27 Kasım 2013 Çarşamba

Menemen Devlet Hastanesi'nde acil servis hekimine saldırı


Edinilen bilgilere göre, bir hafta önce acil servise gelen ve ortopedi servisine yatmak isteyen Y.K'nın (18) bu talebi nöbetçi doktor Ali Rıza Deniz tarafından gerekli görülmediği için reddedildi.

Doktor Deniz ile hastanenin güvenlik görevlilerine küfür ettiği ve tehditler savurduğu öne sürülen Y.K, polis tarafından gözaltına alındıktan sonra savcılık tarafından serbest bırakıldı.
Bir hafta sonra nöbeti bitiminde doktorun otomobiline doğru koşarak elindeki bıçağı fırlattığı iddia edilen Y.K, aynı günün akşamı bir daha hastaneye geldiğinde gözaltına alındı. Y.K. sevk edildiği mahkemece tutuklandı.

Doktor Ali Rıza Deniz, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, pazar günü sabah saatlerinde Menemen Devlet Hastanesi acil servisine gelen Y.K’nın burada güvenlik görevlilerine ve kendisine yeniden küfür ederek tehditler savurduğunu belirterek, şunları söyledi:

"Bir hafta önceden gelen husumetle pazar sabahı ben nöbetçiyken acil servise yeniden geldi. Güvenlik görevlileri ve bana küfür edip tehditler savurdu. Sonra güvenlik güçleri gelmeden kaçtı. Nöbetimin bitiminde hastane güvenliği nezaretinde aracıma bindim ve evime gitmek için yola çıktım. Hastaneden 100 metre ileride kaymakamlık lojmanının önünden geçerken yola çıkarak üzerime koştuğunu gördüm. Hızlanarak solundan geçerken elindeki bıçağı bana fırlattı. Şans eseri bıçak arka cama isabet etti. Camı kırarak arka koltuğa düştü. Polise haber verdim. Şahıs polis gelene kadar kaçtı. Akşam saatlerinde bir daha hastaneye gelmiş ve ‘Doktoru bıçaklamaya, deşmeye geldim’ diye bağırmış. Hastane polisi hemen gözaltına almış.”

"HER AY BİN SAĞLIK ÇALIŞANI ŞİDDETE MARUZ KALIYOR”


İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Mete Güzelant, AA muhabirine yaptığı açıklamada, resmi verilere göre ayda bin sağlık çalışanının şiddete maruz kaldığına işaret ederek "Bunun bir parçası olarak Ali Rıza Deniz arkadaşımız da böyle bir saldırıya uğradı. Bir hekimin bir hastaya 'Polikliniğe git' demesinin karşılığı bu değil. Küfür, hakaret, bıçak çekme ve öldürmeye teşebbüs olmamalı. Hastane acillerinde acil olmayanların çoğunlukta olduğu bir yapı var. İşini erken halletmek isteyen veya 5 lira katkı payı vermek istemeyen acilden giriyor. Buradaki karmaşada gerçek aciller gözden kaçıyor. Bu tip şiddet olaylarında artışların yaşanma sebeplerinden biri de bu. Böyle şiddet olaylarının faillerine verilebilecek en büyük cezanın verilmesi ve bu tip olayların önüne geçilmesini istiyoruz” diye konuştu.

Alıntı:AA

Pratisyen hekimler , aile hekimi olduktan sonra halk tarafından muhatap alındı

Dr. Şevki Gülay, Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun pratisyen hekimlerin kale alınmazken, aile hekimliği sayesinde halkla birebir muhatap haline geldiğini söylediğini iddia ederek tepki gösterdi.

Türkiye’de hekimliğin tarihi sürecinde hep pratisyen hekimlerin olduğunu ve olmaya da devam ettiğini belirten Gülay, “Geçtiğimiz günlerde Sağlık Bakanımızın bir sözü medyada yer buldu. Bakanımızın ‘yaklaşık 22 bin aile hekiminin daha önce pratisyen doktorken halk tarafından muhatap alınmadığını, aile hekimi olduktan sonra muhatap alınır hale geldiğini’ söylediği yazıldı. Tüm pratisyen hekimler bu ifadeyi okuduktan sonra inanmak istemedi. Bunu ‘Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanı söylemiş olamaz’ diye düşündük. Bakanımız değil de bir başkası söylemiş olsa bakanımızın karşı çıkıp düzeltmesi gereken bir ifadeyi ne yazık ki bakanımız bizzat kendisi söylemişti. Türkiye’de hekimliğin tarihi sürecinde hep pratisyen hekimler olmuştur ve olmaya devam edecektir. Geçmişten günümüze pratisyen hekimler Türk sağlık sistemi içerisinde çok önemli ve ağır görevleri başarıyla yerine getirmişlerdir. Bu görevleri yerine getirirken de asla halkımız tarafından ‘muhatap alınmama’ gibi bir durumla karşılaşmamışlardır. Tam tersine pratisyen hekimler sağlık sisteminin halka en yakın noktasında olmuşlar ve halkla en çok muhatap olunan bir konumda yer almışlardır” dedi.

Geçmişte ve halen acillerin hemen hemen hepsinde görev yapan binlerce pratisyen hekimlere çok yoğun hasta müracaatlarının olduğunu ifade eden Gülay, “Bu hastaların yüzde 80 kadarı poliklinik hastasıdır. Bu insanlar değer vermedikleri, muhatap almadıkları için mi bu kadar acillere başvurmaktadır? Halkımıza yönelik koruyucu sağlık hizmetlerinin hemen tamamı birinci basamak ve pratisyen hekimlerce yürütülmüştür ve yürütülmektedir. İnsanımızın birçoğu ‘doktorum bizi hastanelere gönderme. Sorunumuzu sen çöz’ ifadesini bizlere kullanırken muhatap almadıkları için mi böyle söylemektedirler? Aile hekimliği birinci basamak modelidir. Bizler de bu modeli savunuyor ve daha iyiye gitmesi için çaba sarf ediyoruz. Ancak Türkiye’deki aile hekimlerinin çok az bir kısmı hariç tamamına yakını pratisyen hekimdir. Bizlerin aile hekimliği bir tek kağıda atacağımız imza ile son bulabilir. Bakanımızın ifadesi bize göre, ne kadar acıdır ki şahsi düşüncesidir. Halkımız kesinlikle bu görüşte değildir. Bu ifade Bakanımızın birinci basamağı, pratisyen hekimliğini doğru anlamaktan ne kadar uzak olduğunun göstergesidir. Şimdi halkımıza soruyorum, aile hekiminizi tanıyorsunuz. Hekiminiz aile hekimliğini bırakırsa o kişiyi artık muhatap almaz mısınız? Acil servislere gittiğinizde ‘bana pratisyen hekim bakmasın’ der misiniz? Bakanımızın ifadelerini tekrar değerlendirmeyi öneririm. Hele de Türkiye’nin sağlığının başındaki kişi olarak buna mecburdur” diye konuştu.

Alıntı:medimagazin.com

20 Kasım 2013 Çarşamba

Türkiye'de polio alarmı verildi mi?



İTO yöneticilerinden ve Birgün gazetesi yazarı Dr. Osman Öztürk'ün yazısı:

Türkiye Halk Sağlığı Kurumu,  6 Kasım’da Sağlık Bakanlığı’na müracaat etmiş.


Özetle…


Ülkemizde son polio vakası 1998’de görülmüştü.


Dünya Sağlık Örgütü, 29 Ekim 2013’te, Suriye’de polio virüsünün varlığını ve buna bağlı vakalar olduğunu açıkladı.


Ülkemiz poliovirüs importasyon riski altındadır.


Şırnak, Şanlıurfa, Mardin, Gaziantep, Kilis, Hatay ve Adana’da tüm nüfusa…
 

Ayrıca…
Suriyelilerin yerleştirildiği Malatya, Osmaniye, Kahramanmaraş ve Adıyaman’da, kamplardaki Suriyeli çocuklara da…
 

İlaveten…
Kamp dışında yaşayan Suriyelilerin bulunduğu tüm illerdeki Suriyeli çocuklara…
İki tur aşı yapılacaktır.
 

8 Kasım’da da Valiliklere yazı…
Bu on bir ilin haricinde kamp dışında yaşayan Suriyelilerin bulunduğu bilinen tüm illerde 0-59 ay yaş grubu Suriyeli ve diğer yabancı uyruklu (Afgan, Somalili, vb.) çocukların bulunduğu bölgeler tespit edilip, bu yerlerdeki kendi vatandaşlarımız da dahil olacak şekilde, aşı uygulanması.
 

Yani?..
 

Polio alarmı!..

Polio, çocuk felci yani.
 

Mecburi hizmet yıllarımda, Antep’in köylerinde ayaklarını sürüyerek yürüyenlerin çokluğunu görünce anlamıştım ne kadar yaygın olduğunu.
Nasıl olmasın ki?..
Aşıyı dirhemle verirdi Sağlık Müdürlüğü.
Vermeden önce de yazı gönderirdi…
İhtiyacınızı, sadece 0-12 ay arasındaki çocuklara aşı yapılacak şekilde hesaplayıp gönderin…
Bir yaşını geçmiş çocukları kaderlerine terk edin!..
Aynen böyle yazarlardı.
Ben, söyledikleri hesabı yapar, sonra ikiyle çarpar, aşılarımı kavga dövüş alır, bütün köyleri dolaşırdım.
Bizimkiler bitince, aşı aracını bırakmaz, doktoru olmayan komşu sağlık ocağının köylerine de giderdim.

"Gene de korktuğumun başıma gelmesinden kaçamadım.
İki yaşındaydı…
İlkin, iki gün önce getirmişlerdi muayeneye.
Ateş, öksürük, nezle, grip, soğuk algınlığı…
Çocuk felcini de düşünmüş, aşılarını sormuş, kas muayenesini yapmış…
Bulgular normal çıkınca ateş düşürücü, ağrı kesici şuruplar vermiştim.
(Köyün varlıklılarından olan aile, benim toyluğuma güvenmemiş olacak, bir de Antep’te bir çocuk doktoruna götürmüş…
O da aynı teşhisle benzer ilaçları yazmıştı.)
Ve o küçücük beden, şimdi karşımda biçare yatıyor, ateşler içinde yanıyor, kasları artık tutmuyor, nefes alabilmek için çırpınıyor, kıvranıyordu.
Çocuk felci!..
Önce Antep’e, oradan yoğun bakım için Adana’ya...
Birkaç gün sonra da kötü haber.
Ne zaman polio bahsi geçse, acısı aklıma düşer hâlâ."


Çok değil bir süre sonra bizler de bu hikayelier anlatacağız. Nasıl bugün bir ''kızarıklık- döküntü - ateş''görsek aklımıza kızamık geliyorsa yarın öbür gün de benzer şeyler aklımıza gelecek. Geçen haftalarda bir arkadaşımız facebook'da yazmıştı galiba. Garip bir ÜSYE salgını var, ishalli kusmalı diye. ''O ne biçim ÜSYE ''diyenler ''adenovirüstür'' diye düşünenler oldu. Adenovirüslere rotalara alışmıştık, onların klinik tablolarını öğrenmiş müdahale etmeyi biliyorduk. Ama arkadaşlarımız bu başka görünüyor dediğinde aklımıza da bunlar geldi. Ama sonra geçen hafta bir haber düştü. Suriye'de çocuk felci, Dünya Sağlık Örgütü komşu ülkelerde aşılama kampanyası başlatıyor. http://www.trthaber.com/haber/dunya/unicef-tarihteki-en-buyuk-kampanyayi-baslatti-107732.html bakın haber TRT'de.

Cumartesi günü Suriye sınırından yakın zamanda dönmüş halk sağlığı uzmanı bir arkadaşımla sohbet ederken bir ışık yandı:

''Bu garip virüs polio olmasın''.

Olabilir olmayabilir ama aklıma düşen bu sorunun nedeni içine düştüğümüz dünya. Yanı başımızda bir ülke 15.000 hekimi ülkeyi terk etmiş ve bizim ülkemiz o ülkeye ilaç değil başka başka şeyler taşıyor. İleri demokrasi... Doğru ya belki ileri demokrasi taşıyoruzdur, demokrasinin beşiği İngiltere'nin zamanında bizim ülkemize taşımaya çalıştığı gibi ya da yakınlarda Irak'a taşıdığı gibi. Çocuk felcinin aynen bizim ülkemizde olduğu gibi 10 yıldan uzun süredir görülmediği Suriye'de çocuklar kızamıktan sonra çocuk felcinden de ölmeye başladılar. Virüs vize tanımıyor hele ki sınırlarınız Keşmir eyaletine dönmüşse. Bu sene gelen ÜSYE'lerimde kızamık bakıyorum çocuğun çevrede viral hastalık var mı, yakın zamanda hastaneye gitmiş mi filan. Kendimce bir eylem planım var. Kızamığa alıştık şimdi çocuk felcine alışacağım.


Ateş... öksürük... burun akıntısı... ishal, karın ağrısı. Polio olabilir arkadaşlar ya da çocuk felci.Benim gibi 90 sonlarında mezun olmuşlar için 4. sınıf pediatri sözlü sorularında kalmış bu hastalıklar gündelik polikliniğimize girdi. Şimdi bunlar hep politikaya giriyor diye, Suriye'de ve Türkiye'de o çok sevdiğim Beyrut'da çocuklar bebekler ölsün diye mi susacağız. Buna karşı çıkmak politika, bu durumu dillendirmek düşmanları sevindirmek mi olacak. Kahrolsun diye diye ben kahroluyorum.

İşin komiği bizim bakanlığımız yine bildiğini okuyor, DSÖ tüm komşu ülkere derken, sanki 63 Urfa bir ülke, 64 Uşak başka bir ülkeymiş gibi aşılamaya Suriye'ye sınırı olan illerimizde başlatıyor. Bir an sınır iller mantıklı gelyor insana ama misafir hasta sayısı kayıtlı nüfusundan fazla olan bizler için virüsün de insanların da Urfa'dan hiç ayrılmayacağını düşünmek tam bir saçmalık olur.Galiba hemen şimdi hepimizin yapması gereken tüm bebeklerimizi ve 4-6 yaş arası çocuklarımızı acilen oral polio aşısı ile korumak ya da korumaya çalışmak.




Giren çıkanın belli olmadığı, kevgire dönmüş dokuz yüz kilometrelik bir sınır…
Zaten yıllardır ihmal edilmiş, aile hekimliğine geçince hepten parçalanmış koruyucu sağlık hizmetleri…
Bütün başarısı kâğıt üzerinde kalan aşılama çalışmaları…
Ve…
Kökü kazındıktan on beş yıl sonra, çocuk felci kapımızda!..
Belki de çoktan girdi bile içeri...
Şehirlerimizde, köylerimizde, sokaklarımızda, okullarımızda dolaşıyor.
 


Son söz…


AKP’nin sağlık politikalarını her eleştirdiğimizde papağan gibi aynı sesleri çıkaran “Sen öyle diyorsun ama, vatandaş memnun şekerim”cilere…
Siz hiç poliodan ölen çocuk gördünüz mü?..
Ben gördüm.
Çok kötü oluyor.

Ben yukarıdaki hikayeyi anlatmak istemiyorum. Ateş, öksürük, burun akıntısı, karın ağrısı... rota olsun arkadaşım. Kızamık dördüncü sınıf sözlü anılarımdan silindi, çocuk felci orada eski okul anılarında kalsın yeri orası.

Ben bu hikayeye hazır olmak istemiyorum.

Alıntı: doktoraktüel.com- Birgün.net

5 Kasım 2013 Salı

Çocuğa televizyon karşısında yemek yedirmeyin


Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Raşit Vural Yağcı, televizyon karşısında yemek yedirmenin çocuklarda alışkanlık yaptığını belirterek, "Çocuğu sofradan uzaklaştırır. Eğer yeterli öğünü tüketmiyorsa oyalamak amacıyla yanına bir iki tane oyuncak konulabilir" dedi.

Antalya'da düzenlenen 57. Milli Pediatri Kongresi'ne katılan Prof. Dr. Yağcı, iştahsız olduğu söylenerek doktora götürülen çocukların yüzde 40'ında iştahsızlık sorunu çıkmadığını kaydetti.

İştahsızlığın anneler tarafından yanlış algılandığına dikkati çeken Yağcı, ebeveynlerin yediği porsiyon ile çocukların porsiyonunun aynı olamayacağını söyledi. Çocukların iştahsız olduğunu söyleyebilmek için yetersiz beslenmeye bağlı büyüme ve gelişme geriliği olması gerektiğine işaret eden Yağcı, "Anneler özellikle sabah kahvaltılarında kedi porsiyonu kadar çocuğa yemek yediriyor. Çocuk, karnı ağzına kadar dolduğu için ondan sonraki öğünleri aksatıyor. Bu da çocukta iştahsızlık gibi algılanıyor" diye konuştu.

Yağcı, bir öğünde yiyebileceği kadar beslenen çocuğun diğer öğünleri de atlatmayacağını belirtti.

ONA BU ÖZGÜRLÜĞÜ VERİN

Çocukların yürümeye başladıktan sonra dünyayı keşfe çıktığını ve her şeye dokunarak ağzına almak istediğini anlatan Prof. Dr. Yağcı, "Çocuklar yemeklerini genellikle kendi başına yemeye çalışır. Aileler de buna izin vermez. Bu, çok yanlış bir davranış. Yemeğini kendisi yemek istiyorsa ona bu özgürlüğü verin" dedi.

Annelerin, kendileri yemek yerken çocuklarına da yedirmekten hoşlandıklarını ve "Çocuğum hızlı yesin kendi işime bakayım" diye düşündüklerini dile getiren Yağcı, çocukların ise o hızla yemek yiyemeyeceklerini vurguladı. Çocuğun yemek için 10 dakika değil, 30 dakika hakkı olduğuna işaret eden Yağcı, "Yemek bir seremonidir. Çocuk da 1 yaşından itibaren bu seremoniye dahil edilmelidir. Çocukla konuşarak, oyunlar yaparak yemek yedirilerek yemeği keyifli hale getirmek gerekiyor" diye konuştu.

Çocuklara televizyon karşısında ve oyun oynarken yemek yedirmenin de yanlış olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. Raşit Vural Yağcı, şunları söyledi: "Televizyon karşısında yemek yedirmek alışkanlık yapar. Çocuğu sofradan uzaklaştırır. Eğer yeterli öğünü tüketmiyorsa oyalamak amacıyla yanına bir iki tane oyuncak konulabilir. Bu nedenlere rağmen çocuk yemiyorsa hastalık olup olmadığına bakılmalı. Kansızlık, demir ve çinko eksikliği de iştahsızlık nedenleri arasında yer alır. Ailelerin kullandığı iştah açıcı şurupların hiçbir etkisi yoktur."

ZEKA GELİŞİMİ İÇİN DENGELİ BESLENMELİ


Yeterli beslenmenin zeka gelişimi için de önemine vurgulayan Yağcı, bebek doğduğunda beynin 330 gram olduğunu, 3 yaş sonunda ise 1 kiloyu bulduğunu ve bu dönemde de doğru beslenilmesi halinde beynin de geliştiğini kaydetti. Annelerin ek besine çok yüklendiğini ve bu nedenle obez çocukların ortaya çıktığını dile getiren Yağcı, "Ek besinde hızlı hareket etmemek gerekiyor. 6 ve 9 ay arasında anne sütüyle bir ana öğün bir ara öğün yeterlidir. 9 ve 12 ay arasında ise 2 ana öğün bir ara öğün yeterlidir. Bizde 7 aylık çocuğa her şey yediriliyor" diye konuştu.

Alını. ntvmsnbc.com

Kahveci , garson , vs. hastane yöneticisi oluyor


Sağlık sisteminde iki yıl önce başlatılan “özerkleştirme” projesi, ilginç atamalara sahne oldu. Proje kapsamında, Türkiye genelindeki hastaneler, CEO yöntemiyle idare edilmeye başlandı. Ancak, bu sistemle birlikte, görevde yükselme kriterleri de esnetildi. Bu esneme sayesinde ise, garson, fırıncı ve beden eğitimi öğretmeni gibi sağlıkla ilgisi olmayan kişiler hastanelerde üst düzey görevlere getirildiler.

SKANDALLARIN BİR KISMI

Bir süre önce, Manisa’da il ve ilçelerindeki bazı hastanelere, garson ve kahvehaneci gibi sağlık alanıyla ilgisi bulunmayan kişilerin yönetici olarak atandıkları gündeme gelmişti. Söz konusu atamaların devam ettiği öğrenildi. Buna göre, Beden Eğitimi ve Sosyoloji mezunu bazı kişilerin de müdür yardımcılıklarına getirildikleri ifade edildi. Gerçekleştirilen ilginç atamaların bir kısmı şöyle:

Açık Öğretim mezunu olan ve babasıyla kahve çalıştıran S.B. Manisa Devlet Hastanesi idari Mali İşler Müdür Yardımcılığına, Açık Öğretim İşletme mezunu olan ve eşiyle fırın çalıştıran H.S. Ruh Sağlık Hastalıkları Hasta Bakım Hizmet Müdür Yardımcılığı’na, Kıbrıs’ta otelde çalışan A. S. P. aynı hastanede İdari Mali İşler Müdür Yardımcılığına, Açık Öğretim İşletme mezunu E.S. Manisa Devlet Hastanesi İdari Mali İşler Müdürlüğüne, Beden Eğitimi mezunu O.Y. Merkez Efendi Hastanesi Hasta Bakım Hizmetleri Müdür Yardımcılığına, Sosyoloji mezunu Y.Y. Kula Devlet Hastanesi Müdür Yardımcılığına, Beden Eğitimi mezunu S.A. Kırkağaç Devlet Hastanesi İdari Mali İşler Müdür Yardımcılığına.

MEB’DE DE YAŞANMIŞTI


SAĞLIK alanında yaşanan bu skandalın bir benzeri, daha önce, Milli Eğitim Bakanlığı’nda yaşanmıştı. Taraf, geçtiğimiz yıl, bazı okullardaki öğrencilerin, İngilizceyi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü mezunlarından, yapı ressamlığını Almanca öğretmeninden, Matematiği ise Su Ürünleri Bölümü mezunlarından öğrendiğini duyurmuştu.

Alıntı: Taraf/Hüseyin ÖZAY

23 Ekim 2013 Çarşamba

Tüm hekimler işyeri hekimliği yapabilecek mi?


Yürürlükte olan "Üniversite ve Sağlık Personelinin Tam GünÇalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" ile özlük haklarında hiçbir iyileştirme yapılmadığı için döner sermaye ek ödemesi almayan, mahalli idarelerde vekurum tabipliklerinde çalışan hekimlere alternatif gelir kaynağı olarak işyeri hekimliği hakkı tanındı.

Görüşülecek olan 480 Sıra Sayılı Kanun Tasarısında tüm hekimlere işyeri hekimliği yapma hakkı verilmesi planlanıyor. Yani işyeri hekimliği uygulaması, mahalli idarelerde ve kurumhekimliklerinde çalışanlar için bir ayrıcalık olmaktan çıktı. Üstelik Kurum hekimlerinin 57 saat olarak kullanabildikleri işyeri hekimliği süresi, yasa ile tüm hekimler için 30 saat olarak sınırlandırılacağından, işyeri hekimliği bulabilen kurumhekimleri mevcut işlerini kaybedecek, bulamayanlar da bir kez daha mağdur olacaklar.

Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan Meclise verdiği kanun teklifinde sorunun çözümü için 657 sayılı Kanuna aşağıdaki türden bir maddenin eklenmesini önerdi.

657 SAYILI DEVLET MEMURLARI KANUNU HAKKINDA KANUN DEĞİŞİKLİK TEKLİFİ

MADDE 1- 14.7.1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa ek madde eklenmiştir.

"EK MADDE 43- Sözleşmeli statüde olanlar da dahil olmak üzere mahalli idareler ile medikolar ve kurum tabipliklerinde fiilen çalışan ve döner sermaye ek ödeme almayan tabip ve diş tabiplerine, yapmış oldukları hizmetler göz önüne alınarak en yüksek devlet memuru aylığının (ek gösterge dahil) %700'üne, diğer sağlık personeline %300'üne kadar Maliye Bakanlığının uygun görüşü üzerine Sağlık Bakanlığınca belirlenecek usul ve esaslara göre ek ödeme yapılır. Bu ödemelerden damga vergisi hariç herhangi bir vergi kesilmez. Bu madde kapsamında ödeme yapılan personele 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 9 uncu maddesine göre ödeme yapılmaz."

MADDE 2- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 3- Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

Alıntı: memurlar.net

4 Eylül 2013 Çarşamba

Yorumsuz:Niğde'deki çocuk gelinler...


Niğde’ye 60 kilometre uzaklıkta bulunan Dündarlı kasabasında, ilkokul çağında nişanlandırılan kız çocukları, 11-14 yaş arasında evlendiriliyor. Niğde’de çocuk yaşta evliliklerin Türkiye ortalamasının üzerinde olduğunu belirten Sosyolog Bülent Kara, pilot bölge seçilen Bor ilçesinde çocuk yaşta evliliklerle mücadele için başlatılan projenin, İl Sağlık Müdürlüğü’nün desteğini çekmesiyle askıya alındığını söyledi. Uzmanlar, çocuk gelin vakalarının son yıllarda Niğde merkeze doğru yayıldığı, devlet yetkililerin bu duruma göz yumduğu konusunda uyardı. Milliyet’in Dündarlı’da konuştuğu kadınlar da şikayetçi; “Bassınlar cezayı bakalım bir daha oluyor mu?”

Niğde Devlet Hastanesi yetkilileri, Niğde’nin Dündarlı kasabasında gebe takip uygulamasına başvuruların az olmasını fark ederek harekete geçince, korkunç bir gerçeği ortaya çıkardı. Yapılan araştırmalarda, kız çocuklarının ilkokulda nişanlandırılarak, 11-14 yaş arasında evlendirildiği saptandı.

‘Burada düğün eksik olmaz’

Niğde merkeze bağlı Dündarlı kasabasına, önce davul zurna, ardından üç el silah sesi eşliğinde giriyoruz. Belediye binası bahçesinde oturan birkaç erkeğe, “Düğün mü var” diye sorunca, gülerek yanıt veriyorlar:
“Düğün var tabii. Burada düğün eksik olmaz! Akşam atılan silahları görsen, Teksas gibi!”
Muhtar Numan Sert’le, köy meydanındaki kahvehanesinde konuşuyoruz. Kız çocuklarının erken
 yaşta evlendirildiklerini inkar etmiyor:

“Çocuk evliliği daha önceleri yoktu. Ortaokulu bitirip liseye devam etmeyen kızlar evlendiriliyor. Diyelim kız 16 yaşında. Nişanlanır, 2 sene sonra da evlenir. Önce imam nikahı kıyılır, sonra resmi nikah beklenir. Kızlar liseye son 5-6 senedir devam ediyor.”
Numan bey, kendi kızını 17 yaşında evlendirmiş. 15 yaş ve altındaki kız çocukların evlendirildiklerini kesinlikle kabul etmiyor, ancak ‘nadiren’ olduğunu söylüyor: “13 yaşında evlendirmek olur mu hiç! 16-17 olabilir, 15 yaş altı zaten suç!”

“Kız sattım”

Köydeki delikanlılar ise Numan bey ile aynı fikirde değil. Kahvede masalarına konuk olduğumuz gençler, 20-25 yaş arasında. Biri yeni askerden dönmüş, 17 yaşında nişanlısı varmış. Diğerleri askere gidecekmiş. Kendilerinden pek bahsetmiyorlar ama belediye başkanının 22 yaşındaki oğlunu, 14 yaşındaki kızla nişanladığını, 8. sınıfta okuyan neredeyse bütün kızların nişanlı olduklarını anlatıyorlar. “Burada kızlar 10, erkekler 20 yaş ve üstü evlendirilir” diyorlar. Masada amcaları sayılacak biri, çocuk yaşta evlendirilmeyen kız çocuklarının sayısının bir elin parmağını geçmeyecek kadar az olduğunu vurgulamak için; “Bir tane 17 yaşında vardı, ben sattım” diye araya giriyor. “Kız evlendirmek” yerine kullanılan “satmak”. “Satmak” Dündarlı’da sıklıkla telaffuz edilen bir kelime. 78 yaşındaki Mehmet amca da, “Okul bitince kızlar satılıyor” diyerek, köyün ‘usulünün’ böyle olduğunu söylüyor.

“İki senesi kaldı”

Rukiye hanım (51), 15’inde evlenmiş. Bir kızını 13 yaşında evlendirmiş çünkü; “Bu köyün kanunu böyle”.

Bir kızı daha varmış, o bu sene liseye başlayacakmış. “Vermem onu erken” diyor. Kızının okumasını, kendi ve ablasıyla aynı kaderi paylaşmamasını istiyor. Sohbetimize iki kız çocuğu kulak kesiliyor. Bir adam, “Bak mesela, bu 11 yaşında. İki senesi kaldı” deyince, gülüşmeler oluyor. Kadınlar, çevre köylerde de durumun aynı olduğunu söylüyor. Fadime teyze, konuştuğumuz diğer kadınlar gibi, çocukların evlendirilmesini doğru bulmuyor: “Suç değil mi, bassınlar cezayı da bakalım bir daha oluyor mu!”

4 gün 4 gece düğün

Düğün yerine gidiyoruz. Kapıda lokum, bisküvi ve şeker ikramı var. Dündarlı’da düğünler, 4 gün 4 gece sürüyor. Kerpiç bir evin bahçesindeki düğün yerinde, yerdeki sedirlerde oturuluyor. Bahçenin bir ucunda klavye çalıp şarkı söyleyen genç bir adam var. Gelinin lise 2’de okuduğunu, damadın ise askerden yeni geldiğini öğreniyoruz. Ancak damat, gelini evine bırakmaya gittiği için ikisi de düğün yerinde yok. Bir süre gelmelerini bekliyoruz ama düğün sahiplerinden bir beyefendi, gazeteci olduğumuzu öğrenince, bizi kibarca dışarı buyur ediyor.

Liseden 3 mezun


Niğde’de bir sağlık kuruluşunda çalışan, ismini vermek istemeyen sosyal hizmet uzmanı, Dündarlı’nın gebe takibi yapılmayan yerler arasında olması nedeniyle dikkatlerini çektiğini söyledi. Uzman, bir araştırmaya göre, kasabada ortaöğretimden sonra liseye devam ederek mezun olan kız öğrenci sayısının 3 olduğunu belirtti:
“15’inde hâlâ evlenmemiş kızlara ‘evde kalmış’ gözüyle bakılıyor. Kız çocuklar hamile kalınca, yasal işlem başlatılacağı için hastaneye gidemiyor. Kasabada aile içi şiddet vakaları yüksek. Riskli gebeliklerde takip olmadığı için engelli doğan çocuk sayısı da çok fazla.”

Sözlü için arka sıra izni!

Niğde Devlet Hastanesi’nde geçen yıllarda görev yapan bir psikolog ise çocukların ilkokul çağında nişanlandırıldığını saptadıklarını belirterek, bir öğretmen arkadaşının kendisi ile paylaştığı hikayeyi şöyle anlattı:
“Bir öğretmen arkadaşım bir gün bir kız öğrencisine tahtaya kalkmasını söylemiş. Kız ayağa kalkıp yerine oturmuş. Tekrar seslenince yine kalkmış, ardından yine oturmuş. Öğretmen arkadaşım bakmış, kız arkasına bakıp yerine oturuyor. ‘Kalkmama izin vermiyor’ deyip arkadaki bir erkek öğrenciyi gösterince, arkadaşım ‘Oğlum sana ne oluyor’ demiş. Çocuk, ‘Ben onun nişanlısıyım’ diye yanıt
 vermiş.”

Aileleri nerede?

İsmini vermek istemeyen psikolog, devlet kurumlarının çocuk gelin vakalarına göz yumduğunu savunarak, şöyle devam etti:
“Dündarlı’ya aile içi şiddet için gittiğim sınıfa şöyle bir bakıp, ‘Bunların aileleri yok mu’ dedim. Sınıfta hep 14-15 yaşlarında kızlar ve kucaklarında çocuklar vardı. Dinlemeye onlar gelmiş. Askerden dönen erkekleri, kız çocuklarıyla evlendiriyorlar. Erkek, iş için şehir dışına çıkarsa, kızı beklemeden başkasıyla evlendiriyorlar. İkinci evlilik, 30 yaş ve üstü erkeklerle oluyor. Bu duruma göz yumuluyor. Diyanet de göz yumuyor. Herkes yasak olduğunu biliyor. Adli süreç başlasa, hemen herkesin cezaevine gireceği biliniyor.”

Merkeze yayıldı

Psikolog, çocuk yaşta evliliklerin Niğde merkeze doğru yayıldığı konusunda uyararak, şunları söyledi:
“Ensest de evlilik sebeplerinden biri. İntihar girişiminde bulunan bir kadın, babası tarafından tecavüze uğrayınca evlendirildiğini anlatmıştı. Tecavüzcüsüyle evlendirilen kızlar var. Devlet kademelerinde yüksek mevkilerde bulunan bazı kişilerden, ‘Değiştirip ne yapacaksınız, nasıl önleyeceksiniz’ diyenler olmuştu. Çocuklar ‘Okumak istiyoruz, evlenmek istemiyoruz artık’ diyor ama herkes üç maymunu oynuyor.”

Proje askıya alınmış

Niğde Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Bülent Kara, Niğde’de çocuk gelin vakalarının Türkiye ortalamasının üzerinde olduğunu söyledi. Kara, çocuk gelinlerle mücadele için pilot bölge seçilen Bor ilçesinde başlatılan projenin, Niğde İl Sağlık Müdür Ali Rıza Erdoğan’ın desteğini çekmesiyle askıya alındığını belirterek, şunları söyledi:
“Niğde Üniversitesi olarak, Niğde Valiliği ve Bor Kaymakamlığı ile 5 yıllık ‘Ah Bir Çocuk Olsam’ adında ortak bir proje yürütüyorduk. Amaç, erken yaşta evliliklerin nedenlerini tespit etmek ve süreç içinde azalmasını sağlamaktı. Proje 1 yıl sürdü, ancak Bor Kaymakamı görevden alınınca, İl Sağlık Müdürü de projeden çekildi. 2012 Nisan’ında başlatmıştık projeyi, 5 ay önce askıya alındı. İl Sağlık Müdürlüğü, projenin yürütücülerinden olduğu ve desteğini çektiği için devam edemedik. Niğde’de erken yaşta evlilikler, Türkiye ortalamasının üzerinde. Kızlar, 11-14 yaş arasında evlendiriliyor.”

Teyze dediklerim

Sosyal hizmet uzmanına göre, kız çocuklarının eğitimine harcanacak para ‘gereksiz’ görülüyor. Kızlar, 13 yaşında evlenmek zorunda hissettikleri için, erken ergenliğe giriyor. Küçük yaşta ev işlerine alıştırılan kızlar, çocuk yaşta erişkin gibi davranmaya başlıyor:
“Bir gün ziyarete gittiğimiz bir köyün muhtarı durumu paylaşınca bize hak verdi. Sonradan öğrendik ki kızını 13 yaşında evlendirmiş. Bir belediye başkanı da söylediklerimizi onayladı. Meğer o da 21 yaşındaki oğlunu, 13 yaşında bir kızla evlendirmiş. Hamilelikte ortalama yaş, 14. Genelde 20 yaş üstü erkeklerle evlendiriliyorlar. Hastalıklı bir durum var. Ben 37 yaşındayım, hastaneye gelen bazı kadınlara ‘Teyze’ diyordum. Teyze dediklerim benden 10 yaş küçük çıkıyordu. Çocuk yaşta çocuk doğurmaya başladıkları için erken yaşta yıpranıyorlar. 30 yaşında kayınvalide olanlar var.”

Alıntı: Milliyet

İzmir Sağlık Müdiresi Açıkladı:Doktorlarımız acil serviste çalışmak istemiyor

İzmir İl Sağlık Müdürlüğü verilerine göre, hasta hakları birimlerinin hayata geçirildiği 2004 yılında 749 kişi, sağlık uygulamalarına ilişkin şikayet ve taleplerini hasta hakları birimlerine iletti.

Kamu hastanelerinden hizmet alan vatandaşların, Sağlık Bakanlığı, hastaneler, sağlık müdürlükleri ile internet üzerinden ulaşabildiği birime 2005 yılında bin 650 müracaat gerçekleşirken, 2006'da bu sayı 4 bin 40'a ulaştı.

Sisteme, 2007 yılında ulaşan kişi sayısı 6 bin 99, 2008'de 6 bin 837, 2009'da 9 bin 909, 2010'da 11 bin 490, 2011'de 17 bin 653 olarak gerçekleşti. Başvuruların sonucunun, en geç 15 gün içinde talep sahibine iletildiği sistem, 2012'yi 19 bin 390 başvuru ile sonlandırırken, 2013'ün ilk 6 ayında 10 bin kişi hasta hakları birimleri aracılığıyla sisteme ilişkin sorunlarını paylaştı.

Hasta hakları birimleri, kurulduğu 2004 yılından 2013'ün ilk yarısına kadar, İzmir genelinde yaklaşık 90 bin kişinin sağlık hizmetlerine ilişkin öneri, şikayet ve taleplerine yanıt verdi. 

 Şikayet teşekkürün önünde

Sağlık Bakanlığı İletişim Merkezi (SABİM) ise 2010 yılında 2 bin 963, 2011 yılında 4 bin 34, 2012'de ise 5 bin 970 kişinin başvurusuna yanıt verdi.

SABİM'e 2012 yılında gerçekleşen başvuruların 3 bin 13'ü hizmete yönelik eleştirilerden oluşurken, şikayet müracatı bin 584 olarak gerçekleşti. Sağlık hizmetlerine ulaşmada sıkıntı yaşayan 939 kişi de SABİM'e başvurarak yardım talebinde bulundu.

SABİM, 2012'de 347 teşekkür, 70 bilgi alma ve 17 ihbar müracatına karşılık verdi.
 
 "Talepler 15 gün içinde sonuçlandırılıyor"

İzmir Sağlık Müdiresi Bediha Türkyılmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sağlık alanında mağduriyete uğradığını düşünen kimselerin hakkını aramasının en kolay yolunun SABİM ve hasta hakları birimlerinden geçtiğini söyledi.

Yaşanan sıkıntıların ilgililere iletilmesiyle sorunların çözümünün mümkün olduğunu hatırlatan Türkyılmaz, "İnsanlar, talep, şikayet, eleştiri, bilgi alma ya da teşekkür için gönül rahatlığı ile SABİM ve hasta hakları birimlerine başvuruyor. 15 gün içinde taleplerine ilişkin sonucu kendilerine iletiyoruz" dedi.

Hasta hakları birimleri ile SABİM üzerinden gerçekleşen başvuruların yıllar içinde gözle görülür şekilde artmasını olumlu yorumladıklarını vurgulayan Türkyılmaz, şöyle konuştu:

"Haklarını bilen vatandaş, gördüğü veya uğradığı haksızlığı doğru değerlendirip ilgililere ulaşabileceğini, başvurusunun dönüşünün olduğunu da biliyor. Başvuru artışı, hastanın hakkını doğru aramayı öğrenmesinden kaynaklanıyor. Hasta hakları kavramı daha çok duyurulur, bilinir oldu. İletişim araçlarının kullanımının artması da sorunların ve çözümlerin paylaşımında etkili oldu. Hepimiz için iyi birer iletişim aracı olduğuna inanıyorum. Sağlık çalışanları da sıkıntılarını SABİM'e ulaştırabiliyor. Geri dönüş yapılıyor olması da insanlara güven veriyor. Vatandaş memnuniyeti, talepleri, sıkıntıları ve mağduriyeti her zaman dikkate alınıyor."
 
"Şiddet, hak arama yöntemi olamaz"

Türkyılmaz, sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olaylarından üzüntü duyduklarını, iletişimle çözülebilecek sorunlara kaba kuvvetle yaklaşılmaması gerektiğini vurguladı.

Yaşanan sorunlara yönelik iletişim kanallarının sürekli açık olduğunu hatırlatan Türkyılmaz, şunları kaydetti:

"Sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti hiçbir şey haklı çıkarmaz. Hastanede haksızlığa uğradığında ya da mağduriyet yaşadığında başhekime dilekçe ile başvurabilir. Hasta hakları birimlerine başvurabilir. SABİM'e sıkıntısını ileterek, kendisine yapılacak dönüşü bekleyebilir. Haksızlığa uğrayan kişi, sağlık personelini döverek, bıçak sallayarak, silah doğrultarak hakkına ulaşamaz. Ancak hayatını zora sokar. Hem kendi stresini artırıyor hem de sağlık personelini ürkütüyor. Doktorlarımız acil servislerde çalışmaktan çekiniyor. Neden böyle olsun? 'Kapıdan giren silahla mı bıçakla mı girdi, dövecek mi beni?' endişesi taşıyan hekim, mesleğini ne derece dört dörtlük icra edebilir? Sağlık personelimiz rahat çalışacak ki vatandaşımıza tam tekmil hizmet ulaşabilsin. Vatandaşımız bilsin ki onların haklarını koruyacak kendileri dışında çok fazla merci var ama kendi kaba kuvvetine hiç gerek yok''

Alıntı:medimagazin.com

663 Sayılı Torba Yasa ile gelen ''sağlık personeline ikamet zorunluluğu'' yürülükten kaldırıldı


TC
Sağlık Bakanlığı
Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü


Sayı : 54567092/010.06 29570
Konu : Yürürlükten Kaldırma


…………………..VALİLİĞİNE
GENELGE
2013/ 16

İlgi: 25/07/2012 tarihli ve 16368 sayılı 2012/31 nolu Genelge.
663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşların Teşkilat Ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin "İkamet Mecburiyeti" başlıklı 55 inci maddesine istinaden ilgide kayıtlı Genelge yayımlanmış idi.

663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşların Teşkilat Ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin "İkamet Mecburiyeti" başlıklı 55 inci maddesi Anayasa Mahkemesi'nin 14/02/2013 tarih ve E:2011/150 sayılı kararı ile anılan düzenlemenin yetki yasasının kapsamında olmadığı gerekçesiyle iptal edilmiştir

Ayrıca anılan Genelgenin iptali talebiyle Bakanlığımız aleyhine açılan davada Danıştay 15. Daire'nin 09/04/2013 tarih ve E.2013/6240 sayılı kararı ile konu işlemin yürütülmesinin durdurulmasına karar verilmiştir.

Bu itibarla ilgide kayıtlı 2012/31 Nolu Genelge yürürlükten kaldırılmıştır.

Bilgilerinizi ve gereğini rica ederim.

Nihat TOSUN
Bakan a. Müsteşar

Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu Başkanı Ali İhsan DOKUCU oldu ama nasıl?


Sağlık Bakanlığı’nda, eski Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın ekibinin tasfiye edildiği yorumlarına neden olan görevden almaların ardından Kamu Hastaneleri Kurumu Başkanlığı’na yapılan atama tartışma yarattı. Görevden alınan Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu Başkanı Hasan Çağıl’ın yerine atanan Ali İhsan Dokucu, sağlık çevrelerinde, Şişli Etfal Hastanesi’ndeki görevi sırasında 3 buçuk yaşındaki bir çocuğun ameliyatına iftar molası veren doktor olarak tanınıyor.

Eski Sağlık Bakanı Akdağ’ın danışmanıyken göreve getirilen Hasan Çağıl, geçen hafta görevden alınmıştı. Çağıl’ın yerine geçecek isim önceki gün belli oldu. Göreve İstanbul İl Sağlık Müdürü Ali İhsan Dokucu getirildi. Sağlık çevreleri, Dokucu’nun adını ilk olarak “ameliyata verdiği iftar molası” ile duydu. Edinilen bilgiye göre Dokucu, Şişli Etfal Hastanesi’ndeki görevi sırasında, 3 buçuk yaşındaki bir çocuğu ameliyat ederken, iftar için yemek molası verdi; ameliyat masasında karnı açık bir 20 dakika bekledikten sonra Dokucu ameliyata devam etti.

Jet profesör iddiası

Dokucu’nun aynı zamanda “jet profesör” olduğu öne sürüldü. Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ndeyken Bilim Üniversitesi’ne atanarak “profesör” unvanı alan Dokucu, YÖK yasasının izin vermemesine karşın unvanı aldıktan sonra Şişli Etfal’e geri dönmüş ve görevini “profesör” unvanıyla sürdürmüştü. Profesörlüğe yükselmek için vakıf üniversitesinde “görünen” Dokucu, kendisi hakkında çıkan iddialara, İl Sağlık Müdürü iken, “Halihazırda Bilim Üniversitesi’nde eğitim faaliyetlerini yürütmekle birlikte, 2547 sayılı Yükseköğrenim Kanunu’nun 38. maddesine göre ‘Bakanlığımızın takdiri’ ve onayıyla Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Çocuk Cerrahisi Kliniği’nde klinik şefi ve İstanbul Sağlık Müdürü olarak görevini ifa etmektedir” yanıtını vermişti.

Alıntı:Cumhuriyet Gazetesi

Okul Öncesi Alacağımız Ürünlerdeki Tehlikeler


Her yıl olduğu gibi birçok aileyi yine okul öncesi alışveriş telaşı sardı. Piyasada okul ihtiyaçları olarak, farklı kalitede, farklı özelliklere sahip, farklı fiyatlarda birçok ürün satılıyor. Ancak bazı ürünler çocuk sağlığını tehdit edebiliyor. Plastik ve plastik yapımında kullanılan maddeler, boyalar, sentetik kumaşlar ve bunların insan sağlığı üzerindeki etkileri hakkındaki tartışmalara dikkat çeken Dr. Aytaç Keskineğe, okul alışverişleri konusunda ebeveynleri uyardı.

Tehlike taşıyan bazı ürünlerin çocukların kırtasiye, beslenme, üniforma gibi malzemelerinde de kullanıldığını belirten ve özellikle pille çalışan her türlü kırtasiye malzemesinden çocukların uzak tutulması gerektiğini vurgulayan Dr. Keskineğe şunları söyledi: “Kimi malzemede sadece ses ve renk değişikliği sağlamak, yani aksesuar amacıyla pil kullanılırken, kalemtıraş gibi bazı mekanik malzemelerin yerine pilli elektronik malzemeler de tercih ediliyor. Pillerin yapımında kullanılan kadmiyum ve kurşun insan sağlığı üzerinde son derece olumsuz etkilere sahip metallerdir. Bu ağır metaller vücuda bir kez alındıktan sonra, birikerek kalır ve asla yok olmazlar.”

KURŞUN VÜCUTTA BİRİKİR

İnsan vücudunda biriken ağır metallerin zekâ geriliğinden, kan kanserine kadar birçok hastalıkta etkili olabildiğini dile getiren Dr. Aytaç Keskineğe, “Bu maddelerden çocuklarımızı mümkün olduğunca uzak tutmamız gerekiyor. Ayrıca boyalarda, bazı kalemlerde kullanılan kurşun da son derece zehirli bir metal olup vücuda bir kez alındıktan sonra birikir ve bağışıklık sistemini olumsuz etkiler” diye konuştu.

TAHTA TOZU ALERJİ YAPABİLİR

Dikkat edilmesi gereken bir diğer unsurun da alerji olduğunu vurgulayan Dr. Keskineğe, özellikle alerjik astımı veya cilt reaksiyonları olan çocukların ebeveynlerinin öğretmenlerle konuşmasını, çocuklarının durumu hakkında sınıf öğretmenine ve okul doktoruna bilgi vermesini, hatta varsa özel ilaçlarından bir seti de okulda bulundurmalarını önerdi. Toz konusuna dikkat çeken Keskineğe, “Tozlara karşı alerjik reaksiyon görülen çocukların tahtadan uzak, mümkünse cam kenarında oturtulmaları doğru olur. Ayrıca satın alınacak her türlü boyalı malzemede mümkün olduğunca kaliteli ve insan sağlığına zararlı olmayan ürünler seçilmeli. Özellikle boya katkı maddeleri, sürekli ciltle temas eden kalem, silgi, boya kalemi gibi malzemeler de alerjik reaksiyonları tetiklemesi, hatta egzama veya ürtikere (kontak dermatit) yol açması bakımından son derece önemlidir” diye konuştu.

PLASTİK MATARA VE BESLENME ÇANTALARINA DİKKAT


Sıcak günlerde, plastik su mataraları ve plastik beslenme çantalarının içerisindeki bazı kimyasal maddelerin ısı nedeniyle gıdaya veya suya karışabileceğini söyleyen Keskineğe, “Bu durum çocuklarda alerji dışında, çok daha ciddi hormonal bozukluklara, hatta erken ergenlik ve buna bağlı gelişim bozukluklarına yol açabilir. Bu sebeple içi camdan yapılmış su mataraları, ahşap veya bezden yapılmış beslenme çantalarının tercih edilmesinde fayda var“ dedi.

AĞIR METALLER ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜNE YOL AÇAR


Çocuklarda, okula başladıktan sonra kaşıntı, ciltte kızarıklık, hapşırma, gibi şikâyetler ortaya çıkması durumda mutlaka alerji testlerinin yapılması gerektiğini vurgulayan Dr. Aytaç Keskineğe, “Alerjiye sebep olan IgE total ve ECP (Eozinofil Katyonik Protein) seviyelerini tespit etmek ve bunların sonucuyla birlikte bir çocuk hastalıkları uzmanıyla görüşmek gerekir. Bunun dışında öğrenme güçlüğü olan çocuklarda da önemli sebeplerden birisi olan ağır metallerin ölçtürülmesini öneririm” ifadesini kullandı.

Alıntı: egedesonsöz.com

2 Eylül 2013 Pazartesi

Çocuğunuz okula hazır mı?



Okulların açılmasına sayılı günler kala hem çocukları hem de ailelerini tatlı bir telaş sardı. Kayıt dönemi, var olan okul için hazırlıklar derken çok yakında milyonlarca öğrenci dersliklerdeki yerini alacak. Sağlıklı bir eğitim yılı geçirmek için tatilin son günlerinde ailelerin nelere dikkat etmesi gerektiğini Uzman Klinik Psikolog Cemre Soysal anlattı. Çocuklarını yeni döneme hazırlamak isteyen velilere önerilerde bulunan Soysal, “Çocuklar yaz tatilinde okul dönemine kıyasla daha serbest oldukları için onları en zorlayacak konu yeniden düzenli ve disiplinli hayata dönüş yapmak olacaktır” dedi.

Soysal çocuklar üzerinde oluşturulması gereken motivasyona dikkat çekti ve “Önceki sene okula gitmiş çocukların okula başlamalarında çeşitli motivasyonlar vardır. Her ne kadar yeniden ders çalışmaya başlayacakları için huysuzlansalar da tatil boyunca görmedikleri arkadaşlarına kavuşmak onlar için oldukça heyecan vericidir. Okullarında yapılan herhangi bir değişiklik, sınıflarının yerinin değişmesi gibi küçük detaylar da onları mutlu edebilir. Okul konusunda hevesli olmayan çocuklara ders haricindeki avantajlar hatırlatılarak duyguları olumluya çevrilebilir” diye konuştu.

"HAYAT DÜZENİNİZİ OKULLAR AÇILMADAN DEĞİŞTİRİN" 

 
Okula ilk kez başlayacak çocuklara gösterilmesi gereken özene de değinen Soysal; “Onlar, büyümenin çok büyük bir adımı olan okul hayatına başlangıç aşamasındalar. Her ne kadar daha önce anaokulu veya hazırlık sınıfına gitmiş olsalar da birinci sınıfın önemi her zaman farklıdır. En önemlisi okuma, yazma öğrenilecek bir seneye başlangıç yapıyor olmalarıdır” ifadesini kullandı.

Peki, veliler bu kritik dönemde nelere dikkat etmeli? İşte Uzman Klinik Psikolog Cemre Soysal’ın önerileri:

• Hayat düzeninizi okullar açılmadan bir hafta kadar önce okula göre yeniden düzenleyebilirsiniz. Böylece okula adaptasyon kolaylaşacaktır.

• Ailecek okul alışverişine çıkabilirsiniz. Yeni kıyafetler, kırtasiye eşyaları çocukları okulun başlaması konusunda heyecanlandıracaktır.

• Çocuğunuzdan başlayacak okul dönemine dair hedeflerini düşünmesini isteyebilirsiniz. Unutmayın ki kendi koyduğumuz hedefler için çalışmak daha kolaydır.

• Bu sene sonunda sınava girecek öğrenciler biraz daha endişeli olabilirler. Okulun başlamasının bir diğer anlamı geçecek her günle sınava bir adım daha yaklaşacak olmalarıdır. Sınava hazırlık yolunun zor olduğu ama bu yolun sonunun aydınlık olduğu da hatırlatarak çocuğunuzu cesaretlendirebilirsiniz.

YENİ YÖNETMELİĞE GÖRE ÇOCUĞUNUZ OKULA BAŞLAMAK İÇİN HAZIR MI?

Yönetmelikte yapılan düzenleme, çocuğu okula başlama yaşına gelen aileler için yine bir kaos oluşturdu. Düzenlemenin yaşça kayıt hakkını elde eden 66, 67 ve 68 aylık çocuklara velisinin vereceği dilekçe ile 69, 70 ve 71 aylık olanlar içinse “ilkokula başlamaya hazır olmadıklarını” belgeleyensağlıkraporu ile okulöncesi eğitimeyönlendirilebilme veya kayıtlarını bir yıl erteleme hakkı tanıması, anne babaların kafasında “Çocuğum okula başlamaya hazır mı?” sorusuna neden oldu. Çocukların mutlaka bilişsel, sosyal-duygusal, fiziksel ve özbakım becerileri açısından değerlendirmeye tabii tutulması gerektiğini ifade eden İzmir Üniversitesi Çocuk Gelişimi Program Başkanı Yrd. Doç. Dr. Neslihan Koçer, velilerin şu sorulara yanıt vermesinin kendilerine fikir vereceğini söyledi.

KÂĞIDI İKİYE KATLAYABİLİYOR MU?


Çocuğun bilişsel gelişiminin, dikkat edilecek ilk kriter olması gerektiğini ifade eden Yrd. Doç. Dr. Koçer, “Çocuğunuz adını-soyadını, babasının-annesinin adını, kardeşinin olup olmadığı ve varsa adını söyleyebiliyorsa, en az bir arkadaşının adını sayabiliyorsa, kavramlarla ilgili olarak; benzer ve farklı olanı bulma, uzun-kısa, az-çok kavramı hakkında bilgi sahibi ise, masanın ayağı, çaydanlığın sapı gibi eksik bırakılanı bulma ve tamamlayabilme yeteneğini varsa, küçük motor kas gelişimi açısından verilen şeklin aynısını çizebiliyorsa, kâğıdı ikiye katlayabiliyorsa, 15’e kadar sayabiliyor, 10 içersinde basit toplama-çıkarma işlemi yapabiliyorsa, kırmızı sarı, yeşil rengi tanıyorsa, öğretmenin söylediği cümleyi ve üç sayıyı tekrar edebiliyorsa bilişsel açıdan hazır olduğu düşünülebilir” diye konuştu.

OYUNUN KURALLARINI ANLAYIP UYUM SAĞLAYABİLİYOR MU?

Gelişim sırası ve aşamalarının tüm çocuklar için aynı olduğunu ancak sürecin çocuktan çocuğa az da olsa değişiklik gösterebileceğini hatırlatan Koçer, sosyal- duygusal gelişim açısından kendisi ile ilgili kızgınlık, mutluluk, sevgi gibi duygularını belli edebilen, bir oyun için kuralları anlayabilen ve kurallara uyum sağlayabilen, ekmek, gazete almak gibi basit alışverişleri yapabilen, günlük programın başlangıç ve bitiş zamanını anlayabilen çocuklar için ilkokula hazır fikrinin edinilebileceğini söyledi.

İHTİYAÇLARINI KARŞILAYABİLİYOR MU?

 
Koçer, elbiselerini ıslatmadan yüzünü yıkayıp, kurulayabilen, saçlarını tarayıp, dişlerini fırçalayabilen, tuvaletini yalnız başına yapabilen, sofra kurallarına uygun yemek yiyebilen, düğmelerini ilikleyip çözebilen, kendi başıma giyinip soyunabilen, hapşırınca eliyle ağzını kapatabilen, trafik ışığı olan yerde karşıdan karşıya emniyetli bir şekilde geçebilen çocuğun okul ortamına uyum sağlayabilecek becerileri kazanmış olacağını dile getirdi.

DİĞER ÇOCUKLAR DA OLUMSUZ ETKİLENEBİLİR

Sürekli olarak yeterlilikleri sınanan çocukların daha öğrenim hayatlarının başında öğrenmeye karşı olumsuz tutum geliştirebilecekleri bilgisini aktaran Yrd. Doç. Dr. Koçer, “Zamanından önce okula başlayan çocuk diğer arkadaşlarıyla beraber olduğunda akademik, sosyal ve duygusal olarak kendini yetersiz hissederek içine kapanabilir, girişkenliği önlenebilir, yetersizlik duygusu ile mutsuz olabilir” dedi. Koçer, “Gelişim açısından kendisinden daha küçük ve olgunlaşmamış çocuklarla beraber olan diğer çocuklar da verilen eğitim yeterli gelmediği için sınıf ortamında sıkılabilirler, öğrenmeye karşı olumsuz tutum sergileyebilirler” uyarısında bulundu.


Alıntı: egedesonsöz.com

Medyada sansür hangi boyutlara taşındı?

GÜYA KORUYUCU  İŞARETLER  BUNUN İÇİN ÇIKMIŞTI.YANİ ''HANGİ PROGRAMLARI  ÇOCUKLAR , HANGİ  PROGRAMLARI  ERİŞKİNLER  İZLEYECEK'' ; BU KONU BELLİ  OLACAKTI.PEKİ  BU SANSÜR  NİYE?


Türk televizyonları, milli değerleri ve çocukların sağlıklı gelişimini korumak için ‘sakıncalı kelimeler’ listesini genişletiyor. Yeni nesil Kemal Sunal ’ın ‘eş… eş…k!’ dediğini duyamadan büyürken, ‘sakıncalı kelimeler’ için uygulanan sansür yöntemleri de günden güne gelişiyor.

Milliyet yazarı Sina Koloğlu, bugünkü köşesinde bir okurunun notuyla bu konuya dikkat çekti. Özellikle yabancı dizi ve filmleri orijinal dilinde altyazılı veren iki kanalın yaratıcı sansür tekniklerine değinen Koloğlu, Ahmet Türk adlı okurunun CNBC-E ve E2 kanallarında yayınlanan film ve dizilerdeki çeviri sansürüyle ilgili notları okurlarıyla paylaştı:

PENİS: ÇITÇIT; FAHİŞE: KEVGİR


“CNBC-E ve E2 dizilerinin türkçe çevirilerinde “seks” kelimesi yasak olduğu için “anlık zevk”, “fahişe” için de” kevgir” kelimeleri kullanılıyor. Biraz daha bilgi istedim; “Conan ve Jay Leno şovlarda türkçe çevirilerde seks sözcüğü yerine ayrıca beraber olmak deyimi kullanılıyor. Penis kelimesiyse alt yazılarda üç nokta ile sansürleniyor ya da “çıt çıt” ifadesi kullanılıyor. Çok komik değil mi?”... Durum böyle komik mi değil mi, ona siz sayın seyirciler karar verecek tabii ki.

Ekranda sansür hem görüntüde hem sözcüklerde “aman bir şey olmasın” düşüncesiyle gelişiyor serpiliyor. RTÜK , “ben yasaklamadım’ dese hatta bu buzlanma ve “bip”ten rahatsız olsa da televizyon kanalları “muhafazakar havanın” etkisiyle kendi yasaklarını kendileri oluşturmuş oluyor. Yani RTÜK’e fazla da bir iş düşmüyor. Kanallar beklenenin ötesinde bir çalışma yapmış oluyorlar. 90’lı yıllarda “eşşoğlu eşek” yasak değilken 2000’li yıllarda yasak olabiliyor.