23 Şubat 2016 Salı

Okul Başarısı İçin Çocuğa Sınır Koymak

İzmir Üniversitesi Hastanesi Çocuk, Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç.Dr. Zeynep Çubukcuoğlu Taş, tatil dönüşü okula gitmek istemeyen çocukların, aileler tarafından kurallara alıştırılması gerektiğini söyledi. Çocuğun evde mutlak söz sahibi olarak yetiştirildiğini kaydeden Yrd. Doç.Dr. Taş, “Yoğun iş yaşamı nedeniyle çocuklarından uzak kalan aileler, her istedikleri yapılan, inanılmaz fazla oyuncakları olan, aileleriyle çok fazla vakit geçiren prens ve prensesler yaratıyor. Anne babalar tabiki çocuklarıyla vakit geçirmeli ancak evde çocuğun egemen olduğu bir ortam yaratmamalı. Bu tür evlerde televizyonda ne izleneceğine, ne zaman gezilmeye gidileceğine ve ne tür yemekler yeneceğine çocuk karar veriyor. Buna izin veren ailelerin çocukları kreş gibi toplumsal bir ortama girince büyük sıkıntı yaşıyor” dedi.

SINIRSIZLIĞIN TADINI ALAN OKULA GİTMİYOR

Yrd. Doç.Dr. Zeynep Çubukçuoğlu Taş, “Çocuklarıyla fazla zaman geçiremeyen aileler suçluluk duygusu ile onlara aşırı ilgi gösteriyor. Tatillerde bütün boş zamanlarını organize ederek dolu dolu geçirmesini sağlıyorlar. Bu durum çocuğun kendi kendineyken de mutlu olabilme, bir şey sunulmadan da huzurlu olma becerilerini ellerinden alıyor. Çocuk daima yakın ilgi istiyor. İlgisizlik de, aşırı ilgi de çocukları olumsuz etkiliyor. Tatil döneminde okula uyum sağlamış çocuk, sınırsızlığın tadını aldığı için tatil dönüşü okula gitmek istemiyor” diye konuştu.

KURALSIZLIĞI İSTİYOR

Kreş ortamına giren çocuğun kurallara uyma noktasında sıkıntı yaşayabildiğini kaydeden Uzmanı Yrd .Doç.Dr. Zeynep Çubukcuoğlu Taş, “ Çocuk, ana okulda ilk kez kendinin dünyada eşsiz olmadığını, aslında diğer çocuklarla aynı haklara sahip olduğunu görüyor, kurallarla karşılaşıyor. Böyle olunca ciddi anlamda bocalıyorlar. Başlangıçta okula gitmeyi çok seven çocuk, bir ay sonra okula gitmek istemiyor. Birçok aile bu nedenle bize başvuruyor. Çünkü çocuklar kuralsız olan ev ortamını tercih ediyor” dedi.

SINIRI BAŞTAN ÇİZİN

İzmir Üniversitesi Hastanesi Çocuk, Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç.Dr. Zeynep Çubukcuoğlu Taş, “Ailelerin çocuklarına bir sınır koyması çok önemli. Bu sınır evde başlar. Çünkü bir çocuk evdeki bireylere saygı göstermiyorsa, toplumdaki bireylere de saygı göstermez. Çocuğun aşırı ısrarcı tutumlarına karşı net bir tavır göstermeliyiz. Bir konuda ‘hayır’ yanıtı verilmişse, bunun arkasında durmak gerekli. Çocuğun ağlaması veya zorlaması sonrası yanıt ‘evet’ olursa, çocuk bunu bir yöntem olarak uygulamaya başlar. Her olumsuz durumda bu yolu seçer. Bu kötülük değildir çünkü çocuklar merak eder, sınırları test eder. Bu sınırı koymamamız çocuğu mutsuz eder. Okuldaki kurallar ona tehdit gibi gelir” dedi.

DEMOKRATİK BİR EV ORTAMI KURUN

Yrd. Doç.Dr. Taş, “Çocuk, çocuk gibi yetiştirilmeli. Biz demokratik aile ortamını öneriyoruz. Ailedeki herkesin, kaç yaşında olursa olsun söz sahibi olmasını istiyoruz. Ancak direkt olarak çocuğun istedikleri yapılmamalı. Çocuk karar mercii değildir, karar alınırken söz sahibi olan birisidir. Çocuğun kendisi için doğru bir karar vermesi çok zor” dedi.

“GÜVEN SORUNU YAŞAYABİLİR”

Ev ortamındaki rahatlığı okulda bulamayan çocuğun gelecekte bir takım sorunlarla karşılaşabileceğini belirten Yrd. Doç.Dr. Zeynep Çubukçuoğlu Taş, “Çocuk, kuralların olduğu ortama alışık olmayınca ders dinlemez, dikkati dağılır. Akademik başarısızlık yaşar. Paylaşmayı bilmez, bu nedenle oyunlara kabul edilen bir çocuk olmaz. Bunun sonucu olarak okuldan soğuma yaşar. Okul reddi ortaya çıkar. Gelecekte ise kendine güvenmeyen, güven sorunu yaşayan bir kişi olabilir“ diye konuştu.

Alıntı:egedesonsöz.com

10 Ocak 2016 Pazar

Onların Kendini Güvende Hissetmeye İhtiyacı Var...

Uzun bir süredir etrafımızda o kadar çok olumsuzluk var ki artık hepimiz “bugün ne olacak, ne duyacağız acaba” hissiyle kalkıyoruz. Günlük hayata giriyoruz ama içimizde hep bir sıkıntı ve çaresizlik hissi, olaylara sadece seyirci kalmak zorunda olduğumuz için kendimize, anlayamadığımız hırsları için bunlara neden olan insanlara kızgınlıklarımız var ve bunlar hep bizimle beraber.
Çocuklarımız da sürekli olarak ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Annesi babası, öğretmeni, komşular, eve gelen misafirler, dolmuş şoförü, esnaf, herkes bir şeylerden bahsediyor; belli ki kötü şeyler ama ne oluyor, niye herkes bir tuhaf ve mutsuz? Televizyonda gördükleri, duydukları. Neler oluyor ve tabii ki tipik çocuk düşüncesi “bana ne olacak?”
Her zaman çocuklarda, yetişkinlerde olmayan bir tür sensör olduğunu düşünmüşümdür. Onlar sizin suratınıza baktığında bir şeyler okurlar. Genelde ruh halinizle ilgilidir. Bir şekilde sizdeki duyguyu yakalarlar ama anlamlandıramaz ve adlandıramazlar. Bunu bazen kendi üstlerine alınırlar ben ne yaptım acaba diye ve bir şey yapmadıklarına inanırlarsa haksızlığa uğradıklarını düşünürler. Bazen de sizin duygunuzu paylaşırlar demek ki endişelenecek bir şey var diye.
Her zamanki gibi önce onları dinleyip anlamaya çalışalım; olup bitenin ne kadar farkında olduklarını saptayalım. Siz kendi aranızda  konuşurken sizi dinliyor mu, televizyonda haberler varken ilgileniyor mu? Ya da siz bu konuları konuşurken, seyrederken anlamsız şekilde seyretmeyin, konuşmayın diye sizi bölmeye çalışıyor mu?
Genelde sizi bu ortamdan uzaklaştırmak isterler, “gel oynayalım”, “acıktım” demek, nedensiz ağlamak ya da kardeşine sataşmak gibi.
Mevcut durumu değiştiremeyiz ama bunun dışında kalmak ve yokmuş gibi davranmak da çok zor. Bu nedenle çocuklarımızı da bunun dışında bırakamayız. Onlardan soru gelirse cevabı bilmesek de aslında şanslıyız. Eğer soru gelmiyor ama biz onların farkında olduğunu anlamışsak kendi duygularımızdan yola çıkarak konuşturmaya çalışabiliriz. Olanlar beni üzüyor, oradaki insanlar için endişeleniyorum gibi.
Öncelikle bu olanlarla ilgili kendi hislerimizi anlamaya çalışalım: ne hissediyoruz ve niye öyle hissediyoruz? Bu, bizim genelde şahsi yorumumuz olacak. Burada mümkün olduğu kadar kızgınlık ve düşmanlık dışındaki duygularla konuşmaya çalışmak lazım. Unutmayalım ki, çocuklarımız geleceğin politikacıları, liderleri, barış elçileri, karar vericileri olacak; bu nedenle olanlara olabildiğince objektif yaklaşıp çözüm önermelerini destekleyelim. Bırakın saçma da olsa düşüncelerini söylesin. Olup olamayacağı üzerine tartışalım. Genel olarak, savaş, çatışma tarzı kararların alınmasında halkın değil yöneticilerin etkili olduğu bizim bunu engellememizin çok zor olduğunu iyi açıklamamız lazım.
Çocuklarımıza onların da yapabileceği şeyler olduğunu hissettirebiliriz. “Orada olanları durduramıyoruz; bu bizi üzüyor, çaresiz hissettiriyor. Ama her zaman yapabileceğimiz şeyler var. Bu olaylar bitince oradaki çocukların giysiye, kitaba oyuncağa ihtiyacı olacak; biz de şimdiden bunları toplayıp biriktirelim ve zamanı geldiğinde hemen yollayabiliriz.” gibi cümleler kurabiliriz.
Çocuklarımızın her koşulda kendini güvende hissetmeye ihtiyacı var. Bunu da anne baba olarak biz sağlayabiliriz. Bizim onları mutlaka koruyup kollayacağımızı başımıza kötü şeyler gelse bile onlar için gerekenleri yapacağımıza inançları tam olmalı. Bu nedenle, çaresizlik hislerimizden kurtulmalıyız. Değiştirebileceğimiz küçücük bir şey de olabilir. Önemli olan, elimizden ne geliyorsa geldiği kadarını yapma çabamızın çocuğumuz tarafından da görülmesi. Böylelikle, o da yetişkin olup karar mekanizmasında yer aldığında her zaman yapılabilecek bir şey vardır inancıyla mücadele edebilsin.

Alıntı:Pedagog Nuray ERDEMLİ/uzunçorap.com

24 Haziran 2015 Çarşamba

50-d lilere müjde...


YÖK Genel Kurulu’nda alınan kararlar ile 50/d’li araştırma görevlileri için iyileştirmeler getirildi. Buna göre, 50/d’li araştırma görevlilerinin 33/a maddesine aktarılmasında kararı üniversitelerin yetkili kurulları verebilecek. İlanlarda şeffaflık olacak. Fakültelerdeki geçiş işlemleri de keyfilikten çıkarılarak kriterlere bağlanacak.

YÖK araştırma görevlilerinin ‘2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 50/d maddesinden 33/a’ya geçişleri’ne dair 28 Mayıs tarihli Genel Kurul toplantısında bazı kararlar aldı. YÖK’ten kararlara ve gerekçelerine dair yapılan açıklama ile 50/d’li araştırma görevlileri için iyileştirmeler getirildiği belirtildi. Bu kararlar doğrultusunda, üniversitelere özerklik tanınarak, 50/d’li araştırma görevlilerinin 33/a maddesine aktarılmasında kararı üniversitelerin yetkili kurullarının verebileceği açıklandı. Üniversitelerden geçiş konusunu ilanlarında açık ve anlaşılır şekilde belirtmeleri istenerek, şöyle denildi: “Bir üniversitede aktarma/geçiş yapılacak ya da yapılmayacak ise de bunun araştırma görevliliği süreci daha başlamadan, adaylık sürecinde üniversite tarafından beyan edilmesi ve adaylar tarafından anlaşılmasının sağlanması gerekir.”

Kriterler adil ve ölçülebilir olmalı


50/d’li araştırma görevlileri ile YÖK’te düzenlenen toplantıda en çok şikâyet edilen konulardan birinin de üniversitelerin geçiş için çok yüksek kriterler talep etmesi olduğu hatırlatılan açıklamada, adaylara kriterleri yerine getirebilmeleri için uygun bir sürenin verileceği belirtilerek, “Geçişler için konulan kriter ve aranan şartların adil, nesnel ve ölçülebilir olmalarının yanı sıra, caydırıcı olmamasına ve ilgili üniversitelerin yardımcı doçentlik için aranan şartların altında olması gerektiği düşünülmektedir” denildi. Alınan kararların 1 Eylül’den itibaren uygulanmaya başlanacağı belirtilen açıklamada yer alan diğer kararlar ise şöyle:

-Fakültelerde geçişlere imkân tanıyacak üniversitelerimizin, öğretim üyesi planlamasına dikkat ederek adil, nesnel ve ölçülebilir kriterler ile bunu sağlamalarına ve bu kriterleri ilgili üniversitelerin web sayfalarında ilan etmeden bu geçişlerin yapılmamasına,
-Enstitülerde bu geçişe imkân tanıyacak üniversitelerimizin Yükseköğretim Kurulu’ndan izin almaları uygulamasına devam edilmesine, fakat bu geçişler için adil, nesnel, ölçülebilir şartların ve kriterlerin aranmasına ve bu kriterlerin üniversitelerin web sayfalarında ilan etmelerine ve Başkanlığımıza göndermelerine,
-Planlama ve koordine için, aktarma yapmayacak üniversitelerimizin yetkili kurullarından istihsal edecekleri kararlarını; aktarma yapma yönünde karar alacak üniversitelerimizin de aynı şekilde üniversite yetkili kurulları tarafından belirlenecek ilke ve kriterlerini 13.07.2015 tarihine kadar Başkanlığımıza göndermelerine,
-Tezlerini başarılı bir şekilde tamamlayan, fakat üniversiteleri ile ilişkisi kesilenlerin kendi rızaları olduğu takdirde öğretim üyesi ihtiyacı olan üniversitelerimize mevzuata uygun bir şekilde yönlendirilmelerine karar alınmıştır.

42 bin 245 araştırma görevlisi var

Açıklamada ayrıca Türkiye’de araştırma görevlisi sayısının şu anda 42 bin 245 olduğu belirtilerek, bunların 6 bin 650’sinin yani yüzde 16’lık bir kısmının 50/d maddesine bağlı; geri kalan yüzde 84’lük dilimin karşılığı olan 35 bin 595 kişinin ise 33/a ve ÖYP kapsamında çalıştığı belirtildi. 33/a ve ÖYP kapsamında çalışan araştırma görevlileri ile ilgili şu bilgilere yer verildi:
“Çalışmamıza konu olan 6 bin 650 kişilik grubun fakülte veya enstitülerde istihdam edilmesi oranı ise birbirine yakındır: Fakültelerde çalışanlar 3 bin 391 kişi ile yüzde 51’lik bir dilimi, enstitülerde çalışanlar ise 3 bin 259 kişi ile yüzde 49’luk dilimi oluşturmaktadır.”

‘Sorun Üreten Değil, Sorun Çözen YÖK’

YÖK Başkanlığı tarafından ‘Sorun Üreten Değil, Sorun Çözen YÖK’ başlığı altında yapılan toplantıların ilki 50/d’li araştırma görevlilerine ayrılmıştı. Bu kapsamda 31 Mart’ta YÖK Başkanlığı’nda düzenlenen toplantıya on altı üniversiteden 50/d’li araştırma görevlisi temsilcileri ve eğitim sendikalarına üye araştırma görevlisi temsilcileri katılmıştı. Yapılan toplantıda araştırma görevlileri durumlarını ve konuya ilişkin görüşlerini anlatmıştı. Sürecin ikinci aşamasında ise, 02 Nisan’da YÖK Başkanlığı tarafından üniversitelerden 50/d’li araştırma görevlileri ile ilgili sayısal veriler ve 33/a maddesine geçişler hakkında kurumsal görüşler talep edilmişti.

Alıntı:hürriyet.com.tr

Aşılar hakkında laf kalabalığına son...


27 Mayıs 2015 Çarşamba

3 Üniversite Hastanesi SGK ile Borç Yapılandırması İçin Anlaşma İmzaladı

BU SON DURUM ASLINDA BEKLENEN BİR DURUMDU.ÜNİVERSİTELERDE KOLONOSKOPİ, ENDOSKOPİ , MR GİBİ GİRİŞİMLER İÇİN DIŞ MERKEZLERE , DEVLET HASTANELERİNE YÖNLENDİRMELER BAŞLAMIŞTI BİR SÜREDİR.TEK TEK TÜM ÜNİVERSİTE HASTANELERİ BU YOLA BAŞVURACAK ÇÜNKÜ PARALARI YOK BORÇLARI ÇOK...

Üniversite hastanelerinin son yıllarda ekonomik durumunun pek de iyi olmadığı biliniyor. Bu durumun yönetimsel yetersizlik olduğu kadar SUT fiyatlarının 7 yıl artmaması, Tam gün Yasasıyla öğretim üyesi kaybı, hizmetin dışında ayrı bir eğitim ödeneği olmaması gibi sorunlar içerdiği biliyor.

Geçtiğimiz yıl Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Cerrahpaşa, Çapa, Hacettepe gibi borç batağındaki hastanelere ilişkin çalışma başlatmış ve  üniversitelerin arsa satışlarından elde ettiği gelirin bir kısmını döner sermayeye aktararak borç ödemesinde kullanacağını açıklamıştı.

Diğer taraftan ortak kullanım yani afiliasyon yapılan üniversite hastane sayısı da artıyor. Bakanlıkla ortak kullanılan üniversite hastane sayısı bu yıl 19 oldu.

3 üniversite ile anlaşma imzalandı

Sosyal Güvenlik Kurumu bu durumla ilgili olarak 2015 yılında 3 üniversite ile global bütçe anlaşması imzaladı. Ankara Üniversitesi, Hacettepe ve Dicle Üniversitesi ile yapılan anlaşmaya göre bu kurumlara global bütçe anlaşması çerçevesinde sabit ödeme yapılacak. SGK yetkililerinden alınan bilgiye göre diğer üniversitelerden de global anlaşma yapılması için SGK’ya teklifler geliyor. SGK ise teklif gelen üniversitelerin finansal analizini  yapıyor. 2016’da global bütçe anlaşması yapılan üniversite hastane sayısının artacağı öngörülüyor.

Çözüm olacak mı?

Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri Başhekimi Prof. Dr. Kudret Doğru ise global bütçe anlaşmasının üniversite hastanelerinin finansal sorunlarını çözebilmesi için ‘geliştirilmesi’ gerektiğini iddia ediyor.

Türkiye’de  artan sağlık ve personel giderlerinin her geçen yıl finansman sorunu oluşturduğunun anlaşılabilir bir durumda olduğunu belirten Prof.Dr.Doğru, ancak Maliye Bakanlığı ve SGK’nın, sağlık ve personel giderlerindeki finansman sorunlarının faturasının kayda değer kısmını üniversite hastanelerine kestiğini belirtiyor.
 
‘Borç üniversitelerin değil SGK’nın borcu’

Son 5 yılda üniversite hastanelerinin gelir gider dengelerine bakıldığında  “kısır bir döngünün” oluştuğunu, işlem sayılarını artırdıkça gider oranının daha da arttığını, tüm gelirlerinin giderleri karşılama oranlarının %85-90 olduğunu belirten Prof.Dr.Doğru ‘Bu oran ölçülebilir ve reel bir orandır. Sağlık hizmetlerin neredeyse tamamını Sosyal Güvenlik Kurumu hastalarına veren üniversite hastanelerinin birikmiş borçları aslına bakılırsa SGK’nın borcudur ve uyguladığı fiyat politikalarının eseridir.  Bu durumda üniversite hastanelerinin kapsamlı sağlık hizmetlerini sürdürmesi ve finansmanında rolleri değerlendirilerek yeni fiyatlandırma politikası ile açılım yapılmasına ihtiyaç vardır. Bu açılım ile SGK ile önceden yapılmış olan protokol yeniden değerlendirilmeli ve yeni ‘Götürü Bütçeleme’ modeli geliştirilmelidir’ görüşünü savunuyor.

Gelirler giderleri karşılamıyor

Üniversite Hastanelerinin sağlık hizmetlerinin sürdürülebilirliğinin asgari gerekleri ve “Götürü Bütçe” uygulaması konusunda Sosyal Güvenlik Kurumu ile her türlü paylaşıma hazır olduğunu da belirten Prof. Dr. Kudret Doğru,  üniversite hastanelerinin Maliye Bakanlığı ve SGK’nın uyguladığı personel ve fiyat politikaları sürecinde ekonomik olarak sırayla batmaları, süreç içerisinde borçlarının sürekli artmasının nedeni gelirlerinin giderleri karşılama oranının 0.85-0.90 düzeyinde olmasından kaynaklandığını belirtirken  ‘Ülkemizin 3. basamak gelişmiş sağlık hizmeti veren ve son nokta konumunda referans kurumlarının son 5 yıl içinde bu  hale gelmeleri, buralardan hizmet alan hastalarımızı ve o bölgede yaşayan halkımızın sağlığını da riske atmaktadır’ uyarısında bulunuyor.


Götürü bütçe için uyarılar

 Prof. Dr. Doğru “Götürü Bütçe” uygulamasının Üniversite Hastaneleri açısından “olmazsa olmazları” olarak ise şunları sıralıyor;

a)    Üniversite Hastanelerinde verilen sağlık hizmetlerinin kapsam ve farklılığı nedeniyle günümüz şartlarında SUT fiyatları ve kuralları ile verilemeyeceği,
b)    Götürü Bedel Sözleşmesi, ayakta ve yatarak tedavi toplamı veya ayrı ayrı olmak üzere yapılmalı,
c)    “Götürü Bütçe” modelinde son 5 yıldaki gelirlerin giderleri karşılama oranının dikkate alınmasının ve bir yıl önceki bütçesinin en az 1.15 çarpanı ile yıllık götürü bütçeleme yapılmasının gerekliliği,
d)    Tıbbi malzeme ve ilaç alımları konusunda üniversite hastanelerini rahatlatmak amacıyla, SGK’nın, firmalarla çerçeve anlaşması sağlaması ve yayınlayacağı ürün ve tedarikçi listesiyle, üniversite hastaneleri bu anlaşma üzerinden sipariş vererek tıbbi malzeme ve ilaç temin etmesinin sağlanması,
e)    Bulundukları bölgenin tüm komplike hastalarının tedavi edildiği son durak olma konumundaki üniversite hastanelerinin götürü bütçeleme üzerinden en azından bir bölümünü Teşhisle ilişkili gruplar (DRG) odaklı almasının sağlanması,
 f)    Yeni “götürü Bütçe” modelinde sunulan hizmetin kalitesini de dikkate almak üzere,  otelcilik ve tıbbi tedavi hizmet sonuçlarını gösterir kalite göstergelerinin göz önünde bulundurulması,
g)    Üniversite hastanelerinin personel istihdam maliyetinin her yıl maaş artışlarının göz önünde bulundurulmasının gerekliliği, fatura gönderen diğer hastanelerden farklı olarak, yatak başına düşen asistan, yan dal asistanı, öğretim üye ve görevlisi sayısı ve diğer personel sayısı bakımından daha maliyetli olduğu,
 h)    Üniversite hastaneleri hizmetlerini son teknoloji cihazlarla vermek durumundadır. Bu nedenle yeni “global bütçe” modeli cihaz ve teknoloji yenileme maliyetini de ön görmelidir.
i)    Bina bakım onarım ve nitelikli yatak sağlama giderleri yeni “götürü bütçe” modelinde göz önünde bulundurulmalıdır.
 j)    Üniversite Hastanelerinden kesilen % 1 hazine payının tamamen kaldırılması veya yeni “götürü bütçe” modelinde dikkate alınmasının gerekliliği,
 k)    Üniversite Hastanelerinden kesilen % 5 BAP payının tamamen kaldırılması veya yeni “götürü bütçe” modelinde dikkate alınmasının gerekliliği,
l)    Tıbbi atık, enfeksiyon önleme giderleri ve çamaşır yükü gibi maliyetlerinde yeni “götürü bütçe” modelinde düşünülmesi gerekliliği,
 m)    Kapasite artırımı, yeni ünitelerin açılması, yatak sayılarının artması, işlem sayılarının yükselmesi durumunda götürü bütçelemede ara ve yılsonu ek kaynak sağlanmasının gerekliliği,
 n)    İş sağlığı ve güvenliği uygulamalarının da yeni “götürü bütçe” modelinde düşünülmesinin gerekliliği,
  o)    Eğitim giderlerinin de yeni “götürü bütçe” modelinde göz önünde bulundurulmasının gerekliliği,
 p)    Kamu kurumlarında ek ödemelerin farklı oranlarda dağıtılması personel memnuniyeti ve çalışma barışını bozmaktadır. Ek ödeme dağıtım oranı Kamu Hastaneleri Kurumunda gelirlerin ortalama %36’sı iken bu oran üniversite hastanelerinde %22’i civarındadır. Daha düşük ek ödeme, daha yüksek iş yükü nedeniyle üniversite hastanelerinden personel kaçışının önünün alınması için üniversite hastanelerinin ek ödeme dağıtım oranlarını artırması gerekmektedir. Yeni “götürü bütçe” modelinde gelir gider dengesinin sağlanması bu alanda da personel memnuniyetini artıracaktır.
 q)    Üniversite hastanelerinin mevcuttaki borçları SGK hastalarına hizmet verdiği için oluşmuştur. Bu nedenle üniversite hastanelerinin birikmiş borçlarını da eritecek bir bütçeleme düşüncesi olmalıdır.
 
Üniversite hastaneleri kar amaçlı kuruluşlar değil

Bu uyarıların dikkate alınması durumunda, üniversite hastanelerinin mevcutta içinde bulunduğu kısır döngüden hızla çıkacağını da belirten Prof. Dr. Kudret Doğru ‘Bu uygulama yalnızca sağlık hizmetlerinde önemli role sahip üniversite hastanelerinin finansal problemlerini çözmekle kalmayacak, aynı zamanda hızlı, zamanında ve uygun endikasyonunda tedavilerin gerçekleştirmesiyle de SGK tedavi giderlerinin zaman içinde azalmasına katkı sağlayacaktır. Üniversite Hastanelerinin kar amaçlı kurumlar olmadığı akılda tutulmalıdır. Merkezi politikalar nedeniyle tasarruf edelim derken zor duruma düşürülmüşler, adeta kaş yaralım derken göz çıkarılma durumu oluşmuştur. Üniversite hastaneleri eğitim ve kapsamlı sağlık hizmeti verirken kar ve zarar hesabı yapamazlar. Üniversite hastaneleri her başvuran hastaya cevap vermek, en son teknoloji ve imkânlar ile bunu yapmak durumundadır. Bunu yaparken maliyeti ne olursa olsun SGK tarafından finansmanı sağlanan hastalara hizmet vermek durumunda olduğu unutulmamalıdır’ dedi.

Alıntı:medimagazin.com

18 Şubat 2015 Çarşamba

Çocuklarımıza Asla Söylemememiz Gereken 10 Şey...


Çocuklarınıza asla söylememeniz gereken 10 şey. Oldukça iddialı acaba ne anlatıyorlar diye başladım okumaya. Bir baktım, anne baba olarak neler söylüyoruz, listedeki kaç tanesi ağzımıza yapışmış? diye sayıyorum.
1. "Aferin!"
Araştırmalara göre çocuğumuz bir şey başardığında bizim her seferinde söylediğimiz ¨İyi iş çıkardın¨, ¨Aferin benim kızıma¨, ¨Aslansın¨ gibi ifadeler bir süre sonra çocuğa motivasyon olmaktan çok onaylanma ihtiyacına sebep oluyormuş. Aklıma Aletha Solter'ın kitabında okuduklarım geldi. Çocuğa ¨Bravo, harika¨ demek yerine başardığı şeyin ne olduğunu anlatmak gerektiğini yazmıştı. Çocuğun zekasına, yeteneğine övgü değil geçtiği yolları, kullandığı yöntemin fark ettirmek gib. Örneğin, ¨Anne bak ne yaptım?¨ diye karşımıza geldiğinde ağzımızdan otomatik olarak ¨Aferin¨ çıkıyor değil mi? En azından benim öyle. Peki ne yapacağız? Ne kadar çok renk kullanmışsın, diye cevap vermek güzel bir örnek. Yine de içimize işlemiş, bir aferin almak hoşumuza gidiyor. Övgü bağımlılık yaratır dedikleri bu sanırım. Oysa çocuğumuzun bağımsız, kendine güvenen bir yetişkin olmasını istiyoruz hepimiz.
2. "Ne kadar çok tekrar edersen o kadar mükemmel olur."
Bir işi daha iyi yapabilmek için tekrar gerekir burası doğru ama ağzımızdan çıkan kelimelere dikkat etmek zorundayız. Mükemmelliğe atıfta bulunmak çocukta başarı hırsı, baskısı, stresi oluşturabilirmiş. Üstelik bu ifade çocuğa ¨Eğer hata yaparsan yeteri kadar çalışmamışsın¨ mesajı gönderir diyor '101 Ways to Be a Terrific Sports Parent' yazarı Dr.Joel Fish. Ne kadar çalışırsam çalışayım en iyisi olamıyorum, benim neyim var? sorularıyla kendisiyle çelişip boşuna sıkıntıya girermiş çocuk. Onun yerine neyi başardığını göstererek daha fazla çalışması için yüreklendirmeliymişiz.
3. "Yok bir şey, iyisin."
Bir şekilde düşüp bacağını inciten ve ağlayan çocuğumuza kendini kötü hissetmesin diye ¨yok bir şeyin, bak iyisin¨ diyor musunuz? Ben diyorum. Sanki böyle söylersem daha çabuk toparlar diye düşünüp söylüyorum hele ki aslında o kadar da acımadığına eminsem. Çocuk için tahmin edilenden daha kötü bir mesaj veriyormuşum. İyi olmadığı için ağlayan çocuğa, ¨sen bilmiyorsun ben biliyorum canın acımıyor¨ diyormuşum. Oysa bizim anne baba olarak yapmamız gereken hislerini anlamak ve hisleriyle baş etmesi için yardımcı olmak. Böyle zamanlarda onu kocaman kucaklamak ve ¨bayağı yüksek bir yerden düşmüşsün acıması çok doğal¨ demek yeterliymiş çocuğun iyi hissetmesi için.
4. "Çabuk ol!"
Okula gitmek için hazırlanan, kahvaltısını bitirmeye çalışan çocuğa ¨Çabuk, geç kalacaksın¨ diyerek onu zorlamak strese sebep oluyormuş. Gereksiz bir yarışa sokuyormuşuz. Bunun yerine sesimizi yumuşatıp ¨Haydi çabuk olalım¨ dersek aynı takımda olduğumuz mesajını verirmişiz ¨Baby Minds¨ yazarlarından Dr. Linda Acredolo'ya göre.
Her sabah kahvaltıyı bitirmesi için kaç kere ¨Çabuk Ol'¨, ¨Geç kalıyorsun¨, ¨Geç kalacaksın¨ ¨Geç kaldın¨, ¨Bravo, yeme o zaman¨, ¨İyi tamam geç kal¨ dediğimi bilmiyorum. Doğru yaptığım hiçbir şey yokmuş bu maddeye göre. Bir de böyle sakince demeyi deniyeyim, hiç aklıma gelmememişti.
5. "Diyetteyim"
Ben hep diyetteyim. Gerçi bu aralar o kelimeyi kullanmıyorum. ¨Şekersiz besleniyorum¨ diyorum, tartıya çıkmıyorum. Ama eğer çocuğunuz her gün tartıya çıktığınızı görüyor ve şişmanlık hakkında konuştuğunuza şahit oluyorsa ¨sağlıksız görüntü¨ fikri oluşabilirmiş kafasında. Diyetlerden konuşmak yerine ¨Bunları yiyorum çünkü kendimi daha iyi, daha sağlıklı hissetmeme sebep oluyor¨ demek iyi olurmuş. ¨Spor yapmalıyım¨ ifadesi de şikayet olarak olumsuz algılanabilirmiş çocuk tarafından. Bu sefer de ¨Hava harika, gidip biraz yürüyüş yapacağım¨ demek gerekirmiş.
İyi mi yapıyorum kötü mü bilmiyorum ama devamlı beyaz şekerin, şeker eklenmiş gıdaların çok sağlıklı olmadığını tekrarlıyorum evde. Sık sık değil arada sırada yenmesi gerektiğini söylüyorum. Bana sorduğunda ise ¨Ben istemiyorum, şeker zararlı bir şey¨ diyorum. Geçenlerde Koray isyan etti hatta ¨Anne bana zararlı şekerli kek yap lütfen¨ dedi.
6. "Ona paramız yetmez."
Yeni çıkan bir oyuncağı görüp istediğinde ¨O kadar param yok¨ dediğimiz çok olmuştur. İşin kolayına kaçmakmış bu ¨Kids and Money¨ kitabının yazarı Jayne Pearl'e göre. Böyle söyleyerek verdiğimiz mesaj ise oldukça acıklıymış: ¨Cebimdeki parayı kontrol edemiyorum¨ Çocuklar için oldukça korkutucu olmalı. Bu arada 9-10 yaşındaki bir çocuk korkmak yerine, eve alınan herhangi bir şeyi örnek olarak gösterip paramız olmadığı yalanına(!) inanmayacaktır elbette. O zaman ne diyeceğiz? Eğer oyuncağı gerçekten almak sizin için boşa para harcamak ise verilecek cevap şu olmalıymış: ¨O oyuncağı almayacağız çünkü paramızı evimiz için daha önemli şeyler satın almak için biriktiriyoruz¨
7. "Yabancılarla konuşma."
Nasıl yani? Yabancılar tehlikeli olabilir, bize zarar verebilir. Ama bazen çocuklar tanımadıkları halde kendilerine samimi yaklaşan, iyi davranan, şeker veren birini tehlikeli görmeyebilir. Ya da yardıma ihtiyacı olduğunda polisi, güvenlik görevlisini yabancı olarak algılayıp gelecek yardıma direnç gösterebilir. Büyük kafa karışıklığı bu herkes için.  Bunların önüne geçmek yerine senaryolardan bahsetmeliymişiz. Örneğin, tanımadığı biri şeker verip kendisini eve bırakmayı önerdiğinde ne yapması gerektiğini anlatmalıymışız. (Tüylerim diken diken oldu yazarken bile) Tanıdığı herhangi biri de zarar vermek isteyebilir. O zaman ne yapacağız? Ne önlem alacağız. Burası bende soru işareti. Bunların dışında herhangi biri, tanıdığı veya tanımadığı, kendisine yaklaşıp rahatsız edici, huzursuz edici hareketlerde bulunursa hemen anne babasına haber vermesi gerektiği tembih edilmeli.
Anne baba olmak çok zor. Aynı anda düşünmek zorunda olduğumuz yüzlerce şey var. Çoğu da endişe verici.
8. "Dikkatli ol."
Parkta sallanan, top oynarken koşan, bir duvarın üstünde dengede durmaya çalışan çocuğa dikkatli olmasını öğütlemek aslında tam tersi bir etkiye sebep olurmuş. Düş! demek gibi bir şeymiş. Çocuğu ayakta kalmaya değil düşmeye konsantre olmasına neden olurmuş. Eğer gerçekten endişe ediyorsak ona bunu belli etmek veya söylemek yerine yakınında durup düşme ihtimaline karşı önlem almak en iyisi. Ben aynen böyle yapıyorum da Sarp tam tersine bütün endişesini belli edecek şekilde ¨Düşeceksin¨ diyor.
9. "Yemeğini bitirmeyene tatlı yok."
Geldik bizim konumuza. Koray yemeğin ortasında dondurma pazarlığı yapıyor biz de ¨O tabak bitmeden yok!¨ diyoruz. Bunu söylemek ana yemeğin gerçekten de sıkıcı, dondurmanın da harika bir şey, ödül olduğu mesajını veriyormuş. Aslında benzer kelimelerle mesajı olumluya değiştirmek mümkün: ¨Önce yemeğimizi yiyelim sonra da tatlımızı alalım.¨
10. "Bırak yardım edeyim."
Legolarla yüksek bir kule yapmaya çalışan veya bir yapboz'u bitirmeye çalışan çocuğumuza yardım etme isteği bastıramadığımız bir his. Oysa zamanından önce veya o istemeden işin içine girmeye çalışmak onun kendine güvenini sarsacak, her zaman başkalarının yardımına ihtiyaç duymayı alışkanlık haline getirecek bir hareket. Tek başına bir işi başaramayacağını zannedecek daha da kötüsü. Böyle zamanlarda yardım etme isteğimizi şu şekilde yönlendirebilirmişiz: ¨Sence büyük parçayı en alta mı koysak? Ne diyorsun, deneyelim mi?¨
Yukarıda yazılanların yarısını söylüyorum, ağzımdan öyle çıkıyor. Belki annem de bize öyle dediği için ya da yaşadığımız toplumda hep bu davranışlar desteklendiği için bilmiyorum ama biraz düşününce çocuğa gerçekten de verdiği mesajı anlamak kolay. Daha dün sabah yaşadık. Koray'ın parmağına bir şey batmış, minicik bir damla kan. Başladı ağlamaya. Biliyorum o kadar acımıyor, bizimki kan görünce panik olanlardan parmağı koptu zannedenlerden. Ben de kendine gelsin, abartmasın, o kadar da bağırmasın diye ¨Acımıyor Koray'cığım, abartıyorsun¨ dedim. Suratıma baktı iki gözünde yaşlarla ¨Sen bilmiyorsun, ben biliyorum çok acıyor¨
Irem Erdilek
Yazının kaynağı: www.parents.com

26 Ocak 2015 Pazartesi

İzmir 112'de Yaprak Dökümü...

www.personelsaglik.com’un Sağlık Robin Hood’ları diye haber yaptığı Duğral, İzmir İl Sağlık Müdür Yardımcısı oldu. ''112’nin Babası'' olarak nitelendirilen , görevden alınan İl Sağlık Müdür Yardımcısı Dr. Turhan Sofuoğlu’nun görev ve yetkilerinin Duğral’a verildiğini söylendi.

Balçova Toplum Sağlığı Merkezi Eski Sorumlu Hekimi Dr. Yenal Duğral, evlerde kullanılmayan tıbbı cihaz, tekerlik sandalyeleri alıp ihtiyaç sahibi hastalara verdiği çalışmalarla sesini duyurmuştu.

Bu arada Dr.Yenal Duğral'ın göreve gelmesinden sonra 112 Başhekimliği Yönetim Kadrosu'nda da birçok değişiklik oldu.Toplamda 4 başhekim yardımcısının görev yeri değişti.Değişimlerin devam edeceği konuşulmakta.

Yıllardır başarılı çalışmalara imza atan İzmir 112 'deki bu değişimi , yetkililer tarafından ''yeniden yapılanma'' olarak adlandırıyor.

Dr.Yenal Duğral Kimdir?

1973 Bornova doğumlu pratisyen hekimdir.9 Eylül Üniversitesi 2001 mezunudur.Adını 2007'de başhekimliğine geldiği  Dr. Ali Menekşe Göğüs Hastalıkları Hastanesi'ndeki çalışmalarla duyurdu.Göreve geldikten sonra hastanenin adeta çehresini değiştiren Duğral,buna rağmen mütevaziliğini korumasıyla tanındı.Ardından 2012 de ''Sağlıkta Dönüşüm'' projesi çerçevesinde Giresun'da acil servis hekimliğine geçti ve ardından Giresun İl Sağlık Müdür Yardımcılığı'na getirildi.2014 yılında İzmir Balçova İlçe Sağlık Müdürü oldu.Ocak 2015'te de yeni görevine başlamıştır.

Anne Babaların Ergenlikte Çocuklarına Söylememesi Gereken Cümleler

Ergenlik dönemi; çocukluk ve erişkinlik arasında yer alan biyolojik, psikolojik ile fiziksel değişimlerin yaşandığı hızlı bir büyüme ve gelişme dönemi. Genel olarak 12-19 yaş arasını kapsayan bu dönemde çocuk, yetişkin olmaya adım atıyor, ardı ardına pek çok davranış ve rol deniyor, duygu ile düşüncelerde karmaşıklık yaşıyor.

Bilimsel çalışmalar göre; başta depresyon olmak üzere birçok ruh hastalığı ergenlik döneminde daha sık görülüyor. Bu dönemde ergenin maruz kaldığı reddedici, tutarsız, denetimsiz anne baba tutumları, psikiyatrik hastalıklar için önemli bir risk faktörünü oluşturuyor. Bu nedenle ergenle doğru iletişim kurmak büyük önem taşıyor.

Anne babaların kullandıkları bazı cümlelerin  ‘yarar’ yerine ‘zarar’ getirerek, iletişimin kesilmesine, yanı sıra ergende çeşitli ruhsal hastalıkların ortaya çıkmasına neden olabildiğini belirten Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Dr. Özlem Şileli’ye göre bu noktada özellikle 6 cümle çok önemli. Dr. Şileli, anne babaların ergenle konuşurken asla sarf etmemeleri gereken o cümleleri sıraladı:

ÇOCUĞUNUZA BU CÜMLELERİ ASLA SÖYLEMEYİN
 
1 -) Sen zaten hiçbir şeyi beceremezsin!
Ergen kimlik arayışı içindeyken zaman zaman yetersizlik duyguları yaşayabiliyor. Bunu özgüven eksikliği olarak yorumlamamak gerekiyor. İçinde bulunduğu dönem itibariyle zaten oldukça kırılgan olan ergene karşı anne babanın söyleyeceği aşağılayıcı, küçümseyici her ifade hem ergenin öfkesini artıracak, hem de kendisini yetersiz hissetmesine neden olacaktır.

2-)Neden?
"Neden?" sorusuyla başlayan cümleler, suçlayıcı sözlerdir. Sıkıntısını dile getiren bir ergene anne baba tarafından örneğin, "Sen neden o saatte ordaydın?" şeklinde yöneltilen bir soru, ergende suçlandığı, ağır düzeyde eleştirildiği, anlaşılmadığı hissi yaratabiliyor ve daha çok içine kapanmasına yol açabiliyor. Bu nedenle ebeveynlerin "neden?" sorusu yerine "ne? " sorusunu (ne oldu?, ne düşünüyorsun? vb.) sormaya özen göstermeleri çok önemli.

3-) Sen daha ne yaşadın ki… Ben senin yaşındayken...
Böyle bir iletişim şekli ergene kendisini yetersiz ve çaresiz hissettiriyor. Kendisini güçsüz hissetmesine neden olan bu ifadelere maruz kalan ergen de anne babasına karşı öfkeli yanıtlar veriyor. Devam eden bu iletişim tarzı ise ebeveyn çocuk ilişkisinin çatışmalı hale gelmesine yol açabiliyor.

4-) Bu konuda böyle... davranmalısın!
Anne babanın öğüt verir tarzda konuşması, özerkliğini kazanmaya çalışan ergenin öfkelenmesine ve daha savunmacı davranmasına neden oluyor. Ebeveynlerin yol gösterici davranabilmeleri için ergenin mevcut sorun hakkında duygu ve düşüncelerini ifade etmesini sağlamaları, onun ihtiyaçlarını göz önüne alarak birlikte çözüm yolları üretmeleri daha etkin bir iletişim tarzını oluşturuyor.

5) Biz senin her istediğini yaparız... Arkadaş gibiyiz...
Çalışmalara göre; hem aşırı izin verici hem de aşırı kontrolcü/kısıtlayıcı anne baba tutumları; ergenin uyum sorunları, hatta depresyon başta olmak üzere birtakım ruhsal hastalıklar yaşamasında önemli rol oynuyor. Aşırı demokrat tutumlar genç tarafından disiplinsizlik olarak algılanabiliyor. Denetilmeyen, üzerinde yaptırım uygulanmayan ergen kendini boşlukta hissederek zarar verici eylemler deneyebiliyor.

6) Bıktım senin hatalarından... Çocuk gibi davranıyorsun... Ne halin varsa gör...
Ebeveynler bu ve benzeri ifadeler kullandıklarında; öfkelerini, ergenin davranışına değil bireysel olarak ergene yöneltmiş oluyorlar. Anne babaların ergene karşı kullandıkları bu tarz söylemler, onun kendisini reddedilmiş hissetmesine yol açıyor. Bu tarz iletişim biçimi süreklilik gösterdiği takdirde, reddedilme duygusuyla baş edemeyen ergende, bir takım duygusal ve davranım sorunları ortaya çıkabiliyor.

Alıntı:egedesonsöz.com

27 Ekim 2014 Pazartesi

Onkolog Yrd.Doç.Dr. Dizdar: Piliç sektöründeki değişim tıptan ileride..

Antalya'nın Finike İlçesi'nde Eğitim- Sen tarafından 'Beslenme ve Hastalık İlişkisi' konulu panel düzenlendi. Finike Canan Yavuz Gürkan Kız Teknik ve Meslek Lisesi'nde düzenlenen panele, İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Yavuz Dizdar konuşmacı olarak katıldı. Çok sayıda vatandaşın izlediği panelde 20 yıl öncesine göre plastiğin daha çok kullanıldığı bir dünyanın ortaya çıktığını belirten Yrd. Doç. Dr. Yavuz Dizdar, "Daha betonlaşmış şehirler, daha kimyasal bir dünya, daha hijyenik bir dünya, daha çok genetiğiyle oynanmış besin kaynakları, daha çok endüstriyel gıda ve daha çok elektromanyetik ortamlar var. Bu faktörler insanın yaşam dengesini bozabiliyor" dedi.

'PİLİÇ SEKTÖRÜNDEKİ DEĞİŞİM TIPTAN BİLE İLERDE'

Daha çok ve hızlı üretmeyle dayanıklılık koşullarını geliştirme adına gıda ürünlerinin yapısının değiştirildiğini vurgulayan Yrd. Doç. Dr. Dizdar, şöyle dedi:

"Örneğin, normal koşullarda ekşiyerek bozulması gereken yoğurdumuz, artık ekşimiyor, epey zaman beklemesine rağmen bozulmuyor. Piliç sektöründeki teknolojik değişimler inanılmaz hızda ilerliyor. Geldiğimiz noktada, piliç sektöründeki değişimlerin tıp sektöründen bile ilerde olduğunu görüyoruz. Hareket kabiliyeti kısıtlanmış bir piliç, değişik yöntemlerle 45 günde tüketime hazır hale gelebiliyor. Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) beslenme üzerinde önemli bir yeri var artık. Değişik etkenlere bağlı olarak bilim ilerliyor ama kanser vakaları da artış gösteriyor. Kanser türlerine bağlı olarak kalp yetmezliği, diyabet, obezite gibi bağlı sağlık sorunları da çoğalıyor."

'ANNE SÜTÜNDE İLAÇ KALINTISI'

2003 yılında Kahramanmaraş'ta yapılan bilimsel çalışmalarda anne sütü örneklerinin 3'te 1'lik kısmında ilaç kalıntısı, 2005 yılında ise Uluabat Gölü'nde yapılan çalışmalarda tarım ilaçları vasıtasıyla kirlenme tespit edildiğini kaydeden Yrd. Doç. Dr. Dizdar, "Antalya bölgesinde görev yapan uzman doktor arkadaşlarımızdan, özellikle Kumluca ve çevresinde rastlanılan bazı kanser türlerinin kayda değer oranda yükseldiğini duyuyoruz" diye konuştu.

'TIBBIN TANIMSIZLIK DÖNEMİ'

İnsan vücudunun sağlıklı bir yaşam sürebilmesinin aldığı gıdalara bağlı olduğunu aktaran Yrd. Doç. Dr. Dizdar, şöyle devam etti:

"Vücudumuzun eksik beslenmesi durumunda ne gibi hastalıklar çıkacağını bilemeyiz. Çünkü tıp beslenmenin hep doğal olduğunun kabullenilmesiyle işe başlar. Beslenme uzun süre eksik kaldığında, vücudun bileşimi de değişir, bu durumda hastalık da değişir. Sözün özü, bugünün kanser sanılan hastalıklarının büyük bölümü aslında gerçekten hastalık bile olmayabilir. İşte buna 'tıbbın tanımsızlık dönemi' adını veriyoruz. Sağlıklılık durumu geleneksel beslenme kıstas alınarak tanımlanmıştır, uzun raf ömürlü endüstriyel market gıdalarında durum değişir, hastalık da değişir."

Alıntı:medimagazin.com

6 Eylül 2014 Cumartesi

Gaziantepli bir hekimden Suriyelilere bakış:Gizlenen Gerçekler...


Adımı belirtmeden sizin aracılığınızla bir şeyler bahsetmek istedim size. Bunu diğer arkadaşlar da biliyordur belki…

Gaziantep’te yoğun bir Suriyeli toplamı var. Tüm Antepliler yaka silkmiş vaziyette. Belediye başkanı Suriyelileri çadır kampına gönderecekti, fakat izin verilmemiş. Şehirde kargaşa mevcut, trafik güvenlik hepsi karmaşık.

Hastanelerde Türk vatandaşından çok Suriyeli var, servislerin yarısı yoğun bakımların yarısı onlarla dolu. Bir de devlet Suriyelilerin her türlü ameliyat, ilaç, yatış masraflarını “sözde” kendi ödüyor! Fakat tüm maliyetleri hastanelerin cebinden yani bizim döner sermayemizden, kısacası bizim cebimizden çıkıyor.

Organ nakli bile yapılıyordu, fakat adamlar Suriye’den sırf bedava nakil için bize gelmeye başlayınca devlet bunu sözde ödememeye başladı. Adamlar acil müdahaleleri geçtik artık estetik, boy kısalığı ve keyfi nedenlerle bize başvurmaya başladı.

Tamam vicdan merhamet diyoruz fakat adamlar hiç durmuyor. Kadın doğumcu bir arkadaşım geçen hafta bir gün 70 hasta bakmış, 60′ı Suriyeli. Adamlar iç savaşta cayır cayır doğum yapıyor ve hiçbir ücret ödemeden tüm sağlık giderleri bizim cebimizden karşılanıyor.

Kısacası buraları görmeniz lazım. Suriye’nin tüm iç savaş yükünü Suriye’ye komşu şehirlerimiz ve dolaylı yoldan Türkiye çekiyor. Hani hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyorum ama belki paylaşırsanız belki bir iki kişi okur da belki bilgi sahibi olur.

Kendinize iyi bakın

Kaynak: asistan hekim .org

22 Temmuz 2014 Salı

Tatile çıkarken nelere dikkat etmeli?


Memorial Antalya Hastanesi Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Şirin Elmi, yaz tatilinde enfeksiyon risklerinden korunma yolları ile ilgili şu önerilerde bulundu:

Yüzeyinde köpük olan denize girmeyin:


İyi temizlenmeyen ve sirkülasyonu fazla olmayan durgun havuzlarda birçok hastalık tehlikesi vardır. Genital mantar enfeksiyonları, ishal, idrar yolu enfeksiyonu, hepatit A, göz, kulak ve cilt enfeksiyonları havuz suyunun neden olduğu hastalıklardır. Deniz suyu tuzlu olduğu için hastalık yapıcı mikroorganizmaların yaşaması daha zordur. Ancak durgun, kirli ve yüzeyi köpüklü denizler de aynı havuzlar gibi enfeksiyon riski taşır.

Sudan çıktığınızda mayonuzu değiştirin:


Genital mantarların en önemli nedeni nem ve ıslaklıktır. İyi temizlenmeyen ortak kullanım alanlarında bu hastalıklar çok daha kolay bulaşır. Islak mayo ile beklememek, havuzdan çıktıktan sonra duş alıp iyi kurulanmak ve mayoyu değiştirmek olası enfeksiyon riskini azaltacaktır.

Havuz kalabalıksa kenarda oturmayı tercih edin:

Hepatit A, birçok ishal ve bağırsak paraziti etkeni ağız yolu ile bulaşır. Kirlenmiş havuz ve deniz suyunun yutulması ile mikroplar sindirim sistemine ulaşmakta ve hastalıklar oluşmaktadır. Özellikle kapasitesini aşan havuzlarda ve çocuk havuzlarında bu risk çok fazladır. Tatilden önceki birkaç gün içinde ishal olanların ve özellikle de çocukların bu tür havuzlara girmemesi gerekir.

Plajlardaki mikroplara dikkat:

Plajlar da deniz ve özellikle de havuz gibi ortak kullanım alanı olduklarından temiz ortamlar değildir. Kuma serilen havlu ile kurulanmak enfeksiyon etkenleri ile temas riskini artırır. Bu nedenle kurulanmak için kullanılan havlu ile şezlong üzerine ya da kuma serilen havlunun ayrı olmasına dikkat edilmelidir.

Minder ya da havlu bulunmayan şezlongda güneşlenmeyin:


Tatilde enfeksiyon kapmamak için havuz çevresi, duşlar, soyunma kabinleri ve şezlongların temizliğine dikkat edilmelidir. Günde en az bir kez bu alanların temizliği yapılmalıdır. Şezlonglar da ortak kullanım alanında olduğu için direkt temastan kaçınılmalıdır. Mutlaka üzerine örtü veya havlu serilmeli, şezlong için kullanılan havlularla yüz ve vücut kurulanmamalıdır.

Otellerde temizlik ve hijyeni önemseyin:

Tam pansiyon ya da her şey dahil otellerde açık büfelerde sunulan yiyeceklere dikkat edilmelidir. Uzun süre açıkta kalan özellikle sütlü, kremalı, mayonezli, etli yiyeceklerde sıcağın etkisiyle çoğalan bakteriler gıda zehirlenmesi ve ishale sebep olabilir. Su tüketimine de özen gösterilmelidir. Kapalı kapaklı su şişeleri kullanılmalıdır. İçeceklere konulan buzların da temiz sulardan hazırlandığından emin olunmalıdır. Havuzlarda bulaşabilecek hastalıkların yanı sıra; sauna, hamam gibi ortamların da temizliği ve bakımı uygun koşullarda yapılmadığında; mantar gibi enfeksiyonlara zemin hazırlar. Bunun için havlu ve terlik gibi kişisel malzeme kullanımına dikkat etmek gerekir. Grip tehlikesi yazın da devam etmektedir. Farklı iklim, kalabalık, plajlar, klimaların da etkisi ile özellikle çocuklar, yaşlılar ve gebeler daha fazla risk altındadır. Buna sebep olan virüsler kışın görülen grip virüslerinden farklı değildir. Bu durumda bol sıvı tüketimi ve yatak istirahatı çok önemlidir.

Alıntı:egedesonsöz.com

8 Temmuz 2014 Salı

2014 Üniversite sınavında 1. çıkaran lise de imam hatip oluyor...


Bu yılki üniversite sınavında Türkiye 1.'si çıkartan Afyon Anadolu Öğretmen Lisesi'nin Kız İmam Hatip'e çevrilmesine tepki yağıyor.

Afyon Anadolu Öğretmen Lisesi, üniversite giriş sınıvlarında gösterdiği başarılardan dolayı medyanın gündemine gelen liselerden. Bu yıl ki üniversite giriş sınavlarında Türkiye birincilerinden biri de Afyon Anadolu Öğretmen Lisesi'nde çıktı.

Lise'deki öğrenciler sınavlardan başarılı sonuçlar alıp, Türkiye'deki sayılı üniversitelere girmesine rağmen, imam hatibe dönüştürülmekten kurtulamadı.

Afyon Anadolu Öğretmen Lisesi'nin ismi önce Prof. Kamil Miras Anadolu Lisesi olarak değiştirildi. Sonra ise Afyonkarahisar Kız İmam Hatip Lisesi oldu. Lisenin imam hatibe çevrilmesine okul yönetimi, öğrenciler, veliler ve lisenin mezunlarından tepki yaydı.

Okulun mezunları ve öğrencileri tarafından yapılan açıklamada, öğretmen liselerinin kaldırılmasından duyulan rahatsızlığa dikkat çekilerek, lisenin Prof. Kamil Miras Anadolu Lisesi ismiyle devam edilmesi istendi.

Lise mezunları ve öğrencilerinin yaptığı açıklama şöyle:

"1848 yılında kurulan öğretmen okullarından aldığı ruhla ileriye doğru başarılı bir çizgide devam eden Afyon Anadolu Öğretmen Lisesi öğretmen okullarının kapatılmasının ardından Prof. Kamil Miras Anadolu Lisesine dönüştürüldü. Bu dönüşüm çok uzun sürmeden Prof. Kamil Miras Anadolu Lisesi de Afyonkarahisar Kız İmam Hatip Lisesi olarak tekrar dönüştürüldü. Öğretmen liselerinin kaldırılmasından dolayı lisemizin Anadolu türü olarak mevcut okul kadrosunu ve öğrenci profilini koruyarak devam etmesi mümkündü. Ancak lisenin kız imam hatip olarak değiştirilmesi ise okulu tamamen ortadan kaldırmaktadır. Hem öğretmen kadrosu hem de öğrenci profili ki kız olmasından da dolayı zorunlu olarak değişecek ve bu başarının devamı mümkün olmayacaktır.

OKULUN KAPATILMASINI ANLAYAMIYORUZ

Afyon Anadolu Öğretmen Lisesi öğretmen lisesi olarak sadece eğitim fakültelerine öğrenci yerleştirmemiştir. Bu başarılı lisenin öğrencileri öğretmen lisesinin o yüksek eğitimi ile ülkenin en başarılı üniversitelerine yerleşebilmişlerdir. İlk başta sayabileceğimiz Boğaziçi, ODTÜ gibi ce daha niceleriyle başarılı üniversitelerde bu güzide eğitim kurumunun öğrenciler olmuştur ve olmaya da devam etmekteydi. Ancak okulun imam hatip olarak dönüştürülmesi bu başarıya ket vuracağı şüphesizdir. Ayrıca bu yıl Türkiye 1.si çıkartmış bir dereceye sahipken okulun kapatılması kesinlikle anlaşılamamaktadır. İlk olarak mevcut öğrenci profili ortadan kalkacak ve Anadolu lisesi isteyen öğrenciler diğer Anadolu liselerine yönlenecektir. Ancak unutmamalıdır ki başarı sadece öğrenciyle değil okul içinde öğrencisi öğretmeni ve çalışanıyla gerçekleşmektedir. Afyon Anadolu Lisesi bu birlikteliği gerçekleştirebilmiş ender liselerimizden birisidir. İmam hatip olmasıyla öğretmen kadrosu dağılacak ve böylece çok büyük kayıp yaşanacaktır.

BAŞARILI BİR LİSEYE HAKSIZLIK YAPILIYOR


Yüksek başarılı öğrenci profili gidecek öğretmen kadrosu dağılacak ve böylece ilin ve ülkenin eğitimine büyük katkılar sunan bir eğitim yuvası ortadan kalkacaktır. Böylesine başarılı bir eğitim yuvasını ortadan kaldırmak vicdanlara sığmamaktadır! Öğrencilere ülkeye eğitime büyük katkıları olan bir eğitim yuvası bu şekilde ortadan kaldırılamaz. Her zaman için yüksek eğitimli insanlara ihtiyaç varken eğitim açısından yıllardır sunduğu katkılar apaçık ortadayken lisemizin Prof. Kamil Miras Anadolu Lisesi’nden başka bir türde liseye çevrilmesini istemiyoruz! Öğrencisi öğretmeni ve tüm çalışanıyla başarıyı gelenek haline getirmiş bir eğitim yuvasına böyle bir şeyin yapılması haksızlıktır. Bizler sadece bu büyük aile içerisinde en temel haklarımızdan birisi olan eğitim hakkımızı kullanmak ve vatanımız ve milletimiz için eğitimli başarıyla çalışan bireyler olmak istiyoruz. Tüm vatandaşlardan eğitim ve öğretim için geleceğiniz olan biz genç nesillerin sağlam temeller üzerinde ileriye adım atabilmesi için desteğinizi bekliyor sayın yetkililere de okulumuzun Prof. Kamil Miras Anadolu Lisesi olarak kalmasını isteğimizi bir kez daha dile getiriyoruz.

Değerli kamuoyuna saygı ile duyurulur

Afyon Anadolu Öğretmen Lisesi Öğrencileri ve Mezunları"

Alınıt: odatv.com

ŞOK iddia...KPSS soruları bir kitap üzerinden dağıtıldı mı?...


Geçen hafta sonu yapılan KPSS sınavındaki sorular tartışılmaya devam ederken, sınava ilişkin yeni skandallar ortaya çıktı. CHP’li vekil Nur Serter’in yaptığı açıklamaya göre, sınavdan önce bazı illerde dağıtılan KPSS hazırlık kitabındaki soruların birebir aynısı sınavda soruldu.


Serter açıklamasının devamında, genel kültür testinin yüzde 20’si Atatürk ilke ve inkılaplarından sorulması gerekirken, Başbakan Erdoğan’ın söylemleri ve AKP’ye ilişkin sorular yöneltildi. AKP’nin, 2023 hedefi, Başbakan Erdoğan’ın 17 Haziran’daki konuşmasında tavsiye ettiği Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytin Dağı” eseri de KPSS'de sorulan sorular arasında.

Sınavın iptal edilmesi gerektiğini söyleyen Serter, “İsmail Değirmenci tarafından yazılan "2014 KPSS- Tarihin Pusulası" adlı kitaptan birebir alındığı,sınava giren birçok aday tarafından tespit edilmiştir. Bazı illerde sınavdan önce İsmail Değirmenci tarafından yazılan "2014 KPSS- Tarihin Pusulası"adlı kitabın hiç olmadığı kadar çok satıldığı belirlenmiştir.”

İşte Nur Serter’in açıklaması:

"Bilindiği üzere geçtiğimiz hafta sonu Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS) yapılmıştır. ÖSYM 2014 KPSS Lisans Başvuru Kılavuzunda belirtiği konu ağırlıklarına uymamıştır. Sınavın Genel Kültür testinde %20 Atatürk İlke ve İnkılapları sorulması gerekirken bu kural çiğnenerek AKP iktidarının söylemleri öğrencilere soru olarak yöneltilmiştir.

2014 KPSS’ de sorulan bazı soru örnekleri;

*AKP’nin dilinden düşürmediği 2023 vizyonu söylemi “2023 TURİZM VİZYONU” olarak soru köküne yerleştirilmiştir.

*Diğer bir soruda ise Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan demir yolları ile son yıllarda yapılan çalışmalar karşılaştırılarak ATATÜRK VE CUMHURİYETİN İLK ON YILI KÜÇÜMSENMEYE ÇALIŞILMIŞTIR.

*Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 17 Haziran’da yaptığı grup konuşmasında tavsiye ettiği Falih Rıfkı ATAY’ın “ZEYTİN DAĞI” adlı eseri soru olarak öğrencilerin önüne gelmiştir.

Bunun yanı sıra KPSS Tarih sorularının bazılarının,İsmail Değirmenci tarafından yazılan "2014 KPSS- Tarihin Pusulası" adlı kitaptan birebir alındığı,sınava giren birçok aday tarafından tespit edilmiştir. Bazı illerde sınavdan önce İsmail Değirmenci tarafından yazılan "2014 KPSS- Tarihin Pusulası"adlı kitabın hiç olmadığı kadar çok satıldığı belirlenmiştir.

ÖSYM Başkanlığı KPSS’de AKP iktidarının sözcüsü rolünü üstlenmiş ve Başbakanın söylemlerini soruların içeriğine taşımıştır. Sanki Devletin kurumlarına değil AKP genel merkezine personel alınacakmış gibi hareket etmiştir. ÖSYM Başkanı Başbakana yaranmak için KPSS’yi bile siyasallaştırmıştır.

ATATÜRK ve İlkeleriniyok saymak Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan hizmetleri küçümsemek ÖSYM başkanlığının haddi değildir.

2014 KPSS sınav kılavuzunda belirtilen soru ağırlıklarının yüzdelik dilimine uyulmaması nedeniyle iptal edilmelidir.

AKP’nin ve Başbakanın söylemlerinin sorulara yansımasına, Atatürk’ün yok sayılmasına neden olan, ÖSYM Başkanı Ali DEMİR işgal ettiği koltuğu derhal terk etmelidir.8/07/2014


Prof.Dr.F.Nur SERTER

İstanbul Milletvekili

Milli Eğitim, Kültür, Gençlikve Spor Komisyonu Üyesi

Alıntı:odatv.com