23 Ekim 2017 Pazartesi

Grip ve Diş Fırçası

Havalar iyice soğumaya, hastalıklar kapıyı çalmaya başladı. Grip görülme oranları da gün geçtikçe artıyor... Gripliyken ellerinizi sık sık sıvı sabun ile yıkamaya özen gösteriyorsunuz, peki ya diş fırçanızın hijyenine aynı önemi veriyor musunuz?
Diş Hekimi Pertev Kökdemir, “Gripliyken diş macununu fırçaya değdirmeyin. Gripten sonra diş fırçanızı mutlaka değiştirin” diyerek uyarıyor.
FIRÇANIN ÜZERİNDE VİRÜSLER BİRİKİR
Diş Hekimi Pertev Kökdemir, gripten sonra neden diş fırçasının değiştirilmesi gerektiğini ise şu sözlerle açıklıyor: “Grip geçiren hastalarda grip süresince kullanılan diş fırçası üzerinde bu hastalığa sebep olan virüsler bol miktarda birikir. Bakterilerden farklı olarak virüsler vücut dışında da çok uzun süre canlılıklarını sürdürebilirler ve tekrar uygun ortam bulduğunda hastalığa sebep olurlar. Bu nedenle grip olduğunuzda kullandığınız diş fırçasını hastalığı atlattıktan sonra yenisi ile değiştirmek; vücudunuzun nekahet döneminde tekrar yoğun şekilde virüslere maruz kalmasını engelleyecektir. Ayrıca grip olduğunuz sürece kullandığınız diş macununu fırçanın üzerine sıkarken tüpün ağzının fırçaya değdirilmemesi de doğru bir davranış olacaktır.”
Alıntı:medimagazin

Hipertansiyon Tedavisi:İlaç Cinsiyete Göre Verilmeli Mi?

Amerika Kalp Derneği(American Heart Association) 2017 Hipertansiyon Konseyi Toplantısı’nda “Sex differences in relative contributions of hemodynamic parameters to blood pressure: A population-based study of adolescents and middle-aged adults” başlığıyla sunulan çalışmada, orta yaştaki kadın ve erkeklerde ortaya çıkan hipertansiyon nedenlerinin birbirinden farklı olduğu, yüksek tansiyon tedavisinde cinsiyete göre spesifik tedavi uygulamanın daha yararlı olabileceği söylendi.
Kadınlarda yüksek tansiyon nedeni kan hacmi, erkeklerde ise damarsal direnç
Kan basıncının, kalp hızına, kan hacmine ve çevresel atardamar duvarlarında oluşan dirence bağlı olarak değişiklik gösterdiğini söyleyen araştırma ekibi, genç ve orta yaşlı kadınlarda yüksek tansiyonun temel nedenin kan hacmi, erkeklerde ise damarsal direnç olduğunu ifade etti. Çalışmada toplamda 1347 kişi değerlendirildi, 52 dakika zihinsel strese maruz bırakılan her katılımcının büyük ve küçük tansiyonlarındaki kalp hızı, atış hacmi ve toplam çevresel atardamar duvar basıncına bakıldı. Kadınların büyük tansiyonunda atış hacminin etkisi yüzde 55 oranındayken erkeklerde sadece yüzde 35’ti. Damarsal dirence bağlı yüksek tansiyonlar ise erkeklerde yüzde 47, kadınlarda yüzde 30 oranında görülüyordu.
Peki reçetelerde ne yazmalı?
Amerika Kalp Derneği’nin 2011 yılında “Yılın Doktoru” seçtiği Dr. Willie Lawrence, çalışmayla ilgili konuşmasında: “Kan hacmi, kadınlardaki hipertansiyona daha fazla katkıda bulunduğundan ilk adımda idrar söktürücü tansiyon ilaçları tercih edilebilir. Erkeklerde daha fazla görülen damarsal dirence bağlı yüksek tansiyonlarda ise ilk çare olarak direnç azaltıcı kalsiyum kanal brokerlerine başvurulabilir.” yorumuna yer verdi.
Araştırma ekibi cinsiyete özgü hipertansiyon tedavilerinin oldukça fayda sağlayacağını ama sadece beyazlar üzerinde yapılan bu çalışmanın ötesinde ırklar arasında da bir farklılık olup olmadığına bakılması gerektiğini söylüyor.
Alıntı:medimagazin.com

Türkiye'de Tuz Tüketimi ve Hipertansiyon

Türkiye’de tuz tüketiminin Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği günlük 5 gramın çok üstünde olduğunu belirten Türk Nefroloji Derneğinden Prof. Dr. Bülent Altun, “Önceki çalışmaya göre bizde günlük tuz tüketimi 18 gramdı. İkinci bir çalışmaya göre ise 14.8 grama kadar indi” dedi ve yüksek oranda tuz tükettiğimizin altını çizdi.

TÜRKLER ÇOK EKMEK YİYOR

Antalya’da yapılan Ulusal Nefroloji, Hipertansiyon, Diyaliz ve Transplantasyon Kongresinin basın toplantısında konuşan Nefroloji Uzmanı Altun’a göre, bu tablodaki en önemli sorumlulardan biri ekmek:

“Türk toplumunun beslenme alışkanlığı nedeniyle fazla tuz tüketiliyor. En çok da ekmek yeniyor. Ekmeğin içinde de fazla tuz var. Yine çok tükettiğimiz zeytin ve peynir de tuzlu. Diğer nedenler ise pişerken yemeğe tuz eklemek ve hazır gıdalar.”

EV TURŞUSU VE EV SALÇASINA DA DİKKAT

Türklerin coğrafik özelliklerden dolayı da tuzlu gıdalara yatkın olduğunu belirten Uzman, Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde hamurlu besinlerin daha çok tercih edildiğini aktardı.

Probiyotik açısından zengin olduğu için bazı uzmanların, “Bol bol ev turşusu yiyin” önerisini hatırlattığımız uzmanlara göre, ev turşusu ve ev salçası da yüksek oranda tuz içeriyor ve böbrek sağlığı açısından ölçülü tüketilmesinde fayda var. 
BEYİN, AZ TUZLU HAYATA 3 HAFTADA ADAPTE OLUYOR
Fazla tuz tüketmek, hipertansiyona neden oluyor, kalbi büyütüyor, böbreklerde yıpranmaya yol açıyor. Yapılması gereken ise damak zevkini tuzdan biraz mahrum bırakmak. Bunun için de işe çocukluk çağında ve beslenme eğitimi ile başlamak gerekiyor. Öyle ki İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre, çocukluk çağında tüketilen tuz miktarı, kişinin ileriki yaşlarında kalp ve tansiyon hastası olma riskini önemli ölçüde etkiliyor.

Uzmanların işaret ettiğine göre de tuz kısıtlamasına gidildiği zaman beyindeki merkezler bu yeni duruma yaklaşık 3-4 hafta içinde adapte olabiliyor.

VÜCUT TUZU DEPOLUYOR

Prof. Altun’un vurgu yaptığı bir diğer nokta ise eskiden tuzun sıvıların içinde dağıldığı biliniyordu. Yeni çalışmalara göre ise sodyum artık kaslarda ve deride de birikiyor. Yani ödem olmasa da vücut tuzu depolayabiliyor.

TÜRKİYE’DE 22 BİN KİŞİ BÖBREK NAKLİ İÇİN SIRA BEKLİYOR

2016 rakamlarına göre Türkiye’de böbrek hastalığı olan birey sayısı 74.475. Türk Nefroloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Turgay Arınsoybu hastaların yüzde 80’inin diyalize girdiğini ve 22 bin hastanın da böbrek nakli için sıra beklediğini söyledi. 
AKRABA DIŞI CANLI NAKİLDE ORGAN TİCARETİ RİSKİ 

Böbrek bağışına dikkat çeken Dernek 2. Başkanı Prof. Dr. Aydın Türkmen ise Türkiye’de kadavradan bağış oranının %22 ile hala çok düşük olduğunu hatırlattı, akraba dışı canlı nakil oranının arttığını söyledi ve organ ticareti riskine vurgu yaptı:

“Akraba dışı canlı nakil oranı % 40 ve organ ticareti açısından risk yaratıyor. Bu durumun çok iyi takip edilmesi gerekiyor. Etik Kurul kararları yargıya taşınıyor, yeni bir düzenlemeye ihtiyaç var. Çünkü bu artış hızı biraz ürkütücü.” 

6 YILDA 2 KİLO ALIYORUZ
Türk Nefroloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Siren Sezer ise obezitenin böbrekler üzerindeki etkisine dikkat çekti, “Kilo alınınca filtreleme işi zorlaşıyor ve böbrekler yaşlanıyor. Hiçbir hastalık olmasa da sadece obezite nedeniyle böbreklerde protein kaçağı oluyor” dedi.

Prof. Sezer’in verdiği bilgiye göre, Türkiye’de obezite oranı % 33, bu rakam her geçen gün artıyor ve Türkler 6 yılda ortalama 2 kilo alıyor. 

GECE BİRDEN FAZLA TUVALETE ÇIKMAK SİNYAL OLABİLİR

Diyalize giren hasta sayısındaki artış da endişe verici nitelikte. Derneğin Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Zeki Tonbul’un değerlendirmesi şöyle:

“Son 10 yılda diyalize giren hasta sayısı 40 binden 60 bine ulaştı. Bu durum, buzdağının % 1’lik görülür kısmıdır.Yani toplumdaki böbrek hastası sayısı daha fazladır. Buradaki önemli nokta; böbrek hastalığı diyalize ve tranplantasyona gitmeden tedavi edilmesi gereğidir. Eğer sık tuvalete çıkma, gece birden fazla tuvalete çıkma varsa ve kişi diyabet hastası değilse böbrek sağlığı mutlaka kontrol edilmelidir.” 
AŞIRI AĞRI KECİSİLER BÖBREKLERİ YORUYOR

Erciyes Üniversitesinden Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Bülent Tokgöz de böbrekleri bitiren birinci nedenin diyabet, ikinci nedenin ise hipertansiyon olduğuna vurgu yaptı, “Doktor kontrolü dışında ağrı kesici, proton pompası inhibitörü ve antienflamatuar kullanmak, gereksiz ilaçlı radyolojik tetkik yaptırmak ve sigara içmek böreklere zarar veren diğer faktörlerdir” diye konuştu.

BİTKİSEL ÜRÜNLER VE ZAYIFLAMA ÇAYLARI RİSK YARATIYOR
Ege Üniversitesinden Nefrolog Prof. Dr. Soner Duman ise bilinçsizce tüketilen bitkisel ürünlere değindi. Özellikle zayıflama çaylarına dikkat çeken Duman, “Bitkisel ürünler direkt böbrek dokusuna zarar verebilir, sıvı elektrolit dengesizliği yapabilir, böbrek taşı oluşumunu tetikleyebilir, ağır metal içerebilir veya kullanılan ilaçlarla etkileşebilir2 uyarısında bulundu.
Alıntı:medimagazin.com

Sosyal Medya ve Gelecekte Sağlık

Uzman Dr. Chiang’ın ağzından, sosyal medya kullanımı ve halk sağlığı ile ilgili yazısını yayınlayalım istedik.Kendisi gelecekte sağlıkta söz sahibi olacak kişilerin başında gelmekte:

#HCSM: Halk Sağlığını Nasıl Etkiler?
Dr. Austin Chiang
Sosyal medyanın bugünki kullanım yaygınlığına bakıldığında halk sağlığı için de kullanılmaya başlaması şaşırtıcı değil. Sosyal medyanın, sağlık konusunda farkındalığı arttırmasıyla kapasitesi oldukça ileri bir seviyeye taşındı. Sosyal medya eşi benzeri olmayan uygulamalarıyla acil sağlık ve salgın takibi de dahil birçok halk sağlığı konusunu yakından etkiliyor. İşte halk sağlığı üzerinde medyanın oluşturduğu büyük etkilerden bazıları.

1. Sosyal medya yoluyla grip takibi
Yapılan çalışmalar, sosyal medyanın diğer grip takip sistemlerinden çok daha fazla işe yaradığını gösteriyor. Pensilvanya Üniversitesi’nden araştırmacılar, New England Journal of Medicine (NEJM)’de yayınladıkları bir makalede, belli bölgeye yönelik acil aşılandırma gerektiğine dair tweetlerin, aşı farkındalığını diğer kanallardan daha fazla arttırdığını söylüyor. Aynı zamanda kamuya mal olmuş ünlü kişilerin tweet ya da haberlerinin kamu üzerinde daha fazla etki oluşturduğu biliniyor, mesela Rihanna’nın grip hakkında attığı tweetle grip aramalarının tavan yaptığı bir çalışmada gösteriliyor.
Araştırmacılar, ayrıca 2009 H1N1 domuz gribi aşısına dair twitter görüşlerini incelediğinde, olumlu ya da olumsuz düşüncelerin coğrafi olarak kümelendiğini, yani sürü güdüsüyle hareket edildiğini gösterdi. Bu sonuç, medyanın etkilerini anlamada ve bu boşlukların doldurulmasına dair geliştirilecek politikalarda ipuçları verebilir.

2. Sosyal medya yoluyla davranış geliştirme
Hastalar, avukatlar ve ilaç-tıbbi cihaz şirketleri halka aynı mesajı gönderebilmek için sosyal medyayı kullanırlar.  “Dove Evrimi" kampanyası sosyal medyada hızla yayılmış ve magazin kapaklarının ve reklamların nasıl gerçekçi olmayan bir güzellik anlayışı yarattıklarını gözler önüne sermiştir. Tahmin edileceği gibi, diğer gruplar da sosyal medyayı göğüs kanserinden, doğum kontrol politikalarına ya da sigara bırakmaya kadar pek çok konuda farkındalık uyandırmak ve bilgilendirmek amacıyla kullanmıştır.
İnsanlar halka açık bir ortamda düşüncelerini ifade ettiklerinde potansiyel olarak halk sağlığı için bir tehdit oluşturabilir. Mesela kamuya mal olmuş ünlü kişiler tarafından aşılandırma karşıtı bir hareket uzun süredir devam ediyor ve halk sağlığı uzmanları arasında alarma sebep oluyor. Daha da endişelendirici olan şu ki, bu kişisel görüşler sınırlar ötesindeki başka ülkelere kadar hızla ve kolaylıkla yayılabiliyor. Bir çalışma gösteriyor ki, Avrupa’da 2013 yılında sosyal medya etkisi yüzünden 26 bin kızamık vakası gerçekleşti.

3. Acil yardım ve Ushahidi
Ushahidi, Mogadishu tarafından 2010 Haiti depreminde acil yardım için kilit bir rolü olan sosyal medya platformuydu. Haiti’de mobil hizmet sağlayıcıları bu sosyal medya platformuna erişimi açtı ve acil durumlarda(yangın, kayıp insanlar, kirlenmiş sular, enfeksiyon hastalıkları, besin kıtlığı, hırsızlık, kapalı yollar, seller vb. ) yardım için diğerleriyle bağlantı kurulabilmesini sağladı. GPS ile yer tespiti aynı zamanda organizasyonların ihtiyaç bölgelerine ulaşımını kolaylaştırdı. Aynı zamanda Haiti depremi gerçekleştiğinde 1.4 milyon düzeltme ile şu ana kadarki en detaylı harita biçimlendirilmiş oldu. Aynı zamanda bir mobil hizmet sağlayıcısı, kolera salgın takip sistemiyle 630 bin Haitili insanın yer değiştirmesinin ve salgından kurtulmasının sağlandığını söyledi.

4. Twitter’daki tıbbi makaleler
Twitter’da tıbbi ve bilimsel makalelerin ne kadar yayınlandığıyla ilgili çalışmalar bulunuyor. Bulgulara göre etkili yayınlar olan Nature, Science, NEJM and The Lancet degilerinin de dahil olduğu 4 bine yakın tıbbi ve bilimsel derginin Twitter hesabı bulunuyor. Mesela 2010-2012 yılları arasında yayımlanan 1.4 milyon akademik makalenin yüzde 9 buçuk kadarı Twitter’da yayımlandı. Örneğin NEJM, çalışmaların neredeyse yarısına Twitter sayfasında da yer verdi.   
Bununla birlikte, Twitter'deki popülerlik, bu makalelerin çok sık atıf aldığını veya içeriğinin bilimsel olarak çok sağlam olduğunu doğrudan yansıtmıyor. Aslında, popüler çalışmalar daha çok güncel olaylarla ilgili oluyor. Mesela, en çok tweet edilen çalışma, PNAS'tan Fukuşima felaketi ve nükleer bulaşma ile ilgili bildiriler olarak görünüyor. Benzer bir şekilde, daha fazla tweet atılan dergilerin daha iyi, daha güvenilir olması da gerekmiyor.

5. Bir araştırma aracı olarak sosyal medya
Daha önce de belirtildiği gibi, sosyal medya içeriği grip salgınlarını izlemek ve antibiyotiklerle ilgili yanlış anlamaları vurgulamak için kullanılmıştır. Birçok araştırmacı, hem insanlara doğrudan sorular sormak, anketler düzenlemek yoluyla hem de genel olarak tweetlerin içeriğini analiz ederek sosyal medyayı bir veri kaynağı olarak kullanabiliyor. Sosyal medya bir veri kaynağı olarak daha fazla tanınmaya başlandıkça, Twitter’ın kendisinin de sağladığı metrik ölçümler, analiz yapan uygulamalar geliştirildi. Tıbbın bilimsel odağının yanı sıra, hikayeleştirmenin, kendi hastalığını ve mücadelesini anlatmanın sosyal medyada nasıl etki oluşturduğu gibi sosyal odaklı araştırmalarda da kullanılıyor, bu konuda özellikle kanserden kurtulanların hikayelerini anlatarak nasıl diğerlerini etkileyebildiğini araştırmak için dilbilim çalışmaları da yapılıyor.

Obezite Ameliyatları:Kriterleri Tartışmalı..

Türkiye’deki kadınların yüzde 20,9’u erkeklerin ise yüzde 13,7’si obez. Dünya sağlıkÖrgütü (WHO) obeziteyi en riskli 10 hastalıktan biri olarak kabul ediyor. Sağlık Bakanlığı’na bağlı kamu hastanelerinde yapılacak mide küçültme ameliyatları için vücut kitle endeksinin 40 ve üzeri olması gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre ise, yan hastalığı bulunan kişilerin vücut kitle endeksi en az 35, yan hastalığı bulunmaya kişilerde ise bu değer 40 ile sınırlandırılıyor. Obezite gitgide yayılırken arama motorlarına ‘mide küçültme ameliyatı’ yazdığımızda birçok Reklamkarşımıza çıkıyor. Bazı cerrah ve hastaneler de, bu ameliyatları birkaç dakikalık telefon görüşmesinin ardından yapılıp yapılamayacağını söylüyor. Reklamlarda çıkan numaraları aradığımızda telefonu açan doktor veya asistanları vücut kitle endeksi 30’un üstünde olan kişilerin ameliyat olabileceklerini söylüyor.
‘Sınırımız 30’
Gaziosmanpaşa’da özel bir hastanede C.O adlı bir cerrahın asistanı olarak görev yaptığını ve isminin A.G olduğunu söyleyen kişiye boyumuzun 172 santim, kilomuzun 114 ve yaşımızın da 37 olduğunu söylüyoruz. Vücut kitle indeksimizin 38.5 çıktığını ve ameliyat olmak istediğimizi söylüyoruz. Doktor asistanı, “30’un üstünde mide küçültme ameliyatı olabiliyorsunuz. 38 de gayet uygun. 36 kilo fazlanız var” diyor. Ameliyat için vücut kitle indeksinin en az 40 olması gerekip gerekmediğini sorduğumuz kişi, “Öyle bir durum söz konusu değil. Yaşınız müsait. Kronik bir rahatsızlığınız yoksa ameliyat olmanızda hiçbir sakınca yok. İşlem zaten yarım saat kadar sürüyor. Ücreti 12 bin 500 TL. Ameliyattan sonra üç günde normal hayatınıza dönebileceksiniz. Doktorumuz da bu işin üstadı. 9 ayda 266 vakaya baktı” diye konuşuyor.
‘Tüp yerine balon’
İzmir Karşıyaka’da obezite ameliyatları gerçekleştiren T.E adlı bir doktorun asistanı ise önce boyumuzu ve kilomuzu soruyor. Boyumuzun 170 santim kilomuzun ise 90 olduğunu söylediğimiz kişi, daha önce spor ve Diyet yapıp yapmadığımızı soruyor. “Vücut kitle endeksiniz 31 çıkıyor. Herhangi bir sağlık sorununuz yoksa ameliyat olabilirsiniz. Bizim sınırımız 30. Bu ameliyatın ücreti 16 bin TL” diyor.
Avcılar’da özel bir hastanede genel cerrahi uzmanı E.O.Y ise, “Ameliyat için sınır vücut kitle endeksi 40. Sizinki 33. Size ameliyat olmaz. İsterseniz balon ameliyatı yapalım. Bu operasyonla midenize bir balon koyuyoruz. Bu balonlar ayarlanabiliyor” diyor.
‘Uçana kaçana ameliyat yapmaya çalışıyorlar’

Bazı cerrahların “Tüp mide ameliyatıyla her şeye son” diyerek bu işin reklamını yapmaya başladıklarını dile getiren Türkiye Metabolik Cerrahi Vakfı Başkanı Prof. Dr. Alper Çelik, şöyle konuştu: 

“Mide küçültme ameliyatı göreceli olarak daha basit olduğu için bazı cerrah arkadaşlarımız tarafından her şeye sonmuş gibi lanse ediliyor ama bu doğru değil.Uçana kaçana mide ameliyatı yapmaya çalışan cerrahlar var. Şeker hastalarına da ‘Tüp mide ameliyatıyla diyabete son’ diye tanıtımlar yapmaya başladılar. Bu doğru değil. Tüp mide ameliyatı düşünüldüğü kadar etkili bir ameliyat da değil. Tüp mide ameliyatlarının uzun dönemdeki sonuçları da o kadar etkili değil. Bu insanlar birkaç yıl iyi gidiyorlar. Daha sonra verilen kiloları geri almaya başlıyorlar.”
Bir yılda 15 bin mide ameliyatı!

Türk Obezite Cerrahisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Taşkın da Türkiye’de yılda yaklaşık 15 bin mide küçültme ameliyatı yapıldığını belirterek, “Bu rakamın içine şeker ameliyatları ve diğer operasyonlar da dahil. Dünyada mide küçültme ameliyatlarında ölüm oranı binde 1 olarak telaffuz edilirken Türkiye’de bu oran binde 5’lere kadar yükselmiş durumda” dedi.

Böbreklerimizi Korumak İçin Ne Yapmalıyız?

Böbrek nakli için sıra bekleyenlerin bir kısmı uygun donör bulunmasıyla rahat nefes alabiliyor ama çok önemli bir bölümü hayatını diyaliz makinelerine bağlı geçirmek zorunda kalıyor. Uzmanların uyarısı ise “böbreklerinizi sağlıklıyken koruma altına alın, diyalize mahkum olmayın” şeklinde. 
Türk Nefroloji Derneği verilerine göre, Türkiye’de böbrek hastalığı tanısıyla izlenen 75 bin hasta var. Bunların 56.500’ü hemodiyaliz, 3500’ü periton diyalizi ve 15 bini de böbrek nakli olmuş hastalar. 
Böbrek nakli bekleme listesinde ise 22 bin hasta bulunuyor. Antalya’da yapılan 34. Ulusal Nefroloji, Hipertansiyon, Diyaliz ve Transplantasyon Kongresinde, Ntv.com.tr’ye özel açıklamada bulunan Türk Nefroloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Siren Sezer'e göre, mevcut nakil sayısı ile bu rakamı eritmek mümkün değil. Böbrek naklinin bu denli yetersiz olmasının ve ihtiyacı karşılayamamasının nedeni ise kadavradan organ bağışının azlığı. 
Böbrek yetmezliği geliştikten sonra sıkıntılı bir tedavi süreci başlıyor. İlaçlar, diyalizler, ameliyatlar derken ancak uygun donörle karşılaşabilenlerin yüzü gülüyor. Bu nedenle böbreklerin kıymetini sağlıklıyken bilmek, böbreklere zarar veren davranışlardan kaçınmak büyük önem taşıyor. 
Dr. Sezer’in verdiği bilgiye göre, böbreklere zarar veren ve yetmezliğe götüren 10 önemli neden ise şöyle: 

1- Diyabet hastalığı
2-Hipertansiyon
3-Ateroskleroz (damar sertliği)
4-Obezite ve sağlıksız beslenme
5-Çok tuz tüketmek
6-Miktarı az ve düzensiz su içme alışkanlığı
7-Bilinçsiz bitkisel ürünler tüketmek
8-Yoğun ağrı kesici kullanmak
9-Boşaltım problemleri, gençlerde idrar tutma alışkanlığı, yaşlılarda prostat büyümesi ve mesane problemleri.
10- Sigara içmek

BÖBREK HASTALIĞI BU BELİRTİLERLE SİNYAL VERİYOR
Böbrek yetmezliği genellikle sinsi ve yavaş geliştiği için tanıda gecikme oluyor. En belirgin belirtiler ise gece birden fazla idrara çıkma, yeni başlayan veya şiddeti artan kan basıncı yüksekliği, bacaklarda ve göz kapaklarında şişme, cilt döküntüsü, idrar yaparken zorlanma, idrarda renk, koku değişiklikleri, köpük varlığı. Böbrek fonksiyonu bozuldukça buna halsizlik, sabahları bulantı ve kusma, kişilik değişiklikleri ve kaşıntı gibi belirtiler de ekleniyor. 

ÜLKEMİZDE BÖBREK HASTALIĞI FARKINDALIĞI ÇOK DÜŞÜK
Böbrek hastalıklarının erkeklerde daha fazla görüldüğünü, Türkiye’de erişkin nüfusta böbrek hastası olma oranının ise %15 olduğunu dile getiren Prof. Sezer, “Bu, her 6-7 erişkinden birine denk gelmektedir. 100 erişkinin 33’ünde hipertansiyon, yine 33’ünde obezite, 14’ünde şeker, 15’inde böbrek yetmezliği mevcuttur. Böbrek hastası olduğunun farkında olma oranı ise %5’lerde kalmaktadır” diyerek toplumdaki böbrek hastalığı farkındalığının yeterli olmadığına vurgu yaptı.
BÖBREK SAĞLIĞI NASIL KORUNUR?
1-Hareket arttırılmalı, kiloya dikkat edilmeli.
2-Kan şekeri kontrol altında tutulmalı.
3-Kan basıncı ölçtürülmeli, yüksekse uygun tedavi için hekime başvurulmalı.
4-Sağlıklı beslenme tercih edilmeli. (Sebze, meyveden zengin, az tuzlu, şekerden uzak, dengeli bir diyet. En ideali Akdeniz tipi beslenme)
5- Düzenli ve yeterli sıvı alınmalı, en iyi sıvının su olduğu unutulmamalı.
6-Sigara içilmemeli.
7- Rastgele ilaç kullanımından veya bitkisel ürünlerden uzak durulmalı.

BÖBREK FONKSİYON TESTİNİ KİMLER YAPTIRMALI?
Böbrek sağlığını korumak için dikkat edilecek noktaları bu şekilde sıralayan Türk Nefroloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Siren Sezer,  50 yaşın üzerindekilerin, hipertansiyon, şeker, kalp hastalarının, aşırı kiloluların, ailesinde böbrek hastalığı bulunanların, böbrek taşı, sık idrar yolu iltihabı, prostat büyüklüğü gibi ürolojik problemleri olanlar ile böbreğe zarar verebilecek ilaç kullananların böbrek fonksiyon testi yaptırmasının uygun olduğunu sözlerine ekledi.
Alıntı:medimagazin.com

13 Ocak 2017 Cuma

Astım Hastası Çocuklar Nasıl Giydirilir?

Çocukları astım hastası olan aileler için sıkıntılı aylar başladı. Havaların soğumasıyla astımlı çocuklarda görülen rahatsızlıkların artması, anne ve babaları endişelendiriyor. Ancak soğuk havalarda astım hastası çocuğunuzu koruyabilirsiniz. Bunun en iyi yolu ise ağza ve burna sarılan atkı…

Çocuk Alerji ve Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Akçay, astımlı çocukların akciğerlerinin enflemasyon denilen iltihaplanma sonucu çok hassaslaştığını belirtiyor. Enflemasyon birçok nedeni olduğunu anlatan Prof. Dr. Ahmet Akçay, “En sık karşılaşılan nedenler ev tozu mite’ları, polenler, küfler ve evcil hayvanların tüyleri gibi alerjenlere karşı alerji gelişmesi. Diğer nedenler ise genetik, obezite, hava kirliliği, akciğer enfeksiyonlarıdır. Bu nedenle akciğerler hava değişimlerine ve soğuk havaya da hassastır” diyor.

Mıknatıs Gibi Hastalıkları Çekerler

Astımlı çocukların akciğerlerinde aşırı hassasiyet olması sonucu sık sık öksürük, nefes sıkışması, akciğerde hırıltı belirtileri ortaya çıktığını anlatan Prof. Dr. Ahmet Akçay, gribal enfeksiyonların da ağır ve uzun sürede geçtiğini söylüyor. Astımlı çocukların akciğerlerinin aşırı hassas olması nedeniyle kışın bazı önlemler almak gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Ahmet Akçay, “Çünkü soğuk havanın akciğerlere doğrudan girmesiyle akciğerlerin bronşlarında daralma yaparak öksürük ve nefes sıkışması sebep olabileceği için soğuktan korunmak gerekir” şeklinde konuşuyor.

Yün Yerine Pamuklu Kumaşlar Seçin

Astımlı çocukların akciğerleri aşırı hassas olduğu için kışın bazı önlemler almak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Ahmet Akçay, anne ve babalara çocuklarını nasıl giydirmeleri gerektiğini şöyle anlatıyor:

“En iyi uygulama rüzgar maskesi kullanmak veya atkı ile ağız ve burnu kapatmaktır. Bu şekilde soğuk havanın doğrudan akciğere ulaşması ve böylece öksürük engellenmiş olur. Astım özellikle İstanbul gibi deniz kenarında olan şehirlerde, ev tozu mite’larına alerji nedeniyle geliştiği ve birçok astımlı çocukta egzama ile birlikte olabildiği için yünlü iç çamaşırı yerine pamuklu iç çamaşırı tercih edilmelidir.

"Çok terleyen bir çocuksa ve iç çamaşırları çok ıslanıyorsa buna çözüm olabilecek en iyi çamaşırı tercihi doğal ipek çamaşırlardır. Çünkü teri en iyi çeken ve çamaşırın ıslak olmasını engelleyen en iyi alternatif ipek olanlardır. Bunun dışında soğuğu engelleyecek kıyafetler kullanmak ve ortam ısısına uygun hareket edebilmek için kat kat giyinmek gerekiyor. Örneğin dış ortamdan iç ortama girince üstünde paltoyu veya montu çıkarınca ortam sıcaksa çıkarabileceği bir yelek de giymesi de tercih edilebilir.”

Alıntı:milliyet.com.tr

Sofra Tuzu ve Himalaya Tuzu Arasında Fark Yok

Sağlık Bakanlığı'nın isteği üzerine kaya tuzu ile ilgili bir rapor hazırlayan Türkiye Kardiyoloji Derneği (TKD) Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz, kaya tuzunun (Himalaya tuzu vs.) sağlığa yararlı ve bol miktarda mineral içerdiği yönündeki iddiaları "masal” olarak nitelendirdi.

"Sofra tuzundan daha sağlıklı değil"

Kanser yapıcı elementler içeriyor

Günde 1 silme kaşığı tuz


Tuzun içindeki sodyumun kalp ve damar sağlığı açısından sakıncalı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Yılmaz şunları söyledi:

"Farklı çalışmalarda, aşırı tuz tüketimiyle kalp ve damar hastalıkları ve özellikle hipertansiyon ilişkisi değişen oranlarda ortaya konuldu. Tuzun içindeki minerallerden hipertansiyonla ilişkili olanı sodyum molekülü. Kaya tuzunda da sodyüm klorür miktarı yüzde 97.35 gibi yüksek bir oranda. Kısacası sofra tuzundan daha sağlıklı değil. Hatta içinde zararlı başka elementler ve radyoaktif olduğunu bildiğimiz maddeler bile var.”

Kaya tuzunun içinde sağlık açısından olumlu olarak anılan bazı mineral ve elemenler olduğunu söyleyen Prof. Dr. Yılmaz, kaya tuzu ile ilgili uyarıyor:

"Bunların miktarı, sağlık üzerine etki edemeyecek kadar az düzeyde. Daha da ilginci bu kaya tuzlarının bileşiminde, insan sağlığı açısından çok riskli olduğu bilinen plütonyum (atom bombası yapımında kullanılır), talyum ve radyum (radyasyon yani ışın içerir; radyasyonun kanser yapıcı etkisi bilinmektedir) gibi maddeler, ve dahası kurşun (zararlı etkileri bilinen ağır metal) yine çok az miktarda da olsa bulunuyor”

Tuz ve içerisindeki sodyum, hücre dışı sıvının önemli bir bileşeni. Dolayısıyla, tüketimi sıfırlamak (ki mümkün değil çünkü gıdaların içinde doğal olarak bulunuyor) sağlık açısından doğru değil. Ancak Türkiye'de dünya ortalamasının çok üzerinde tuz tüketiliyor. Kadınlar günde 16, erkeklerse 18 gramdan fazla tuz alıyor. Prof. Dr. Yılmaz, "Bu rakam, pek çok bilimsel kılavuzda üst sınır olarak belirlenen rakamlardan birkaç kat fazla. Dolayısıyla, ülkemizde tuz tüketiminin (dolayısıyla sodyum) çok aşırı olduğu bir gerçek” dedi. Önerilen tuz tüketim miktarı ise günde 1 silme kaşığı.

Alıntı:kadınvekadın.com

12 Mart 2016 Cumartesi

Evde Ekşi Maya Ekmeği Üstadı:Murat Demirtaş

Mimar Sinan Üniversitesi Heykel Bölümü mezunu Murat Demirtaş (41), film setleri ve kafelerde çalıştı. 5 yıl önce çocuğunun doğmasıyla oğluna kendi bakmaya karar veren Demirtaş, kendi deyimiyle ‘ev beyi’ olmayı tercih etti. Demirtaş, evde çocuk bakarken diğer yandan da sosyal medyada ‘Fırınımdan Ekmekler’ sayfası açarak oradan aldığı siparişlerle ekmek yapıp satmaya başladı.
3 ay önce ikinci kez baba olan Murat Demirtaş, hayatını değiştirme sürecini şöyle anlattı: “2010’da oğlum Eren’in doğmasıyla gıdada farkındalık anlayışımız başladı. Oğluma ya annelerimiz ya da biz bakacaktık. Eşim devlet memuruydu. O sıralar benim durumum daha uygun olduğu için bakmaya karar verdim ve ‘ev beyi’ oldum. Evde olmaya başladığımdan günden itibaren gıda konusuna çok önem verdim. Gıda güvenliğini sağlamak için yiyeceklerimizi ya küçük çiftliklerden ya da organik pazarlardan almaya başladık. Bu sıralarda çok az markete gittik ve bilmediğimiz hiçbir şeyi yememeye özen gösterdik. Evde olmak sadece çocuğa bakmak değil aynı zamanda yemek, bulaşık, temizlik yapmayı da gerektiriyor. Bu anlamda çok başarılı olamadım ve eşime biraz fazla yük bindi. 2013’te oğlumla beraber maya takasından aldığımız ekşi maya ile ekmek yapmaya çalıştık. İlk denemelerim başarısız olsa da yaptığımız hiçbir ekmeği çöpe atmayıp her türlü yedik. Çünkü içinde ne olduğunu biliyorduk.”
Eşe dosta hediye
Tüketemedikleri fazla ekmekleri eşe dosta hediye ettiğini söyleyen Demirtaş, “Ekmek hediye ettiğimiz bir arkadaşımın ‘Bu ekmekten neden her hafta bana yapmıyorsun? 3 tane alırım’ demesiyle birden kendimi haftada 30 ekmek yaparken buldum. Zaten oğlumu piyano kursuna vermek istiyordum ama bütçemizi aşıyordu. Ben de ekolojik kaygıları olan bir iş yapmak istiyordum. Ekmeğe talebin artmasıyla üretimi akşama bırakıp gündüzleri ev işleri ve oğlumla ilgilenirken haftada 60 ekmek yapıyorum” dedi.  
‘Yürüyerek dağıtıyorum’
Demirtaş, “Ekmekleri karbon salınımını azaltmak için yürüyerek dağıtmaya çalışıyorum. Çok zorunda kalmadıkça toplu taşıma araçlarına ve asansöre binmiyorum. Kendimize yaptığımız ekmek neyse başkalarına da aynı ölçü ve malzemeden yapıyorum. Her yere ekmek götüremiyorum. İnsanların kendi ekmeklerini kendilerinin yapmalarını istiyorum. Yapamayanların ise içerisinde ne olduklarını bildikleri, güvendikleri kişilerden ekmek almalarını öneriyorum. Ekmek veremediğim kişilere tarifi verip nasıl yapabileceklerini anlatıyorum. İleride ekmek yapacağım bir atölye kurmak istiyorum. Yapabildiğim kadar evde kalıp ekmek yapmak istiyorum” dedi.
7 liradan satıyor
Bütün üretimi evdeki fırınla yapan Demirtaş; 550 gramlık zeytinli, cevizli ve sade ekmek yapıyor. Bir ekmeği 7 liradan satan Demirtaş, ‘Ekmek nasıl yapılır?’ı ise şöyle anlatıyor:
Gerekli malzemeler: 1100 gr organik tam buğday unu, 850 gr su, 20 gr kaya tuzu, 20 gr ekşi maya.
100 gr un, 100 gr su, 20 gr ekşi mayayı geceden karıştırıp üstünü kapatıp bir gece bekletin. 1000 gr un ve 650 gr suyu yavaş yavaş karıştırın ve bir süre sonra hazırladığınız ekşi mayalı karışımı ekleyerek karıştırmaya devam edin. Kalan 100 gr suyun içerisine 20 gr tuzu ekleyip bu karışımı da daha sonra hamura ilave edin. İyice karışan hamurumuzu oda sıcaklığında üzeri nemli bezle örtüp 4 saat bekleterek yarım saatte bir alttan üste doğru, hamuru ezmeden bir kere çevirin. Dört saatin sonunda hamura ekmek şeklini verin. 1-2 saatlik son mayalamayı da yaptıktan sonra 240 derece sıcak fırında 40 dakika kadar ya da kabuğu iyice sertleşinceye kadar pişirin.
Alıntı:millliyet.com.tr
         http://ink361.com/app/users/ig-1548625566/firinimdanekmekler/stats

Organik Temizlik İçin Uygun ve Ucuz Seçenek:Bor..

Deterjan, yüzey aktif özelliği nedeniyle temizleme ve arıtma özelliği bulunan, toz, sıvı veya tablet durumunda olabilen kimyasal maddedir. Diğer bir ifade ile deterjanlar “yüzey aktif” özelliklere sahip organik maddelerden oluşan bir karışımdır. Temizleme görevlerini genel olarak içerilerinde barındırdığı yüzey aktif maddeler, enzimler, köpük düzenleyiciler, güçlendiriciler ve diğer bazı katkı kimyasalları sayesinde yaparlar. Birçok üstün özellikleri nedeniyle temizlik işlerinde sabunun yerini alan deterjanların sağlık açısından zararları söz konusudur. Kompleks alkali fosfatların deterjan üretiminde kullanılması sınırlanmış veya yasaklanmıştır. Yıkama suyunda bulunan sabun ve deterjan, suyun ıslatıcı kabiliyetini arttırarak kumaş içerisine kolay nüfuz etmesini sağlar. Bundan sonra kirlerin uzaklaştırılması mümkün olur. Temizleme maddesinin her bir molekülü uzun bir zincir olarak kabul edilebilir. Bu zincirin bir ucunda hidrofil, diğer ucunda hidrofob grubu bulunur. Hidrofob grubu kirleri yakalayabildiğinden, molekül bu ucu ile kirin etrafını sarar. Aynı zamanda molekülün diğer ucunda bulunan hidrofil grup kir partiküllerini kumaştan yıkama suyu içerisine doğru çeker. Bu sırada mekanik olarak yapılan çalkalama sabun veya deterjanın kiri uzaklaştırmasına, yıkama suyunda süspansiyon halinde kalmasına yardım eder ve tekrar kumaş üzerine yapışmasını önler.

Boratlar; leke çıkarma işlemini kolaylaştırma ve ağartma, enzimleri stabilize etme, alkali tamponlama, suyu yumuşatma ve sürfaktan olarak kullanılan malzemenin performansı artırmak gibi özelliklerinden dolayı temizlik sektöründe önemli bir yere sahip olup temizlik sektöründe daha etkin şekilde kullanılması için Ar-Ge çalışmaları yapılmaktadır.

Boratlar, birçok farklı şekillerde çamaşır deterjanları, ev veya endüstriyel tipi temizleyiciler ile kişisel bakım ürünleri imalatında kullanılır. Bu uygulamalarda, boratlar; leke çıkarma işlemini kolaylaştırma ve ağartma, enzimleri stabilize etme, alkali tamponlama, suyu yumuşatma ve sürfaktan olarak kullanılan malzemenin performansı artırmak gibi hizmetler vermektedir. Aynı zamanda kişisel bakım ürünlerinde bakteri ve mantarların kontrol edilmesine yardımcı olurlar.

Yeni çalışmalarda çamaşır sabunlarında temizleme etkisini artırmak, kirin yüzeye yeniden yapışmasını azaltmak, daha parlak, daha temiz giysiler için boratlar göstermektedir.

Boratlar ve perboratlar deterjana avantajlar kazandırırlar. Borat ve perboratlar deterjanlara kazandırdıkları avantajlar şunlardır:

a) Alkalin tamponlama ve pH kontrolü
b) Su yumuşatma (karmaşık bir çözünebilir kalsiyum kompleksi üreterek)
c) Sürfaktan (yüzey aktif maddesinin) performansını arttırmak
d) Kirin yüzeye yeniden yapışmasını önlemek (redeposition)
e) Perboratlar mükemmel bir deterjan ağartıcılardır.

Bu maden;

insan vücudu tarafından az miktarlarda ihtiyaç duyulan, hücrelerde sentezlenemediği için besinlerle dışarıdan alınması gereken önemli bir besleyicidir. 1981 yılına kadar borun insanlar üzerinde bir etkisinin olmadığı düşünülmekteydi. Bu yıldan sonra yapılan çalışmalarla borun, birçok tedavi için vazgeçilmez bir element olduğu ve insan gelişiminde düşünülenin tam aksine etkin olduğu belirlendi. Metabolizmadaki bor, kalsiyum, magnezyum ve fosfor dengesini ayarlamakta olup sağlıklı kemiklerin oluşumuna, kasların ve beyin fonksiyonlarının gelişimine yardım eder.

Osteoporoz tedavilerinde, alerjik hastalıklarda, psikiyatride, kemik gelişiminde ve artiritte, menopoz tedavisinde bor aktif olarak kullanılmaktadır. Ayrıca kesinleşmiş bir tedavi olmamakla birlikte Bor Nötron Yakalama Tedavisi (BNCT) ile sağlıklı hücrelere zarar vermeden kanserli hücrelerin imha edilmesinde görev alan bor elementi, kanser tedavisinde yeni bir umut olmuştur.

Besinlerin yanı sıra kullandığımız deterjan ve kozmetik ürünler ile de bor, günlük yaşantımızda iç içe olduğumuz bir elementtir.Farklı formüllerde (sodyum perborat vs.) deterjan sanayinde kullanılan bor, ev temizliğinde, kişisel bakım ürünlerinde ve endüstriyel alanda ağartıcı ve bakterilere karşı koruyucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kozmetik sektöründe ürüne kazandırdığı yumuşaklık, yapışkanlık ve dayanıklılık özellikleri sebebi ile tercih edilen bir elementtir.

Bu ürünü ülkemizde Carrefoursa marketler başta olmak üzere birçok noktada bulabilmekteyiz.Gerçekten organik ,ucuz,bol ve etkili...Geleceğimiz için...

Alıntı:etimaden.gov.tr
         boren.gov.tr

Haftada 1 Kez Duş Alın


Çevreci Donnachadh McCarthy, The Guardian gazetesine yazdığı yazıda her gün duş almanın hem israf hem sağlıksız olduğunu söylüyor: “Her gün duş almak pahalı ve gereksizdir, ayrıca çevreyi kirletir. Haftada bir kez banyo yapmak çevre ve insanlar için daha sağlıklıdır. Haftada yalnız bir kez duş alın ya da banyo yapın. Ancak her gün koltuk altı ve genital bölgelerinizi yıkayın" önerisini getiriyor.

“Tıbben de sakıncalı”
Guardian’dan aktarılanlar şöyle: “Çocukken haftada bir banyo yapardık. Biz hijyen yoksunu bir aile değildik ancak 1960’lı yıllarda toplumun genelinin yaptığı buydu. Üstelik kimsenin bu sebepten kötü kokular yaydığını hatırlamam. Bir yetişkin olduğumda ise her gün duş alıyordum. Eski alışkanlıklarımı bırakmamam gerekirdi.”

Yazıda ortalama 10 dakikalık bir duş esnasında 60 litre su harcandığı belirtiliyor. Su tazyikinin kuvvetli olduğu duşta ise bu rakam 3 katına çıkıyor. Banyo yaptığınız zaman ise 80 litre su harcıyorsunuz.

Yani 4 kişilik bir aile yılda 0,25 milyon litre su harcıyor. Bu tüketimin cebinize yansıması da aynı ölçüde fazla. Aynı aile günlük duş alma alışkanlığı yüzünden İngiltere’de 1600 TL ila 5000 TL (400-1200 sterlin) arasında para harcamak zorunda kalıyor.

Yazıda her gün duş almanın çevreye ve cebinize olan zararı dışında tıbbi sakıncaları olduğuna da dikkat çekilmiş. Cildiye uzmanları aileleri uyarıyor: Bebeklere ve küçük çocuklara her gün banyo yaptırmayın.

Bebeklerin cildinde bulunan kir ve bakteriler ilerleyen yaşlarında derilerinin aşırı hassas olmasını engelliyor. Her gün banyo yaptırılan bebek ve çocuklarda bu bakteriler barınmadığından toplumda hassas cilt sorununa sahip bireyler giderek artıyor.

Amerikan Pediatri Akademisi ailelere, çocuklarına haftada en fazla 3 kez banyo yaptırmalarını tavsiye ediyor. Kuru cilt tipine sahip yetişkinlere ise vücutlarını sabunla çok sık yıkamamaları uyarısında bulunuyorlar.

Sık sabun kullanımı derinin deforme ediyor
Doktorların belirttiğine göre fazla miktarda ve sıklıkta sabun kullanımı derinin sahip olduğu doğal ve koruyucu yağların yok olmasına neden oluyor. Böylelikle egzama gibi cilt problemlerine daha fazla rastlanıyor.

Duşta ne kadar fazla kalırsanız o kadar vücut yağlarınızı kaybediyorsunuz. Yani uzun süreli ve sık duş almanız sadece sabun ve şampuan firmalarının yararına oluyor.

Saçınızı çok sık şampuanla yıkamayın
McCarthy yazısında 1992’de Amazonlar’a yaptığı ziyarette yaşadıklarından da örnek veriyor. Gezi sırasında şampuanı olmadığı için saçını sadece suyla yıkayan McCarthy bir süre sonra saçlarının canlandığını ve sağlık kazandığını fark etmiş.

Sık şampuan kullanmanın, aynı ciltteki gibi saçlardaki doğal yağı da yok ettiğini gören McCarthy, “Şampuanlarla zarar verdiğimiz, kurumasına ve kepeklenmesine neden olduğumuz saçlarımızı bu kez saç kremleriyle ve kepek karşıtı şampuanlarla iyileştirmeye çalışıyoruz” diyor.

Amazon gezisi sonrası şampuan kullanmayı bırakan McCarthy bir daha kepek problemiyle hiç karşılaşmadığını anlatıyor.

McCarhty doğayı ve insan sağlığını düşünerek şunu tavsiye ediyor: “Eskiden olduğu gibi haftada yalnız bir kez duş alın ya da banyo yapın. Ancak her gün koltuk altı ve genital bölgelerinizi yıkayın. Her şeyi bir kenara bırakın ve sadece bunun size ne kadar zaman kazandırdığını düşünün.”

Alıntı:Hürriyet

23 Şubat 2016 Salı

Okul Başarısı İçin Çocuğa Sınır Koymak

İzmir Üniversitesi Hastanesi Çocuk, Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç.Dr. Zeynep Çubukcuoğlu Taş, tatil dönüşü okula gitmek istemeyen çocukların, aileler tarafından kurallara alıştırılması gerektiğini söyledi. Çocuğun evde mutlak söz sahibi olarak yetiştirildiğini kaydeden Yrd. Doç.Dr. Taş, “Yoğun iş yaşamı nedeniyle çocuklarından uzak kalan aileler, her istedikleri yapılan, inanılmaz fazla oyuncakları olan, aileleriyle çok fazla vakit geçiren prens ve prensesler yaratıyor. Anne babalar tabiki çocuklarıyla vakit geçirmeli ancak evde çocuğun egemen olduğu bir ortam yaratmamalı. Bu tür evlerde televizyonda ne izleneceğine, ne zaman gezilmeye gidileceğine ve ne tür yemekler yeneceğine çocuk karar veriyor. Buna izin veren ailelerin çocukları kreş gibi toplumsal bir ortama girince büyük sıkıntı yaşıyor” dedi.

SINIRSIZLIĞIN TADINI ALAN OKULA GİTMİYOR

Yrd. Doç.Dr. Zeynep Çubukçuoğlu Taş, “Çocuklarıyla fazla zaman geçiremeyen aileler suçluluk duygusu ile onlara aşırı ilgi gösteriyor. Tatillerde bütün boş zamanlarını organize ederek dolu dolu geçirmesini sağlıyorlar. Bu durum çocuğun kendi kendineyken de mutlu olabilme, bir şey sunulmadan da huzurlu olma becerilerini ellerinden alıyor. Çocuk daima yakın ilgi istiyor. İlgisizlik de, aşırı ilgi de çocukları olumsuz etkiliyor. Tatil döneminde okula uyum sağlamış çocuk, sınırsızlığın tadını aldığı için tatil dönüşü okula gitmek istemiyor” diye konuştu.

KURALSIZLIĞI İSTİYOR

Kreş ortamına giren çocuğun kurallara uyma noktasında sıkıntı yaşayabildiğini kaydeden Uzmanı Yrd .Doç.Dr. Zeynep Çubukcuoğlu Taş, “ Çocuk, ana okulda ilk kez kendinin dünyada eşsiz olmadığını, aslında diğer çocuklarla aynı haklara sahip olduğunu görüyor, kurallarla karşılaşıyor. Böyle olunca ciddi anlamda bocalıyorlar. Başlangıçta okula gitmeyi çok seven çocuk, bir ay sonra okula gitmek istemiyor. Birçok aile bu nedenle bize başvuruyor. Çünkü çocuklar kuralsız olan ev ortamını tercih ediyor” dedi.

SINIRI BAŞTAN ÇİZİN

İzmir Üniversitesi Hastanesi Çocuk, Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç.Dr. Zeynep Çubukcuoğlu Taş, “Ailelerin çocuklarına bir sınır koyması çok önemli. Bu sınır evde başlar. Çünkü bir çocuk evdeki bireylere saygı göstermiyorsa, toplumdaki bireylere de saygı göstermez. Çocuğun aşırı ısrarcı tutumlarına karşı net bir tavır göstermeliyiz. Bir konuda ‘hayır’ yanıtı verilmişse, bunun arkasında durmak gerekli. Çocuğun ağlaması veya zorlaması sonrası yanıt ‘evet’ olursa, çocuk bunu bir yöntem olarak uygulamaya başlar. Her olumsuz durumda bu yolu seçer. Bu kötülük değildir çünkü çocuklar merak eder, sınırları test eder. Bu sınırı koymamamız çocuğu mutsuz eder. Okuldaki kurallar ona tehdit gibi gelir” dedi.

DEMOKRATİK BİR EV ORTAMI KURUN

Yrd. Doç.Dr. Taş, “Çocuk, çocuk gibi yetiştirilmeli. Biz demokratik aile ortamını öneriyoruz. Ailedeki herkesin, kaç yaşında olursa olsun söz sahibi olmasını istiyoruz. Ancak direkt olarak çocuğun istedikleri yapılmamalı. Çocuk karar mercii değildir, karar alınırken söz sahibi olan birisidir. Çocuğun kendisi için doğru bir karar vermesi çok zor” dedi.

“GÜVEN SORUNU YAŞAYABİLİR”

Ev ortamındaki rahatlığı okulda bulamayan çocuğun gelecekte bir takım sorunlarla karşılaşabileceğini belirten Yrd. Doç.Dr. Zeynep Çubukçuoğlu Taş, “Çocuk, kuralların olduğu ortama alışık olmayınca ders dinlemez, dikkati dağılır. Akademik başarısızlık yaşar. Paylaşmayı bilmez, bu nedenle oyunlara kabul edilen bir çocuk olmaz. Bunun sonucu olarak okuldan soğuma yaşar. Okul reddi ortaya çıkar. Gelecekte ise kendine güvenmeyen, güven sorunu yaşayan bir kişi olabilir“ diye konuştu.

Alıntı:egedesonsöz.com

10 Ocak 2016 Pazar

Onların Kendini Güvende Hissetmeye İhtiyacı Var...

Uzun bir süredir etrafımızda o kadar çok olumsuzluk var ki artık hepimiz “bugün ne olacak, ne duyacağız acaba” hissiyle kalkıyoruz. Günlük hayata giriyoruz ama içimizde hep bir sıkıntı ve çaresizlik hissi, olaylara sadece seyirci kalmak zorunda olduğumuz için kendimize, anlayamadığımız hırsları için bunlara neden olan insanlara kızgınlıklarımız var ve bunlar hep bizimle beraber.
Çocuklarımız da sürekli olarak ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Annesi babası, öğretmeni, komşular, eve gelen misafirler, dolmuş şoförü, esnaf, herkes bir şeylerden bahsediyor; belli ki kötü şeyler ama ne oluyor, niye herkes bir tuhaf ve mutsuz? Televizyonda gördükleri, duydukları. Neler oluyor ve tabii ki tipik çocuk düşüncesi “bana ne olacak?”
Her zaman çocuklarda, yetişkinlerde olmayan bir tür sensör olduğunu düşünmüşümdür. Onlar sizin suratınıza baktığında bir şeyler okurlar. Genelde ruh halinizle ilgilidir. Bir şekilde sizdeki duyguyu yakalarlar ama anlamlandıramaz ve adlandıramazlar. Bunu bazen kendi üstlerine alınırlar ben ne yaptım acaba diye ve bir şey yapmadıklarına inanırlarsa haksızlığa uğradıklarını düşünürler. Bazen de sizin duygunuzu paylaşırlar demek ki endişelenecek bir şey var diye.
Her zamanki gibi önce onları dinleyip anlamaya çalışalım; olup bitenin ne kadar farkında olduklarını saptayalım. Siz kendi aranızda  konuşurken sizi dinliyor mu, televizyonda haberler varken ilgileniyor mu? Ya da siz bu konuları konuşurken, seyrederken anlamsız şekilde seyretmeyin, konuşmayın diye sizi bölmeye çalışıyor mu?
Genelde sizi bu ortamdan uzaklaştırmak isterler, “gel oynayalım”, “acıktım” demek, nedensiz ağlamak ya da kardeşine sataşmak gibi.
Mevcut durumu değiştiremeyiz ama bunun dışında kalmak ve yokmuş gibi davranmak da çok zor. Bu nedenle çocuklarımızı da bunun dışında bırakamayız. Onlardan soru gelirse cevabı bilmesek de aslında şanslıyız. Eğer soru gelmiyor ama biz onların farkında olduğunu anlamışsak kendi duygularımızdan yola çıkarak konuşturmaya çalışabiliriz. Olanlar beni üzüyor, oradaki insanlar için endişeleniyorum gibi.
Öncelikle bu olanlarla ilgili kendi hislerimizi anlamaya çalışalım: ne hissediyoruz ve niye öyle hissediyoruz? Bu, bizim genelde şahsi yorumumuz olacak. Burada mümkün olduğu kadar kızgınlık ve düşmanlık dışındaki duygularla konuşmaya çalışmak lazım. Unutmayalım ki, çocuklarımız geleceğin politikacıları, liderleri, barış elçileri, karar vericileri olacak; bu nedenle olanlara olabildiğince objektif yaklaşıp çözüm önermelerini destekleyelim. Bırakın saçma da olsa düşüncelerini söylesin. Olup olamayacağı üzerine tartışalım. Genel olarak, savaş, çatışma tarzı kararların alınmasında halkın değil yöneticilerin etkili olduğu bizim bunu engellememizin çok zor olduğunu iyi açıklamamız lazım.
Çocuklarımıza onların da yapabileceği şeyler olduğunu hissettirebiliriz. “Orada olanları durduramıyoruz; bu bizi üzüyor, çaresiz hissettiriyor. Ama her zaman yapabileceğimiz şeyler var. Bu olaylar bitince oradaki çocukların giysiye, kitaba oyuncağa ihtiyacı olacak; biz de şimdiden bunları toplayıp biriktirelim ve zamanı geldiğinde hemen yollayabiliriz.” gibi cümleler kurabiliriz.
Çocuklarımızın her koşulda kendini güvende hissetmeye ihtiyacı var. Bunu da anne baba olarak biz sağlayabiliriz. Bizim onları mutlaka koruyup kollayacağımızı başımıza kötü şeyler gelse bile onlar için gerekenleri yapacağımıza inançları tam olmalı. Bu nedenle, çaresizlik hislerimizden kurtulmalıyız. Değiştirebileceğimiz küçücük bir şey de olabilir. Önemli olan, elimizden ne geliyorsa geldiği kadarını yapma çabamızın çocuğumuz tarafından da görülmesi. Böylelikle, o da yetişkin olup karar mekanizmasında yer aldığında her zaman yapılabilecek bir şey vardır inancıyla mücadele edebilsin.

Alıntı:Pedagog Nuray ERDEMLİ/uzunçorap.com