kontrol eden Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı İstanbul Zirai Karantina Müdürlüğü, kakao çuvallarının içinde çok sayıda canlı ve ölü böcek tespit edince gemiyi karantinaya aldı. 3 Ağustos’ta ise gemi ambarındaki kakaolar fümigasyon yöntemiyle ilaçlandı.

GIDA ÜRÜNÜ HALİNE GELİP SATILDI

Türkiye’nin toplam kakao çekirdeği ithalatının onda birini oluşturan 5 bin tonluk kakaonun içinde çıkan böceklere ve fareye rağmen çuvallarla gelen ürün, resmi kurumların da bilgisi dahilinde Türkiye’ye sokuldu. Kakao yağı, kakao tozu ve kakao likörü haline getirilen kakao çekirdekleri, özellikle çocukların tükettiği gıda maddesine dönüştürülüp piyasaya sunuldu.

TARIM BAKANLIĞI EL KOYDU

Böcekli kakaonun Türkiye'ye sokulduğu iddialarına ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanlığı inceleme başlatma kararı aldı. Kakaonun piyasaya sürüldüğü iddiası üzerine Koruma ve Kontrol Genel Müdürü Muzaffer Aydemir, böyle bir ürünün gümrükten kapısından giremeyeceğini söyledi. Aydemir ancak gari resmi yollardan ülkeye sokulması halinde ancak böyle bir şey olabileceğini aktardı. Aydemir, "Kaçak yollardan Türkiye'ye girmesinin engellenmesi kolluk kuvvetlerimizin, hepimizin görevi. Biz gümrük kapılarında kılı kırk yararak denetimler gerçekleştiriyoruz. Böyle bir şey olması halinde ülkeye grimesi imkansız. Hemen geeri iade ederi" dedi. Aydemir, konuyu inceleyeceklerini belirtti.
 
Alıntı: Habetürk Ekonomi/Deniz BİLİROĞLU

Fruktoz (mısır şurubu ya da çin şekeri) insan sağlığı için tehlikeli mi?

Gerçek mısır şurubunun resmi...Yani fruktoz..Yoğunluğuna lütfen dikkat!!
Fruktoz insan sağlığı için şekerden daha mı zararlı? Aşırı fruktoz tüketiminin vücuda ne gibi zararları var? Fruktozun normal şekerden farkı, aşırı tüketiminde ortaya çıkan sağlık sorunları ve fruktoz kaynakları üzerine...

Fruktoz, vücudumuzun enerji kaynağı basit şekerlerden (monosakkarit) biridir. Fruktoz ve diğer şekerler vücudumuza kan yolu ile dağılırlar. Gıdaların, kan şekerimize olan etkileri, onların glisemik endeksleri ile ölçülür.

Bir gıda maddesini glisemik endeksi (GI) ne kadar düşükse, kan sekerimize glikoz olarak yansıması o kadar düşük olur. Zayıflamak isteyen insanlar düşük glisemik endeksli gıdaları tercih etmeli. Aynı gıda maddesinin bile glisemik endeksi farklılıklar gösterebilir. Örneğin ham muzun GI’si 43 iken olgun muzunki 74 olabilir. Portakal suyunun GI’si portakal meyvesinden, patlamış mısırın GI’si de patlamamış mısırdan daha yüksektir.

İşte fruktozun GI’si ve fiyatı normal şekerden daha düşük olduğu için uzun yıllar, fruktozun normal şeker yerine kullanılması tercih edildi. Ancak son zamanlarda Amerikan Diyabet Birliği (American Diabetes Association) bu konuda ki görüşünde bazı değişiklikler yaptı.

Fruktozu doğal yollardan, genelde yediğimiz meyve ve sebzelerden alabiliriz. Bunun vücuda bir zararı yoktur. Aksine vücudumuzun glikozu işlemesine yardımcı olması açısından faydalıdır da diyebiliriz. Ancak fruktozun suni yollarla da aşırı olarak tüketilmesi vücudumuzun çalışmasında bazı aksamalara yol açar. Günlük şeker ihtiyacımızın %10’nun fruktoz tarafından karşılanması normaldir. Ama daha fazlasının bazı zararları vardır.

Tükettiğimiz karbohidratlar glikoz zincirlerinden oluşur. Tükettiğimiz gıdalar ile aldığımız glikoz, kan şekerimize karıştığı zaman, vücudumuz insülin salgılayarak dengeyi sağlamaya çalışır. Eğer, şeker yerine fruktoz tüketirsek, fruktozun vücudumuzda işlendiği yerin karaciğerimiz olmasından hareketle, karaciğerimiz, tükettiğimiz fruktozu şeker olarak kullanmaya yetişemediği için fruktozu yağa dönüştürür ve bu yağlar kanımıza yüksek oranda trigliserit olarak yansırlar.

Bu dönüşüm vücudumuza 3 nedenden zararlıdır:

• Kanda yüksek trigliserit oranı damar tıkanıklıklarına dolayısı ile kalp hastalıklarına yol açar.

• Ortamda ki aşırı fruktoz, vücudumuzun doygunluk alarm sistemini yanıltır ve bize daha açmışız hissini verdiği için biz yeterli gıdayı almış olsak bile açlık hissimiz dinmediği için yemek yemeğe devam ederiz. Bu, vücudunuzun kilo alma nedenlerinden esas nedenlerden biri olmasa dahi biridir.

• İnsülin, kanımızda glikoz halinde bulunan şekerin, vücut hücrelerinde daha sonra enerjiye dönüşebilecek şekilde depolanmasına yardımcı olan ve pankreas tarafından üretilen bir maddedir. Eğer vücudumuzda insülin üretilmesinde veya insülinin gerektiği gibi kullanılmasında bir aksama varsa, bu şeker hastalığına yol açar. İnsülin bir açıdan hücrelerimizin kapısını, enerjiye dönüşecek glikozu depolamaları için, açmaya yarayan anahtardır. Eğer hücrelerimiz, bu anahtarla açılamıyorsa, insülin hücrelerimizi açmaya etkili olamıyor demektir. Bu olaya da “İnsülin direnci” denir. İşte aşırı fruktoz tüketimi insülin direnci denilen bu olaya da neden olabilir.

FRUKTOZ KAYNAKLARI

Günlük yaşamımızda tükettiğimiz sebze ve meyvelerde bulunan doğal fruktozun vücudumuzda enerjiye dönüşümünde bir problem yaşamayız.

Son yıllarda, mısır nişastasından elde edilen şurubun içindeki glikoz, enzimatik yolla belli oranda fruktoza dönüştürülür. Bu işlem sonucu oraya çıkan ürüne yüksek fruktozlu mısır şurubu veya sanayide söylendiği şekilde “high fructose corn syrup- HFCS” denilir. Ve karışımın içinde ki fruktoz yüzdesine göre HFCS kısaltmasının önüne rakamlar konur. Örneğin bugün, Türkiye de en çok kullanılanı, içecek sanayinde kullanılanı HFCS55’dir (Bu karışımda %55 fruktoz %42 de glikoz vardır). Normal kullandığımız şekerde ki glikoz /fruktoz oranı 50/50’dir. HFCS kullanımının ana amacı, normal şekere göre ucuzluğudur (1Kg normal şeker 1,75 TL+KDV, 1Kg HFCS 55 1,25 TL/Kg).

Mısır nişastasından ele geçen fruktozun, kimyasal açıdan normal gıdalardan alınan fruktozdan hiçbir farkı yoktur. Fruktozun menşei, mısır, pancar, kamış, çilek, soğan, domates ne olursa olsun aynıdır.Kimyasal olarak hiçbir farkı yoktur. Sadece tükettiğimiz gıdalardaki miktarları farklıdır. Örneğin 250 gram domates yediğimiz zaman vücudumuza 2.5 gram fruktoz girerse, teneke kutudaki 330 ml gazlı içecek tükettiğimizde vücudumuza giren fruktoz oranı 23 gramdır (Yani aşağı yukarı 2.5 kilogram domatesinkine eşit).

HFCS ve diğer şekerleri içeren gıdalar

Bugün, nerede ise ambalajlanmış tüm gıdalar içlerinde şeker veya fruktoz içerirler. Örneğin bugün sağlıklı tatlandırıcı diye pazarlanan “meyve konsantreleri” yüksek oranda fruktoz içerirler.

Kaynak : Fructose :Sweet but dangerous. Is HFCS worse than sugar? Laura Dolson, Wikipedia.
Sugar’s many disguises-Recognising sugar on food labels: Laura Dolson

Derleyen: Murat Yasa  /Alıntı: Bilim Teknik 11.02.2011
.

13 Şubat 2011 Pazar

Mısır şurubu (yani kronik hastalık) kol geziyor

Gazozdan çikolataya dek pek çok üründe kullanılan mısır şurubu, kronik hastalıkları salgına dönüştürdüğü ve kanser, kalp, siroz, diyabet gibi çok sayıda hastalığa neden olduğu için Fransa, Hollanda ve İngiltere’de yasaklandı. En büyük üretici olan ABD’de üretim kotası yüzde 10’dan yüzde 2’ye düşürülürken, Türkiye’de yüzde 10’dan 15’e çıkarıldı.



Nişasta bazlı şekerin (NBŞ) bazı AB ülkelerinde yasaklandığı halde Türkiye’de üretim kotasının yüzde 10’dan 15’e çıkarılması bilim insanlarını kaygılandırıyor.
Cumhuriyet Gazetesi’nin haberine göre, dünyanın en büyük 4. şeker pancarı üreticisi olan ülkemizde ton başına 250-300 dolar daha ucuz olan “mısır şurubu” üretmek için 2010’da 500 bin ton mısır ithal edildiği belirtildi.
Uzmanlar, içeriğinde fruktoz olan mısır şurubu ile yapılan gıdaların, kronik hastalıkları salgına dönüştürdüğü, kanser, kalp, siroz, diyabet gibi çok sayıda hastalığa neden olduğunu vurguladı.
Daha az maliyetle elde edilen ve gazozdan çikolataya dek pek çok üründe kullanıldığı belirtilen NBŞ Fransa, Hollanda ve İngiltere’de yasaklanıp en büyük üreticisi olan ABD’de ise üretim kotası yüzde 10’dan yüzde 2’ye düşürülürken ülkemizde üretim kotasının arttırılması yoğun tartışmalara neden oluyor.
İsa Gök (Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı): Avrupa’da kişi başına NBŞ tüketimi 1-1.5 kilo, Türkiye’de ise 6 kilo civarında. Fransa, İngiltere, Hollanda, Almanya gibi ülkelerde de pancardan şeker elde ediliyor. 25 Avrupa ülkesi 1 milyon 200 bin ton NBŞ üretirken Türkiye tek başına 500 bin ton üretiyor. Bir tarafta GDO’lu mısır tüketip halkın sağlığını bozuyoruz diğer taraftan Türkiye’deki çiftçiyi değil, başka ülkeleri desteklemiş oluyoruz. Sendika olarak kotanın düşürülmesi için her yıl dava açıyoruz, mahkeme bizi haklı buluyor ama Bakanlar Kurulu kararı uygulamıyor. ‘Çocuklarınızı NBŞ’den uzak tutun’ adlı kampanya başlattık.
Kenan Demirkol (Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr.): Fruktoz şişmanlığa, şişmanlık da başta kalp damar hastalığından kaynaklı inmeye ve birçok kronik hastalığa yol açıyor. Türkiye’de denetim yok. Piyasada kayıt dışı fruktoz var. Etiketlerde fruktoz oranları belirtilmiyor.
Dr. Yavuz Dizdar (İstanbul Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü): Nişasta bazlı şeker insan metabolizmasıyla uyumlu değil. Mısır şurubu elde edilen mısırın da GDO’lu mısır olma olasılığı yüksektir. Mısır şurubundan elde edilen yüksek fruktoz içerikli şeker, iç organlarda ve karın içinde yağlanmanın en önemli nedenlerinden birisidir. Yağlanma sonucu oluşan metabolik sendromla siroz, karaciğer kanseri, karaciğer rezeksiyonu (karaciğerin bir kısmının ameliyatla alınması) ve transplantasyonu gereken hasta sayısı da artmaktadır. Alkolik olmayan insanlarda da karaciğer yağlanması sık görülür oldu. Bu yağlanmayla diyabet ve kanser gelişmesi olasılığı artmakta…
Türkiye İçecek Gıda Dernekleri Federasyonu üyesi İlknur Menlik ise Türkiye’de GDO’lu üretim olmadığını, fruktoz ve glikozun da tamamıyla yerli mısırdan elde edildiğini savundu.
 Alıntı: Cumhuriyet

Gelecek hafta Tam-Gün'ü görüşecekler

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile dün yaptıkları görüşmede Tam Gün Yasası'nı konuştuklarını belirterek, ''Zannediyorum bir dahaki hafta içerisinde, hem Tam Gün Yasası ile ilgili sorunları, hem sağlıktaki diğer bazı problemleri Sağlık Bakanı, Başbakanımız ve ben biraraya gelerek, bu meseleleri masaya yatırmayı kararlaştırdık'' dedi.

YÖK Başkanı Özcan, Erzurum'da düzenlenen ''25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunlarında'' gümüş madalya alan sporcular ile Türkiye Buz Pateni Federasyonu Başkanı Fahrettin Kandemir'i kabulünden sonra gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Bir gazetecinin ''Dün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmenizde ne konuşuldu?'' sorusu üzerine Özcan, görüşmede Tam Gün Yasası dışında bir konunun konuşulmadığını söyledi.

Başbakan Erdoğan'a konuyla ilgili son gelişmeleri anlattığını belirten Özcan, ''Biliyorsunuz tam gün yasasına geçtikten sonra bizim üniversitelerimizde çalışan öğretim üyelerimizin fark adı altında aldıkları yüzde 20'lik bir meblağ kayboldu. Bunu alamaz duruma düştüler. Yeni bir sistem getiriyorsunuz, bundan bazı öğretim üyeleri zarar görüyor, bu hoş bir şey değildi. Başbakanımıza bunu anlattım. Bunun telafisi için çalışmalar devam ediyordu. Sanıyorum yakın zamanda kaybedilen bu farklar öğretim üyelerine bir şekilde geri verilecek'' dedi.

Başbakan Erdoğan'a konuya ilişkin bir önerisi olduğunu da söyleyen Özcan, ''Öğretim üyelerinin para ile iç içe olması ve paranın üniversite ortamında bu kadar çok konuşulması gerçekten rahatsız edici bir durumdur. Onun için mesela sözleşmeli statü gibi bir statüye geçilmesi belki öğretim üyelerimizi paranın çok konuşulduğu durumdan kurtarır diye düşündük. Böyle bir öneriyle geldim. Kendisi de öneriyi çalışalım dedi. Zannediyorum bir dahaki hafta içerisinde, hem Tam Gün Yasası ile ilgili sorunları, hem sağlıktaki diğer bazı problemleri Sağlık Bakanı, Başbakanımız ve ben biraraya gelerek, bu meseleleri masaya yatırmayı kararlaştırdık. Ben kendilerinden haber bekleyeceğim. Toplantıya çağrıldığımda, üniversiteye ait görüşlerimi kendisine ileteceğim'' diye konuştu.

Tavsiye ettiği sözleşmeli statüde çalışmanın iyi bir sistem olduğunu ifade eden Özcan, ''Şöyle başlanılabilir, geçen sene üniversitede çalışan hocalarımız döner sermaye artı maaş ne kadar ücret aldılarsa bunun aylık ortalaması hesaplanabilir. Önümüzdeki sene bu ücret kendilerine ödenebilir. Böylece onların döner sermaye ile veya herhangi bir parayla ilgili ilişkileri kesilebilir. Kendileri eğitim, öğretimleriyle, araştırmalarıyla çalışmalarına devam edebilirler. Eğer öğretim üyesi o yıl içerisinde performansında bir artış kaydederse bir dahaki yıl vermiş olduğunuz döner sermaye artı maaşta biraz daha artış yapabilirsiniz. Eğer performansında bir düşüş olduysa bu miktardan biraz düşüş yapabilirsiniz. Bu da öğretim üyelerini daha çok çalışmaya teşvik edecek bir sistemdir'' dedi.


Alıntı: medimagazin.com

5 Şubat 2011 Cumartesi

Ben bir aptalım demiş Müjdat Gezen...


YORUMSUZ YAYINLIYORUM.SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?


Buna karar verdim. Çünkü akıllı biri olsam: AKP’ nin yanında olduğumu, Recep Tayyip Erdoğan’dan başka büyük olmadığını ülkemde onikimilyondan fazla açlık sınırında insan bulunmadığını, üç milyon işsiz olmadığını, emekli ve işçilerin refah içinde olduğunu, yakında Avrupa Birliği’ne gireceğimizi, AKP hükümetinin muhteşem bir hükümet olduğunu söyleyip, istediğim kanalda en iyi parayla istediğim işi bulup, reklam filmlerinde boy göstererek, acayip para kazanır gül gibi geçinirdim. Oysa ben bankadan kredi alabilmek için oturduğum evi ipotek ettirip, bu parayla okul yaptırıyorum ve AKP karşıtı olduğum için de tehditler alıyorum…


Bana bakın satılmışlar… Bana bakın AKP uşakları ve popo yalayıcıları… Benim korumalarım yok, zırhlı arabalarım yok, silahım yok… Daha doğrusu ben böyle zannediyordum… Ama varmış. Bu ülkede gerçek Atatürkçü gençler varmış. Gerçek onurlu insanlar varmış. Öğrencilerim dışında yürekli pek çok öğrenci varmış… Elli yıldır kimseyi kandırmadığımı, düşüncelerim uğruna hapis yattığımı ve tek çıkarımın onların çıkarı olduğunu bilen kitleler varmış. “Mış” demem haksızlık olur. Biliyordum. Ama bu denli atik davranacaklarını bilmiyordum… Aldığım riyasız telefonlar, fakslar, mailler satılmışları çok azınlıkta bıraktı…

Size başbakan sofrasında yemek yiyip “haklısınız efendim” diyen sanatçılar mı lazım?... Ben onlardan değilim. Size popo yalayıcı, suya sabuna dokunmayan “siz bilirsiniz efendim” diyen sanatçılar mı lazım? Ben onlardan değilim. Size korkak ürkek “aman parama dokunmayın” diyen sanatçılar mı lazım? Ben o değilim. Size muhalefet etmeyen, el etek öpen, “padişahım çok yaşa” diyen sanatçılar mı lazım? O ben değilim. Ben, kendini bildi bileli fikirlerini açıkça söylemekten korkmayan, dümdüz biriyim. Yaptıklarımı, söylediklerimi herkesin beğenmesini istemem. Neden bir hırsız, bir üçkağıtçı, bir yağcı, bir sahtekar benim yaptıklarımı beğenecekmiş?... Herkesi mutlu etmek gibi bir niyetim hiç olmadı. Söylediklerimden mutlu olmayanlar dönüp kendilerine bakacaklar. “Bu adam ne dedi de biz kızdık?” diyecekler… Ben yetmiş yıla yaklaşan ömrümü toplumuma verdim. Bundan mutlu olmayanlar kendilerine dönüp bakacaklar. “Bu adam neler yapmış, ben ne yapmışım?” diye kendilerini bir gözden geçirecekler. Her türlü eleştiriye açık bir meslek yapıyorum. Beğenen de olacak beğenmeyen de. Ama, tehdit, küfür, hakaret odlumuydu, orada aynen sizin anladığınız dilden giderim.





Alıntı : msmcihangir.com(Müjdat Gezen Sanat Mrk. İnternet Sitesi)

Keçi gribi salgını yok

Sağlık Bakanlığı Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanı Doç. Dr. Mustafa Ertek, ülke genelinde birkaç haftadır yaygın görülen gribal enfeksiyon vakalarının, kamuoyunda ''Keçi Gribi''nden kaynaklandığına dair bilgilerin ''doğru olmadığını'' söyledi.

Ertek, son haftalarda artan gribal enfeksiyonlara, halk arasında ''Keçi Gribi'' olarak bilinen ''Q Ateşi''nin neden olmadığını belirterek, ''Şu ana kadar Türkiye'de herhangi bir keçi gribi vakasına rastlanmadı. Şu an görülen durum, mevsimsel gribal enfeksiyonlardır'' dedi. 

Keçi gribinin, tıp literatüründe ''Q Ateşi'' ya da ''Quensland Ateşi'' olarak adlandırıldığını anlatan Ertek, hastalığın ilk kez 60 yıl kadar önce Avustralya'da Quensland'da ortaya çıktığını belirten Ertek, hastalığın etkeninin Coxiella burnetii isimli bir bakteri olduğunu ifade etti. Ertek'in verdiği bilgiye göre, keçi gribinin etkinlik alanı ve bulaşma şekli şöyle:
Keçi gribi, başta keçiler olmak üzere koyun ve sığır gibi geviş getiren hayvanlarda, hayvanın en çok süt, idrar, dışkı ve plasentasında bulunuyor. İnsanlara doğrudan temasla, solunum yoluyla, pastörize edilmemiş süt ve süt ürünlerinin tüketilmesiyle bulaşıyor. Bakteri normal pastörizasyona (62-65 santigrat derecede 30 dakika) dirençli olup, 71.6 santigrat derece 30 sn'lik pastörizasyon işlemine duyarlılık gösteriyor.'' 

GRİP BENZERİ BULGULARLA ORTAYA ÇIKIYOR
people.uwec.edu'dan alıntıdır.

Hastalık, ani olarak yüksek ateş, titreme, baş ve kas ağrıları, halsizlik gibi grip benzeri bir bulgularla kendini gösteriyor. 2009-2010 tarihleri arasında keçi gribi hastalığı, Hollanda'da 2 bin 300 kişide belirlenmiş ve 6 kişinin yaşamını yitirmesine yol açmıştı. 

SALGINA NEDEN OLMUYOR

Keçi Gribi hastalığı, sanıldığı gibi viral değil bakteriyel bir hastalık olduğu için kuş gribi ya da domuz gribi gibi çok geniş bir alanda yayılan ve etkisini gösteren salgın hastalıklara yol açmıyor. Belli bir bölgede daha sınırlı bir tablo ile kendini gösteriyor. Spesifik bir semptomu olmadığı için ancak laboratuar testleriyle teşhis edilebiliyor. Keçi gribi vakalarında klinik örneklerin teşhisi, Hıfzıssıhha başkanlığındaki laboratuarlarda yapılıyor. 

Alıntı : ntvmsnbc.com

Hamile kadınlar saç boyası kullanmamalı mı?

Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde anne adaylarını bilgilendirmek için düzenlenen ''Gebelikte İlaç Kullanımı'' konulu toplantıda uzmanlar gebelikte alınan ilaçların bebeğe geçme yolları, bu dönemde ilaç kullanımının sınıflandırılması, yanlış ilaç kullanımının zararları, hangi ilacın ne zaman kullanılması gerektiği konularında bilgiler verildi.

Hastane başhekimi Doç. Dr. Ümit Göktolga, ''gebelikte ilaç kullanılmamalı'' ya da ''her ilaç kullanılabilir'' gibi genellemelerin yanlışlığına işaret etti. Hekim kontrolünde, uygun dozda kullanılabilecek ilaçlar bulunduğunu bildiren Göktolga, ''Gebeliğin her dönemi ilaç kullanımı açısından ayrı özelliklere sahiptir. Bunlar içerisinde ilk üç ay (1.Trimaster) en önemli olan dönemdir'' dedi. 

Op. Dr. Ömer Lütfi Tapısız da, gebelikte ilaç kullanırken çok dikkat edilmesi gerektiğini ifade etti. Özellikle gebeliğin ilk ayında ilaç kullanımında ''ya hep ya hiç'' kuralının geçerli olduğunu vurgulayan Tapısız, ''Yani bir aylık bir gebe ilaç kullandığında ya bebeğe hiçbir zarar vermez, ya da düşüğe neden olur. Türkiye'de gebelik sırasında ilaç kullanım oranı çok yüksek. Gebelik sırasında reçeteli ya da reçetesiz ilaç kullanma oranı yüzde 90 düzeyinde'' şeklinde konuştu. Gebelikte ilaç kullanımı nedeniyle ya da kimyasallara maruz kalınmasının bebekte oluşabilecek anomalilerin önlenmesi için doktor onayı olmadan ilaç alınmaması uyarısında bulunan Tapısız, ''Oluşabilecek anomaliler çocuğun hayatı boyunca taşıyacağı olağan dışı bedensel ve zihinsel gelişim bozukluklarını içerebilir. Anne adayının bu anormalliklerin sorumlusu olmaması gerekir'' dedi.
SAÇ BOYALARINA DİKKAT

Op. Dr. Şadıman Altınbaş ise anne adaylarının ağrı kesicileri kullanırken çok dikkat etmeleri gerektiğini bildirdi. Ağrı kesici ve ateş düşürücü ilaçların hekime danışılmadan alınmamasını öneren Altınbaş, ''Eğer ağrı kesici kullanılması gerekiyorsa parasetamol içerikli ilaçlar tercih edilmeli'' tavsiyesini dile getirdi. 

Gebelikte gerekli durumlarda antibiyotik kullanılabileceğini, ancak bunun dozunu ve süresini hekimin belirlemesi gerektiğini vurgulayan Altınbaş, diğer kimyasallarla ilgili de şunlara dikkati çekti:

''Anne adayları gebeliğin ilk üç ayında bitkisel içerikli de olsa kesinlikle saç boyası kullanmamalı, saç düzeltme ve perma gibi işlemleri yaptırmamalıdırlar. İlk üç aydan sonraki dönemde bitkisel içerikli saç boyaları kullanılabilir. Kozmetik kullanımında hiçbir yöntem kesin güvenilir değildir.''

Alıntı :ntvmsnbc.com

4 Şubat 2011 Cuma

Mezarda bile rahat vermediler

TRT'NİN ; TARİKATLARIN  RESMİ TELEVİZYONU OLDUĞU , BİR KEZ DAHA KANITLANDI.YAPTIKLARIYLA  HEP HATIRLANACAK KİŞİLERE  FÜTURSUZCA  SALDIRILARI DEVAM EDİYOR..ÜLKENİN İLERİCİ , DEMOKRAT AYDINLARINA SALDIRIYOR VE KARALIYORLAR...

Programda, ölen eski dernek başkanı Prof. Türkan Saylan’ın “başı örtülü öğrencilere hipnozla başını açtırdığı, İslam düşmanı olduğu” belirtildi ve birçok suçlama yöneltildi.

TRT’nin en çok izlenen kanallarından biri olan TRT Haber’de yayınlanan “Büyük Takip” isimli haber programında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) ile ilgili tek taraflı iddialara yer verildi.



Derneğin bölücülük faaliyetlerinde bulunduğu öne sürülen programda, önceki yıl hayatını kaybeden dernek başkanı Türkan Saylan’ın “İstanbul Üniversitesi’ndeki başı örtülü öğrencilere hipnoz yaparak başını açtırdığı, Atatürkçülüğü bir maske olarak kullandığı, İslam düşmanı olduğu” iddia edildi.
 ‘Büyük Takip’in ÇYDD ve Çağdaş Eğitim Vakfı’nı konu alan belgeseli 14 Ocak saat 20.30’da yayınlandı. Yaklaşık 40 dakika süren program boyunca, ÇYDD ile ÇEV ile ilgili taraflı iddialara yer verildi. Programda şu yorumlarda bulunuldu:
- “Bu iki kuruluş yıllarca toplumun önde gelen isimleri tarafından korunup kollandı. Her türlü övgü ve desteğe mazhar kılındı. Taki Ergenekon kapsamında yapılan baskınlara kadar. 18 Mart’ta duruşma yapılmasına karar verildi.
- Eğitimin yanında her şey yapılıyordu. Bazı medya organlarının çizdiği resim, diğer tarafta savcıların çizdiği resim.
- İddinamede, ÇYDD’nin burs verdikleri arasında PKK, DHKP-C gibi yasa dışı örgütlere mensup olanların bulunması, özellikle kız öğrenciler kullanılarak askeri okullara sızma faaliyet yürütülmesi, tüm bunlar için yurtdışından yüklü miktarda paralar aktarılması, telefon konuşmalarına şok ifadelerin yansıması gibi bilgiler yer aldı.
- Ergenekon’da hücre tipi sivil toplum kuruluşları var. Savcılar, bu hücreler arasında ÇYDD’nin olduğunu iddia ediyor. Örgütsel içerikli görüşmeler yapıldığı aktarılıyor, çarpıcı fotoğraflar delil klasöründe yer alıyor. Saylan, Ergenekon sanıklarıyla yan yana...
LEYLA ADINI ALDI
- Türkiye ÇYDD hakkındaki farklı bilgilerden 4 yıl önce MİT tarafından 5 yıl önce Üsküdar 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne gönderilen bir yazıyla haberdar oldu. Üsküdar Gazetesi Sahibi Adnan Odabaşı’nın gündeme getirdiği misyonerlik iddiaları karşısında derneklerin açtığı davaların kararını bu belge belirledi. O belgede Saylan hakkında yapılan incelemede o güne kadar kimsenin bilmediği bir kimliği ortaya çıktı. Prof. Saylan hakkında yapılan açıklamada annesinin İngiltere doğumlu olduğu, Katolik Hristiyan olduğu, 1936’da Leyla adını aldığı, Dünya Kilisiler Birliği ile ortaklaşa çalıştığı anlatılıyordu.”
 
DERNEKTEN SUÇ DUYURUSU
ÇYDD Başkanı ve eski Adalet Bakanı Prof. Dr. Aysel Çelikel, programda yer alan iddialar karşısında yargı yoluna gitmeye karar verdiklerini açıkladı. Dernek, TRT aleyhine önümüzdeki haftabaşında suç duyurusunda bulunacak. Dernek yöneticileri, programda adı geçen Adem Zencir diye birinin asla dernekte çalışmadığını ve tüm iddiaların asılsız olduğunu, programın TRT’de yayınlanmasına akıl erdiremediklerini söyledi.
İNANILMAZ İDDİALAR
‘Hipnoz yapıyor’
Programdaki röportajlarda dile getirilen iddialar ise şöyle:
- Adnan Odabaş (Üsküdar Gazetesi sahibi): “Bu insanlar Atatürk’ü kalkan yaparak bölücülük yaptılar.”
- Yılmaz Dikbaş (Araştırmacı): “Fakir, işsiz çocuklara Türk tarihine, Türk geleneklerine, Türk karakterine ters bir eğitim verdiler. Türkan Saylan bir Atatürkçü değildir.”
- Adem Zencir (Güvenilir öğrenci olarak Saylan’ın en yakınına kadar yükselmiş bir isim olduğu, dernekte çalıştığı, ancak imam hatip kökenli olduğu anlaşılınca kovulduğu iddia edilen kişi): “Türk devletine, Türk askerine ne kadar düşman varsa, onlara üç katı para verirlerdi. Deniz Yıldızları diye bir programları vardı. Bu seminerlerin içeriği İslam düşmanı. Mağdur Kürt kızlarıyla, askeri okuldaki bozulmayan çocukları sosyal temasa geçirmek, batı felsefesiyle yetiştirmek amaçlı yapılan sosyal aktivitelerdi. Saf kızları, yoksul kızları konağa alır, hipnoz yapardı. Ve bunu Türkan Saylan yapardı ve ruh ikizi Kemal Alemdaroğlu yapardı.”
Programda CHP eski MYK Üyesi Savcı Sayan, milletvekili Mehmet Sevigen ve gazeteci Aziz Üstel’in de yorumlarına yer verildi.

Alıntı: milliyet


PEKİ ASLINDA KİMDİR TÜRKAN SAYLAN?

yıllardır yenilmediği kanserin en son karaciğerine sıçradığını öğrenen türkan saylan, "ölüm aklıma bile gelmiyor yapacak çok işim var" diyor
29/4/2003

çocukluğumdan beri polyannacılık oynarım. en zor ameliyatı geçirip ağrıdan kıvranırken, düşüp oramı buramı kırarken hep türkân saylan'ı düşünürüm. dostlarım, benim zor günlerimde neşeden havalara uçtuğumu görünce eminim, delirdiğimi düşünürler. ama onlar da türkân saylan'ı, onun yaşamını ve inanılmaz gücünü benim kadar bilseler mutluluk oyunuma katılırlar.

çık odadan hemen

türkân saylan'ı yıllar önce tanıdım. kendisi kadar güzel kızkardeşinin psikolojik sorunlarıyla uğraşırken 13 yıl önce kanser olduğunu ve göğsünü aldırttığını duydum. çapa'da, cildiye bölümü'nün başhekimiydi. odasına girdiğim zaman öğrencileri ve meslekdaşları onu sevgileriyle boğmak üzereydiler. saylan, ağlamaya başladığımı görünce "derhal çık odadan!" dedi. ertesi gün hastalarına bakmaya başladığını öğrenince kendimden utanmıştım. saylan'la dostluğumuz zaman zaman ortak çalışmamızı da sağladı. başa çıkamadığım sorunlu çocuklara o sahip çıktı. daha sonra 10 bin kadar cüzzamlının tedavisi için gerekli maddi yardımı dostum neylan boyner'den alınca hastalığın kökünü hızla kazıdı.

hindistan'da "gandi" ödülünü aldı; vatikan'da papa tarafından kutsandı. ama hiçbir övgü saylan'ı işinden tek bir gün ayıramadı, ilişkimiz çoğu zaman telefonda sürüp giderken kısa bir süre önce kaybettiğimiz bülent tanör'ün cenazesinde buluştuk. hiçbir şeyden şikâyet etmeyen saylan'ın ağzından ilk kez kırgın, hattâ kızgın ama yine de gülümseyerek şu cümle döküldü: "13 yıl sonra kanserim karaciğerime sıçradı." sonra başını göğe kaldırdı, "yukarıdakine ilk defa kırıldım" dedi.

moralim çok iyi

birkaç gün önce saylan aradı; sesi herzamanki gibi cıvıl cıvıldı: "kemoterapi tümörün büyümesini durdurdu. bu arada üniversiteden ayrıldım; şimdi alman hastanesi'nde hekimliğe başladım. gel, görüşelim."

tabiî hemen koştum. "bak" dedi, "kafam üşüdüğü için yün bere taktım, hava ısınınca kel gezeceğim. belki inanmazsın ama moralim iyi. ölümü ne düşünüyor, ne de korkuyorum. daha benim yüzlerce projem var... bunları gerçekleştirmek için 38 yıl emekli olmayı bekledim." türk filmlerine bile konusu çok ağır gelen inanılmaz yaşam öyküsünü kendi ağzından dinledikçe küçük dertleri büyük facialara çevirenleri öfkeyle düşündüm ve saylan'ı daha çok sevdim ve saydım.

ağlamak yok

türkân saylan'ın en kızdığı şeylerin başında ağlamak, oflamak geliyor. vücuduna yapılan haksızlıkların onu ağlattığını hiç görmedim ama ilkelerine derinden bağlı olduğu atatürk'ün emanetine ihanet edenlerin onu kahrettiğine defalarca tanık oldum. birkaç gün önceki türban krizinden çok rahatsız: "üniversitede öğrencilerden o kadar çok şey öğrendik ki... genç kadınların çoğunun ya eşlerinin, ya da ailelerinin isteği üzerine kapandıklarını biliyoruz."

önceleri en aklı başında insanların, eşlerinin başını örttürmeye başladığını belirten saylan şöyle konuşuyor: "adam işini kaybetmiş. eşine 'tarikatten teklif aldım. senin örtünmen, akşamları kuran kursuna gitmemiz, çocukları imam hatip okullarına göndermemiz şartıyla işlerim düzelecek' diyor.

13 ay yüzüstü yatıp çocuk baktım

* yirmibeş yaşımda tüberküloz oldum. 13 ay yüzüstü yatmam gerekiyordu. iki oğlumun bakımını ve evin durumunu ayarladıktan sonra elbiselerimi çıkardım; geceliğimi giydim ve yüzükoyun yattım. çocuklarımın birine mama yedirirken öbürünü oyalıyordum. yüzüstü kitap okumak midemi bulandırdığı için makine getirttim dikiş diktim, nakış yaptım ve bu arada resim yapmayı da öğrendim.

* 21 yıllık başhekimliğimde hiçbir kimseye ne bağırdım, ne de işten attım. hep insanların özel nedenlerle mutsuz olabileceğini düşünerek onlara sevgiyle yaklaştım. şimdi hastalarına gereken ilgiyi göstermeyen meslekdaşlarımı gördükçe üzülüyorum.

* 9 yıl evli kaldım. almanya'da cildiye doktoru olan oğlum ve doktor gelinim tatillerini bende geçirirler. küçük oğlum grafiker; arnavutköy'deki evimin üst katında yaşıyor. o en yakın arkadaşım. her türlü acıya dayanmayı öğrendim ama kabul edemeyeceğim, dayanamayacağım tek acı evlat acısı.

* yıllarca öğrencilerimi anadolu'ya götürdüm; doktorluğu, doktor-hasta ilişkilerini onlara öğretmek istedim. meslekdaşlarıma aynı yöntemi tatbik etmelerini rica ettim; başarılı olamadım.

* doktorların vahim bir durum da olsa hastalarına doğruyu söylemesi gerektiğine inanırım. yeter ki, hekim hastasıyla arkadaş olmaya çalışsın ve alıştırarak anlatsın.

* kızkardeşimin benimle aynı anda akciğer kanserine yakalanmasına bile isyan etmiyorum. ikimiz de aynı zamanda, hatta aynı yatakta kemoterapi oluyoruz.
Alıntı : gazetevatan.com

3 Şubat 2011 Perşembe

Ambulans kazaları artmadı










Üç meslek örgütünün düzenlediği basın toplantısında, hazırlanan ortak açıklamayı okuyan Paramedik Derneği Başkanı Umut Uğurel, Sağlık Bakanlığına bağlı olarak 81 ilde hizmet veren 112 ambulans servislerinde toplam bin 460 istasyondaki 2 bin 547 ambulansta, son atamalarla birlikte 2 bin 60 hekim, 2 bin 485 paramedik (hastane dışında acil hasta ve yaralılara müdahale eden, gerektiğinde ambulans şoförlüğü de yapan profesyonel sağlık personeli), 9 bin 302 acil tıp teknisyeni ve 2 bin 500 şoför olmak üzere toplam 16 bin 347 personelin görev yaptığını bildirdi.

     Uğurel, 2010 yılında Türkiye'de 2 milyon 69 bin 459 acil vakaya ambulanslarla göreve çıkıldığını belirterek, şu bilgileri verdi:

     ''Bu yoğunluk içerisinde 112 ambulansları çoğu maddi hasarlı olmak üzere bin 58 kazaya karışmış, bunların 571'inde şoförler, 366'sında ise paramedik ve acil tıp teknisyenleri, ambulans sürücüsü olarak görev yapmıştır. Kaza sayısının toplam vaka sayısına oranı yüz binde 51'dir. 2009 yılında 1 milyon 878 bin acil hastaya çıkış yapılmış, 923 kaza meydana gelmiştir ve oran yüz binde 49'dur.

     Ambulans kazaları dünyanın bütün ülkelerinde görülmektedir. Acil vakalara kısa sürede ulaşmak için yoğun çaba gösteren ambulans ekiplerinin kazaya uğramasında, sürücülük becerilerinin yanında trafik yoğunluğu, yol, hava şartları ve benzeri çevre faktörlerinin de etkisi bulunmaktadır. Ülkemizdeki yol ve araç durumuyla sürücülerin ambulansların geçiş üstünlüğüne olan yaklaşımı, kamuoyunca bilinmektedir. Artan ambulans sayısı ve vaka sayısına rağmen iddia edildiğinin tersine kaza oranlarında bir artış olmadığı gibi, çalışan nitelikli personel sayısındaki bu artış ile ülke düzeyinde ulaşılan vakalar ve hayata döndürülen hasta sayılarında ciddi oranda artışlar olmuştur.''

     ABD, Kanada ve gelişmiş Avrupa ülkelerinde acil ambulans sistemlerinde özel eğitim almış paramedik ve acil tıp teknisyenlerinin görev yaptığını, bu ülkelerde de ambulansları paramedik ve acil tıp teknisyenlerinin kullandığını ifade eden Uğurel, Türkiye'de verilen eğitimlerin konu ve sürelerinin bu ülkelerle bir farklılık göstermediğini, ambulanslarda çalışan hekim sayısının ise birçok ülkeye göre hala oldukça fazla olduğunu dile getirdi.

     Uğurel, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de acil tıp teknisyeni ve paramediklerin hem tıbbi müdahale hem de ambulans sürücülüğü görevini başarıyla yerine getirdiğini vurgulayarak, ''Ambulanslarda, sağlık personeli olmayan ve hastaya tıbbi müdahale yapma yetkisi bulunmayan şoförlerin yerine bu konuda uzmanlaşmış sağlık personelinin yer almasıyla, hastalara ekip olarak daha nitelikli bir acil sağlık hizmetinin verilmesi mümkün olabilmektedir'' dedi.

     Türkiye'deki ambulans hizmetlerinin ''övünülecek'' düzeye ulaştığını söyleyen Uğurel, bu çalışmalara rağmen bazı basın yayın kuruluşlarında gerçekleri yansıtmayan, ambulansları tehlikeli araçlarmış, çalışan personeli de yetersizmiş gibi gösteren sansasyonel haberlere yer verildiğini, bunun özveriyle görev yapan acil sağlık çalışanlarının motivasyonunu ve vatandaşın da bu hizmete güvenini olumsuz etkilediğini kaydetti.

     Acil Ambulans Hekimleri Derneği Başkanı Dr. Turhan Sofuoğlu da ambulans kullanabilmek için lise mezunu ve B sınıfı bir ehliyet sahibi kişilere, 32 saatlik ambulans sürüş teknikleri sertifika kursu verildiğini söyledi.

     Ambulansların karıştığı kazaların en çok kontrolsüz kavşak geçişleri ve kırmızı ışık ihlallerinden kaynaklandığı bilgisini veren Sofuoğlu, bunların çoğunun maddi hasarlı kazalar olduğunu, 112 acil istasyon sayısı artmasına rağmen kaza oranlarında bir artış yaşanmadığını dile getirdi.

     Sofuoğlu, İzmir'de geçen yıl 137 bin 432 acil vakaya ambulanslarla çıkış yapıldığını, 133 kaza meydana geldiğini, bunların 124'nün maddi hasarlı, 9'unun yaralamalı kaza olduğunu, 5'inde ambulansı acil tıp teknisyeninin, 4'ünde ise şoförlerin kullandığını, bu kazaların 6'sında hatanın karşı tarafta olduğunu sözlerine ekledi.

     Acil Tıp Teknisyenleri Derneği Başkanı Yaşar Gökbayrak, geçen yıl Türkiye genelinde 2 bin 456 kişinin ambulans sürüş teknikleri kursu aldığını, başarı oranının yüzde 20 olduğunu ve bu kursiyerlerin bu süre içinde herhangi bir kazaya karışmadığını bildirdi.

Alıntı : medimagazin.com

31 Ocak 2011 Pazartesi

Şeker ölçüm çubuklarında kriz öncesine dönüldü

Zararsız, “Hastalar, önceden olduğu gibi eczanelerden şeker ölçüm çubuğunu alabilecekler. Bedelini SGK ödeyecek” dedi.
 
Kriz öncesine dönüldü
 
Bir vatandaşın, şeker ölçüm çubuklarının fiyatıyla ilgili başvurusu üzerine, Danıştay, SGK’nın tanesini 55 kuruştan aldığı şeker ölçüm çubuğunun bu fiyattan satışıyla ilgili yürütmeyi durdurma kararı vermişti. Bunun üzerine SGK da ilgili firmalara ödemeyi durdurunca, vatandaşlar sağlık güvenceleri kapsamında, eczanelerden, tıbbi sarf malzemesi satan merkezlerden her gün kullanmak zorunda oldukları şeker ölçüm çubuklarını alamaz hale gelmişlerdi.
 
Yaşanan sıkıntıya ve vatandaşlardan gelen tepkilere üzerine SGK Başkanlığı, üretici ve firmaları acil toplantıya çağırarak, soruna çözüm bulma arayışına hız vererek, “en kısa sürede çözüm bulunacak” sözü vermişti. SGK Başkanı Zararsız, bir yandan Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararına itiraz ederken, ortaya çıkan sıkıntıyı gidermek için ilgili firmalarla da pazarlık yürüttüklerini belirterek şu müjdeyi verdi: “Ancak bu pazarlıklardan vatandaşlar etkilenmeyecek. Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararından önce olduğu gibi vatandaşlar, şeker ölçüm çubuklarını eczanelerinden alabilecekler. Eczaneler de ürün bedellerini SGK’ya fatura ederek bu bedelleri kurumumuzdan tahsil edecekler. SGK bu güvenceyi eczanelere verdi. Artık, bu konuda hastalar ve yakınları bir sıkıntı yaşamayacaklar.”
 
Alıntı : milliyet

Yeni uzmanlık süreleri

Sağlık Bakanlığı, Danıştay tarafından hakkında yürütmeyi durdurma kararı verilen üç uzmanlık alanının eğitim süreleri ve rotasyonları ile ilgili olarak uygulamaya açıklık getirdi. Bu uzmanlık dallarının eğitim süreleri, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın makam onayıyla, hukuki süreç tamamlanıncaya kadar 5 yıl olarak uygulanacak. Adı geçen uzmanlık alanlarının zorunlu rotasyonları için de eski süreler geçerli olacak

Sağlık Bakanlığı Tıpta Uzmanlık Kurulu Sekretarya Yürütücüsü Uzm. Dr. Engin Uçar, Medimagazin’e yaptığı açıklamada Danıştay kararı sonrası ruh sağlığı ve hastalıkları, göğüs hastalıkları ve nöroloji uzmanlık dallarının eğitim süreleri ve rotasyonlarıyla ilgili bilgi verdi.

Uçar, Danıştayın daha önce eğitim süreleriyle ilgili yürütmeyi durdurma kararı verdiği kadın hastalıkları ve doğum, kulak burun boğaz, plastik ve rekonstrüktif cerrahi ile kalp ve damar cerrahisinin ardından, son olarak ruh sağlığı ve hastalıkları, göğüs hastalıkları ve nöroloji uzmanlık dallarının eğitim süreleri ve rotasyonlarının yürütmesini durdurduğunu belirtti.

Uçar, Danıştayın kararı ile Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği’nde ve Tıpta Uzmanlık Kurulu kararıyla belirlenen rotasyon sürelerinde boşluk oluştuğunu belirterek, belirsizliği gidermek için harekete geçtiklerini söyledi. Hukuki süreç sonuçlanıncaya kadar Bakan onayıyla bu branşlarda uzmanlık eğitiminin tekrar 5 yıl olarak düzenlendiğini dile getiren Uçar, hukuki boşluğun ancak Danıştay nihai kararını açıkladığı zaman yapılacak yönetmelik değişikliğiyle giderilebileceğine dikkat çekti.

Uzm. Dr. Engin Uçar, Danıştay kararı sonrası rotasyon sürelerini belirlemek için Tıpta Uzmanlık Kurulu’nun toplandığını ve rotasyon alanları ile bunların sürelerinde de eskiye dönüldüğünü kaydetti. Uçar, şu anda eğitimleri bitmemiş olan asistanların yargı kararları çerçevesinde yeni belirlenmiş rotasyonları süreleri ile tamamlamadıkları takdirde uzman olamayacaklarını ifade etti.

 Tıpta Uzmanlık Kurulunun yeni kararına göre, bu branşlar için rotasyon alanları ve süreleri şöyle olacak:

Uzmanlık Alanı ve Süresi                Rotasyonları

Göğüs hastalıkları, 5yıl                   6 ay iç hastalıkları
                                                     3 ay enfeksiyon hastalıkları & kl. mikrobiyoloji
                                                     3 ay radyoloji

Nöroloji, 5 yıl                                  4 ay çocuk nörolojisi
                                                       9 ay ruh sağlığı ve hastalıkları
                                                       3 ay iç hastalıkları

Ruh sağlığı & hastalıkları, 5 yıl        3 ay iç hastalıkları
                                                     9 ay nöroloji
                                                     4 ay çocuk ve ergen ruh sağlığı & hst

Alıntı : medimagazin

Büyük hastane küçüğü yutacak

Yeni taslağa göre; kapasitesi düşük olan hastaneler, daha iyi durumda olan hastane bünyesinde birleştirilecek. Ameliyat sayısı düşük olan hastane yüksek olan başka hastaneye bağlanacak

Hekimlerin büyük ölçüde karşı olduğu ‘Tam Gün Yasası’nın ardından hükümet, tepki çeken bir başka plan için harekete geçti. Sağlık Bakanlığı’nca hazırlanan taslağa göre; birden fazla sağlık tesisinin bulunduğu il ve ilçelerde, hizmet sunum kapasitesi, bina, donanım, sağlık insan gücü ve gelir-gider dengesi daha iyi durumda olan hastane bünyesinde bir veya birden fazla sağlık tesisi birleştirilecek. Bir başka hastanenin bünyesine katılacak hastanede şu kriterler aranacak:

Etkin çalışamama

* Personelin birden fazla sağlık tesisine bölünerek görev yapması nedeniyle nöbet hizmetleri ile ameliyathane, yoğun bakım, yeni doğan yoğun bakım, doğumhane, yanık gibi kritik ve özellikli birimlerin etkin çalıştırılamaması.

* Hasta yatış, cerrahi branş ve masa başına düşen ameliyat, yatak doluluk oranı ve benzeri verimlilik göstergelerinin düşük olması.

* Mal ve hizmet alımlarına ilişkin maliyetlerin yüksek olması, sağlık tesislerine ait işletme giderlerinin gelirlerinden yüksek olması.

* Nöbetlerin genel cerrahi, iç hastalıkları, kadın hastalıkları ve doğum, çocuk sağlığı ve hastalıkları branşları başta olmak üzere, anesteziyoloji ve reanimasyon, beyin cerrahi, ortopedi ve travmatoloji, nöroloji ve benzeri uzmanlık dallarında 24 saat kesintisiz yürütülememesi.

* Kadın-doğum, çocuk, göğüs ve benzeri dal hizmetlerinin bütüncül bir yaklaşım içerisinde sunumunun sağlanamaması.

* Yerleşim yerindeki sağlık tesislerinin mevcut araç-gereç, tıbbi donanım ve teknolojik imkânlarının tüm uzman tabiplerce en üst düzeyde ve koordineli bir şekilde kullanılamaması.

Tek elden planlama

Sağlık Bakanlığı’nın taslağına göre, birleştirilen kurumlarda çalışan personelin sicili, yeni kuruma da intikal ettirilecek. Birleştirilen kurumda hizmetler, binalar ve diğer tesisler tek elden planlanacak. Birleştirme işlemi, Sağlık Bakanlığı’na bağlı genel ve dal hastaneleri ile eğitim ve araştırma hastanelerine bağlı olarak faaliyet gösteren semt polikliniklerini, ek hizmet binalarını, bağlı hastaneleri ve buralarda görev yapan personeli kapsayacak.

Alıntı : Milliyet

Herkes acil memlekette....

Katkı payı alınmaması ve bekleme süresinin "sıfıra inmesi", 'çok da acil olmayan' hastaları da acil servislere yöneltti. Grip olanlar bile poliklinik yerine acil servise koşunca acilde tedavi edilen hasta sayısı, bir yılda 80 milyonu buldu. Bu yoğunluk, gerçekten de ölüm kalım savaşı veren hastaları zor durumda bıraktı. Bu tablo üzerine Sağlık Bakanlığı da harekete geçti. Acil vakaların uluslararası tanımı, "24 saatte müdahale edilmediği zaman ölüme sebebiyet veren vaka" şeklinde... Fakat Türkiye'de son dönemde bu tanımlamanın dışına çıkıldı. 12 liralık katkı payını ödemek istemeyen vatandaş, acil servisleri doldurdu. Üstüne bir de son dönemde patlayan grip salgını eklenince, acil servislerde kriz çıktı. Hatta doktorlar, "acil" teşhisi koymadığında vatandaş tepki göstermeye başladı. Böylelikle gerçekten de durumu acil olan hastalar hizmet alamaz hale geldi.

İKİ ETKEN: PARA VE ZAMAN

Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü İrfan Şencan da, acil servislerdeki sorunu çözmek için bilim adamlarını bir araya getirerek, profesyonel bir çalışma başlattı. Şencan, bu çalışmayı SABAH'a şöyle açıkladı: "Devlet hastaneleri ve üniversite hastanelerine yılda 250 milyon hasta geliyor. 250 milyon hastanın yüzde 30'u acil servislere gidiyor. Bu da 80 milyon hasta demek. Bu rakam dünya ortalamasının çok üstünde. Bu başvurular, gerçekten acil müdahale gereken hastanın hayatını tehlikeye sokuyor. Acil servislere niçin çok fazla ilgi olduğu konusunda iki hipotez geliştirdik. Birincisi vatandaş, sıfır bekleme süresi olduğu için bu servisleri tercih ediyor. İkincisi ise acile gelen hastadan 12 liralık katkı payı alınmayışı."


AİLE HEKİMLERİNE GECE MESAİSİ

Acil servislerdeki hasta sayısını azaltmak için alınacak önlemleri de sıralayan Şencan, "Özellikle büyükşehirlerde çalıştıkları için gündüz hastaneye gidemeyenler için akşam poliklikleri uygulamasını artıracağız. Ayrıca aile hekimlerine sadece mesai saatlerinde değil, gece de ulaşılabilecek. Gece saat 20.00'de de aile hekimine gidilebilecek. Belki böylelikle acile başvuran hasta sayısını azaltabileceğiz" dedi. Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Seracettin Çom da, "Hastalar aile hekimlerine telefonla dahi ulaşabilirler. Aile hekimi onları polikliniğe gönderiyorsa, acil servis yerine mutlaka polikliniğe gidip muayene olmalılar" dedi.


"GELENLERİN YÜZDE 60'I ACİL DEĞİL"

İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Özgür Yiğit: Hastanemizin acil servisine günde 600 kişi geliyor. Bunun yüzde 60'ı 12 liralık fark ödememek için acili seçenlerden oluşuyor.

Özel Lokman Hekim Hastaneleri Genel Müdürü İrfan Güvendi: Acil hasta olmadığı halde 12 liralık katkı payını vermek istemediği için acil servisi tercih eden vatandaşlar yoğunluk yaratıyor. Ve acil hastaya müdahale zorlaşıyor.

Gazi Üniversitesi Gazi Hastanesi Acil Servis Uzmanları: Son zamanlarda patlak veren grip salgını ve acil serviste katkı payı alınmamasını sağlayan genelge sonrası acil servislerde yoğunluk arttı. Acil servisler tıkandı.


Ayakta tedavi 'yeşil' kalp krizi ise 'kırmızı' vaka

Hastaların acildeki yoğunluktan mağdur olmamaları için kısa vadeli önlemler aldıklarını söyleyen İrfan Şencan şunları anlattı: "Kapasitesi genişletilmiş olmasına rağmen acil servisler çok kalabalık. Bu da önemli vakaların hekimin gözünden kaçmasına yol açabiliyor. Hekim. hastayı muayene etmeden 'Sen acil vaka değilsin' diyemez. Önce muayene ediyor. Hastanın mağdur olmaması açısından yeşil, sarı ve kırmızı vaka uygulaması başlattık. Bu uygulama yoğunluğu azaltmadı belki ama gerçekten acil hastaya ulaşmamızı kolaylaştırdı. Ayakta tedavi edilecek hasta yeşil, tetkik istenen hasta sarı, kalp krizi ya da trafik kazası sonucu gelen ağır hasta ise kırmızı vaka olarak tanımlıyor."

Alıntı : sabah