7 Mart 2011 Pazartesi

Domuz gribinden ölümler Balkanlarda devam ediyor

Yunan medyasında yer alan haberlerde, vaka sayısının özellikle 7-13 Şubat arasında tırmanış gösterdiği, hastanelerin yoğun bakım birimlerinde tedavi görenlerin sayısının da yine bu dönemde yükseldiği aktarıldı.

Şubatın son haftasında vaka sayısının azalmaya başladığı, ancak ülkeyi etkisi altına alan kötü hava koşullarının durumu olumsuz etkilemesinin beklendiği ifade edilen haberlerde, halen 107 hastanın yoğun bakım birimlerinde müşahade altında bulunduğu belirtildi.

Bu arada, son günlerde bu hastalığa karşı aşı olanların sayısında kayda değer bir artış gözlendiği vurgulandı. Sağlık uzmanlarının, aşı için henüz geç kalınmadığı açıklamaları da gazetelere taşındı.

Alıntı. medimagazin.com

16 Şubat 2011 Çarşamba

Dekolteye tecavüz normalmiş..



ARTIK KARTLAR AÇIK OYNANIYOR.TECAVÜZÜ  ÖNLEMEK    İÇİN  ÇIPLAKLIKLA  MÜCADELE ETMEK GEREKLİYMİŞ...''SİVAS'TA  YAKILANLAR , FAİLİ MEÇHULLER , DEMOKRASİ ŞEHİTLERİ BOŞUNA ÖLMÜŞ'' DEMEK İSTEMİYORUM  AMA  BU KAFALAR  HERYERDE KARŞIMIZA ÇIKIYOR..''CUMHURİYET'E  EN ÇOK KADINLAR  SAHİP ÇIKMALI '' TEZİ TEKRAR DOĞRULANDI..





AK Parti'li milletvekilleri tarafından TBMM'ye sunulan ve "hadım yasası" olarak nitelendirilen "cinsel saldırı suçu ile çocuklara ve reşit olmayana tecavüzden yargılananların hadım edilmesini" öngören tasarıya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Orhan Çeker'den tartışılacak bir yorum geldi.

Habertürk gazetesinin haberine göre, her ülkede olduğu gibi Türkiye'de de tacizcilerin olduğunu belirten Prof. Orhan Çeker, sorunun kökenine inilmesi gerektiğini ifade ederek, şunları söyledi:

"Sorunun odağında kim var? Kadın var. Kardeşim sen dekolte giyinirsen bu tür çirkinliklerle karşılaşman sürpriz olmayacaktır. Tahrik ettikten sonra sonucundan şikayet etmen makul değildir.

Bu konuda suçu işleyenleri savunduğum anlaşılmasın. Elbette işlenen suç son derece iğrençtir. Lakin bu suçun işlenmesinde dekolte ve tahrik edici kıyafetler giyinen kadının da etkisi küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Bu konuda tabii ki erkek suçludur ama kadının da suçu gözardı edilirse meseleyi çözümde yanlış adım atmış oluruz. Bu olayda her iki taraf da suçludur."
 
Prof. Çeker, "Öncelikle belirtmeliyim ki dinimizde böyle bir ceza yok. Bu siyasi otoritenin kararı ile uygulanan bir ceza yöntemidir" dedi.

KOMİSYON ÖNERDİ

NTV'ye de konuşan Prof. Çeker, "Kadın tahrik edici şekilde giyinmişse, erkek de kendini tutamadıysa suç ortaktır" dedi.

"Kadın normal giyinmiş ve vakur davranmış, buna karşın tacize uğramışsa erkek yüzde 100 suçludur" diyen Çeker, diğer durumda suçun ortak olduğunu bir kez daha vurguladı.

Erkeklerin hadım edilmesinin ne Kuran'da ne de Hz. Muhammed'in sünnetlerinde olmadığını anlatan Prof. Çeker, "Yaygın bir ahlak anlayışı olmadan ve çıplaklık engellenmeden bunun önüne geçmek imkansızdır" yorumunu yaptı.

Çeker, hangi kıyafetlerin tahrik edici olacağına ise bir komisyonun karar vermesi gerektiğini belirtti.
İlahiyat Profesörü Orhan Çeker, ayrıca çıplaklığı özendiren görsel yayınların da yasaklanması gerektiğini söyledi.

Çeker, son olarak namus cinayetlerinin de dinle ilgisinin olmadığını ve dinde bu durumun yeri olmadığını ifade etti.

İNCELEME BAŞLATILACAK

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süleyman Okudan'ı arayarak, İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Orhan Çeker'in açıklamalarıyla ilgili olarak inceleme başlatılmasını, gerekirse soruşturma açılmasını istedi.

Alıntı : ntvmsnbc.com

5 yıldızlı otelde bile fare varmış..

Fildişi Sahilleri’nden 2007 yılında gelen böcekli ve fareli 5 bin tonluk kakao çekirdeklerini piyasaya süren Altınmarka’nın patronu Birol Altınkılıç’a göre kakaolar doğada yetiştiği için böcek olması da normalmiş.

Habertürk'ün haberine göre; Fildişi Sahilleri’nden 2007 yılında getirilen böcekli ve fareli olduğu bilirkişi raporları ile tespit edildiği halde pazara sürülen kakao çekirdeklerini getiren Altınmarka’nın Yönetim Kurulu Başkanı Birol Altınkılıç’a göre kakaoda böcek normalmiş! Yine raporlarla tespit edilen fare için de “Lüks otellerde bile var” savunması yapan Altınkılıç, söz konusu ürünün geldikten sonra 27 işlemden geçtiğini öne sürüyor.

Habertürk Ekonomi’nin gündeme getirdiği olayı ‘yalanlamayan’ Altınkılıç, kakaolarda böcek olmasının normal olduğunu iddia ederek sorularımızı şöyle yanıtladı.

Böcekli kakaoların geliş süreci nasıl oldu?

Ben bugün sadece Türkiye’ye değil dünyaya mal veriyorum ve biz ham bir ürünü alıp 27 işlemden geçiriyoruz. Bunun kabuğu alınıyor, tozu alınıyor, öğütülüyor, bakterizasyondan geçiriliyor, yağı alınıyor. Kakao Fildişi ve Gana’da çıkar. Biz bunu her ay gemilerle getiririz. Dünyanın en ağır standartları Türkiye’de uygulanıyor. Çekirdek kakao getiriyoruz. Geminin ambarında kakao var. Bu kakao çuvallar içinde geliyor. Hollanda’da, Almanya’da, Fransa’da, İsviçre’de de doğasında olan bir ürün bu. Bunlar gelir, zirai karantina ve Tarım Bakanlığı kontrollerinden geçtikten sonra ithalatına müsaade edilir. Bizde de süreç böyle oldu. İthalatı yapıldıktan sonra, taşını çöpünü pisliklerini yani tabiattan gelen şeyleri ayıklıyoruz. Ayıkladıktan sonra kurutma makinesinden geçiyor. 150 derecede kurutup kabuklarını ayıklıyoruz. Öğütüyoruz, bakterilerini öldürüyoruz. Bizimki Türkiye’de kurulu bir fabrika. Ben burada dünya firmalarıyla rekabet ediyorum. 47 ülkeye ihracat yapıyorum. Bu firmalar beni her hafta denetimden geçiriyor. Duvarından tabanına kadar, çalışan personelin tırnak aralarına kadar. Bu denetimlerin hepsini geçtik.

Her gemi geldiğinde bilirkişi raporu isteniyor mu? Sizden istendiğini göre bunda bir gariplik yok mu?

Yurtdışına baktığınızda Gana’dan gemiye yüklüyorlar kakaoyu; dökme olarak. Bizim gibi çuvallara bile koymuyorlar. Kakao fabrikalarına gidin buradaki standartların yarısı yok orada. Burada o kadar ağır standartlar var ki. Biz en iyi çekirdeği getirip onlarla rekabet ediyoruz. Gemide böcekten başka fare de var. Böceklerin bazıları da hayvan leşiyle besleniyor...

Geminin ambarında bir tane fare bulunmuş. Gemi ambarındaki fareyle benim şirketimin ne ilgisi var? Benimle ne ilgisi var bu farenin?

7 bin tonluk koskoca gemi. Bugün otellere gidin lüks otellerin içinde de bulursunuz fare. Geminin içindeki fareyle benim fabrikamın ne ilgisi var? 1 tane fare çekilmiş; 700 kamyon üründen bahsediyoruz burada. Bunlar bizim fabrikaya geliyor, denetleniyor. Karantina Müdürlüğü bakıyor, Tarım Bakanlığı bakıyor.

9.5 milyon dolarlık 5 bin ton kakao geldi


Temmuz 2007’de Fildişi Sahili’nden yola çıkan 5 bin ton kakao çekirdeği, İstanbul Ambarlı Limanı’na yanaşmıştı. Al Hurreya adlı gemideki yükü kontrol eden Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı İstanbul Zirai Karantina Müdürlüğü, kakao çuvallarının içinde çok sayıda canlı ve ölü böcek tespit edilince gemiyi karantinaya aldı. 3 Ağustos’ta ise gemi ambarındaki kakaolar fümigasyon yöntemiyle ilaçlandı. Türkiye’nin toplam kakao çekirdeği ithalatının onda birini oluşturan 5 bin tonluk kakaonun içinde çıkan böceklere ve fareye rağmen çuvallarla gelen ürün, resmi kurumların da bilgisi dahilinde Türkiye’ye sokuldu. Kakao çekirdekleri, özellikle çocukların tükettiği gıda maddesine dönüştürülüp piyasaya sunuldu.

50 BİN TONLUK İTHALAT


Fildişi Sahilleri’nden 2007’de getirilen 5 bin ton böcekli kakao, Türkiye’nin toplam ithalatının da onda birini oluşturuyor. Türkiye’nin 50 bin ila 60 bin ton arasında değişen yıllık kakao ithalatı bulunuyor. Altınmarka tarafından ithal edilen ve içinde böceklerle bir de fare ölüsüne rastlandığı bilirkişi raporlarına giren kakao, Ağustos 2007 fiyatlarıyla 9.5 milyon dolara denk geliyor.

Alıntı: foodinlife.com

Böcekli kakao yiyoruz galiba?..

Şimdide böcekli kakao yemişiz ve belkide yemeye devam ediyoruz..Kakaoyu getiren firma , Türkiye'nin en büyük kakao ithalatçısı..''Buradan kimler kakao almış veya alıyor'' açıklanmalı..İşin kötü yanı ; bu skandalın , alacağını alamayan gemi kaptanının dava açması sonucu ortaya çıkmış olması...Devlet ; otoritesini ögrenci protestosunda bile gösterirken burada göstermiyor..




Fildişi Sahilleri’nden 2007’de getirilen 5 bin ton böcekli kakao, Türkiye’nin toplam ithalatının da onda birini oluşturuyor. Türkiye’nin 50 bin ila 60 bin ton arasında değişen yıllık kakao ithalatı bulunuyor. Altınmarka tarafından ithal edilen ve içinde böceklerle bir de fare ölüsüne rastlandığı bilirkişi raporlarına giren kakao, Ağustos 2007 fiyatlarıyla 9.5 milyon dolara denk geliyor.

4 Temmuz 2007 tarihinde Fildişi Sahili San Pedro’dan yola çıkan 5 bin ton kakao, aynı yılın 28 Temmuz’unda İstanbul Ambarlı Limanı’na yanaşmıştı. Al Hurreya adlı gemideki yükü kontrol eden Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı İstanbul Zirai Karantina Müdürlüğü, kakao çuvallarının içinde çok sayıda canlı ve ölü böcek tespit edince gemiyi karantinaya aldı. 3 Ağustos’ta ise gemi ambarındaki kakaolar fümigasyon yöntemiyle ilaçlandı.

GIDA ÜRÜNÜ HALİNE GELİP SATILDI

Türkiye’nin toplam kakao çekirdeği ithalatının onda birini oluşturan 5 bin tonluk kakaonun içinde çıkan böceklere ve fareye rağmen çuvallarla gelen ürün, resmi kurumların da bilgisi dahilinde Türkiye’ye sokuldu. Kakao yağı, kakao tozu ve kakao likörü haline getirilen kakao çekirdekleri, özellikle çocukların tükettiği gıda maddesine dönüştürülüp piyasaya sunuldu.

TARIM BAKANLIĞI EL KOYDU

Böcekli kakaonun Türkiye'ye sokulduğu iddialarına ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanlığı inceleme başlatma kararı aldı. Kakaonun piyasaya sürüldüğü iddiası üzerine Koruma ve Kontrol Genel Müdürü Muzaffer Aydemir, böyle bir ürünün gümrükten kapısından giremeyeceğini söyledi. Aydemir ancak gari resmi yollardan ülkeye sokulması halinde ancak böyle bir şey olabileceğini aktardı. Aydemir, "Kaçak yollardan Türkiye'ye girmesinin engellenmesi kolluk kuvvetlerimizin, hepimizin görevi. Biz gümrük kapılarında kılı kırk yararak denetimler gerçekleştiriyoruz. Böyle bir şey olması halinde ülkeye grimesi imkansız. Hemen geeri iade ederi" dedi. Aydemir, konuyu inceleyeceklerini belirtti.
 
Alıntı: Habetürk Ekonomi/Deniz BİLİROĞLU

Fruktoz (mısır şurubu ya da çin şekeri) insan sağlığı için tehlikeli mi?

Gerçek mısır şurubunun resmi...Yani fruktoz..Yoğunluğuna lütfen dikkat!!
Fruktoz insan sağlığı için şekerden daha mı zararlı? Aşırı fruktoz tüketiminin vücuda ne gibi zararları var? Fruktozun normal şekerden farkı, aşırı tüketiminde ortaya çıkan sağlık sorunları ve fruktoz kaynakları üzerine...

Fruktoz, vücudumuzun enerji kaynağı basit şekerlerden (monosakkarit) biridir. Fruktoz ve diğer şekerler vücudumuza kan yolu ile dağılırlar. Gıdaların, kan şekerimize olan etkileri, onların glisemik endeksleri ile ölçülür.

Bir gıda maddesini glisemik endeksi (GI) ne kadar düşükse, kan sekerimize glikoz olarak yansıması o kadar düşük olur. Zayıflamak isteyen insanlar düşük glisemik endeksli gıdaları tercih etmeli. Aynı gıda maddesinin bile glisemik endeksi farklılıklar gösterebilir. Örneğin ham muzun GI’si 43 iken olgun muzunki 74 olabilir. Portakal suyunun GI’si portakal meyvesinden, patlamış mısırın GI’si de patlamamış mısırdan daha yüksektir.

İşte fruktozun GI’si ve fiyatı normal şekerden daha düşük olduğu için uzun yıllar, fruktozun normal şeker yerine kullanılması tercih edildi. Ancak son zamanlarda Amerikan Diyabet Birliği (American Diabetes Association) bu konuda ki görüşünde bazı değişiklikler yaptı.

Fruktozu doğal yollardan, genelde yediğimiz meyve ve sebzelerden alabiliriz. Bunun vücuda bir zararı yoktur. Aksine vücudumuzun glikozu işlemesine yardımcı olması açısından faydalıdır da diyebiliriz. Ancak fruktozun suni yollarla da aşırı olarak tüketilmesi vücudumuzun çalışmasında bazı aksamalara yol açar. Günlük şeker ihtiyacımızın %10’nun fruktoz tarafından karşılanması normaldir. Ama daha fazlasının bazı zararları vardır.

Tükettiğimiz karbohidratlar glikoz zincirlerinden oluşur. Tükettiğimiz gıdalar ile aldığımız glikoz, kan şekerimize karıştığı zaman, vücudumuz insülin salgılayarak dengeyi sağlamaya çalışır. Eğer, şeker yerine fruktoz tüketirsek, fruktozun vücudumuzda işlendiği yerin karaciğerimiz olmasından hareketle, karaciğerimiz, tükettiğimiz fruktozu şeker olarak kullanmaya yetişemediği için fruktozu yağa dönüştürür ve bu yağlar kanımıza yüksek oranda trigliserit olarak yansırlar.

Bu dönüşüm vücudumuza 3 nedenden zararlıdır:

• Kanda yüksek trigliserit oranı damar tıkanıklıklarına dolayısı ile kalp hastalıklarına yol açar.

• Ortamda ki aşırı fruktoz, vücudumuzun doygunluk alarm sistemini yanıltır ve bize daha açmışız hissini verdiği için biz yeterli gıdayı almış olsak bile açlık hissimiz dinmediği için yemek yemeğe devam ederiz. Bu, vücudunuzun kilo alma nedenlerinden esas nedenlerden biri olmasa dahi biridir.

• İnsülin, kanımızda glikoz halinde bulunan şekerin, vücut hücrelerinde daha sonra enerjiye dönüşebilecek şekilde depolanmasına yardımcı olan ve pankreas tarafından üretilen bir maddedir. Eğer vücudumuzda insülin üretilmesinde veya insülinin gerektiği gibi kullanılmasında bir aksama varsa, bu şeker hastalığına yol açar. İnsülin bir açıdan hücrelerimizin kapısını, enerjiye dönüşecek glikozu depolamaları için, açmaya yarayan anahtardır. Eğer hücrelerimiz, bu anahtarla açılamıyorsa, insülin hücrelerimizi açmaya etkili olamıyor demektir. Bu olaya da “İnsülin direnci” denir. İşte aşırı fruktoz tüketimi insülin direnci denilen bu olaya da neden olabilir.

FRUKTOZ KAYNAKLARI

Günlük yaşamımızda tükettiğimiz sebze ve meyvelerde bulunan doğal fruktozun vücudumuzda enerjiye dönüşümünde bir problem yaşamayız.

Son yıllarda, mısır nişastasından elde edilen şurubun içindeki glikoz, enzimatik yolla belli oranda fruktoza dönüştürülür. Bu işlem sonucu oraya çıkan ürüne yüksek fruktozlu mısır şurubu veya sanayide söylendiği şekilde “high fructose corn syrup- HFCS” denilir. Ve karışımın içinde ki fruktoz yüzdesine göre HFCS kısaltmasının önüne rakamlar konur. Örneğin bugün, Türkiye de en çok kullanılanı, içecek sanayinde kullanılanı HFCS55’dir (Bu karışımda %55 fruktoz %42 de glikoz vardır). Normal kullandığımız şekerde ki glikoz /fruktoz oranı 50/50’dir. HFCS kullanımının ana amacı, normal şekere göre ucuzluğudur (1Kg normal şeker 1,75 TL+KDV, 1Kg HFCS 55 1,25 TL/Kg).

Mısır nişastasından ele geçen fruktozun, kimyasal açıdan normal gıdalardan alınan fruktozdan hiçbir farkı yoktur. Fruktozun menşei, mısır, pancar, kamış, çilek, soğan, domates ne olursa olsun aynıdır.Kimyasal olarak hiçbir farkı yoktur. Sadece tükettiğimiz gıdalardaki miktarları farklıdır. Örneğin 250 gram domates yediğimiz zaman vücudumuza 2.5 gram fruktoz girerse, teneke kutudaki 330 ml gazlı içecek tükettiğimizde vücudumuza giren fruktoz oranı 23 gramdır (Yani aşağı yukarı 2.5 kilogram domatesinkine eşit).

HFCS ve diğer şekerleri içeren gıdalar

Bugün, nerede ise ambalajlanmış tüm gıdalar içlerinde şeker veya fruktoz içerirler. Örneğin bugün sağlıklı tatlandırıcı diye pazarlanan “meyve konsantreleri” yüksek oranda fruktoz içerirler.

Kaynak : Fructose :Sweet but dangerous. Is HFCS worse than sugar? Laura Dolson, Wikipedia.
Sugar’s many disguises-Recognising sugar on food labels: Laura Dolson

Derleyen: Murat Yasa  /Alıntı: Bilim Teknik 11.02.2011
.

13 Şubat 2011 Pazar

Mısır şurubu (yani kronik hastalık) kol geziyor

Gazozdan çikolataya dek pek çok üründe kullanılan mısır şurubu, kronik hastalıkları salgına dönüştürdüğü ve kanser, kalp, siroz, diyabet gibi çok sayıda hastalığa neden olduğu için Fransa, Hollanda ve İngiltere’de yasaklandı. En büyük üretici olan ABD’de üretim kotası yüzde 10’dan yüzde 2’ye düşürülürken, Türkiye’de yüzde 10’dan 15’e çıkarıldı.



Nişasta bazlı şekerin (NBŞ) bazı AB ülkelerinde yasaklandığı halde Türkiye’de üretim kotasının yüzde 10’dan 15’e çıkarılması bilim insanlarını kaygılandırıyor.
Cumhuriyet Gazetesi’nin haberine göre, dünyanın en büyük 4. şeker pancarı üreticisi olan ülkemizde ton başına 250-300 dolar daha ucuz olan “mısır şurubu” üretmek için 2010’da 500 bin ton mısır ithal edildiği belirtildi.
Uzmanlar, içeriğinde fruktoz olan mısır şurubu ile yapılan gıdaların, kronik hastalıkları salgına dönüştürdüğü, kanser, kalp, siroz, diyabet gibi çok sayıda hastalığa neden olduğunu vurguladı.
Daha az maliyetle elde edilen ve gazozdan çikolataya dek pek çok üründe kullanıldığı belirtilen NBŞ Fransa, Hollanda ve İngiltere’de yasaklanıp en büyük üreticisi olan ABD’de ise üretim kotası yüzde 10’dan yüzde 2’ye düşürülürken ülkemizde üretim kotasının arttırılması yoğun tartışmalara neden oluyor.
İsa Gök (Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı): Avrupa’da kişi başına NBŞ tüketimi 1-1.5 kilo, Türkiye’de ise 6 kilo civarında. Fransa, İngiltere, Hollanda, Almanya gibi ülkelerde de pancardan şeker elde ediliyor. 25 Avrupa ülkesi 1 milyon 200 bin ton NBŞ üretirken Türkiye tek başına 500 bin ton üretiyor. Bir tarafta GDO’lu mısır tüketip halkın sağlığını bozuyoruz diğer taraftan Türkiye’deki çiftçiyi değil, başka ülkeleri desteklemiş oluyoruz. Sendika olarak kotanın düşürülmesi için her yıl dava açıyoruz, mahkeme bizi haklı buluyor ama Bakanlar Kurulu kararı uygulamıyor. ‘Çocuklarınızı NBŞ’den uzak tutun’ adlı kampanya başlattık.
Kenan Demirkol (Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr.): Fruktoz şişmanlığa, şişmanlık da başta kalp damar hastalığından kaynaklı inmeye ve birçok kronik hastalığa yol açıyor. Türkiye’de denetim yok. Piyasada kayıt dışı fruktoz var. Etiketlerde fruktoz oranları belirtilmiyor.
Dr. Yavuz Dizdar (İstanbul Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü): Nişasta bazlı şeker insan metabolizmasıyla uyumlu değil. Mısır şurubu elde edilen mısırın da GDO’lu mısır olma olasılığı yüksektir. Mısır şurubundan elde edilen yüksek fruktoz içerikli şeker, iç organlarda ve karın içinde yağlanmanın en önemli nedenlerinden birisidir. Yağlanma sonucu oluşan metabolik sendromla siroz, karaciğer kanseri, karaciğer rezeksiyonu (karaciğerin bir kısmının ameliyatla alınması) ve transplantasyonu gereken hasta sayısı da artmaktadır. Alkolik olmayan insanlarda da karaciğer yağlanması sık görülür oldu. Bu yağlanmayla diyabet ve kanser gelişmesi olasılığı artmakta…
Türkiye İçecek Gıda Dernekleri Federasyonu üyesi İlknur Menlik ise Türkiye’de GDO’lu üretim olmadığını, fruktoz ve glikozun da tamamıyla yerli mısırdan elde edildiğini savundu.
 Alıntı: Cumhuriyet

Gelecek hafta Tam-Gün'ü görüşecekler

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile dün yaptıkları görüşmede Tam Gün Yasası'nı konuştuklarını belirterek, ''Zannediyorum bir dahaki hafta içerisinde, hem Tam Gün Yasası ile ilgili sorunları, hem sağlıktaki diğer bazı problemleri Sağlık Bakanı, Başbakanımız ve ben biraraya gelerek, bu meseleleri masaya yatırmayı kararlaştırdık'' dedi.

YÖK Başkanı Özcan, Erzurum'da düzenlenen ''25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunlarında'' gümüş madalya alan sporcular ile Türkiye Buz Pateni Federasyonu Başkanı Fahrettin Kandemir'i kabulünden sonra gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Bir gazetecinin ''Dün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmenizde ne konuşuldu?'' sorusu üzerine Özcan, görüşmede Tam Gün Yasası dışında bir konunun konuşulmadığını söyledi.

Başbakan Erdoğan'a konuyla ilgili son gelişmeleri anlattığını belirten Özcan, ''Biliyorsunuz tam gün yasasına geçtikten sonra bizim üniversitelerimizde çalışan öğretim üyelerimizin fark adı altında aldıkları yüzde 20'lik bir meblağ kayboldu. Bunu alamaz duruma düştüler. Yeni bir sistem getiriyorsunuz, bundan bazı öğretim üyeleri zarar görüyor, bu hoş bir şey değildi. Başbakanımıza bunu anlattım. Bunun telafisi için çalışmalar devam ediyordu. Sanıyorum yakın zamanda kaybedilen bu farklar öğretim üyelerine bir şekilde geri verilecek'' dedi.

Başbakan Erdoğan'a konuya ilişkin bir önerisi olduğunu da söyleyen Özcan, ''Öğretim üyelerinin para ile iç içe olması ve paranın üniversite ortamında bu kadar çok konuşulması gerçekten rahatsız edici bir durumdur. Onun için mesela sözleşmeli statü gibi bir statüye geçilmesi belki öğretim üyelerimizi paranın çok konuşulduğu durumdan kurtarır diye düşündük. Böyle bir öneriyle geldim. Kendisi de öneriyi çalışalım dedi. Zannediyorum bir dahaki hafta içerisinde, hem Tam Gün Yasası ile ilgili sorunları, hem sağlıktaki diğer bazı problemleri Sağlık Bakanı, Başbakanımız ve ben biraraya gelerek, bu meseleleri masaya yatırmayı kararlaştırdık. Ben kendilerinden haber bekleyeceğim. Toplantıya çağrıldığımda, üniversiteye ait görüşlerimi kendisine ileteceğim'' diye konuştu.

Tavsiye ettiği sözleşmeli statüde çalışmanın iyi bir sistem olduğunu ifade eden Özcan, ''Şöyle başlanılabilir, geçen sene üniversitede çalışan hocalarımız döner sermaye artı maaş ne kadar ücret aldılarsa bunun aylık ortalaması hesaplanabilir. Önümüzdeki sene bu ücret kendilerine ödenebilir. Böylece onların döner sermaye ile veya herhangi bir parayla ilgili ilişkileri kesilebilir. Kendileri eğitim, öğretimleriyle, araştırmalarıyla çalışmalarına devam edebilirler. Eğer öğretim üyesi o yıl içerisinde performansında bir artış kaydederse bir dahaki yıl vermiş olduğunuz döner sermaye artı maaşta biraz daha artış yapabilirsiniz. Eğer performansında bir düşüş olduysa bu miktardan biraz düşüş yapabilirsiniz. Bu da öğretim üyelerini daha çok çalışmaya teşvik edecek bir sistemdir'' dedi.


Alıntı: medimagazin.com

5 Şubat 2011 Cumartesi

Hamile kadınlar saç boyası kullanmamalı mı?

Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde anne adaylarını bilgilendirmek için düzenlenen ''Gebelikte İlaç Kullanımı'' konulu toplantıda uzmanlar gebelikte alınan ilaçların bebeğe geçme yolları, bu dönemde ilaç kullanımının sınıflandırılması, yanlış ilaç kullanımının zararları, hangi ilacın ne zaman kullanılması gerektiği konularında bilgiler verildi.

Hastane başhekimi Doç. Dr. Ümit Göktolga, ''gebelikte ilaç kullanılmamalı'' ya da ''her ilaç kullanılabilir'' gibi genellemelerin yanlışlığına işaret etti. Hekim kontrolünde, uygun dozda kullanılabilecek ilaçlar bulunduğunu bildiren Göktolga, ''Gebeliğin her dönemi ilaç kullanımı açısından ayrı özelliklere sahiptir. Bunlar içerisinde ilk üç ay (1.Trimaster) en önemli olan dönemdir'' dedi. 

Op. Dr. Ömer Lütfi Tapısız da, gebelikte ilaç kullanırken çok dikkat edilmesi gerektiğini ifade etti. Özellikle gebeliğin ilk ayında ilaç kullanımında ''ya hep ya hiç'' kuralının geçerli olduğunu vurgulayan Tapısız, ''Yani bir aylık bir gebe ilaç kullandığında ya bebeğe hiçbir zarar vermez, ya da düşüğe neden olur. Türkiye'de gebelik sırasında ilaç kullanım oranı çok yüksek. Gebelik sırasında reçeteli ya da reçetesiz ilaç kullanma oranı yüzde 90 düzeyinde'' şeklinde konuştu. Gebelikte ilaç kullanımı nedeniyle ya da kimyasallara maruz kalınmasının bebekte oluşabilecek anomalilerin önlenmesi için doktor onayı olmadan ilaç alınmaması uyarısında bulunan Tapısız, ''Oluşabilecek anomaliler çocuğun hayatı boyunca taşıyacağı olağan dışı bedensel ve zihinsel gelişim bozukluklarını içerebilir. Anne adayının bu anormalliklerin sorumlusu olmaması gerekir'' dedi.
SAÇ BOYALARINA DİKKAT

Op. Dr. Şadıman Altınbaş ise anne adaylarının ağrı kesicileri kullanırken çok dikkat etmeleri gerektiğini bildirdi. Ağrı kesici ve ateş düşürücü ilaçların hekime danışılmadan alınmamasını öneren Altınbaş, ''Eğer ağrı kesici kullanılması gerekiyorsa parasetamol içerikli ilaçlar tercih edilmeli'' tavsiyesini dile getirdi. 

Gebelikte gerekli durumlarda antibiyotik kullanılabileceğini, ancak bunun dozunu ve süresini hekimin belirlemesi gerektiğini vurgulayan Altınbaş, diğer kimyasallarla ilgili de şunlara dikkati çekti:

''Anne adayları gebeliğin ilk üç ayında bitkisel içerikli de olsa kesinlikle saç boyası kullanmamalı, saç düzeltme ve perma gibi işlemleri yaptırmamalıdırlar. İlk üç aydan sonraki dönemde bitkisel içerikli saç boyaları kullanılabilir. Kozmetik kullanımında hiçbir yöntem kesin güvenilir değildir.''

Alıntı :ntvmsnbc.com

31 Ocak 2011 Pazartesi

Yeni uzmanlık süreleri

Sağlık Bakanlığı, Danıştay tarafından hakkında yürütmeyi durdurma kararı verilen üç uzmanlık alanının eğitim süreleri ve rotasyonları ile ilgili olarak uygulamaya açıklık getirdi. Bu uzmanlık dallarının eğitim süreleri, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın makam onayıyla, hukuki süreç tamamlanıncaya kadar 5 yıl olarak uygulanacak. Adı geçen uzmanlık alanlarının zorunlu rotasyonları için de eski süreler geçerli olacak

Sağlık Bakanlığı Tıpta Uzmanlık Kurulu Sekretarya Yürütücüsü Uzm. Dr. Engin Uçar, Medimagazin’e yaptığı açıklamada Danıştay kararı sonrası ruh sağlığı ve hastalıkları, göğüs hastalıkları ve nöroloji uzmanlık dallarının eğitim süreleri ve rotasyonlarıyla ilgili bilgi verdi.

Uçar, Danıştayın daha önce eğitim süreleriyle ilgili yürütmeyi durdurma kararı verdiği kadın hastalıkları ve doğum, kulak burun boğaz, plastik ve rekonstrüktif cerrahi ile kalp ve damar cerrahisinin ardından, son olarak ruh sağlığı ve hastalıkları, göğüs hastalıkları ve nöroloji uzmanlık dallarının eğitim süreleri ve rotasyonlarının yürütmesini durdurduğunu belirtti.

Uçar, Danıştayın kararı ile Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği’nde ve Tıpta Uzmanlık Kurulu kararıyla belirlenen rotasyon sürelerinde boşluk oluştuğunu belirterek, belirsizliği gidermek için harekete geçtiklerini söyledi. Hukuki süreç sonuçlanıncaya kadar Bakan onayıyla bu branşlarda uzmanlık eğitiminin tekrar 5 yıl olarak düzenlendiğini dile getiren Uçar, hukuki boşluğun ancak Danıştay nihai kararını açıkladığı zaman yapılacak yönetmelik değişikliğiyle giderilebileceğine dikkat çekti.

Uzm. Dr. Engin Uçar, Danıştay kararı sonrası rotasyon sürelerini belirlemek için Tıpta Uzmanlık Kurulu’nun toplandığını ve rotasyon alanları ile bunların sürelerinde de eskiye dönüldüğünü kaydetti. Uçar, şu anda eğitimleri bitmemiş olan asistanların yargı kararları çerçevesinde yeni belirlenmiş rotasyonları süreleri ile tamamlamadıkları takdirde uzman olamayacaklarını ifade etti.

 Tıpta Uzmanlık Kurulunun yeni kararına göre, bu branşlar için rotasyon alanları ve süreleri şöyle olacak:

Uzmanlık Alanı ve Süresi                Rotasyonları

Göğüs hastalıkları, 5yıl                   6 ay iç hastalıkları
                                                     3 ay enfeksiyon hastalıkları & kl. mikrobiyoloji
                                                     3 ay radyoloji

Nöroloji, 5 yıl                                  4 ay çocuk nörolojisi
                                                       9 ay ruh sağlığı ve hastalıkları
                                                       3 ay iç hastalıkları

Ruh sağlığı & hastalıkları, 5 yıl        3 ay iç hastalıkları
                                                     9 ay nöroloji
                                                     4 ay çocuk ve ergen ruh sağlığı & hst

Alıntı : medimagazin

Büyük hastane küçüğü yutacak

Yeni taslağa göre; kapasitesi düşük olan hastaneler, daha iyi durumda olan hastane bünyesinde birleştirilecek. Ameliyat sayısı düşük olan hastane yüksek olan başka hastaneye bağlanacak

Hekimlerin büyük ölçüde karşı olduğu ‘Tam Gün Yasası’nın ardından hükümet, tepki çeken bir başka plan için harekete geçti. Sağlık Bakanlığı’nca hazırlanan taslağa göre; birden fazla sağlık tesisinin bulunduğu il ve ilçelerde, hizmet sunum kapasitesi, bina, donanım, sağlık insan gücü ve gelir-gider dengesi daha iyi durumda olan hastane bünyesinde bir veya birden fazla sağlık tesisi birleştirilecek. Bir başka hastanenin bünyesine katılacak hastanede şu kriterler aranacak:

Etkin çalışamama

* Personelin birden fazla sağlık tesisine bölünerek görev yapması nedeniyle nöbet hizmetleri ile ameliyathane, yoğun bakım, yeni doğan yoğun bakım, doğumhane, yanık gibi kritik ve özellikli birimlerin etkin çalıştırılamaması.

* Hasta yatış, cerrahi branş ve masa başına düşen ameliyat, yatak doluluk oranı ve benzeri verimlilik göstergelerinin düşük olması.

* Mal ve hizmet alımlarına ilişkin maliyetlerin yüksek olması, sağlık tesislerine ait işletme giderlerinin gelirlerinden yüksek olması.

* Nöbetlerin genel cerrahi, iç hastalıkları, kadın hastalıkları ve doğum, çocuk sağlığı ve hastalıkları branşları başta olmak üzere, anesteziyoloji ve reanimasyon, beyin cerrahi, ortopedi ve travmatoloji, nöroloji ve benzeri uzmanlık dallarında 24 saat kesintisiz yürütülememesi.

* Kadın-doğum, çocuk, göğüs ve benzeri dal hizmetlerinin bütüncül bir yaklaşım içerisinde sunumunun sağlanamaması.

* Yerleşim yerindeki sağlık tesislerinin mevcut araç-gereç, tıbbi donanım ve teknolojik imkânlarının tüm uzman tabiplerce en üst düzeyde ve koordineli bir şekilde kullanılamaması.

Tek elden planlama

Sağlık Bakanlığı’nın taslağına göre, birleştirilen kurumlarda çalışan personelin sicili, yeni kuruma da intikal ettirilecek. Birleştirilen kurumda hizmetler, binalar ve diğer tesisler tek elden planlanacak. Birleştirme işlemi, Sağlık Bakanlığı’na bağlı genel ve dal hastaneleri ile eğitim ve araştırma hastanelerine bağlı olarak faaliyet gösteren semt polikliniklerini, ek hizmet binalarını, bağlı hastaneleri ve buralarda görev yapan personeli kapsayacak.

Alıntı : Milliyet

Herkes acil memlekette....

Katkı payı alınmaması ve bekleme süresinin "sıfıra inmesi", 'çok da acil olmayan' hastaları da acil servislere yöneltti. Grip olanlar bile poliklinik yerine acil servise koşunca acilde tedavi edilen hasta sayısı, bir yılda 80 milyonu buldu. Bu yoğunluk, gerçekten de ölüm kalım savaşı veren hastaları zor durumda bıraktı. Bu tablo üzerine Sağlık Bakanlığı da harekete geçti. Acil vakaların uluslararası tanımı, "24 saatte müdahale edilmediği zaman ölüme sebebiyet veren vaka" şeklinde... Fakat Türkiye'de son dönemde bu tanımlamanın dışına çıkıldı. 12 liralık katkı payını ödemek istemeyen vatandaş, acil servisleri doldurdu. Üstüne bir de son dönemde patlayan grip salgını eklenince, acil servislerde kriz çıktı. Hatta doktorlar, "acil" teşhisi koymadığında vatandaş tepki göstermeye başladı. Böylelikle gerçekten de durumu acil olan hastalar hizmet alamaz hale geldi.

İKİ ETKEN: PARA VE ZAMAN

Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü İrfan Şencan da, acil servislerdeki sorunu çözmek için bilim adamlarını bir araya getirerek, profesyonel bir çalışma başlattı. Şencan, bu çalışmayı SABAH'a şöyle açıkladı: "Devlet hastaneleri ve üniversite hastanelerine yılda 250 milyon hasta geliyor. 250 milyon hastanın yüzde 30'u acil servislere gidiyor. Bu da 80 milyon hasta demek. Bu rakam dünya ortalamasının çok üstünde. Bu başvurular, gerçekten acil müdahale gereken hastanın hayatını tehlikeye sokuyor. Acil servislere niçin çok fazla ilgi olduğu konusunda iki hipotez geliştirdik. Birincisi vatandaş, sıfır bekleme süresi olduğu için bu servisleri tercih ediyor. İkincisi ise acile gelen hastadan 12 liralık katkı payı alınmayışı."


AİLE HEKİMLERİNE GECE MESAİSİ

Acil servislerdeki hasta sayısını azaltmak için alınacak önlemleri de sıralayan Şencan, "Özellikle büyükşehirlerde çalıştıkları için gündüz hastaneye gidemeyenler için akşam poliklikleri uygulamasını artıracağız. Ayrıca aile hekimlerine sadece mesai saatlerinde değil, gece de ulaşılabilecek. Gece saat 20.00'de de aile hekimine gidilebilecek. Belki böylelikle acile başvuran hasta sayısını azaltabileceğiz" dedi. Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Seracettin Çom da, "Hastalar aile hekimlerine telefonla dahi ulaşabilirler. Aile hekimi onları polikliniğe gönderiyorsa, acil servis yerine mutlaka polikliniğe gidip muayene olmalılar" dedi.


"GELENLERİN YÜZDE 60'I ACİL DEĞİL"

İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Özgür Yiğit: Hastanemizin acil servisine günde 600 kişi geliyor. Bunun yüzde 60'ı 12 liralık fark ödememek için acili seçenlerden oluşuyor.

Özel Lokman Hekim Hastaneleri Genel Müdürü İrfan Güvendi: Acil hasta olmadığı halde 12 liralık katkı payını vermek istemediği için acil servisi tercih eden vatandaşlar yoğunluk yaratıyor. Ve acil hastaya müdahale zorlaşıyor.

Gazi Üniversitesi Gazi Hastanesi Acil Servis Uzmanları: Son zamanlarda patlak veren grip salgını ve acil serviste katkı payı alınmamasını sağlayan genelge sonrası acil servislerde yoğunluk arttı. Acil servisler tıkandı.


Ayakta tedavi 'yeşil' kalp krizi ise 'kırmızı' vaka

Hastaların acildeki yoğunluktan mağdur olmamaları için kısa vadeli önlemler aldıklarını söyleyen İrfan Şencan şunları anlattı: "Kapasitesi genişletilmiş olmasına rağmen acil servisler çok kalabalık. Bu da önemli vakaların hekimin gözünden kaçmasına yol açabiliyor. Hekim. hastayı muayene etmeden 'Sen acil vaka değilsin' diyemez. Önce muayene ediyor. Hastanın mağdur olmaması açısından yeşil, sarı ve kırmızı vaka uygulaması başlattık. Bu uygulama yoğunluğu azaltmadı belki ama gerçekten acil hastaya ulaşmamızı kolaylaştırdı. Ayakta tedavi edilecek hasta yeşil, tetkik istenen hasta sarı, kalp krizi ya da trafik kazası sonucu gelen ağır hasta ise kırmızı vaka olarak tanımlıyor."

Alıntı : sabah

19 Ocak 2011 Çarşamba

Geleceğe mektup..

 SADECE OKUYALIM....

Benim bir oğlum var-19.01.2011-Banu YELKOVAN-RADİKAL

Duydum ki "TT Are-na'dakilerin babaları belli değildir" diyenler olmuş, en azından anneleri kim bilsinler.

Üç yaşına basmak üzere olan bir oğlum var. İyi bir insan olsun istiyorum. Dürüst olsun. Çalışkan olsun. Büyüklerini saysın. Küçüklerini sevsin. Sevildiğini ve ona her zaman güvenen bir ailesi olduğunu bilsin. Ama o, ailesine değil, en çok kendine güvensin. Her zaman elinden gelenin en iyisini yapan bir insan olsun. Elinden gelenin daha azıyla yetinmesin. Değerleri olsun. Gerekirse uğruna her şeyini feda edebileceği değerleri. Eğilmesin, bükülmesin. Kimseden fayda ummasın, kol kanat dilenmesin... Fikri, vicdanı, irfanı hür olsun...

Paylaşmayı bilsin. Ödünç aldığını geri vermeyi unutmasın. Doğru bildiğini yapmaktan çekinmesin. Konuşmak kadar, dinlemeyi de önemsesin. Dünyanın en iyi hatibi de olsa, dinlemenin konuşmaktan daha değerli olduğunu öğrensin. Kibar bir insan olsun. Başkalarına değer versin. Dedikodu yapmasın. Zor da olsa her zaman doğruyu söylesin. Oyun oynayacaksa, adil oynasın. Kuralına göre, centilmence oynasın. İşler zora girince mızıkmasın. Ne hak yesin, ne hakkını yedirsin...

Olur olmaz şikâyet etmesin. Zırt pırt ağlamasın. Affedici olsun. Sahip olduklarına şükretmeyi bilsin. Sabırlı olsun. Tabii mümkünse akıllı, yetenekli ve şanslı da... Etrafta küçük padişahlar gibi dolaşan çocuklardan olmasın... Hani her istediği alınan, her dediği yapılan... Hastalanmasın diye misafirlere galoş ikram edilen, sadece çizgi film seyredilen evlerde yaşayan... O uyanmasın diye alçak sesle konuşulan ama kendisi bar bar bağıran... Yok valla, o evlerden olmadı, olmasın bu ev. Benim oğlum, saltanatın bittiğini, bu ev sınırları içinde ya da dışında padişah olamayacağını anlasın.

Ha buna karşılık birey olduğunu da bilsin. Bu ailenin bir ferdi olduğunu, sözünün dinlenmesi için 18 yaşına gelmesi gerekmediğini, mantıklı bir şey söylüyorsa kabul edeceğimizi, tehlikeli bir şey yapıyorsa pek tabii engelleyeceğimizi, tehlike arzetmeyen her şeyin başkalarını rahatsız etmiyorsa serbest olduğunu, ona ‘koşma düşersin’ bile demeyeceğimizi, aksine koşmasını ve düşerse bir şey olmayacağını görmesini istediğimizi bilsin... Bu ev sınırları içerisinde ne anne-baba olmanın abartıldığını, ne çocuk olmanın azımsandığını düşünmesin...

Şımarık olmasın benim oğlum. Arsız olmasın. Dağıtırsa, toplamak zorunda olduğunu bilsin. Kadın-erkek işi diye bir ayrım olmadığını, ‘su getir’ derse o suyun başından aşağı döküleceğini, başka çocuğun elindeki oyuncağı çekip almasına izin vermeyeceğimizi, insan gibi almayı bilmiyorsa, o oyuncaktan kusur kalacağını tahmin etsin. Hak ve sorumluluğun kol kola yaşadığını, sorumluluklarını üstlenmeden haklarının olamayacağını anlasın. Ne 8, ne 18 yaşında silahla oynamasın benim oğlum. İçki içecekse kendi bilir ama ağzıyla, adabıyla içsin.

Yapması gereken bir işi yaptığı için övünmesin. Gerim gerim gerinmesin. Bizim ailede dürüstlüğün ve çalışkanlığın meziyet sayılmadığını, herkesin zaten öyle olması gerektiğini beklediğimizi bilsin. Düşene bir tekme de o vurmasın. Köşeyi dönmeyi beceri saymasın. Başarının eşiğinden atlayınca kavuşulacak bir kapı değil, basamak basamak çıkılacak bir merdiven olduğunu ama her çıkışın bir de inişi olabileceğini unutmasın. Haksızsa özür dilemeyi bilsin ama abartmasın. Varsın biraz naif olsun ama yalaka olmasın.

Gündem ne, sen ne yazmışsın demeyin. Duydum ki “TT Are-na’dakilerin babaları belli değildir” diyenler olmuş, en azından anneleri kim bilsinler istedim.

Banu YELKOVAN-RADİKAL

18 Ocak 2011 Salı

Metabolizma nasıl hızlandırılır?

Metabolizma hızı yavaş  insanlar günlük hayatlarında çok hareket etmiyor ve yanlış besleniyorlarsa daha fazla kilo sorunu yaşıyorlar. Metabolizma ve İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ayça Kaya, metabolizma hızını artıracak öneriler veriyor.

Metabolizma hızı kişiden kişiye fark gösterir. Metabolizma hızını belirleyen en önemli etmen vücut kas dokusudur. Kas kitlesi arttıkça metabolizma hızı artar. O nedenle sporcuların, kas kitlesi kadınlara göre daha fazla olan erkeklerin metabolizma hızı daha fazladır. Aynı zamanda vücut yüzeyi ile de metabolizma doğru orantılıdır. Yani vücut büyüdükçe o vücudu çalıştırmak için gerekli olan enerji artar aslında. O nedenle fazla kilolu bir insanın normal kilodaki bir insana göre metabolizması daha hızlıdır. Özellikle zayıflama tedavisinde kişinin yemek durumu metabolizma hızına göre belirlenir. Eğer bir kişiye zayıflasın diye metabolizma hızının çok altında bir beslenme programı yapılırsa, vücut yağ dokusu yerine kas dokusunu kaybeder bu da metabolizma hızını yavaşlatır ve bu kişilerin tekrar daha fazla kilo alması gibi bir sorun ortaya çıkar.

Metabolizmayı hızlandıran on bilimsel öneri:

KOLA YERİNE AYRAN İÇİN, İYİ UYUYUN...

1)      Düzenli uyuyun. Gece en geç 24.00’de uyuyun, sabah en geç 07.00’de uyanın. Çünkü vücut kendini uykuda onarır.

2)      Düzenli olarak aerobik egzersiz yapmayı alışkanlık haline getirin. Haftada en az 3 gün 45 dakikalık bir tempolu yürüyüş yapın.


3)      Ağırlık çalışmayı ihmal etmeyin. Metabolizma hızının en belirleyici faktörü kas dokusu olduğu için kaslarınızı da düzenli çalıştırın.

4)      Kola, gazoz gibi asitli ürünler yerine su için.  Su insan vücudunun en önemli bileşenidir. İyi bir metabolizma, iyi bir dolaşımdan bu da iyi bir boşaltımdan geçer. O nedenle günde 2-2,5 litre su içmeye özen gösterin.

5)      Acıktığınızda mutlaka vücudunuza cevap verin. Açlığı ertelemek metabolizma hızını yavaşlatır. Küçük bir meyve bile yeseniz yeterli olur.

6)      Metabolizmayı en çok çalıştıran yiyecekler proteinlerdir. Beslenmenizde dengeli bir şekilde protein tüketin. Ancak hiç karbonhidrat almadan sırf protein yenilerek yapılan diyetler son derece yanlış. Bu tür diyetlerle hızlı kilo verilse bile, damar hastalığına yakalanma riskini artırdığı biliniyor.

7)      Az az sık sık yemek metabolizmayı canlı tutuyor.

8)      Yemeklerinizin yanına eklediğiniz iki-üç kaşık yoğurt yüksek kalsiyum içeriği nedeni ile metabolizma üzerine olumlu etkileri var.

9)      Lif oranı yüksek olan yiyecekler, özellikle taze sebze ve meyveler, kurubaklagiller ve tam tahıllı ürünleri de düzenli tüketmek şart.

10)  Yeşil çay için. Kahve ve çay içerdiği kafein içeriği nedeni ile metabolizmayı çalıştırır. Ancak çok fazla tüketilirse çarpıntı ve uykusuzluğa neden olabilir. Yeşil çayın antioksidan kapasitesi çay ve kahveye göre daha fazladır. Günde 1-2 fincan yeşil çay tüketmek hem metabolizmayı hızlandırır hem de yaşlanmaya gidiş sürecini yavaşlatır.

Alıntı : medimagazin.com