3 Aralık 2010 Cuma

Diş macunu ve sıvı sabun tehlikeli mi?

HABERDE GEÇEN KİŞİ VE ÇALIŞTIĞI KURUM DOĞRU.ANCAK BU KONUDA BİR MAKALE YOK.ŞİMDİLİK GERÇEKLİĞİ  TARTIŞMALI BENCE ...

Florida Üniversitesi'nde yapılan araştırmaya göre Türkiye'de de satılan birçok ünlü diş macunu markasında ve sabunun içinde bulunan triclosan maddesi anne karnındaki bebeğe zarar veriyor. Profesör Margaret James, ıslak mendillerde de bulunan bu maddenin anne karnındaki bebeğin yeterli oksijeni almasına engel olduğunu ve bunun da bebeklerin beyinlerinde hasara neden olduğunu söyledi. Daha önce yapılan araştırmalarda triclosanın laboratuvar hayvanlarında karaciğer hasarına neden olduğu belirlenmişti.

ALINTI: Hürriyet

Saç dökülmesi hakkında merak edilenler

Erişkin bir insanda 5-6 milyon civarında kıl bulunur.Bazı insanlarda kılların normalden fazla olmasına Hirsutismus denir. Tamamen saçla kaplı bir başta ortalama 100000 adet saç vardır.Bir saçın ortalama ömrü 2-7 yıldır. Saçın büyüme döngüsü yaklaşık 2-3 yıl sürer. Her saç teli bu aşamada ayda 1 cm kadar uzar. Kafa derisi üzerindeki saçın yaklaşık %90’ı herhangi bir anda büyür.%10’u ise dinlenme aşamasındadır.3-4 ay sonra saç teli düşünce dinlenme aşamasındaki saç teli büyümeye başlar.Hergün yaklaşık 100 adet saç dökülmesi normaldir.

Saç dökülmesinin sebepleri
Kadınlarda saç dökülmesinin birçok nedeni vardır
1)Demir eksikliği anemisi(kansızlık),
2)Hormonal düzensizlikler (örneğin tiroit bezinin az veya hiç çalışmaması)
3)Stres faktörleri
4)Ailevi yatkınlık5)Gebelik, menopoz, adet düzensizlikleri
6)Psikolojik faktörler
7)Beslenme yetersizlikleri(çinko eksikliği vs.)
8)Kimyasal maddeler kullanılması(fön, perma, boya…)
9)İnfeksiyonlar(kafa derisinin mantar infeksiyonları)
10)İlaçlar(antikoagülanlar, antidepresanlar, doğum kontrol ilaçları)
11)Hastalıklar(Diyabet, lupus v.s.) Saç dökülmesini durdurmak için nedeni araştırılmalıdır. Altında yatan neden ortadan kaldırılmalıdır . Etken bulunamıyorsa kan testi ve biyopsi (örnek materyal ) incelenmelidir. Sonucuna göre tedavi düzenlenmelidir.

Alıntı:medimagazin.com

Hangi maddeler diş lekesi yapar?

Günümüzde ağız ve diş sağlığının önemi sadece bir ihtiyaç halinden çıkarak güzel ve bakımlı dişler özgüven ve kariyer içinde son derece önemli. Diş Hekimi Çağdaş Kışlaoğlu birçok kişinin rahatsızlık duyduğu diş lekeleri hakkında önemli bilgiler verdi.

Diş Lekesi Nedir?
Dişlerin mine ve dentin tabakasında oluşan yediğimiz ve içtiğimiz besinlerden kaynaklanan ayrıca tedavi sürecinde kullanılan antibiyotiklerden de oluşabilen lekelerdir. Diş lekeleri kişiyi görünüm açısından rahatsız edicidir. Fakat kısa süreli tedavi işlemleri sayesinde kolaylıkla temizlenebilir.

Hangi Besinler Diş Lekelerine Sebep Oluyor?

Dişlerde lekelenmelere sebep olan besinleri şu şekilde sıralayabiliriz.

—Soda ve Kola: İçecekler içerdikleri yoğun asit sebebi ile diş minesinde leke yaparlar.
—Kımızı ve Beyaz Şarap: Kırmızı şarap dişlerde yoğun rengi sebebi ile beyaz şarap ise içerdiği asit nedeniyle dişlerde leke yapar.

—Kahve ve çay: Çay ve kahve ülkemizde oldukça tüketilen bir içecek fakat içerdikleri kafein ve doğal renklendiriciler nedeni ile dişlerde leke bırakır.

—Havuç suyu ve vişne suyu gibi içinde ‘kromojenic’’içerikli gıdalarda diş lekelerine sebep olur.

—Hazır gıdalar: Enerji içecekleri ve hazır gıdalarda bulunan gıda boyaları da leke oluşumunu hızlandırır.



Diş Lekelerinin Tedavisinde uygulanan teknikler neledir?

Diş Beyazlatma:Diş lekelerinde en çok uygulanan tedavi diş beyazlatma işlemidir. Bu işlemde iki farklı beyazlatma yöntemi vardır. Birinci yöntem ev tipi beyazlatma yöntemidir. Diş Hekimi tarafından dişlerinizin üzerine takmanız için ağız ölçünüze uygun kalıplar hazırlatılır. Bu kalıbın içerisine Amerikan FDA onaylı bir ilaç konularak ve beyazlatılacak dişlerin üstüne yerleştirilir. Günde ortalama 4–6 saat takılması gerekir. İkinci ise muayenehanede uyguladığımız beyazlatma işlemidir. Dişlerdeki gözeneklerin temizlenmesinde “Hidrojen peroksit” yani oksijenli su veya türevi “ Karbamid peroksitli jeller kullanılıyor. Bu maddeler 45 dakika süreyle lazer ışığı verilerek aktive edilip beyazlama gerçekleşiyor. Bu uygulamada dişeti ve dokular özel koruyucularla korunduğundan zarar görmemektedir. Kişinin diş minesinin rengine bağlı olarak beyazlama oranı değişmektedir.

Alıntı:medimagazin.com

24 Kasım 2010 Çarşamba

Akdağ: Muayenehane çilesini tarihe gömeceğiz

 En sonunda beklenen açıklama...Yeni TAMGÜN YASASI hazır...

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, muayenehaneler ile ilgili, "Bu büyük bir çileydi, Türkiye bu çileden büyük ölçüde kurtulmuştur.Şimdi Anayasa Mahkemesinin gerekçeli kararını bekliyoruz. O karar çıkınca da yeni bir kanunla bu çileyi tamamen tarihe gömeceğiz" dedi.

Akdağ, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda Sağlık Bakanlığının 2011 yılı bütçesinin sunumunda yaptığı konuşmada, Bakanlığının gelecek yılki bütçesinde koruyucu ve temel sağlık hizmetlerine 6.5 milyar TL’lik pay ayrıldığını bildirdi.

Doğum öncesi bakım hizmetlerinden yararlanma oranını yüzde 94’e çıkarmayı hedeflediklerini, 2008’den bu yana 12 bin dolayında yüksek riskli gebenin doğum öncesinde hastanelerde misafir edildiğini anlatan Akdağ, 2011’de hastanede doğum oranını yüzde 94’e yükseltmeyi amaçladıklarını bildirdi.

Üreme sağlığı hizmeti alan kişi sayısının 8 yılda 2,5 kat arttığını, aşılama oranlarının yüzde 97’lere ulaştığını belirten Akdağ, halen 11 antijene karşı aşılama yapıldığını, 2011’de bunlara HPV ve su çiçeğinin de eklenmesinin planlandığını, ancak bunun kesinleşmediğini söyledi.

Türkiye’de artık kızamık hastalığı görülmediğini, Dünya Sağlık Örgütünün buna ilişkin açıklamayı Avrupa bölgesiyle birlikte yapacağını anlatan Akdağ, afet ve acil durumlardaki sağlık hizmetlerinde büyük aşamalar kaydedildiğini, Türkiye’nin doğusunda 132 kar paletli ambulansın hizmet verdiğini, gelecek yıl 3 uçak ambulans daha almayı planladıklarını belirtti.

Akdağ, aile hekimliğinin 73 ilde 63 milyon kişiyi kapsayacak şekilde genişletildiğini, 13 Aralık itibariyle uygulamanın bütün Türkiye’ye yaygınlaşmış olacağını duyurdu.

"Sağlığın geliştirilmesi ve teşviki" adı altında kişilerin kendi sağlıklarını korumasının amaçlandığını, bunun için obezite ve tütün başta olmak üzere birçok alanda mücadele yürüttüklerini anlatan Akdağ, "Ülkemizde 1998’de yüzde 55 olan normal kiloya sahip kişilerin oranı 2010’da yüzde 27.5’e düşmüş durumda. Bu çok önemli bir mesele. Bireylerin yaşam şekillerini değiştirmesi sağlanmalı" diye konuştu.

Tütünle mücadelede de önemli gelişmeler sağlandığını ifade eden Akdağ, iş yerlerindeki tütün yasağı ihlallerinde para cezalarının belediyeler yerine kamu kurumlarınca tahsiline ilişkin yasal düzenlemeye gitmeyi hedeflediklerini belirtti.

Türkiye’de organ bağışının da yetersiz olduğunu ifade eden Akdağ, 2010 yılında 3 bin 172 organ nakli yapıldığını bildirdi.

Sağlık Bakanlığı hastanelerindeki görüntüleme cihazlarının sayılarını da artırdıklarını kaydeden Akdağ, bu konuda israfa gidildiği yolundaki eleştirilerin yersiz olduğunu dile getirdi.

"MUAYENEHANE ÇİLESİNİ TARİHE GÖMECEĞİZ"

Hekimlerin tam gün çalışmasına ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Akdağ, şöyle konuştu: "Türk sağlık sisteminin eski yapısında, vatandaş ister SSK, ister devlet hastanesine gitsin annesini-babasını sırtına alıp özellikle ciddi hastalıklar için genellikle bir muayenehaneye çıkarmak zorunda kalırdı. Bu, Türkiye’de büyük ölçüde ortadan kalktı. Şu anda Sağlık Bakanlığında çalışan 30 bine yakın uzmanın yüzde 92’si tam gün çalışıyor. Bunu yüzde 100’e ulaştırmak için bir kanun yaptık, maalesef Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın bir yorumu kanunun bazı maddelerinin yürütülmesini engelledi. Ancak bütün bunlara rağmen geldiğimiz noktanın bir özetidir, bugün Sağlık Bakanlığında çalışan 30 bine yakın uzman hekimin sadece yüzde 8’i hastane dışında pratik yapıyor. Yüzde 92 oranında bu problem çözüldü.

Tam Gün Yasası’nı yaptığımızda, tam gün çalışma oranı yüzde 88 idi. Bazı maddeler iptal edilmiş olmasına rağmen bu oran yüzde 92’ye çıktı.

Türkiye bu problemi bitirmiş durumdadır. Artık bundan geriye gidiş olmaz.

Ne bizim hükümetimiz döneminde ne de başka hükümet döneminde buna vatandaş izin vermez. Yarın vatandaşı muayenehanelere geri götürecek bir sağlık sistemi eğilimi olsun, vatandaş buna asla müsaade etmez ve buna sebep olacakları da siyaseten ağır biçimde cezalandırır. Bu büyük bir çileydi, Türkiye bu çileden büyük ölçüde kurtulmuştur. Şimdi Anayasa Mahkemesinin gerekçeli kararını bekliyoruz. O karar çıkınca da yeni bir kanunla bu çileyi tamamen tarihe gömeceğiz, çünkü hala üniversite hastanelerinde sıkıntılar var." Akdağ, 2002’de 1/14 olan uzman hekim başına düşen nüfusun en fazla olduğu il ile en az olduğu il arasındaki oranın, 2010’da 1/3’e düştüğünü de kaydetti.

İlaç harcamalarıyla ilgili de bilgi veren Akdağ, ilaç kutu sayısının 8 yılda yüzde 122, ilaç harcamalarının ise sadece yüzde 21 oranında arttığına işaret etti.

Türkiye’de doğumda beklenen yaşam süresinin 74 olduğunu, bunun Türkiye’nin içinde bulunduğu orta ve üst gelir grubundaki ülkelerin ortalamasının üzerinde bulunduğunu belirten Akdağ, bebek ve anne ölüm hızlarında da büyük düşüşler olduğuna dikkat çekti.

Gelecek yıl yürürlüğe konulacak yeni hizmetlere de değinen Akdağ, evde sağlık hizmeti uygulamasının yaygınlaştırılacağını, merkezi randevu sistemine geçileceğini sözlerine ekledi.

Alıntı: medimagazin.com

Çocuklarda diş röntgeni zararlı..

ABD’de doktorların, gerekli olmadığı durumlarda röntgen cihazı kullanılmaması için 3 yıl önce kampanya başlattığını hatırlatan gazete, diş hekimlerininse buna uymadığını belirtti. Habere göre, diş hekimleri başka yöntemler de kullanabilecekken röntgen kullanmayı tercih ediyor. Özellikle yeni geliştirilen “koni-ışın bilgisayarlı tarama” yöntemi, 3 boyutlu görüntü sağladığı için sıklıkla başvurulan bir teknik oldu. Ancak New York Times, bu cihazların güvenliğiyle ilgili eldeki verilerin çoğunun çarpıtıldığını yazdı. Cihaz üreticilerinin diş hekimlerine para vererek bu cihaz hakkında olumlu mesajlar vermelerini istediği, tıp dergilerinde de üreticilerin “sponsorluğunda” makaleler yayımlandığı belirtildi.

 ilgili link:

Alıntı: medimagazin.com

Embriyo dondurma Türkiye'de..

Radyoterapinin doğurganlığı kaybettiren yan etkisinin önüne geçmek için kullanılan “embriyo dondurma” yöntemi Türkiye’de de uygulanmaya başladı!

KANSER hastalarına uygulanan kemoterapi ve radyoterapinin doğurganlığı kaybettiren yan etkisinin önüne geçmek için kullanılan “embriyo dondurma” yöntemi Türkiye’de de uygulanmaya başladı. 25 yaşında meme kanseri olan Aynur Gençbay, eşi Engin Gençbay’la birlikte karar alıp embriyolarını dondurdu.

Embriyolar, nitrojen tanklarının içinde eksi 196 derece yıllarca saklanıyor. Çift, kanser tedavisinin ardından istedikleri zaman embriyo transferi yapılarak çocuk sahibi olabilecek. Çiftin embriyo dondurma işlemini gerçekleştiren Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Sönmezer, kanserin tedavisi sırasında en önemli yan etkilerinden birinin kısırlık olduğunu söyledi. Sönmezer, “Böyle bir durumda hasta evliyse, embriyoyu olmasa bile yumurta dokusunu dondurabiliriz. Kadından yumurtaları, erkekten de spermleri toplayıp birleştiriyoruz. Bu çift için 8 tane embriyo dondurduk. Nitrojen tankında eksi 196 derecede yıllarca saklayabiliyoruz. İstedikleri zaman bebek sahibi olabilirler” dedi. Sönmezer, çiftin tedavi bittikten 5 yıl kadar sonra çocuk sahibi olabileceğini anlattı. 


Alıntı: medimagazin.com

Bakandan yeni slogan:Tüm hastalar ve yakınları, Birleşin!!!

 YORUMA GEREK OLMADIĞINI DÜŞÜNÜYORUM.BUNDAN SONRA HEKİME ŞİDDET HABERLERİ YAPILMASIN BENCE..YOKSA HABER , ÇOK SIRADAN OLACAK VE HABER DEĞERİ OLMAYACAK.. 

Alıntı: medimagazin.com

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Tam Gün Yasası sayesinde devlet ve üniversite hastanelerinde çalışan doktorların hastaları istismar ederek ekstra para almalarına son verdiklerini söyledi.

“Ekstra para sosyal devlete sığmaz” diyen Akdağ, hastalara da örgütlenme çağrısı yaptı. İşte Akdağ’ın sözleri:

- Artık bir vatandaşımız devletin hastanesine gidip, bir de doktorun muayenehanesine gitmeyecek. Devlet doktora vatandaşın vergi ve sigorta kesintilerinden hak ettiği ücreti ödüyor. Vatandaşı istismar eden ikinci bir para ödemek, sosyal devlete sığmaz.

Hekime 7 bin TL

- Aile Hekimliği uygulamamız çok iyi gidiyor. Türk Tabipleri Birliği (TTB) sipere yatmış, karşıdaki birisi kafasını çıkarınca onu alnından vurayım mantığıyla hareket ediyor. Koskoca bir sistemi dönüştürürken, ufak tefek arızalar çıkar. Doktorlar bu işten mutlu. Aile hekimi ayda 7 bin lira alıyor. Almalı da. Çünkü, doktorluk zor bir iş.

- Performans uygulamasının istismar edildiğine dair, bana gelen şikayet yok. Alo 184’e en az bu konuda şikayet geliyor. Yanlış iş yapan insanlar, her sistemde yanlış iş yapabilirler. Sistemlerin amacı; verimliliği, işlevsel hizmet kalitesini yükseltmek, böylece vatandaşın işini kolaylaştırmaktır. Performans ile çalışanların haklarını da hakkaniyetle ödemeyi amaçlıyoruz. Ama, her sistemin kuvvetli ve zayıf yanları vardır. Bizim uyguladığımız, ‘performansa göre metodu’, ‘haydi gel muayenehaneme de sana hizmet vereyim metodu’ ile kıyaslanamayacak kadar üstün. Kıyas kabul etmez, bu açık. Bütün meslektaşlarımızı tenzih ederek söylüyorum, eğer bir hekim fazla kazanmak için hekimlik ahlakına aykırı iş yapacaksa; bunu performansda da, muayenehanesinde de yapar. Bu ahlaki sorunu ortadan kaldırmak için disipline edici eğitim ve önlemler elbette devam edecek.

- Vatandaş olarak 184’ü arayıp hakkınızı arayabiliyorsunuz. Biz bunları takip ediyoruz. Vatandaşın hak aramasını teşvik eden bir yönetim var. Eskiden üslup, ‘git kime şikayet edersen et’ türündeydi. Ama, siz şikayet ettiniz diye, doktoru, çalışanı otomatikman cezalandıramayız.

Sivil toplum göreve

- Biraz da halkın farkındalılığının artırılması, bilinçlendirilmesi, sistemi işler hale getirecek. 8 yıldır bakanım, ısrarla hasta, birey haklarını üstte tutmak için çabalıyorum. Yüzlerce sivil toplum örgütü var. Ama, hasta hakları için kurulan dernek çok az. Hem de güçleri az. Sivil topluma da görev düşüyor.

Finlandiya'da devlet tuzu kıstı , felçler azaldı

Türkiye’de sağlıklı bir kişinin günlük alması gereken tuz miktarının tam 6 katı tuz tüketiliyor!

TRAKYA Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sedat Üstündağ, sağlıklı bir bireyin alması gereken tuz miktarının 2.5-3 gram olduğunu, ama Türkiye’de bunun tam 6 katı fazlasının tüketildiğini söyledi. Aşırı tuz tüketiminin böbrek rahatsızlıklarından hipertansiyona birçok hastalığa davetiye çıkardığını vurgulayan Üstündağ, şunları kaydetti:

İLK İNSANIN VÜCUDU
“Bizim vücudumuz ilk insana göre prog ramlanmış. O sırada tuzlu yiyecekler yoktu. Sabah uyanıyor ve av peşinde koşuyordunuz. Avladığınız ette ne kadar tuz varsa sadece o kadar tuzu alıyordunuz. Günde sadece 2 buçuk gram tuz alınması gerekirken, Türkiye’de günlük kişi başı 18 gram tuz alınıyor. Vücudumuz yoruluyor, suyla doluyor, böbreklerimize fazla yük biniyor.’’ Tuzla mücadelede toplumun her kesiminin önder ve destekçi olması gerektiğini ifade eden Doç. Üstündağ, Finlandiya’nın geçmişte topyekûn bir hareketle tuzla mücadele ettiğini söyledi. Finlandiya’da tuz kullanımının azaltılmasına bağlı birçok hastalığın da önüne geçildiğini vurgulayan Üstündağ, şöyle konuştu:

DEVLET PROGRAMI
“Finlandiya’da 1950 yılında Türkiye kadar tuz tüketiliyordu. Devlet tuzla mücadeleyi vazife edindi. Gazeteler, sivil toplum kuruluşları destek oldu. O mücadele sonunda Finlandiya’da tuz tüketimi, kişi başı ortalama 4 grama indirildi. Bu sayede Finlandiya’da felçler yüzde 80 azaldı. Bu önleyici sağlık hizmetlerinin de en güzel örneğidir. Çünkü, tuzun neden olduğu hastalıkların tedavisi için ayrılan bütçeler devletler için büyük yük oluşturuyor.’’ 


Alıntı: medimagazin.com

11 Kasım 2010 Perşembe

Çocuklardaki kilo artışı, şeker hastalığı yapıyor

Erişkin hastalığı olarak bilinen tip 2 diyabetin çocuklarda görülme oranı her geçen gün artıyor. En önemli sebep ise obezite.

İnsülini keşfeden Frederich Banting'in doğum gününün, Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Diyabet Konfederasyonu'nun işbirliği ile 1994 yılından itibaren her 14 Kasım'da Dünya Diyabet Günü olarak etkinliklerle kutlandığını belirten Pediatrik Endokrinoloji Uzmanı Doç. Dr. Ergun Çetinkaya, dünyada en fazla görülen kronik hastalığın diyabet olduğunu söyledi.

Çetinkaya, ''Diyabet Tip 1 ve Tip 2 diye ikiye ayrılıyor. Tip 1 insüline bağlı olan daha çok çocuklarda görülen türdür. Tip 2 ise genelde erişkinlerde 40-50 yaşından sonra görülen diyabet. Erişkinlerde görülen tip 2 diyabet son zamanlarda çocuklarda da görülmeye başlandı. Bunun sebebi çocukluk yaş grubunda giderek artan obezite. Çocukluk yaş gruplarında obezite giderek arttığı için, tip 2 de çocuklarda eskiye oranla daha sık görülüyor'' dedi. 

Bilim adamlarının 2014 yılında Amerika'da tüm halkın yüzde 84'ünün fazla kilolu ve obez olacağını açıkladığını ifade eden Çetinkaya, ''Türkiye'de de giderek artıyor. 10-15 yıl önce yüzde 9'du şimdi yüzde 30'lara varan hatta bazı bölgelerimizde yüzde 50'ye varan vakalarda bir artış var. Bu çok tehlikeli bir durum. Hareketsizlik, televizyon ve bilgisayar karşısında çok fazla zaman geçirmek en önemli sebepler. Beslenme şekilleri çok önemli fast food dediğimiz ayaküstü beslenme tarzı, kalorisi yüksek gazlı kolalı içecekler, cips gibi sağlığa zararlı yiyeceklerin tüketilmesi...'' diye konuştu.


HASTALIĞI İYİ TANIMAK GEREK
''Diyabet diğer hastalıklara benzemiyor, diğer hastalıklarda doktorun söylediklerini yaparsanız iyileşirsiniz'' diyen Çetinkaya, şöyle devam etti:
''Diyabetik kişi neredeyse doktor kadar hastalığı bilmek zorunda. Çünkü diyabette her an kan şekeriniz düşebilir, yükselebilir o zaman ne yapacaksınız? Her an hastaneye ulaşamayabilirsiniz. Nasıl müdahale edeceğinizi bilirseniz o zaman anında müdahale edip kan şekerini normale getirebilirsiniz. Onun için hastalığı iyi tanımak gerek.'' 

Diyabetin, yaşam boyu süren ve hastayı olduğu kadar yakınlarını da ilgilendiren bir hastalık olduğunu vurgulayan Pediatrik Endokrinoloji Uzmanı Doç. Dr. Çetinkaya, ''Tüm kronik hastalıklarda olduğu gibi, sürekli tedavi gerektirmesi, çok sayıda ilaç kullanımı, birçok organı etkileyip komplikasyonlara neden olması, hastada psikolojik bozukluklara neden olur ve depresyona eğilimi artırır. Bizim görevimiz, çocuk hastalarda kan şekeri ölçümü, insülin uygulaması gibi konularda aile ve yakın çevresi de (okul vb.) tıbbi yardım yapacağından, bu konularda yeterli eğitimi kendilerine vermek, bu çocukların ve ailelerinin konu hakkında tam bilgili olmalarını sağlamak, yeni tedavilerden haberdar etmek ve insülin pompa uygulaması gibi tüm dünyanın yaygın olarak kullandığı bir uygulamayı ülkemiz çocuklarına da uygulamaktır'' dedi. 

2025 YILINDA HASTA SAYISI 330 MİLYONA ÇIKACAK
 Araştırmalara göre, 1985 yılında dünyadaki diyabetli sayısı 30 milyon iken bugün bu rakam 250 milyona çıktı. 2025 yılında ise şeker hastası sayısının 330 milyona çıkacağı öngörülüyor. Hastalığın Türkiye'deki seyri de dünya ile paralel. 

Türkiye'de ise 6 milyon civarında diyabetli hastanın olduğu düşünülmekte. Tüm diyabetlilerin yüzde 10'unu insüline bağlı olan tip 1 diyabetli hastalar oluşturuyor. 

ÇOCUKLARDA HEMEN MÜDAHALE ÖNEMLİ
Çok su içme, çok idrar yapma, hızlı kilo verme, bulantı-kusma gibi şikâyetlerle kendini gösteren hastalık, özellikle çocukluk yaş grubunda hemen müdahaleyi gerektiriyor. Tanının kesinleştirilmesi için idrarda şeker tayini, kan şekeri ölçümü, gerekirse şeker yükleme testi yapılıyor. Normalde açlık halinde 110 mg/dl’nin altında olması gereken kan şekeri 126 mg/dl’nin üstünde ise veya şeker yükleme testinde 2. saat kan şekeri 200 mg/dl’nin üstünde saptanırsa tanı konuyor. Tip 1 Diyabet tanısı olan her çocuğun en kısa zamanda çocuk endokrinoloji uzmanı (olmadığı durumlarda çocuk hastalıkları uzmanı) tarafından değerlendirilmesi, sıvı ve insülin tedavisine başlanması gerekiyor. 

Alıntı:ntvmsnbc.com

6 Kasım 2010 Cumartesi

KPSS kopyacılarına Bakan'dan TRT torpili

KPSS’nin iptal edilmesine neden olanlardan 7 kopyacının mülakatla eleman alacak olan TRT’ye başvurduğu ortaya çıktı. Başvurularda, Bayındırlık Bakanı Mustafa Demir, 119 net yapan Harun Aydın’ın referansı oldu.

Vatan gazetesinin haberine göre; KPSS’de 120 tam net yapan 7 kişi TRT’nin 18 Ekim ve 1 Kasım arasında çeşitli meslek gruplarından açtığı 185 kişilik personel alımına başvurdu.

Ankara’dan Abdullah Sakallı, Harun Aydın, Halil İbrahim Baran, Tayfun Tayfur Tosun, İstanbul’dan Melike Sevinç Güngör, Kahramanmaraş’tan Burçin Güler ve İzmir’den Harun Bayat, KPSS’de Genel Kültür ve Genel Yetenek bölümlerinden aldıkları P3 puanıyla TRT’ye başvurdular.

Sınıf Öğretmenliği mezunu Tayfun Tayfur Tosun 95, Sınıf Öğretmeni Harun Bayat 88, Türkçe Öğretmeni Halil İbrahim Baran 91, Moda Tasarımı mezunu Melike Sevinç Güngör 80, Fizik mezunu Harun Aydın 92 ve Elektrik Elektronik Mühendisliği mezunu Burçin Güler 83 puanla Yapım-Yayın Görevlisi kadrolarına başvururken, Türk Dili ve Edebiyatı mezunu Abdullah Sakallı 88 puanla Spikerliğe başvurdu.
 
Skandal başvurularda en çarpıcı nokta ise kopya çektiği iddia edilen Ankara’dan Harun Aydın adlı adayın referansında Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir’i göstermesi. Eşi Seval Aydın ile birlikte KPSS’de kopyacı çiftler oldukları iddia edilen Harun Aydın’ın, TRT’ye başvurusunda daha önce hangi kurumlarda çalıştığını da belirttiği ortaya çıktı. 

Buna göre Gazi Üniversitesi Fizik bölümü mezunu olan Aydın, 2000 ile 2003 yılları arasında Özel Maltepe Dershaneleri’nde çalıştı. 2003’ten beri de Ankara’daki Özel Samanyolu İbrahim Avcı İlköğretim Okulu’nda çalışıyor. Öte yandan Türkçe Öğretmeni Halil İbrahim Baran’a da AKP Sivas Milletvekili Osman Kılıç’ın referans olduğu ortaya çıktı. 

Abdullah Sakallı adlı aday, itirafta bulunarak Pazar günü gerçekleştirilen KPSS’nin Eğitim Bilimleri sınavına kendisi gibi 120 net yapan eşi Nur Sakallı ile birlikte girmediklerini söyledi.
Sakallı, bunun nedeni olarak zorunlu olarak İstanbul’da girmeleri gerektiğini bu nedenle sınava girmekten vazgeçtiklerini söyledi.

TRT’ye neden başvurdunuz sorumuza ise imkanları daha iyi cevabını veren Sakallı şöyle konuştu: “Daha iyi bir yere geçmek için TRT’ye başvurdum. Şu anda özel bir bankada ayda 1600 TL’ye çalışıyorum. Ama TRT’ye geçersem 2 bin TL’den daha yüksek aylık alacağım.”

Alıntı: ntvmsnbc.com

Öksürüğe karşı ıhlamur ve ayva

Soğuk algınlığı denince ilk akla gelen bitkilerden birinin ıhlamur çiçekleri olduğunu belirten Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi ve Fitoterapi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erdem Yeşilada, ıhlamur çiçeklerinin “iltihap giderici” etkiye sahip olduğunu söyledi. 

Bu etkinin deneysel olarak kanıtlandığını söyleyen Prof. Dr. Erdem Yeşilada, ıhlamur içerisindeki bileşenlerden bazılarının (flavonoit) iltihap giderici ve ağrı kesici etki gösterirken, bazı bileşenlerin (müsilaj) de boğazı yumuşatarak, tahrişi önlediğini ve soğuk algınlığı şikâyetlerini hafiflettiğini belirtti. Prof. Yeşilada, ıhlamurun vücut üzerindeki etkileri konusunda şunları kaydetti:
“Özellikle soğuk algınlığı riskinin arttığı sonbahar ve kış dönemlerinde doğanın bizlere sunduğu bu etkili ve güvenilir silahlardan yararlanmak en akılcı yaklaşım olacaktır. Hiç şüphesiz, öncelikli hedef; hastalığa yakalanmamaktır. Bu konuda bağışıklığı destekleyici bu tip ürünler koruyucu olarak yararlı olabilmektedir. Hastalığa yakalanma durumunda ise bu tip ürünlerden, temel tedavinin yanı sıra şikâyetlerin hafifletilmesinde de yararlanılabilir.”
 
AYVA VE IHLAMUR BOĞAZI RAHATLATIR
Prof. Dr. Erdem Yeşilada, öksürüğü yatıştırmak ve boğazı yumuşatmak için ıhlamur çiçeği ve ayva tohumunun birlikte kullanılmasını önerdi.
“Ayva meyvesi ve yaprakları da taşıdığı bileşenler nedeniyle öksürüğün giderilmesine yardımcı olmaktadır. Ayva ve ıhlamur karışımından elde edilen çaya şeker yerine bal ilave edilebilir. Böylece öksürük ve soğuk algınlığı belirtileri daha etkili şekilde kontrol altında tutulabilir.” 

Alıntı: ntvmsnbc.com

Düşük kalorili diyet, kalbe ek yük getiriyor

Normal sınırın altında çok düşük enerjili diyetler ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor.
Uzmanlar, diyetlerin kişiye özel olması ve kişinin mutlaka bu alanda eğitim görmüş hekim, diyetisyen ve fiziksel aktivite uzmanı işbirliği ile tedavi edilmesi gerektiğine dikkat çekerek, ''Bilinçsizce verilen çok düşük kalorili diyetler, hastayı ölüme dek götürecek sonuçlar doğurmaktadır. Ani ve kısa sürede verilen kilolar, böbrek yükünü artırmakta, en başta da kalp-damar sağlığı üzerinde son derece olumsuz etkiler yaratmaktadır'' uyarısında bulundu.

Türkiye Diyetisyenler Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Yasemin Beyhan, beslenme şeklinin sağlıklı olabilmenin yanı sıra, sağlık bozulduğunda da tedavinin önemli bir parçası haline geldiğini söyledi.

Yapılan birçok çalışmada, beslenmenin koruyucu ve tıbbi beslenmede tedavi edici etkilerinin öneminin ortaya çıktığını ifade eden Beyhan, halk arasında aşırı şişmanlık olarak bilinen obezitenin çağın en önemli sağlık sorunlarından biri olduğunu belirtti. Beyhan, beslenme şeklinin de obezite nedenleri arasında yer aldığını ve birçok hastalığa zemin hazırladığını vurguladı. 

Beyhan, obezitenin tedavisinin yalnızca tıbbi diyetle veya fiziksel aktivite ile değil, ortaya çıkış nedenine yönelik olarak, bireye özgü, hekim, diyetisyen ve fiziksel aktivite uzmanı işbirliği ile tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğunu söyledi. İster hastalıkta, ister sağlıkta uygulanacak diyetin, hastanın tıbbi bulguları, özel durumu, beslenme ve yaşam şekli göz önünde bulundurularak kişiye özel olması gerektiğine dikkati çeken Beyhan, diyet programının beslenme ve diyet eğitimi almış konunun uzmanlarınca hazırlanması, uygulatılması ve takip edilmesi gerektiğini söyledi. 

STANDART BİR DİYET ÖNERİSİ VERİLMESİ YANLIŞProf. Dr. Beyhan, herkesin uygulayabileceği standart bir diyet önerisi verilmesinin son derece yanlış olduğunu vurgulayarak, şöyle devam etti:
''Ancak genel ilkeler açısından hastanın ölçümlerine göre belirlenen süre içerisinde hedefe ulaştıracak enerji (kalori) miktarı saptandıktan sonra, hastanın alması gereken toplam günlük enerjinin yüzde 55-60'nın karbonhidratlardan, yüzde 15-20'sinin proteinlerden, yüzde 25-30 kadarının da yağlardan gelmesi temel alınmalı. Ayrıca, her birinden de yiyecek olarak sağlıklı seçenekler sunulmalı. Tıbbi beslenmeye paralel olarak, hastaya hekimin önereceği tıbbi tedavi yapılmalı, fiziksel aktivite durumu da spor uzmanı önerisiyle belirlenmeli, her açıdan hastanın durumu yakından izlenmeli, bulgulara göre gerekli düzeltme ve düzenlemeler yapılmalı.'' 

ZAYIFLAMA SEKTÖRÜNDE İYİ DENETİM ŞARTBeslenme ve diyet konularının, bu alanda eğitim almamış diğer meslek grupları tarafından ilgi ve uygulama alanı haline geldiği eleştirisinde bulunan Beyhan, bunun yaşamsal riskleri de artırdığı, özellikle son yıllarda yanlış diyet uygulamalarından kaynaklanan ölümcül vaka sayısının yükselmesine neden olduğunu söyledi ve şunları kaydetti:
''Diyetisyenlik mesleğini ve dolayısıyla diyet vermeyi kolay ve basit bir şablondan ibaret gören başka meslek mensuplarının bunu üstlenmeleri, diyet konusunda yapılan yanlışlıkların ve istenmeyen sonuçların temelini oluşturmaktadır. Burada kuşkusuz diyetisyenlik meslek yasasının olmayışı, bu yönde gösterilen mesleki çabaları, atılmak istenen adımları yetersiz kılmaktadır. Hiçbir diyet, hastanın/danışanın bireysel özelliklerini (yaş, cinsiyet, özel durum gibi...) tıbbi bulgularını, beslenme alışkanlıklarını göz önünde bulundurmadan ve izlenmeden başarılı olamaz. Özellikle morbid obezite adı verilen ileri derecede şişmanlık vakaları, her bir uzmanın kendi alanında özenli çalışma, kararları ve uygulamalarıyla, konu ile ilgili uzmanların işbirliği ve koordinasyonuyla tedavi edilebilen vakalardır. 

ÇOK DÜŞÜK KALORİLİ DİYETLER ÖLÜM NEDENİBilinçsizce verilen çok düşük enerjili (kalorili) diyetler, hastayı ölüme dek götürecek sonuçlar doğurmaktadır. Zira ani ve kısa sürede verilen kilolar, böbrek yükünü artırmakta, en başta da kalp-damar sağlığı üzerinde son derece olumsuz etkiler yaratmaktadır. Tüm bu belirtilenler çerçevesinde, özellikle zayıflama amaçlı açılan klinik veya otel gibi yerler kesinlikle çok iyi denetlenmeli, gerekli alt yapı ve konunun uzmanları olmadan açılmaları ve faaliyet göstermeleri engellenmeli, Sağlık Bakanlığı'nın denetimlerinde bu tür yerlerin gerekli koşulları yerine getirip getirmediği etkin ve olumsuz uygulamaları caydırıcı yöntemlerle izlenmeli.'' 

Alıntı:ntvmsnbc.com

12 Ekim 2010 Salı

SGK'da açık : 352 milyar TL...

Ankara Ticaret Odası Türkiye'nin sosyal güvenlik sisteminin verdiği açıkların ekonomi üzerindeki olumsuz etkilerini araştırdı. Yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığının finansmanı için söz konusu kuruluşlara (2006 yılından sonra da bu kuruluşları çatısı altında toplayan Sosyal Güvenlik Kurumu'na (SGK) 1994 yılından bu yıla kadar yapılan transferlerin kamuya getirdiği yükün Hazine'nin dış borçlanma faiziyle güncellenmiş değeri 352,2 milyar dolar olarak gerçekleşti.

Fon biriktirme döneminde, birikimleri Türkiye ekonomisinin geçmişteki bir başka ''kara deliği'' olan bazı KİT'lerin finansmanı gibi verimsiz alanlara yönlendirilen, sonraki yıllarda ise emeklilik yaşının düşürülmesi ve benzeri popülist uygulamalar yüzünden 1990'lı yılların başından itibaren finansman açığı vermeyen başlayan sosyal güvenlik sistemine, 1994 yılı başından Temmuz 2010 sonuna kadar olan dönemde aktarılan para 206,8 milyar dolara ulaştı. Bu yıl sonuna kadar yapılması beklenen 16,5 milyar dolarlık bütçe transferiyle birlikte sisteme bütçeden 17 yılda aktarılan tutar 223,3 milyar dolara kadar yükselecek.

Hazine Müsteşarlığı'nın uluslararası piyasalardan yaptığı dış borçlanmalar için ödediği yıllık ortalama faiz oranları dikkate alınarak yapılan hesaplamaya göre, kamu bütçesinden sosyal güvenlik sistemine yapılan söz konusu aktarımın bugünkü güncellenmiş değeri 352,2 milyar dolara ulaşıyor.

HER 100 LİRALIK BORÇLANMANIN 83 LİRASI SİSTEME GİTTİ
Sisteme aktarılan para bütçe harcamaları ve dolayısıyla bütçe açığını büyüttü. Türkiye'nin merkezi yönetim bütçesi fazla vermediği içinde Hazine, sosyal güvenlik kuruluşlarına bütçeden yapılan aktarımların 2005 yılına kadar tamamını borçlanarak, 2005 ve izleyen yıllarda ise büyük bölümünü iç ve dış borçlanmayla karşıladı. Daha önceki yıllarda bütçe açıkları nedeniyle büyüyen kamu borç stoklarındaki büyüme de sosyal güvenli sisteminin yükünün artmasıyla birlikte 1990'lı yılların başından itibaren hızlandı.

Eğer sosyal güvenlik sisteminin kamu bütçesi üzerindeki bu yükü olmasaydı, Merkezi Yönetim Bütçesi 2005 yılı ile 2010 yılını kapsayan 6 yıllık dönemde 58,7 milyar dolar fazla verecekti. 1994 ve 2004 yıllarını kapsayan 11 yıllık dönemde de 196,5 milyar dolar yerine 131 milyar dolar açık verecekti.

Daha yıllarca kamu bütçesine muhtaç kalması beklenen sosyal güvenlik sistemine şimdiye kadar aktarılan para, kamunun bu dönemdeki net borçlanmasının yüzde 77’si kadar bir büyüklük oluşturdu. Bütçeden sosyal güvenliğe toplam 206,8 milyar dolar transfer edilen 1994 yılı başından Temmuz 2010 sonuna kadar olan dönemde Hazine bütçenin finansmanı için net 268 milyar dolarlık iç ve dış borçlanmaya gitti. Aynı dönemler itibariyle kamu bütçesi de 272 milyar dolarlık açık vermişti. Buna göre de her 100 liralık bütçe açığının 75 lirası sosyal güvenlik sisteminden kaynaklandı.

YÜK BORÇ STOKUNDAN FAZLA
Ağustos 2010 sonu itibariyle Hazine'nin brüt iç ve dış borçlarının tutarı 305,5 milyar dolar olarak gerçekleşti. Buna göre Devletin brüt borç stoku, sosyal güvenlik sisteminin güncellenmiş değerlerle kamuya olan 352 milyar dolarlık yükünden daha düşük düzeyde bulunuyor. Rakamlar Türkiye ekonomisini 2001 krizine sürükleyen borç sorununun temelinde sosyal güvenlik sisteminin bu yapısının da büyük bir payı olduğunu gösteriyor.

Bu arada Türkiye özellikle 1994 yılından sonra iç borçlanmasını çok yüksek reel faizlerle gerçekleştirdi. Sosyal güvelik sisteminin açıklarının kamunun borçlanma ihtiyacını artırması, reel faizlerin yıllarca çok yüksek düzeylerde kalmasına da yol açtı.

VERGİ GELİRLERİNİN YüZDE 17'Sİ GİTTİ
Sosyal güvenlik sisteminde yaşanan sorunu tüm çıplaklığıyla ortaya koyan bir başka önemli göstergeyi de bütçeden yapılan aktarımın vergi gelirlerine olan oranı ortaya koyuyor. Yapılan hesaplamalara göre Türkiye, 1994-2010 yıllarını kapsayan 17 yıllık dönemde tahsil ettiği her 100 liralık verginin 17,4 lirasını, sosyal güvenlik sisteminin finansman açıklarının kapatılmasına gitti. Aynı dönemde bütçeden yatırım harcamaları için ayrılan para ise vergi gelirlerinin yüzde 10'u düzeyinde kaldı.

Rakamlar Devletin yatırıma ayırması gereken kamu kaynaklarının büyük bir bölümünü sosyal güvenlik sisteminin açıklarına tahsis etmek zorunda kaldığını gösteriyor. Sosyal güvenlik sisteminin güncellenmiş tutarlarla kamuya 352 milyar dolarlık bir yük getirdiği son 17 yılda bütçeden yatırıma ayrılan tutar ise sadece 110 milyar dolarda kaldı.

ATO BAŞKANI AYGÜN
Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, sosyal güvenlik sisteminin 1990'lı yıllardan itibaren yaşamaya başladığı gelir-gider dengesizliğinin yıllardır makro ekonomik istikrarı tehdit eden en önemli sorun olduğunu vurguladı. Aygün, sistemin sürekli para yutan bir kör kuyuya benzediğini ifada etti.

Alıntı : medimagazin.com