22 Şubat 2012 Çarşamba

Bebek cildi ile ilgili doğrular

BEBEK CİLDİ YETİŞKİN CİLDİ GİBİ BAKIM GÖREBİLİR, EKSTRA KORUMAYA GEREK YOKTUR - YANLIŞ

Bebekler  eşsizdir, büyüklerin küçük modeli değildir. Yetişkinlere göre bebek cildinin, yapısal, oluşumsal ve işlevsel farklılıkları vardır.  Bebeğin cildi yetişkin cildine göre daha az nemlendirici faktör içerir, yani daha az melanin vardır.    Suyu çok çabuk emer ancak çok da çabuk su yani nem kaybeder. Yetişkin ve bebek cildinin yüzeyleri de farklıdır, bebek cildi daha incedir. Bu nedenle, bebek cilt bariyeri daha hassas ve incedir; çok kolay bariyer özelliğini yitirip, alerjenleri daha kolay cilt altına geçebilir.  Tüm bu sebeplerle bebek cildinin özenle korunması gerekir.

BEBEĞİN TEMİZLİĞİ İÇİN SU YETERLİDİR –YANLIŞ

Su tek başına etkili bir temizleyici olamaz. Özellikle bebek bezi bölgesinde zararlı bakterleri temizlemek için su yetersiz kalır.  Ayrıca, bebek temizliğinde sadece su kullanımının bebek cildine olumsuz etkisi de olabilir.  Çünkü, yalnızca su kullanımı bebek cildini kısa süreli yaklaşık 30 sn kadar nemlendirir, ardından kurutur.  Sağlıklı bir bebek cildinin pH seviyesi 5,5’tir, ancak suyun pH değeri 7,5 olduğundan su tek başına bebek cildinin pH seviyesini yükseltir ve bebeğin cilt bariyerinin bozulmasına neden olur.

TÜM TEMİZLEME ÜRÜNLERİ BEBEK CİLDİNE ZARARLIDIR. – YANLIŞ

Sağlıklı bebek cildinin pH’sı 5,5 olmalıdır. Ancak bazı sabun ve temizleyiciler cildin pH’sını 9-10’a yükseltebilir, cilt hasar görür. Gen ve çevre bileşimi ile cildi koruyan tabaka kırılır ve enflamasyona açık hale gelir.  Bu nedenle bebeğinize uygun temizliyiciyi seçerken bebek cildinin pH’sına uygun  doğru ürünler tercih edilmelidir. Cildi temizlerken nemlendiren bebek ürünlerini kullanmak en iyisidir.

BEBEK ÜRÜNLERİNDEKİ KORUYUCU MADDELER SAĞLIK AÇISINDAN RİSKLİDİR. – YANLIŞ

Güvenle formüle edilen bebek ürünlerinin içine bozulmalarını engellemek, bu ürünleri zararlı bakteri oluşumundan korumak için koruyucu (prezervatif) maddeler konur. İçinde kimyasal koruyucu madde olmayan organik ürünlerin, başta bebek cildi olmak üzere tüm ciltler için iyi olduğu iddia edilmektedir.  Oysa bu koruyucu maddelerin eklenmemesi, organik ürünlerin bozularak bakteri üretmesine ve  bebeğe sürüldüğünde bebek cildine zarar vermesine neden olur.

ZEYTİNYAĞI BEBEK MASAJINDA KULLANILACAK EN İYİ YAĞDIR. – YANLIŞ

Bazı bitkisel yağlar yüksek düzeyde asidik oldukları için cilt bariyerine hasar verebilirler. Anneler tarafından çok tercih edilen zeytinyağı yüksek düzeyde oleik asit içerir. Bu cilt bariyerinin ikiye ayrılmasına neden olur.  Genetik dizpozisyon, egzama gibi cilt bariyeri incelmiş bebeklerde zeytinyağı kullanımı bebeğin cildine zarar verir.  Bu nedenle bebek cilt bakımında bebek cildi için geliştirilmiş mineral bebek yağları tercih edilmelidir.

İngiltere Shiffield Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji ve Biyomedikal Bölümü Başkanı Prof. Micheal Cork

Alıntı : ebebek.com

Emzirme döneminde dikkat edilmesi gerekenler

Emzirme döneminde ortaya çıkan sorunlardan biri ağrılı meme başıdır. Ağrılı meme başının daha ileri şekli meme başı çatlağıdır; emziren annelerin çoğunun yaşadığı ağrılı bir durumdur. Emzirmenin başlangıcında ve sıklıkla da doğumdan sonraki ikinci veya üçüncü günde görülür. Meme başında çatlak oluşmasının nedeni hatalı emzirme tekniğine bağlı olarak bebeğin hatalı pozisyonda tutulması ve dolayısıyla memeyi hatalı emmesidir. Emzirme sırasında meme ucundaki kahverengi bölge mümkün olduğunca bebeğin ağzının içinde olmalıdır. En sık yapılan hata sadece meme başının bebeğin ağzına yerleştirilmesidir. Bu pozisyonda emzirme yapılması ile önce ağrılı meme başı dediğimiz durum ortaya çıkar. Hatalı emzirmenin devamında ise meme başı çatlakları meydana gelir. Bazen tüm önlemlere ya da uygun yaklaşımlara rağmen meme başında çatlak oluşur, uzun süre iyileşmez.

Uzun süren meme başı çatlaklarının en önemli nedeni mantar enfeksiyonu olup bebeğin ağzında ortaya çıkan pamukçuk ya da bebek bezi pişiği ile bağlantılıdır. Bu durumda en uygun yaklaşım bebekteki pamukçuk ve pişiğin tedavi edilmesi, meme başlarının karbonatlı su ile temizlenmesidir. Mantara yönelik ilaç tedavisi uygulamak da gerekebilir. Meme başı çatlaklarının tedavi edilmesi, hem emzirme sırasında annenin çektiği acıyı azaltılır ve bebek için elzem olan anne sütü ile beslenmeyi sağlar, hem de bu çatlaklardan memeye mikropların girip iltihap geliştirmesine mani olur. Emziren kadında, tedavi edilmemiş süt kanalı tıkanıklığı veya memelerde süt birikmesi sonucu mastit (meme iltihabı) ortaya çıkar. Meme iltihabı olan annelerin memeleri şiş, kızarık ve ağrılıdır. Annede ateş, üşüme, titreme ve halsizlik olabilir. Annenin mutlaka göğüslerini boşaltması gerekir. Mastiti olan anne bebeğini emzirebilir. Memelerin boşaltılması memede apse gelişmesini önler.
Emzirmeyen anneye önerileriniz neler olur?
Herhangi bir tıbbi engel yoksa tüm anneler bebeklerini emzirmelidir. Emzirmek anne ve bebek arasında duygusal bir bağ kurulmasını sağlar. Her anne bu güzel duyguyu tatmalıdır. Ancak bazı tıbbi nedenlerden dolayı emzirme yapılamaz. Hazır mamalarla beslenme şekline “doğal olmayan beslenme” denir. İlk altı ay anne sütü ya da hazır mamalarla beslenen bebeklere su vermeye gerek yoktur. Hazır mama kullanan ailelere, hep aynı mamayı kullanmamalarını ve farklı mamaları dönüşümlü kullanmalarını öneriyoruz. Mama seçiminde, bilinen ve güvenilir bir firmanın ürünü olmasına, içeriğinin kutusunun üzerinde ayrıntılı olarak yazılı bulunmasına, anne sütünden daha şekerli ve vanilya tadında olmamasına ve yan etkilerinin belirtilmesine dikkat edilmesi gerekir. Hazır mama ile beslenen bebeklerde hastalık riski daha yüksektir ve mamaların hijyen kurallarına göre hazırlanması büyük önem taşır. Mutlaka kaynamış temiz su kullanılmalı, aynı su birkaç kez kaynatılıp öyle verilmemeli, öğün sonrası kalan mama tekrar kullanılmadan atılmalı, biberon temizliği güzel yapılmalıdır. Mamalar kutuların üstünde yazan ölçülere göre hazırlanmalıdır. Mama hazırlandıktan sonra soğutulması gerekiyorsa akan su altında ya da benmari usulü soğutulmalıdır. Mikrodalga fırın kullanılmamalıdır. Tabii ki mama hazırlama işleminden önce eller iyice yıkanmalıdır.
Emzirirken önem verilmesi gereken noktalar nelerdir?
Öncelikle anne ve bebeğin birbirine alışabilmesi için zaman gerekir. Birkaç gün alır. Sonrasında emzirme işlemi son derece keyifli bir hal alacaktır. Emzirirken dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, annenin doğru teknikle ve sık sık emzirmesi, memelerin boşaltılması ve annenin kendine güvenmesidir. Meme ucunun herhangi bir madde ile silinmesi ya da temizlenmesi gereksizdir. Temizlemeye yönelik yapılan işlemler hem meme başı çatlağı oluşumuna hem de her annenin kendi memesinde oluşan ve bebeğinin koklayarak memeyi bulmasını sağlayan maddelerin ortadan kalkmasına neden olur. Bu nedenlerle en uygun işlem, emzirme sonrası bebeğin memeyi kendiliğinden bırakmasını beklemek, bebek bırakmıyorsa bebeği memeden yavaşça ayırmak ve ardından meme başına anne sütü sürmektir. Emzirilen bebeğe özellikle ilk dört hafta kesinlikle emzik ya da biberon verilmemelidir. Anne sütü ile beslenen bir bebeğe ilk altı ay su dahil anne sütünden başka hiçbir gıda verilmemelidir. Emziren anne bol bol istirahat etmeli, uyumalı, uyumasa bile bebeğini yanına alıp yatarak dinlenmelidir. Ilık su ile duş almak rahatlatıcıdır. Emzirme döneminde annetükettiği gıdalara dikkat etmelidir. Neyi yiyip neyi içeceği tamamen anneye bırakılmalıdır; süt yapan özel bir gıda yoktur. Süt yapan faktör doğru teknikle ve sık emzirmedir.
Lohusalık döneminde nelere dikkat etmek gerekir?
Günümüzde kadınlar gebelik, doğum ve lohusalıklarını son derece doğal süreçlermiş gibi geçirmektedirler. Oysa gebelik, doğum ve emzirme doğaüstü olaylardır. Bu nedenle de kadınlar hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam etmemelidirler. Yaklaşık kırk gün süren lohusalık döneminde, eskilerin yaptığı gibi anne dinlenmeli, yatmalı, uyumalı ve bebeğine bakmalıdır. Bu dönemdeyorulmaması ve tüm enerjisini bebeğine vermesi lazım. Ailenin diğer bireylerinin de anneye yardımcı olması gerekir. Lohusa çok hassastır; çabuk alınır, çabuk ağlar. Bu durum normal karşılanmalı, anneye destek olunmalı, cesaretlendirilmelidir. Lohusalıkta her on anneden sekizinde “annelik hüznü” denilen durum görülür. Duygularında sık sık değişiklik yaşar. Mutluyken bu durum sonsuza kadar böyle sürecekmiş gibi gelir, ancak birkaç dakika sonra anne üzüntülü ve endişeli bir ruh halinde olabilir. Bu duygusal dalgalanmalar son derece normaldir ve doğumdan birkaç hafta sonra geçer. Her on anneden birinde ise doğum sonrası depresyon denilen durum ortaya çıkar. Doğum sonrası depresyon ciddi bir durum olup tedavi gerektirir.
Çalışan anne nelere dikkat etmeli?
Öncelikle yasanın kendisine tanıdığı hakları iyi bilmeli. Ücretli doğum izni doğumdan önce ve sonra sekizer haftadır. Doktor raporu ile beklenen doğum tarihinden üç hafta öncesine kadar çalışabilir. On iki ay ücretsiz izin kullanma hakkı vardır. Doğum sonrası izni biter bitmez çalışmak isteyen annenin, bebeği bir yaşına gelene kadar günde bir buçuk saat süt izni kullanma hakkı bulunur. Çalışan anne bebeğinden ayrı kaldığı dönemde sütünü sağıp saklayabilir. Süt sağma işi elle, el pompası ya da elektrikli pompa ile yapılabilir. Çalışan anne geceleri bebeğini emzirmeyi ihmal etmemeli, gerekirse aynı odayı paylaşmalıdır.
Bebeğe hem anne sütü hem de mama vermek doğru mudur?
Anne sütü ile beslenme doğal beslenmedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün önerisi, ilk altı ay anne sütü ile beslenme yapılması, altıncı aydan sonra uygun ek gıdalara geçilerek emzirmenin en az iki yaşına kadar devam ettirilmesi yönündedir. Anne sütü ile beslenen bebeklerin su dahil başka bir gıdaya ihtiyacı yoktur. Eğer çocuğunuzun doktoru tarafından hazır mama önerilmiyorsa, kesinlikle kullanmayın ve çocuğunuzu anne sütünden mahrum bırakmayın. Hazır mamalar sıklıkla inek sütünden elde edilir. Dolayısıyla anne sütü ile mukayese bile edilemez. Ne de olsa her canlının sütü kendi yavrusu içindir.
Alınıt : ebebek.com

Baş ağrısı neye işaret olabilir?


Hayatında hiç baş ağrısı çekmemiş insan bulmak oldukça zor. Kadınların yüzde 95'i erkeklerin ise yüzde 90'ı yılda en az bir kez baş ağrısı çekiyor. Toplumlarda görülme oranı değişmekle birlikte, yüzde 30-40 ile en sık gerilim tipi baş ağrısı, 2. sıklıkta ise ortalama her 4-5 kişiden birini etkileyen migren görülüyor. Duygusal stres, uzun süre stres içinde çalışmak, düzensiz beslenmek ve uykusuzluk gibi yaşam alışkanlıklarından etkilenen baş ağrıları günlük yaşamı olumsuz etkilese de tehlikeli olmuyor. Ancak bazı tip baş ağrıları var ki beyin tümörü, beyin kanaması veya anevrizma gibi yaşamı tehdit eden ciddi hastalıkların ilk, bazen de tek belirtisi olabiliyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Beyza Çitçi Yalçınkaya, asla atlanmaması gereken 9 baş ağrısı sinyalini anlattı.

BAŞ AĞRISINDA BU SİNYALLER İHMALE GELMEZ!

Dr. Beyza Çiftçi Yalçınkaya, aşağıdaki baş ağrıları sinyallerinin yaşamı tehdit eden hastalıkların habercisi olabileceği için bu durumlarda zaman kaybetmeden bir nöroloji uzmanına başvurulması gerektiği uyarısında bulundu. İşte o sinyaller: 

1. Çok şiddetli ve ani başlayan baş ağrıları:
Kişi hayatında ilk kez, çok şiddetli ve yaklaşık 1 dakika içinde en yüksek şiddetine ulaşan baş ağrısı tarif ediyorsa subaraknoid kanamadan şüphe ediliyor. Subaraknoid kanama, beyin damar duvarlarındaki anomaliden kaynaklanan balonlaşma şeklinde tarif edilebilecek anevrizmaların yırtılması nedeniyle oluşuyor. Baş ağrısı bazı hastalar tarafından ''başımın içinde bir şey patladı'' şeklinde de ifade ediliyor. Yakınması olmayan hastada ani ve şiddetli baş ağrısı ile birlikte bilinç değişiklikleri, uyku hali, bulantı, kusma, ışık hassasiyeti, epilepsi (sara) nöbetleri gözlenebiliyor. Hastaların yaklaşık dörtte biri ilk 24 saat içinde kaybedilebiliyor. Bu nedenle hastanın acil olarak hastaneye ulaştırılması gerekiyor. 


2. Giderek şiddetlenen ve geçmeyen baş ağrısı: 
Baş ağrısı altta yatan tehlikeli bir hastalık olmaksızın da sık görülmesine rağmen, eğer ağrı gittikçe artıyorsa mutlaka önemsenmeli. Sigara içen ve doğum kontrol hapı kullanan genç bir kadında gittikçe şiddeti artan baş ağrısı, beyin venlerinde pıhtılaşma sonucu oluşan serebral sinüs trombozu gibi hızla tedaviye başlanması gereken bir hastalığın işareti olabiliyor. 

3. Hapşırmak, ıkınmak, cinsel aktivite veya efor ile ortaya çıkan baş ağrısı: 
 Egzersiz, hapşırmak veya ıkınmak gibi kafa içi basıncının artması nedeniyle baş ağrısı oluşması, kafa içinde yer kaplayan bir oluşum düşündürüyor. Beyin tümörleri, anevrizmalar bu tip baş ağrısına neden olabileceği gibi, genç-orta yaş şişman kadınlarda daha sık gözlenen, beyin omurilik sıvısının basıncının artmasının neden olduğu psödotümör serebri gibi hastalıklar da buna neden olabiliyor. 

4. Kafa travması sonrası ortaya çıkan baş ağrısı: 
 Özellikle trafik kazaları gibi şiddetli kafa travmalarından sonra kafa kemiklerinde kırıklar, beyin dokusunda ya da beyin zarları arasında kanamalar oluşabiliyor. Daha az sıklıkta beyin zarları arasında sızıntı şeklindeki kanamalar başlangıçta bulgu vermeyip travmadan günler, hatta aylar sonra baş ağrısı ve denge bozukluğu gibi bulgularla ortaya çıkabiliyor.

5. Kol ve bacakta uyuşma, güçsüzlük, görme bozukluğu, konuşma güçlüğü gibi nörolojik semptomların eşlik ettiği baş ağrısı:
Baş ağrısı ile bu nörolojik işaretlerin görülmesi beyin dokusunda sorun olduğunu bildiriyor. Yukarıdaki hastalıklara ek olarak örneğin inme hastalarının yüzde 10'unda inme öncesinde baş ağrısı görülebiliyor. 


6. Tedaviye rağmen düzelmeyen baş ağrıları:
Kafa içinde yer kaplayan lezyonlar, tümör, kafa içi basınç artışı, merkezi sinir sistemi enfeksiyonları gibi beyinde yapısal olarak değişiklik, iritasyon yapan pek çok hastalık dirençli baş ağrısı şeklinde görülebiliyor.

7. Baş ağrısının hep aynı bölgede olması: 
O bölgede yer kaplayan lezyon sonucu ortaya çıkabiliyor.

8. Yüksek ateş, uyku hali, kafa karışıklığı veya vücut döküntüsünün eşlik etmesi: 
 Menenjit beyni çevreleyen zarların, ensefalit ise beyin dokusunun enfeksiyon etkenleri ile oluşan iltihabi hastalığıdır. Bu hastaların hemen tamamında giderek şiddeti artan baş ağrısı görülüyor. Baş ağrısı ile birlikte yüksek ateş, halsizlik, uyku hali olması mutlaka beynin enfeksiyondan etkilendiğini akla getirmeli. Merkezi sinir sistemi enfeksiyonları da ölümcül olabilen ya da sakatlığa yol açabilen hastalıkları oluşturuyor. 

9. İleri yaşta yeni başlayan baş ağrıları: 
 Temporal arterit, 50 yaş üstü bireyleri etkileyen tehlikeli bir hastalık. Orta veya şiddetli, gittikçe artan baş ağrısına, halsizlik, eklem ağrıları, görmede azalma, çiğnerken yorulma gibi semptomlar eşlik edebiliyor. Erken tedavi edilmemesi kalıcı görme kaybına ve beyin hasarına yol açabiliyor. Yine ileri yaşlarda ortaya çıkan baş ağrıları beyin damar hastalıkları ve beyin tümörlerini akla getirmeli. 

GELİŞİGÜZEL ALINAN İLAÇLAR HASTALIĞI ŞİDDETLENDİREBİLİR

Tehlikeli hastalıkların ortaya çıkardığı baş ağrıları, ağrı kesicilere pek fazla yanıt vermiyor. Yine de bazı ağrılarda geçici düzelme ya da ağrı şiddetinde azalma sağlayarak kişinin doktora başvurmasını, dolayısıyla tanı ve tedavisini bir miktar geciktirebiliyor. Bir diğer önemli tehlike ise beyin kanamalarında, örneğin bazı kanı sulandırıcı etkiye sahip ilaçların kanamayı şiddetlendirmesi. Dolayısıyla bu tür baş ağrılarında kişilerin kendilerince çözüm arayışına girmek yerine bir an önce doktora başvurmaları gerekiyor. Günümüzdeki modern teknolojik cihazlar sayesinde baş ağrısına yol açan nedenler kolaylıkla tespit edilebiliyor. 

Alıntı : ntvmsnbc.com

Yabancı doktora giriş serbest...

Yabancı sağlık meslek mensuplarının Türkiye'de özel sağlık kuruluşlarında çalışma usul ve esaslarına dair yönetmelik, Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlandı.

Yönetmelik, diş hekimi, eczacı, ebe ve hasta bakıcılar hariç özel sağlık kuruluşlarında çalışacak tüm yabancı sağlık meslek mensuplarını kapsıyor. 

Türkiye'deki sağlık örgütlerinin ağırlıklı olarak tepkili olduğu düzenlemenin açıklanan yönetmeliğine göre, yabancı hekimler için gereken koşullar şöyle: 

— Diploma ve/veya uzmanlık belgelerinin denkliğinin onaylanmış ve Bakanlıkça tescillerinin yapılmış olması.
— Mesleğini icra etmesine kanunen engel hali bulunmaması.
— Üniversitelerin Türkçe Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezleri tarafından yapılan Türkçe dil sınavında Avrupa Dil Portfolyosu kriterlerine göre (B) veya üzeri seviyede başarılı olunması.
— İlgili mevzuata göre Türkiye'de çalışma ve ikamet izni alınması.
— Hekimler için zorunlu mesleki mali sorumluluk sigortası.

Alınıt : ntvmsnbc.com

8 Şubat 2012 Çarşamba

Sağlık Bakanlığı taşra teşkilatının yeniden yapılandırılmasına ilişkin genelge yayınlandı

BAKANLIK TAŞRA TEŞKİLATI YAPILANDIRMASI İÇİN DÜĞMEYE BASTI.


T.C.
SAĞLIK BAKANLIĞI
Müsteşarlık

SAYI  : B.10.0.MUS.00.00.00.0/22                                                          Tarih:2/2/2012

KONU: Taşra teşkilatının yeniden yapılandırılması, personel, taşınır ve taşınmazların tahsisi ve devri

 
……………………. VALİLİĞİNE
(İl Sağlık Müdürlüğü)

663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname 2/11/2011 tarihli ve 28103 (Mükerrer) sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve Bakanlık Teşkilatı Sağlık Bakanlığı, Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu, Türkiye İlaç ve Tıbbî Cihaz Kurumu ve Türkiye Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü şeklinde yeniden yapılandırılmıştır.

Mezkûr Kanun Hükmünde Kararname ile öngörülenyapılandırma ve değişim, bir değişim yönetimi programı çerçevesinde yürütülmektedir. Değişim yönetimi, değişikliğin tanımlandığı, yönlendirildiği ve uygulamaya geçirildiği bir sistemdir. Planlı ve sistematik bir değişim yönetimi, değişimin başarısını ortaya koymaktadır. Bakanlığımızın değişimini ve yeni yapıya dönüşümünü teminen “Sağlık Bakanlığı Değişim Yönetimi Programı” hazırlanmış ve bu program 28.12.2011 tarihinde Bakanlık Makamınca kabul edilmiştir.
Söz konusu Programda değişimi yönetmek üzere, Değişim Yönetimi Kurulu ve Değişim Yönetimi Genel Koordinatöründen oluşan “Sağlık Bakanlığı Değişim Yönetimi Organizasyonu”teşkil edilmiş ve kurumsal çalışmalarının Değişim Yönetimi Genel Koordinatörününkoordinasyonunda “çalışma grupları” tarafından yapılması öngörülmüştür.

Kanun Hükmünde Kararnamede taşra teşkilatı da, Bakanlık ve bağlı kuruluşlarına göre yeniden yapılandırılmıştır. Bu yapılandırmada İl ve İlçe Sağlık Müdürlükleri ile Sağlık Grup Başkanlıkları Bakanlığın; Kamu Hastane Birlikleri, Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumunun; Halk Sağlığı Müdürlükleri ise, Türkiye Halk Sağlığı Kurumunun taşra yönetim teşkilatı olarak belirlenmiş ve bunlara bağlı hizmet birimleri öngörülmüştür.
Ayrıca Kanun Hükmünde Kararnamenin Geçici 10 uncu maddesinde,  personel, taşınır ve taşınmaz mal, taşıt ve sair araç ve gereçlerin devri, nakli, tahsisi ve benzeri iş ve işlemlerini yürütmek üzere, Bakanlık merkezinde müsteşar yardımcısı başkanlığında en az beş kişiden oluşan devir komisyonunun oluşturulacağı yönünde düzenleme yapılmış ve bu kapsamda Bakanlık merkezinde Müsteşar Yardımcısı Doç. Dr. Turan BUZGAN başkanlığında  “Devir Komisyonu” teşkil edilmiştir. İl teşkilatında da personel, taşınır ve taşınmazlarının devir ve tahsis işlemlerini gerçekleştirmeye yönelik çalışmalar yapmak üzere komisyonlar ve çalışma gruplarının oluşturulması gerekmektedir.

Yeniden yapılandırmaya yönelik olarak taşrada bazı taşınır ve taşınmazların devri ve tahsisi mezkûr Kanun Hükmünde Kararname hükmü ile yapılmış olup, Geçici 8 inci maddede, Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığına ait taşınırlar ile bu Başkanlığın kullanımındaki taşınmazların Türkiye Halk Sağlığı Kurumuna devir ve tahsisinin yapılmış sayıldığı hükme bağlanmıştır. Aynı maddede, Bakanlığın kullanımındaki taşınırlardan ihtiyaç fazlası hâline gelenlerin Bakanlık tarafından oluşturulacak komisyonlar ve belirlenecek usûl ve esaslar çerçevesinde ihtiyaçlarına göre bağlı kuruluşlara bedelsiz olarak devredileceği belirtilmiştir.

Bu kapsamda,
1- Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığına ait taşınırlar ile bu Başkanlığın kullanımındaki taşınmazların Türkiye Halk Sağlığı Kurumuna devir ve tahsisi Kanun Hükmünde Kararname ile yapılmış sayıldığından, ildeki Hıfzıssıhha Enstitüsü Müdürlüklerine ait taşınır ve taşınmazların ve bünyelerindekurulan döner sermayeli işletmelerinin tüm aktif ve pasifleriyle birlikte Halk Sağlığı Müdürlüğüne devir ve tahsisinin ifasını,

2- Bakanlığın taşra hizmet birimlerinden;
A)    1- Hastaneler (diş hastaneleri dahil)
2-      Ağız ve diş sağlığı merkezleri,
3-      Diş tedavi ve protez merkezleri,
4-      Semt poliklinikleri,
5-      Amatem, Endotem, Otizm Mükemmeliyet Merkezi gibi özel tanı ve ileri tedavi merkezlerinin Kamu Hastane Birliklerine;
B)    1- Hıfzıssıhha Enstitüsü Müdürlükleri,
2- Halk Sağlığı Laboratuvarları,
3- E-II ve E-III grubu İlçe Devlet Hastaneleri
4- Toplum Sağlığı Merkezleri,
5-      AÇSAP Merkezleri (gençlik danışma, evlilik danışma merkezleri gibi
üniteleriyle birlikte),
6- Verem Savaş Dispanserleri,
7-      Sıtma Savaş Dispanserleri,
8-       Ruh Sağlığı Dispanserleri,
9-      Deri ve Zührevi Hastalıklar Dispanserleri,
10-  Trahom Savaş Merkezleri/Dispanserleri,
11- Sıtma ve Tropikal Hastalıklar Eğitim ve Araştırma Merkezleri,
12- Kanser Erken Teşhis ve Tarama Merkezleri,
13-  Kanser Kayıt Merkezleri,
14- Sağlık Evleri,
15- Sağlık Merkezleri,
16- Hemoglobinopati Tanı Merkezleri
17- Aile Sağlığı Merkezleri,
18- Aile Hekimliği Birimlerinin Halk Sağlığı Müdürlüklerine;
C)    1- Şube müdürlükleri (Halk Sağlığı Müdürlüğüne devredilecekler hariç),
2-      Acil Sağlık Hizmetleri Başhekimliği,
3-      Uluslararası Tıp ve Kongre Merkezleri,
4-      Afetlerde Sağlık Hizmetleri Birimleri,
5-      112 İstasyonlarının İl Sağlık Müdürlüklerine;
Kullandıkları taşınmazlar, taşınır ve personeli ile birlikte tahsisini ve devrini,

3- Kanser Erken Teşhis ve Tarama Merkezleri, Çocuk İzlem Merkezleri ve Hasta Hakları Birimleri gibi, bir kurumun (örneğin Devlet Hastanesinin)  hizmet birimi içerisinde faaliyet gösteren birimlere, hizmet verdikleri alanların tahsisinin yapılmasını,

4- 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bakanlık taşra teşkilatı araştırmacı kadrosuna atanmış sayılan personelin talepleri, ihtiyaç ve benzeri hizmet gerekleri ile önceki kadrosunun olduğu yer gözönünde bulundurularak İl ve İlçe Sağlık Müdürlükleri ile Sağlık Grup Başkanlıklarında istihdamını,

5- İl Sağlık Müdürlüklerinin taşınır ve taşınmazlarının, 5 inci maddeye göre İllerde kurulacak komisyonlar marifetiyle İl ve İlçe Sağlık Müdürlüğü, Halk Sağlığı Müdürlüğü ve gereğinde Kamu Hastane Birliklerine devrini, ayrıca personelin 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’de belirlenen görevler göz önüne alınarak sözkonusu kurumlar arasında tahsisinin ve devrinin yapılmasını,

6- İllerde teşkil olunacak komisyonlardan;

a)                  Personel Devir Komisyonunun personelden sorumlu il sağlık müdür yardımcısı, birinci basamak sağlık hizmetlerinden sorumlu il sağlık müdür yardımcısı, personel şube müdürü ve il merkezindeki Toplum Sağlığı Merkezi (büyükşehirlerde nüfusu en fazla olan ilçenin) sorumlu tabibi ile İl Sağlık Müdürü tarafından uygun görülecek personelden oluşmasını;

b)                  Taşınır ve Taşınmaz Devir ve Tahsis Komisyonunun idari ve mali işlerden sorumlu il sağlık müdür yardımcısı, birinci basamak sağlık hizmetlerinden sorumlu il sağlık müdür yardımcısı, idari ve mali işler şube müdürü ve il merkezindeki Toplum Sağlığı Merkezi (büyükşehirlerde nüfusu en fazla olan ilçenin) sorumlu tabibi ile İl Sağlık Müdürü tarafından uygun görülecek personelden oluşmasını;

c)      Bu komisyonların İl Sağlık Müdürü koordinasyonunda çalışmasını,

ç)  Devir işlemlerinin Halk Sağlığı Müdürü görevlendirildikten sonra yapılmasını,

7- Personel Devir Komisyonunun çalışması neticesinde, Halk Sağlığı Müdürlüğüne devredilecek personelin listesinin (personelin ismi, unvanı, sicili ve benzeri bilgileri ile) CD ortamında Bakanlığa bildirilmesini,

8- Taşınır ve taşınmaz tahsisi ile personel devir işlemlerinin 24/02/2012 gününe kadar gerçekleştirilmesini,

9- Devir işlemleri sonucunda kadrosunun bulunduğu kurumun dışında başka bir kuruma ait birimde (aynı bağlı kuruluş taşra teşkilatı veya Bakanlık bünyesinde kalan birimler arasındaki geçici görevlendirmeler hariç) geçici görevli çalışan personelin 15/05/2012 tarihinde kadar geçici görevlendirmelerinin devamının sağlanmasını, bu süre içerisinde hizmet gerekleri (kadro fazlalığı, ihtiyaç gibi kıstaslar) çerçevesinde yapılan değerlendirmeye bağlı olarak İl Sağlık Müdürü ve Halk Sağlığı Müdürünün birlikte uygun görüşünü içeren nakil tekliflerinin liste halinde (personelin ismi, unvanı, sicili ve benzeri bilgileri ile) CD ortamında Bakanlığa bildirilmesini,
10- 15/05/2012 tarihinden itibaren personelin Bakanlık ve bağlı kuruluşlar arasındaki nakil işlemleri 657 sayılı Kanunun 74 üncü maddesi çerçevesinde kurumlar arası nakil usulüne tabi olacağından, bu tarihe kadar bütün personel nakil ve devir işlemlerinin gerçekleştirilmesine yönelik işlemlerini yapılmasını,

11- Devredilen personelin özlük dosyasının da yeni kurumuna gönderilmesini,

12- Değişim ve yeniden yapılandırma sürecinde, 663 sayılı KHK’nın 35 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükümleri çerçevesinde, hizmetlerde herhangi bir aksamaya mahal vermeden bağlı kuruluşlar arasında personel görevlendirilmelerinin yapılmasını, yeni kurulan teşkilatlarda işlemleri yürütecek yeterli nitelikte personelin bulunmadığı durumlarda bu kurumların işlemlerinin de önceden işlemleri yürüten personel marifetiyle yapılmaya devam edilmesini,

13- Kamu Hastane Birlikleri faaliyete başlayana kadar, ildeki taşra hizmet birimlerinin Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu ile yazışma ve diğer irtibatlarının İl Sağlık Müdürlüğü üzerinden yapılmasını, bunu teminen bir sağlık müdür yardımcısının koordinatör olarak münhasıran bu işle görevlendirilmesini,

14- Kamu Hastane Birlikleri faaliyete başlayana kadar, il düzeyinde yürütülen stok koordinasyon işlemlerinin ve hastane ihtiyaçlarını karşılamak üzere il düzeyinde yapılan toplu alımlar sonucunda İl Sağlık Müdürlüklerince imzalanan sözleşme veya çerçeve anlaşmaların İl Sağlık Müdürlüklerince yürütülmesini,

15- İl Sağlık Müdürlüğünce laboratuar ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla yapılan alımlara (toplu alımlar hariç) ait sözleşmelerin Halk Sağlığı Müdürlüğüne devrini,

16- İhale süreci ve sözleşmesi devam eden mal alımlarının İl Sağlık Müdürlüğünce yürütülmesini, görev alanına ve ihtiyacına göre Halk Sağlığı Müdürlüğüne devri gerekenlerin bedeli mukabilinde verilmesini, hali hazırda ihalesi yapılmış ve kullanımda bulunan dayanıklı taşınırlar ile tüketime yönelik malzeme stoklarının bedelsiz olarak MKYS üzerinden (Devir - 663 KHK- Diğer Kuruluşlara Devir işlem türü ile) devrini,

17- İl Sağlık Müdürlüklerince yapılan ve sözleşmesi devam eden hizmet alımlarının sözleşme hükümlerinin süre sonuna kadar İl Sağlık Müdürlüğünce yürütülmesini, bu hizmet alımları kapsamında çalıştırılanların ihtiyaçlar doğrultusunda İl Sağlık Müdürlüğü ve Halk Sağlığı Müdürlüğü arasında dağılımı yapılarak çalıştırılmaya devam edilmesini, hizmet bedelinden payına düşen kısmının Halk Sağlığı Müdürlüğünce, İl Sağlık Müdürlüğüne ödenmesini, mevcut sözleşmelerin bitiminden sonra her kurumun ihtiyaçları doğrultusunda kendi ihalelerini yapmasını,

18- Genel bütçe ve döner sermaye ödeneklerinin; İl Sağlık Müdürlüklerine Bakanlıkça, Halk Sağlığı Müdürlüklerine Türkiye Halk Sağlığı Kurumunca, Kamu Hastane Birliklerine ise (Birlikler faaliyete geçene kadar hastane ve ağız ve diş sağlığı merkezlerine) Türkiye Kamu Hastane Kurumunca gönderileceğini,  

19- 31/12/2011 tarihi  itibariyle İl Özel İdarelerine aktarılan ödeneklerden;

a)                  Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünce gönderilen makine teçhizat ödeneklerinin (ihale ilanı yayımlanmış ödenekler hariç) acil sağlık hizmetlerinin yürütülebilmesi için İl Sağlık Müdürlüğünce, 
b)                 İnşaat ve Onarım Daire Başkanlığınca gönderilen onarım ödeneklerinin Halk Sağlığı Müdürlüğünce, 
c)                  Hastane ve ADSM ihtiyaçlarında kullanılmak üzere aktarılan makine teçhizat ve onarım ödeneklerinin ilgili hastane ve ağız ve diş sağlığı merkezlerince,
ç) Diğer ödeneklerin ise ödeneğin gönderiliş amacına uygun olarak kullanılmasını,

20- Sağlıkta Buluşma Noktası (SBN) adlı internet sayfamızda oluşturulan ve İl Sağlık Müdürlerine kullanıcı adı ve şifreleri bildirilen forum ortamında, uygulama birliğinin sağlanabilmesi bakımından devirle ilgili hususların müzakere edilmesini, Bakanlık merkezinde teşkil olunan cevaplandırma grubu tarafından cevaplandırılmak üzere tereddüde düşülen hususlara ve problemlere ilişkin sorularının ve değişime yönelik önerilerinin forum üzerinden Bakanlığa bildirilmesini,

Rica ederim.

Prof. Dr. Nihat TOSUN
Bakan a.
Müsteşar

Alıntı: medimagazin

Mecburi hizmette kısmi iptal kararı

Aşağıda yer alan karar, mecburi hizmet görevine başlamayanların görev yapmadıkları bu sürelerin gün sayısının Devlet hizmeti yükümlülük süresine eklenmesinin Anayasa'ya aykırı olduğuna ilişkindir. Bunun dışında bir iptal kararı yoktur.


7 Şubat 2012 SALI Resmî Gazete Sayı : 28197

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:

Esas Sayısı : 2010/113
Karar Sayısı : 2011/164
Karar Günü : 8.12.2011

İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : Mardin İdare Mahkemesi

İTİRAZIN KONUSU :

7.5.1987 günlü, 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na 21.6.2005 günlü, 5371 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle eklenen Ek Madde 4’ün ikinci fıkrasının dördüncü ve beşinci cümlelerinin Anayasa’nın 13. ve 48. maddelerine aykırılığı savıyla iptali istemidir.

I- OLAY
Devlet hizmeti yükümlülüğünü yerine getirmek üzere ataması yapılan ve görevine başladıktan sonra yükümlülük süresini tamamlamadan istifa ederek ayrılan davacı uzman tabibin görev yapmadığı gün sayısının, daha sonra atandığı yeni görev yerinin Devlet hizmeti yükümlülük süresine eklenmesine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davada, itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme iptali için başvurmuştur.

II- İTİRAZIN GEREKÇESİ

Başvuru kararının gerekçe bölümü şöyledir:
“Davacı ..... vekili Av. ..... tarafından, Çocuk Cerrahisi Uzmanı olan ve Devlet hizmeti yükümlülüğünü yerine getirmek üzere atandığı Şırnak Devlet Hastanesi’ndeki görevinden istifa ettikten sonra yeniden memuriyete dönen davacının tekrar Devlet hizmeti yükümlülüğü kurasına tabi tutularak Mardin Devlet Hastanesi’ne atanmasının ardından, Mardin İli’nin Devlet hizmeti yükümlülüğü süresinin 500 gün olmasına karşın Sağlık Bakanlığı ÇKYS kayıtlarında kendi Devlet hizmeti süresinin 1000 gün olarak göründüğü gerekçesiyle yaptığı itirazın 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa 21/06/2005 tarih ve 5371 sayılı Kanunun 1. maddesi ile eklenen ek 4. maddenin 2. fıkrası uyarınca reddine ilişkin 10.08.2009 tarih ve 12633 sayılı Mardin Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü işleminin iptali istemiyle Sağlık Bakanlığı ve Mardin Valiliği’ne karşı açılan davada dava dosyası incelenerek işin gereği görüşüldü:
Uyuşmazlıkta Uygulanabilecek Yasa Hükümleri:
Dava konusu işleme karşı açılan davada 5371 sayılı Kanun ile 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa eklenen Ek Madde 5’in 2. fıkrasının “Belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içerisinde göreve başlamayanlar ile başladıktan sonra ayrılanların görev yapmadıkları gün sayısı Devlet hizmeti yükümlülük süresine ilave edilir.” biçimindeki dördüncü tümcesi ve “Ancak ilave edilen süre atama yerine göre belirlenen asıl süreden fazla olamaz.” biçimindeki beşinci tümcesi bu davada uygulanabilecek yasa hükmü niteliğini taşımaktadır.
Değinilen Yasa Hükümlerinin Anayasa’ya Aykırılığının Değerlendirilmesi:
Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı 13. maddesinde; “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” kuralı yer almaktadır.
Çalışma ve sözleşme hürriyetinin düzenlendiği Anayasa’nın 48. maddesinde çalışma ve sözleşme hürriyeti için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş ise de Anayasa’nın 18. maddesinde yer alan ve ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmalarının zorla çalıştırma sayılamayacağı yolundaki hükmün çalışma ve sözleşme hürriyetinin kapsamının belirlenmesinde gözetilmesi gerekmektedir.
Dolayısıyla, itiraza konu kuralların Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesine uygunluğu yönünden ele alınması gerekmektedir.
Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasında ölçülülük ilkesi, sınırlandırmanın ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, sınırlandırmanın ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli ve zorunlu olmasını, ulaşılmak istenen amaç ile sınırlandırma arasında bir orantı bulunmasını ifade etmektedir.
300 ila 600 gün arasında değişen sürelerle Devlet hizmeti yükümlülüğüne tabi tutulan tabiplerin belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içerisinde göreve başlamamaları veya başladıktan sonra ayrılmaları halinde görev yapmadıkları gün sayısının Devlet hizmeti yükümlülük süresine ilave edilmesi, ilave edilecek sürenin üst sınırı olarak ise yalnızca atama yerine göre belirlenen asıl sürenin belirlenmesi, çalışma özgürlüğünün ölçüsüz biçimde sınırlandırılmasına yol açabilecek nitelikte olup sözkonusu yükümlülük ile ulaşılmak istenen amaç arasında orantısızlık bulunmaktadır.
Bu itibarla, 5371 sayılı Yasa ile 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa eklenen Ek Madde 5’in 2. fıkrasının “Belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içerisinde göreve başlamayanlar ile başladıktan sonra ayrılanların görev yapmadıkları gün sayısı Devlet hizmeti yükümlülük süresine ilave edilir.” biçimindeki dördüncü tümcesi ve “Ancak ilave edilen süre atama yerine göre belirlenen asıl süreden fazla olamaz.” biçimindeki beşinci tümcesinin Anayasa’nın 13. ve 48. maddelerine aykırı olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan nedenlerle; Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 28. maddesinin birinci fıkrası gereğince, 5371 sayılı Yasa ile 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa eklenen Ek Madde 5’in 2. fıkrasının “Belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içerisinde göreve başlamayanlar ile başladıktan sonra ayrılanların görev yapmadıkları gün sayısı Devlet hizmeti yükümlülük süresine ilave edilir.” biçimindeki dördüncü tümcesi ve “Ancak ilave edilen süre atama yerine göre belirlenen asıl süreden fazla olamaz.” biçimindeki beşinci tümcesinin Anayasa’nın 13. ve 48. maddelerine aykırı olduğu kanısına ulaşılması nedeniyle bu tümcelerin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmasına, dosyada bulunan belgelerin onaylı birer örneğinin Anayasa Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine 28.10.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

III- YASA METİNLERİ

A- İtiraz Konusu Yasa Kuralı
İtiraz konusu kuralların yer aldığı 5371 sayılı Yasa ile 7.5.1987 günlü, 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen Ek Madde 4 şöyledir:
EK MADDE 4- Tıp fakülteleri dekanlıkları ve eğitim hastaneleri baştabiplikleri mezun olan veya uzmanlık ve yan dal uzmanlık öğrenimini tamamlayan tabip ve uzman tabiplerin isim ve adreslerini onbeş gün içinde Sağlık Bakanlığına bildirmekle yükümlüdürler. Diploma ve uzmanlık belgelerinin Sağlık Bakanlığınca tescil işlemlerini müteakip en geç iki ay içerisinde, Devlet hizmeti yükümlülüğü olan personel, atama yerleri ve atama işlemine ilişkin süreç internet sayfasında ilân edilir. Bu ilân tebligat yerine geçer.
Eş durumu ve sağlık mazereti nedeniyle yapılacak atamalar hariç personelin görev yerleri, tercih hakkı verilmek sureti ile kurayla belirlenir. Atama sonuçlarının internet sayfasında ilânını müteakip, gerekli hallerde belgelerini tamamlamak üzere ilgili personele yirmi gün süre verilir. Devlet hizmeti yükümlülük süresi, personelin atandığı yerde göreve katılması ile başlar. Belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içinde göreve başlamayanlar ile başladıktan sonra ayrılanların görev yapmadıkları gün sayısı Devlet hizmeti yükümlülük süresine ilave edilir. Ancak ilave edilen süre, atama yerine göre belirlenen asıl süreden fazla olamaz.
Devlet hizmeti yükümlülüğü kapsamındaki personel, bu görevlerini tamamlamadan mesleklerini icra edemezler.”

B- Dayanılan ve İlgili Görülen Anayasa Kuralları

Başvuru kararında Anayasa’nın 13. ve 48. maddelerine dayanılmış, 18. maddesi ise ilgili görülmüştür.

IV- İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca, Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Fettah OTO, Serdar ÖZGÜLDÜR, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Alparslan ALTAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN ve Celal Mümtaz AKINCI’nın katılımlarıyla 6.1.2011 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında;
1- 7.5.2010 günlü, 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun uyarınca, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ile ilgili gerekli düzenlemeler yapılmadan, Mahkeme’nin çalışıp çalışamayacağına ilişkin ön meselenin incelenmesi sonucunda; Mahkeme’nin çalışmasına bir engel bulunmadığına Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Fettah OTO, Zehra Ayla PERKTAŞ ile Celal Mümtaz AKINCI’nın, gerekçesi 2010/68 esas sayılı dosyada belirtilen karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
2- Dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE,
karar verilmiştir.

V- ESASIN İNCELENMESİ

Başvuru kararı ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu Yasa kuralları, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
İtiraz konusu kurallarla, Devlet hizmeti yükümlülüğünü yerine getirmek üzere ataması yapılan tabipler ve uzman tabiplerden, belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içinde göreve başlamayanlar ile başladıktan sonra ayrılanların görev yapmadıkları gün sayısının Devlet hizmeti yükümlülük süresine ilave edileceği, ancak ilave edilen sürenin atama yerine göre belirlenen asıl süreden fazla olamayacağı öngörülmüştür.
Başvuru kararında, Anayasa’nın 13. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği ve bu sınırlamaların, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı kuralına yer verildiği, Anayasa’nın 48. maddesinde çalışma ve sözleşme hürriyeti için herhangi bir sınırlama sebebi öngörülmemiş ise de Anayasa’nın 18. maddesinde ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmalarının zorla çalıştırma sayılamayacağı yolundaki hükmün çalışma ve sözleşme hürriyetinin belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği, 300 ila 600 gün arasında değişen sürelerle Devlet hizmeti yükümlülüğüne tabi tutulan tabiplerin belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içinde göreve başlamamaları veya başladıktan sonra ayrılmaları halinde görev yapmadıkları gün sayısının Devlet hizmeti yükümlülük süresine ilave edilmesinin ve ilave edilecek sürenin üst sınırı olarak da yalnızca atama yerine göre belirlenen asıl sürenin esas alınmasının çalışma özgürlüğünün ölçüsüz bir şekilde sınırlandırılmasına yol açabilecek nitelikte olduğu ve söz konusu yükümlülük ile ulaşılmak istenen amaç arasında orantısızlık bulunduğu belirtilerek itiraz konusu kuralın Anayasa’nın 13. ve 48. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle iptali istenen kural Anayasa’nın 18. maddesi yönünden de incelenmiştir.
“Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa’nın 13. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği ve bu sınırlamaların, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir.
Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması durumunda bu hak ve hürriyetlerden sınırlı olarak da olsa yararlanılması mümkün olmakla birlikte, temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulması ve durdurulması durumunda, bunlardan yararlanılabilmesine veya kullanılabilmelerine olanak bulunmamaktadır.
“Çalışma ve sözleşme hürriyeti” Anayasa’nın 48. maddesinde düzenlenmiş ve “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir. Devlet, özel teşebbüslerin milli ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır.” denilmiştir.
Anayasa’nın “Zorla çalıştırma yasağı” başlıklı 18. maddesinde de “Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır. Şekil ve şartları kanunla düzenlenmek üzere hükümlülük veya tutukluluk süreleri içindeki çalıştırmalar; olağanüstü hallerde vatandaşlardan istenecek hizmetler; ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda öngörülen vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmaları, zorla çalıştırma sayılmaz.” hükmüne yer verilmiştir.
5371 sayılı Kanun ile 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen Ek 3. maddeyle, tabiplere Devlet hizmeti yükümlülüğü getirilmiş ve yurt içinde veya yurt dışında öğrenimlerini tamamlayarak tabip, uzman tabip ve yan dal uzmanlık eğitimini tamamlayarak uzman tabip unvanını kazananlar, her bir eğitimleri için ayrı ayrı olmak kaydı ile görev yapacakları ilçelerin sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyine göre 300 ila 600 gün arasında değişen sürelerle Devlet hizmeti yapmakla yükümlü kılınmışlardır.
Anayasa Mahkemesi’nin 13.3.2006 günlü, E:2006/21, K:2006/38 sayılı kararıyla, “Devlet hizmeti yükümlülüğünün getirilmesinin gerekçeleri gözetildiğinde Anayasa’nın 18. maddesinde yer alan ‘ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda öngörülen vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmaları, zorla çalıştırma sayılmaz.’ hükmü gereğince bu yükümlülüğün yerine getirilmesinin zorla çalıştırma olarak nitelenemeyeceği” ve “herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olması karşısında, Ülkenin her yöresinde sağlık hizmetlerinden yararlanılabilmesini sağlamak amacıyla tabiplerin Devlet hizmeti ile yükümlü kılındığı ve niteliği gereği sağlık hizmetlerinin yerine getirilmesinde ortaya çıkacak eksiklik ve gecikmelerin telafisi olanaksız sonuçlara yol açacağı hususları dikkate alındığında, ülke ihtiyaçlarının söz konusu Devlet hizmeti yükümlülüğünü zorunlu kıldığı…” kabul edilmiş ve tabipler ile uzman tabiplere her eğitimleri için getirilen vatandaşlık ödevi kapsamındaki Devlet hizmeti yükümlülüğünün, tabiplerin çalışma özgürlüğünün ölçülülük ilkesine aykırı bir sınırlandırılması olarak nitelendirilemeyeceği belirtilmiştir.
Tabipler ve uzman tabipler için getirilen ve vatandaşlık ödevi niteliğinde bulunan Devlet hizmeti yükümlülüğünün süreleri, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı tarafından hazırlanan ilçelerin sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralaması ve tabibin o bölgede hizmetine ihtiyaç duyulan süre gözetilerek belirlenmiştir.
İtiraz konusu kurallarda, 3359 sayılı Kanun’un Ek 3. maddesinde öngörülen Devlet hizmeti yükümlülüğü sürelerine ilave edilecek süreler düzenlenmektedir. Öngörülen sürelerin eklenme nedenini, yükümlünün belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içinde göreve başlamaması veya başladıktan sonra yükümlülüğünü tamamlamadan ayrılması oluşturmaktadır. Bu durumda, göreve başlamayan veya yükümlülüğünü tamamlamadan ayrılan tabiplerin görev yapmadıkları gün sayısı, Devlet hizmeti yükümlülük süresine eklenecektir. Kuralın, Devlet hizmeti yükümlülüğüne süresinde başlamayan veya başladıktan sonra yükümlülüğünü tamamlamadan ayrılan tabiplere bir yaptırım niteliği taşıdığı görülmektedir.
Devlet hizmeti yükümlülüğünün amacı gözetildiğinde, yasa koyucu tarafından bu yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlayıcı önlemler alınması doğaldır. Bu çerçevede, tabip ve uzman tabiplerin Devlet hizmeti yükümlülüğünü tamamlamadan mesleklerini icra edemeyeceklerine ilişkin bir düzenlemeye Kanun’un Ek 4. maddesinin üçüncü fıkrasında yer verilmiş ve bu kuralın iptali istemiyle yapılan itiraz başvurusu Anayasa Mahkemesinin 16.12.2010 günlü, E:2007/24, K:2010/113 sayılı kararıyla reddedilmiştir.
Devlet hizmeti yükümlülüğünün süresinde yapılmasını sağlamak amacıyla getirilen bu kuralın varlığına rağmen aynı amaç doğrultusunda itiraz konusu kurallarla, tabiplerin ve uzman tabiplerin Kanun’un Ek 3. maddesinde öngörülen Devlet hizmeti yükümlülük sürelerinin iki katına ulaşacak sürelerle zorunlu hizmete tâbi tutulabilmeleri mümkün kılınmıştır.
Belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içinde göreve başlamayan veya başladıktan sonra yükümlülüğünü tamamlamadan ayrılan tabip ve uzman tabiplerin Devlet hizmeti yükümlülüğüne bu kişilere yaptırım uygulanması amacıyla eklenen sürelerin, tabip ve uzman tabiplerin o bölgede hizmetlerine duyulan ihtiyaçtan ve Devlet hizmeti yükümlülüğünü zorunlu kılan ülke koşullarından kaynaklanmaması nedeniyle, Anayasa’nın 18. maddesinde yer alan “ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda öngörülen vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmaları” kapsamında değerlendirilebilmesine olanak bulunmamaktadır. Bu durumda, itiraz konusu kurallar kapsamında Devlet hizmeti yükümlülüğüne ilave edilen süreler, tabiplerin hizmetine duyulan ihtiyaçtan değil, tabiplere yaptırım uygulanması amacıyla getirildiğinden söz konusu ilave edilen süreler zarfında tabiplerin ve uzman tabiplerin zorunlu hizmet ile yükümlü kılınmaları, Anayasa’nın 18. maddesinde öngörülen zorla çalıştırma yasağı kapsamına girmektedir.
Zorla çalıştırma yasağının ihlal edilmesi ise Anayasa’nın 48. maddesinin güvence altına aldığı çalışma ve sözleşme hürriyetinin özüne açık bir müdahale niteliği taşımakta ve bu hürriyetin ortadan kaldırılması sonucunu doğurmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kurallar Anayasa’nın 18. ve 48. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.

VI- SONUÇ

7.5.1987 günlü, 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na 21.6.2005 günlü, 5371 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle eklenen Ek Madde 4’ün ikinci fıkrasının dördüncü ve beşinci cümlelerinin, Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, 8.12.2011 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkanvekili
Serruh KALELİBaşkanvekili
Alparslan ALTANÜye
Fulya KANTARCIOĞLU
Üye
Ahmet AKYALÇINÜye
Mehmet ERTENÜye
Serdar ÖZGÜLDÜR
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜTÜye
Zehra Ayla PERKTAŞÜye
Recep KÖMÜRCÜ
Üye
Burhan ÜSTÜNÜye
Engin YILDIRIMÜye
Nuri NECİPOĞLU
Üye
Hicabi DURSUNÜye
Celal Mümtaz AKINCIÜye
Erdal TERCAN

Alıntı : memurlar.net

5 Şubat 2012 Pazar

Manyetik alanlar beyin tümorü riskini arttırmıyormuş

TARTIŞMADA YENİ BOYUT...

Dünya Sağlık Örgütü Manyetik Alanlar Projesi Başkanı Dr. Michael Repacholi, kablosuz telefon kullanımının beyin kanseri glioma ve diğer üç kafa tümörü için belirgin risk oluşturmadığını belirtti.

Çeşitli ülkelerden bilim adamları ile Bioelectromagnetics Dergisi'nde yayımlanmak üzere ‘Kablosuz Telefon Kullanımı ve Beyin Kanseri ile Diğer Tümörler’ başlıklı bir rapor hazırlayan Repacholi, ne epidemiyolojik çalışma sonuçlarının meta analizlerinin ne de laboratuvar çalışmalarının toplu analizlerinin, kablosuz telefon kullanımının beyin kanseri glioma ve diğer üç kafa tümörü için belirgin risk oluşturmadığını ortaya koyduğunu bildirdi.

Baz istasyonları konusunda endişelenmenin yersiz olduğunu ifade eden Repacholi, “Kablosuz telefonlardan yayılan RF enerjisini en fazla emen ve kafa içinde konumlanan glioma (beyin kanseri) ve diğer üç tümör çeşidi ile kablosuz telefon kullanımı arasındaki ilişkinin nedensel olup olmadığını değerlendirmek için önceden-hemfikir metodolojisine dayanan sistematik bir çalışma yürüttük. Ne epidemiyolojik (hastalıkların toplumdaki görülme sıklığı ve yayılımını inceleyen tıp dalı) çalışma sonuçlarının meta analizleri ne de laboratuvar çalışmalarının toplu analizleri kablosuz telefon kullanımına bağlı olarak beyin kanseri glioma ve diğer üç kafa tümörü için belirgin risk artışı göstermedi. Araştırmalar, mevcut sağlık otoritelerinin görüşlerini ve uluslararası güvenlik limitlerinin yeterli koruma sağladığını destekliyor.” dedi.

Öte yandan, Türkiye'de Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), tedbir olarak baz istasyonlarının yaydığı enerjiyi dörtte bir oranında düşürerek cihaz başına 10 Volt/Metre (V/m) olarak uygulanmasına karar vermişti.

İyonize Olmayan Radyasyondan Korunma Komisyonu (ICNIRP) Başkanı Paolo Vecchia ise Türkiye ziyareti sırasında yaptığı açıklamada, “ICNIRP tarafından Avrupa ülkeleri için baz istasyonu limit değeri 41 V/m olarak belirlendi. Türkiye 10,23 V/m limit değerini sınır alarak, bu limit değerleri daha da düşüren ülkeler arasında yer alıyor. Bunun anlamı, ‘Ben daha da tedbirliyim’ demek. Bu noktada baz istasyonlarının zararlı olduğunu söylemek haksızlık olur.” demişti.

Alıntı : medimagazin.com

4 Şubat 2012 Cumartesi

Bebeği kucağa almak ya da almamak..İşte tüm mesele bu...


Bebeğin kucağa alınmasıyla ilgili farklı yaklaşımlar olması yeni annelerin kafasını karıştırabiliyor. Bazı yaklaşımlar bebeğin olabildiğince az kucağa alınmasından yanadır ki bebek kucağa alışmasın ve anne rahat edebilsin. Bazı yaklaşımlar ise bunun tam tersi, annelere bebekleri hala anne karnındaymış gibi uzunca bir zaman neredeyse yapışık bir yaşam önerirler. Psikolog ve Özel Eğitim Uzmanı Bihter Mutlu Gencer, “Aslına bakılırsa bebeğin kucağa alınmasıyla ilgili tek bir formül önermek çok da akla uygun olmaz, çünkü her bebek farklıdır ve her anne bebek ilişkisi kendine hastır. Kucak alışkanlığını da bu kendine özel ilişki belirler.” diyor ve kucağa alınmayla ilgili merak edilenleri anlatıyor:

Bebek annenin karnına düştüğünden itibaren (belki de çok daha önce) annenin zihninde bir yere sahip olmaya başlar. Bu “yer” annenin kendi psikolojik durumu, bir bebek sahibi olmakla ilgili duyguları, hazırlığı, kendi bebekliği ve yetiştiriliş tarzı, kendi anne babasıyla ilişkileri, ayrıca eşiyle ilişkisi ile belirlenir. Annenin kendisi bir bebek sahibi olmak konusunda ne kadar kaygıdan uzak ise, eşiyle birlikte ne kadar uyum içinde ise, ayrıca kendi çocukluğuyla ilgili duygusal çatışmaları ne kadar az ise, bebeğinin de sakin olma olasılığı o kadar yüksektir. Anne kendini rahat ve huzurlu hissediyorsa, bebeğin ihtiyaçlarını karşılayabilmek konusunda zaten doğal bir süreç yaşanacaktır. İhtiyaçları karşılanan bebek daha huzurlu ve sakin olur. Bebek için önceleri çok yeni ve anlaşılmaz, belki de tehlikeli gibi görünen dünya, annenin bakımı ve sevgisi sayesinde yavaş yavaş güvenli bir yere dönüşmeye başlar. Böylece temel güven duygusu oluşur. Temel güven duygusu geliştikçe ve sakinledikçe başlangıçta belki de sürekli kucak isteyen bebek artık ayrı kalmaya daha çok dayanabilmeye başlar. Çünkü artık bilir ki tekrar ihtiyacı olduğunda anne ihtiyacını karşılayabilmek üzere yanında olacak.

Güven duygusu önemli

Temel güven duygusu gelişen bebek yavaş yavaş anneden ayrı daha fazla zaman geçirir. Etrafının farkına varmaya başlar. Gülümsemeye, emeklemeye, yürümeye, dünyayı keşfetmeye başlar. Onunla eşduyum içinde olan anne de bebeğin yeni ihtiyaçlarını farkeder ve onu doğal olarak daha fazla bırakmaya başlar. Önceden ağladığı anda kucağına alıp meme verirken, artık ocaktaki yemeğinin altını söndürebilmek için belki de bebeğinin bir iki dakika sızlanmasına izin veriyor olabilir. Bu dönemle ilgili olarak bebeğin mizacının hiçbir önemi yoktur denilemez elbette, fakat bebek ne kadar zor sakinleşen bir bebek de olsa annenin gösterdiği ilgi ve bakım sayesinde zor bir bebeğin bile zaman içinde anneyle arasında bir harmoni oluşabilir. Anne bebeğine, bebek de annesine uyum sağlar. Bu nedenledir ki anneler bebeklerinin ne zaman neden ağladığını ağlama şekillerinden ve ses tonlarından anlarlar.

Formülü yok

Bütün bunları dikkate aldığımızda her bir bebek için şu kadar dakika kucağa alınmalıdır gibi tek bir formül bulunmadığını görüyoruz. Kimi bebek sürekli kucakta tutulmak ister, kimi bebek ise daha fazla ayrı kalabilir. Eğer bebeğin psikolojik gelişimi yolunda gidiyorsa zaman geçtikçe daha az kucak isteyeceğini bekleriz. Öte yandan, çocuk gelişim dönemlerini bilmek de kucak konusunda önemlidir. Örneğin 7-8 ay civarında bebekte yabancı korkusu gelişir ve bebek daha çok kucak isteyebilir. 18 ve 24 ay arasında anneye tekrar bir yapışma yaşanır ve daha fazla kucağa ihtiyaç duyabilir. Bu durumlar tamamen normaldir.

Kucağa almamak da doğru değil

Uzun sürelerle kucağa alınmayan bebekler için oldukça sakıncalı bir durum söz konusudur. Özellikle bazı amerikan ekollerinde bebeğin uyutulması ile ilgili uzun süre kucağa alınmaması ve bebeğin buna alışması gerektiği tavsiye edilir. Gerçekten de bebek buna kısa bir zamanda alışır. Fakat aynı zamanda dünyayla ilgili de olumsuz duyguları gelişir. Bebek şöyle hisseder: “Korkuyorum, ihtiyaçlarımın da karşılanması gerek, ne kadar ağlasam da kimse gelmiyor, burası güvenli bir yer değil” Bu bebeklerle ilgili özgüven, rahat ayrılamama gibi durumlar oluşabilir ve sakinleşebilmek için çok daha fazla kucağa ihtiyaç duyabilirler.

Çocuklar için tek başına kalabilme kapasitesinin gelişmesi önemlidir. Fakat yine de bebeklik döneminde dikkatli olmak gerekir. “Nasıl olsa koyuyorum kendi kendine oynuyor” diyerek bebeklerin uzun sürelerle yalnız kalması doğru değildir. Bazı bebekler uzun süre yalnız kalabiliyor gibi görünebilirler fakat belki de kendisine verilen kadar almaya alışmaya çalışıyor olabilirler ki, bu durum ilerisi için oldukça sakıncalıdır ve çok çeşitli olumsuz sonuçları olabilir.

Alıntı: ebebek.com

8 Ocak 2012 Pazar

Cinsel gücü arttırayım derken görmenizden olmayın

Cinsel gücü artıran ilaçları kullanan kişilerde, tedavi edilemeyen körlük riski oluştuğu saptandı. ABD'de, ilacın reklamında bu riskle ilgili uyarı yapılması zorunluluğu getirilirken, Türkiye'de de bu ilacı kullanan hastalardan kör olanlar olduğu öğrenildi.

Sabah'ın haberine göre; Dünya Göz Hastanesi tarafından düzenlenen "Söz gözün uzmanlarında" adlı konferansta, bu alandaki yeni çalışmalar tartışıldı. Amerika'nın en büyük dünyanın ise üçüncü göz hastanesi olan Philadelphia'daki Wills Eye Hastanesi'nden Nöro Oftalmoloji Bölüm Başkanı Profesör Robert Sergott, cinsel gücü artıran ilaçların göz üzerinde önemli yan etkilerini saptadıklarını açıkladı. 

İDDİALAR 7 YILDIR GÜNDEMDE 

Yüksek tansiyon, kolesterol ya da diyabet hastası olan ve bu ilaçları kullanan kişilerin körlük riski taşıdığı iddiası 2005'ten beri gündemdeydi. 150'nin üzerinde yayımlanmış makalesi bulunan Prof. Dr. Sergott, bu tür riskleri bulunmayan kişilerin de ilaç nedeniyle ani körlük yaşayabileceğine dikkat çekerek, "Bu ilacı alan hastalarda gözün optik sinirleri bir tür kriz geçiriyor. Damarlar aniden tıkanıyor ve bazen tek, bazen iki gözde aniden körlük oluşuyor. Kimi zaman da gözler yalnızca mavi beyaz görebiliyor" dedi. 

BAŞKA İLAÇTA YOK 

Başka hiçbir ilacın bu tip ani körlük oluşturmadığını vurgulayan Prof. Dr. Sergott şöyle devam etti: "İlacı aldıktan yarım saat sonra hızla gelişen bir şekilde körlük meydana gelebiliyor. 100 bin vakada 3-4 kişide geliştiği açıklandı ancak bu konudaki veri toplama çalışmaları devam ediyor. Körlüklerin bu nedenle oluştuğu tahmin edilemiyordu, şimdi araştırmalar yoğunlaştı."

Sergott, ilaçlar pazara çıktığında bütün klinik testlerinin yapıldığını ancak bu etkilerinin kullanıma bağlı olarak fark edildiği de sözlerine ekledi. Hastaların ilacın bu etkisini kabullenmedikleri için gözlerini kaybedebildiklerinin altını çizen Prof. Sergott, "Kaliforniya'da bir hastam bu nedenle önce bir gözünü kaybetti. İlacı kullanmaya devam etti, kendisini uyardık ancak hemen ardından diğer gözü de kör oldu" diye konuştu.

TÜRKİYE'DE 2 VAKA


Cinsel gücü artırıcı üç ilaçta da aynı sorunun ortaya çıktığını özellikle vurgulayan Prof. Dr. Robert Sergott, körlük oluştuktan sonra düzeltme şansı bulunmadığına ve erken teşhis edilemediğine de işaret etti.

Konferansın moderatörü olan Dünya Göz Hastanesi doktorlarından Umur Kayabaşı da, Türkiye'de reçetesiz bile satılabilen bu ilaçlara ilişkin körlük vakalarının yaşandığını anlatarak, "Türkiye'de bu nedenle kör olan iki vakamız oldu. Hastalar öncelikle bu ilaçları kullandıklarını söylemek istemiyorlar. Körlükle bir bağlantı kuramadıklarından önlem de almıyorlar" dedi.

'TÜRKİYE'DE YAN ETKİLER BÜYÜTEÇLE OKUNABİLİYOR'  

Prof. Dr. Aykan Canberk (İstanbul Üniversitesi Farmakoloji Bilim Dalı): Körlük ihtimali düşük bile olsa yine de uyarmak gerekiyor. Bu ilaçlar geçici körlüğün yanı sıra kalıcı körlük de yapabiliyor. Özellikle diyabeti olan kişilerin dikkatli olması gerekiyor. Kontrol edilemeyen yüksek tansiyon ve diyabet vakalarında cinsel gücü artırıcı ilaçlar istenmeyen yan etkiyi yapabiliyor. Türkiye'de ilaçların prospektüslerinde büyüteçle okunabilecek kadar küçük olarak 'geçici körlük yapabilir' yazıyor. Bu yeterli değil. 

Alıntı : ntvmsnbc.com

6 Ocak 2012 Cuma

Kamu Hastane Birlikleri'nde ilk atama...

Kamuya ait hastanelerin birleşmesi sonrasında oluşturulan Kamu Hastaneleri Birliği yönetimine Genel Sekreter olarak atama yapıldı. 2005 yılında Kayseri’ye Vergi Dairesi Başkanı olarak atanan ve 3 yıl bu görevde kalan İlhan Yıldız , Genel Sekreter oldu.

Alıntı: iyihekimlik.org

Fatura hekime kesilecek

SGK Başkanı Fatih Acar, Kanal 24 Moderatör programında özel hastanelerin sözleşmelerine hatanın faturasının doktora kesileceğine yönelik eklemeler yapılacağını açıkladı.

Acar yaptığı açıklamada şunları söyledi:

Özel hastanelerin şöyle bir bildirimi olmuştu ‘Burada bizim hastane olarak bir kusurumuz yok. Hastanemizde onlarca, yüzlerce hekim çalışıyor. Bu hekimin yaptığı hatadan dolayı biz hastane olarak cezalandırılıyoruz.” Biz şimdi hekimin sorumlu olacağı bir sistemi de getiriyoruz sözleşmelere. Hekime müracaat edip hekimden bu cezai tahsilatı  yapabileceğimiz bir  düzenlemeye gidiyoruz.

Alıntı : medimagazin

Yabancı doktorlar sahne alıyor...

Türkiye’de geçtiğimiz Kasım ayında Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlanarak yürürlüğe giren “Kanun Hükmünde Kararname (KHK)’’ ile, yabancı hemşire ve hekimlere Türkiye’de çalışabilmenin kapıları açıldı. Buna göre yurt dışından gelecek hekim ve hemşirelerde, denklik belgesi ve Türkçe yeterlilik şartı aranacak. Ancak haftalardır süren bu “ithal hekim” tartışmaları arasında, bu kanundan en çok yararalanması öngörülen kesim gölgede kaldı. 6 yıl Türkiye’de tıp fakültesi okuyan, ihtisası için yine Türk hastanelerinde 5 yıl asistanlık yapan ve Türkiye genelinde sayıları 2 bini bulan yabancı uyruklu doktor adayları, daha sonra uzmanlık alsalar bile Türkiye’de çalışma imkanı bulamıyor veya kaçak olarak bazı özel hastanelerde istihdam ediliyordu. Bazıları burada evlenerek Türkiye vatandaşı olup ülkemizde çalışma imkanı bulabilirken, Türk öğrencilerle aynı eğitimi alan, ancak mezuniyet sonrası 5 yıllık asistanlıkları boyunca “misafir öğrenci” statüsünde oldukları için, genellikle hiç maaş alamadan çalışan bu hekim adayları, artık mezun olduktan sonra isterlerse pratisyen hekim olarak isterlerse uzmanlıklarını alıp özel hastanelerde çalışabilecek. Türkiye’de okudukları için denklik belgesi ya da Türkçe yeterlilik şartlarından da muaf tutulacak.   

Türkiye’de bir yıl kaçak çalışmıştım

Şişli Etfal Hastanesi Çocuk Cerrahi Kliniği’nden Filistin Asıllı Dr. Husam Bahroom ile 70. Yıl Fizik Tedavi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden İran asıllı Dr. Mehdi Cabiri, onlardan sadece ikisi. Dr. Mehdi Cabiri, 1977’de Türkiye’ye geldiğini ve Çapa Tıp Fakültesi mezunu olduğunu anlatarak “4 yıldır Türkiye’de yaşıyorum.  Evlendim, eşim de Türk olduğu için vatandaş oldum zaten. Ama ilk zamanlar çok sıkıntı yaşadım. Okulu bitirdiğimizde yasal olarak Türkiye’de çalışma imkanımız yoktu. Mezun olduktan sonra bir yıl kaçak çalışmıştım” diyor. 30 yaşındaki Dr. Husam Bahroom ise “1999’da Türkiye’ye geldim. Bu kanunla özel hastanelerde kadro imkanımız olacak. Örneğin ben şu an 500 lira brüt maaş alıyorum, o da devlet kadrosundan değil. Bağışlar ya da burslar aracılığıyla, hastane yönetimi veya klinik şeflerimizin çabasıyla bu paraları alabiliyoruz” diye konuşuyor.

Alıntı: Star Gazetesi-Özlem YURTÇU

İzmir'den ilk anne sütü bankası


İzmir'de çocuklar için bir ilke imza atılıyor. Türkiye'de ilk defa İzmir'deki Dr. Behçet Uz Çocuk Sağlığı ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde kurulacak Anne Sütü Bankası sayesinde prematüre ve yenidoğan bebekler artık mama yerine annelerinin veya gönüllü süt annelerinin vereceği süt ile beslenecek. Bankanın bir çok işlevi olacak. Prematüre ve Yenidoğan Yoğun Bakım Servisi'nde yatan ancak anne sütü olmayan veya yetersiz kalan bebekler de bankadan alınacak sütle beslenecekler.


Gönüllü süt anneler ise hastaneye gelip anne sütü bulunmayan minik yavrular için sütünü bağışlayabilecek. Bankada pastörize edilecek bu süt, mama ile beslenen bebeklere şifa kaynağı olacak. Çocuk Hastanesi'nde tedavi gören annesi olmayan bebekler de gönüllü annelerin verdiği sütlerle sağlığına kavuşacaklar. Eğer, İzmir'de anneler uygulamaya yoğun ilgi gösterirse, eldeki fazla sütler diğer kamu hastanelerde aynı durumda olan bebekler için de kullanılacak.

ÖLÜM AZALACAK

Çocuk Hastanesi bünyesinde bankanın hastane karşısındaki poliklinik binasının en üst katına kuracaklarını belirten İzmir İl Sağlık Müdürü Opr. Dr. Mehmet Özkan, "Projeye çok kısa zamanda hayata geçireceğiz. Türkiye'nin ilk Anne Sütü Bankası'nı İzmir'de kuracağız" dedi.
Avrupa'da bir çok ülkede birden fazla bulunan Anne sütü bankacılığı sistemini Türkiye'de kurmak amacıyla İtalya'dan İzmir'e gelen ÇOcuk Hastanesi Yenidoğan Klinik Şefi Doç. Dr. Sertaç Arslanoğlu ise, "Anne sütü bu bebeklerimiz için yaşamsal önem taşıyor. Anne sütü enfeksiyon oranlarını ve buna bağlı olarak da bebek ölüm oranlarını azaltıyor" dedi.


İTALYAN SİSTEMİ

Avrupa'daki bir çok ülkede yıllardır var olan Anne Sütü Bankacılığı uygulaması Türkiye'de ilk defa İzmir'den başlatılacak. Avrupa Anne Sütü Bankaları Derneği Başkan Yardımcısı ve İtalyan Anne Sütü Bankaları Derneği Bilimsel Koordinatörlüğü görevlerini yürüten Yenidoğan Uzmanı Doç. Dr. Sertaç Arslanoğlu, yaklaşık bir ay önce Sağlık Bakanlığı tarafından Dr. Behçet Uz Çocuk Sağlığı ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Pramatüre ve Yenidoğan Yoğun Bakım Servisi Klinik Şefliği'ne atandı. Çocuk Hastanesi'nde asistanlık görevini tamamlandıktan sonra Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yenidoğan uzmanlığını alan Arslanoğlu, 2002 yılında yenidoğan ve yenidoğan beslenmesi konularında çalışmaları yapmak üzere İtalya'ya gitmişti. Avrupa'da bir çok ülkede Anne Sütü Bankacılığı konusunda da çalışmalar yapan Arslanoğlu, aynı sistemi şimdi yenidoğan öğretim üyeleri ile birlikte İzmir ve Ankara'da kurmayı planlıyor.

TAKLİT EDİLEMEZ

Anne sütünün benzersiz besinsel kompozisyonu, içerdiği hormonlar, enzimler, enfeksiyona karşı koruyucu maddeler, büyüme faktörleri ile yeni doğan bir bebeğin sağlıklı büyümesi ve gelişimi için eşi olmayan ve taklit edilemeyecek bir besin maddesi olduğunu belirten Doç. Dr. Sertaç Arslanoğlu ise, "Anne sütü ile beslenme, günümüzde, yeni doğan ve süt çocukluğu döneminde enfeksiyon ve enfeksiyona bağlı hastalık ve ölümleri azaltan en etkin yöntemdir. Özel besin ve destek gereksinimi olan prematüre bebekler için gönüllü anne sütü kullanımı yaşamsal bir öneme sahiptir. Anne sütü ile beslenme, prematüre bebekleri enfeksiyonlardan korumakla kalmayıp, uzun-donem zihinsel gelişimi iyileştirmekte ve kalp-damar sağlıklarını da olumlu etkilemektedir. Tüm bu nedenlerden dolayı, uluslararası otoriteler tüm yeni doğan bebekler için olduğu gibi, prematüre bebekler için de ilk seçilecek besin maddesi olarak anne sütünü, anne sütünün olmadığı ya da yetmediği durumlarda ise gönüllü süt annelerinin sütünü önermektedirler" dedi.

"En yakın zamanda bankayı kuracağız"

Türkiye'de ilk defa Anne Sütü Bankası'nın İzmir'de kuracaklarını belirten İzmir İl Sağlık Müdürü Opr. Dr. Mehmet Özkan, bankayı en kısa zamanda Çocuk Hastanesi'ne bağlı poliklinik binasının en üst katında oluşturacaklarını açıkladı. Müjdeli haber hakkında Yeni Asır'a açıklamada bulunan Dr. Özkan, "Örneğin anne doğum yapıyor. Bebek ile anne kilometrelerce uzaklıktaki iki hastanede yatıyor. Böyle bir durumda anneden alınacak süt, pastörize edilip, bankada saklanacak. Süt gerektiğinde tedavi gören bebeğe verilecek" dedi.
Çocuk Hastanesi'nde şu an pramatüre bebeklerin hazır mamayla beslendiğini vurgulayan Dr. Özkan, şunları söyledi:
"Şimdi pramatüre bebeklerimiz, annelerinin veya gönülü süt annelerin sütleri ile beslenecek. Annesi olmayan bebeklerin sütlerini gönüllü süt anneler tarafından karşılanmasını planlıyoruz. Gönülü süt anneler, fazla sütlerini banka için verecekler. Sütler kuracağımız bankadaki cihazlar tarafından pastorize edilecek. Ve uygun koşullarda saklanacak. Annesi olmayan bebeklerin süt ihtiyacı da bankamızdan karşılanacak."


"Avrupa ülkelerinde yaygın bir uygulama"

Pramatüre beslenmesinde ana menünün anne sütü olduğunu vurgulayan Dr. Behçet Uz Çocuk Sağlığı ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Prof. Dr. Nurettin Ünal, "Prematüre bebeklerimizi ağızdan biberonla özel mamalarla besliyoruz. Aslında ideali anne sütü ile beslenmesidir. Anne Sütü Bankacılığı Avrupa ülkelerinde çok yaygın. Şimdiye kadar bu durumdaki bebeklerimize ağızdan besleneceği zaman mama veriyorduk. Şimdi o bebekler annelerinin veya gönüllü süt annelerinin sütleriyle beslenecekler. Bu proje pramatüre ve yenidoğan bebekleri için planlanıyor. Anne sütü bebeklerin bağışıklık sistemlerini kuvvetlendiriyor. Sertaç Arslanoğlu'nun hastanemize gelmesi büyük bir kazanç" diye konuştu. 
Alınıtı:Yeni Asır – Erkan Doğan