13 Haziran 2012 Çarşamba

Babalık erkeği nasıl etkiler?

"Dünyaya gelişinin ilk zamanlarında anneyle bir bütün halinde olan bebek, babanın direk varlığını hissedemeyebiliyor. Ancak baba, hem anne hem de bebek üzerinde güçlü bir etkiye sahip. Babanın desteğini alabilen, baba tarafından sakin ve dingin tutulabilen anne, bebeğine ve bebeğinin dünyaya gelişiyle kendi yaşamında oluşan değişimlere karşı daha toleranslı olabiliyor."

Bu tespitler Psikolojik Danışman Necmiye Doğruer'e ait. Bu önemli süreci başarıyla yürütmeleri için babalara önerilerde bulunan Doğruer, öncelikle doğum sonrası depresyonuna değiniyor. 

Doğum sonrası depresyonunun, etkileri farklı olsa da sık karşılaşılabilen bir durum olduğunu belirten Doğruer, sadece anne değil, tüm aile üzerinde büyük etkisi olan bu durumun bazen ilişkilerde zorlayıcı bir hale gelebildiğini ifade ediyor. 
Necmiye Doğruer, doğum sonrası depresyonun yarattığı etkiyle, anne ve baba rolüne alışmaya çalışan çiftin arasında ayrılık oluşabildiğini vurguluyor. “Bu süreçte erkeğin de zorlandığını unutmamakla birlikte kadının zorlandığı koşulların daha sarsıcı olduğu bir gerçektir” diyen Doğruer, eşi tarafından verilen duygusal destek ve kollayıcı, kapsayıcı duruşun, kadının annelik serüvenindeki bu zorlu etabı kolaylıkla aşmasında en büyük destek olduğunun altını çiziyor. 

“Babanın destekleyici tavrı hem anne için hem de bebek için oldukça kıymetlidir” diyen Doğruer, “Eşiyle sakinleşen ve duygusal olarak kollanan anne, doğum sonrası depresyonunu daha kolay atlatabilir, bebek için daha duyarlı ve tamamlayıcı bir anne olur. Bu anlamda babanın varlığı daha da anlam kazanır” şeklinde konuşuyor. 

BABAYI DIŞARIDA BIRAKMAMAK GEREKİR

Necmiye Doğruer, “Hamilelik süreci ve ardından gelen doğum, bebek ve annenin birlikte paylaştıkları bir dönemdir. Bu süreçte, hatta doğum sonrası süreçlerde babaların varlığını, desteğinin önemini dışarıda bırakmamak gerekir” uyarısında bulunuyor. Oluşan üçgeni iyi tanımanın ve hassas dengeleri kollamanın hem kadının hem de erkeğin işi olduğunu belirten Doğruer, ancak gerek doğum ve gerekse doğumun ardından bebeğin bakımında en büyük yükün kadına ait olduğunu, erkeğe de hem eş hem de baba olarak daha destekleyici bir pozisyon alma görevi kaldığını ifade ediyor.

BABA OLMAK ERKEĞİ GÜÇLENDİRİR 

Babalığın, erkeğin yaşamındaki kişisel kıymeti azalmadığını aksine artırdığını, erkeğin duruşuna yeni anlamlar eklediğini belirten Doğruer, bebeğin babası ve kadının eşi olma göreviyle, erkeğin daha da büyüyüp, güçlendiğinin altını çiziyor ve babalara şu önerilerde bulunuyor:
• Eşinizle birlikte yaşama getirdiğiniz bebeğinizle zaman geçirmekten kaçınmayın.
• Anneliğe alışmaya çalışan eşinizin duygu durumunu yakından takip edin.
• Anne olarak eşinizin, baba olarak sizin yaşadığınız duygusal karmaşaların doğal olduğunu bilmekte fayda var.
• Sizin baba olarak duyduğunuz kaygıların doğal olduğunu bilin ve duygularınızdaki değişimleri korkmadan yaşayın. Doğal seyrinde yaşanabilen duygular zorlu durumlarla daha rahat baş etmenizi sağlar.
• Eş olma rolünüzü babalık rolünüzün önünde tutun.
• Ara sıra yeni oluşan üçgenin dışına çıkın ve eşinizle vakit geçirin.
• Anne olarak doğum sonrası her türlü etkiyle farklı bir duygulanım hattına geçen eşinizin sizden bir parça daha desteğe ihtiyacı olduğunu göz ardı etmeyin.
• İlk başta oldukça zorlayıcı koşullar yaşansa da yaşamda oldukça güçlü ve kıymetli bir değişim yaşadığınızı bilin.
• Baş edemediğiniz düzeyde bir durum yaşanıyorsa eşinizle birlikte destek almaktan çekinmeyin.
Bir annenin, hem kendisi hem de bebeği için destek alabileceği en kıymetli kişinin eşi olduğunu belirten Doğruer, “yarı ebeveyn olan baba, hem dünyaya gelen bebeği hem de eşi için önemlidir” diyor. 

Alıntı : ntvmsnbc.com

İyi bir baba nasıl olmalı?

Sağlıklı baba-çocuk iletişimi hakkında bilgi veren Çocuk ve Ergen Psikolojisi Uzmanı Özge Merve Türk, sağlam ilişkinin temellerini bebeklik döneminde atılması gerektiğini söylüyor. Türk’ün iyi bir baba-çocuk ilişkisi için dikkat çektiği noktalar ve önerileri şöyle:

“Bebeklik döneminden itibaren anne ile paylaşım içerisinde çocuğun temel bakım ve gereksinimlerine katılan, sınır ve kuralları ihmal etmeden çocuk ile eğlenen, oynayan, anlayan bir baba modeli baba-çocuk ilişkisi için ideal bir model oluşturmakta, ergenlikteki sorunlarla daha iyi baş edebilmeye zemin hazırlamaktadır. 

ÇOCUKLAR NASIL BİR “BABA” İSTER?

Erken dönemde baba ve çocuk arasında kurulan ilişki oldukça önemlidir. Çocukluk döneminde baba ve çocuğun oyun oynaması, zaman geçirerek birbirleri ile iletişim içinde olmaları ergenlik sürecini de etkilemektedir. Ergenler otorite sahibi, güvenilir bir baba figürüne sahip olmak isterler. Üç-beş yaşları cinsel kimliğin oluşmaya başladığı yaşlardır ve bu yaşlarda erkek çocuğun özdeşim figürü “baba” olmaktadır.


ONA “GÜVEN VEREN” OLUN

Ergenlik büyümektir, değişimdir. Ergenin fiziksel ve ruhsal açıdan değiştiği bu dönemleri bilmek, tanımak gerekir. Ergen, toplum içinde yeni bir kimlik edinmeye çalışmaktadır, yeni düşünce ve inanç sistemleri ortaya çıkar. İşte bu dönemde baba destekleyen, yönlendiren olmalıdır. Sorunları tehdit ve azar olmadan paylaşmalısınız. Birlikte zaman geçirmek ve güven veren konumda olmak ergen-baba ilişkisinde temel noktalardır. Bu, anlaşmazlıkların en aza indirgenmesini sağlar. 

YAŞ FARKI KAÇ OLURSA OLSUN PAYLAŞIM ÖNEMLİ

Çocuğunuz ile aranızdaki yaş farkı kaç olursa olsun aranızdaki paylaşım çok önemlidir. Oyun oynayarak zaman geçirmek, beraber etkinlik yapmak baba-çocuk etkileşimini arttırır. Sürekli olarak emirler yağdıran, tehdit eden bir baba çocuk ile iyi iletişim kuramaz. Anlamak, dinlemek ve düşünceleri paylaşmak gerekmektedir. Bir baba olarak çocuğunuz ile beraber katılacağınız çeşitli aktivitelere bulun. Kısacası zaman geçirmek için ortam yaratın. Tabi burada çocuğun nelerden hoşlanabileceği göz önünde tutun Yaş farkına odaklanmak çocuk ile geçirilecek kaliteli zamanı engeller. Geçirdiğiniz zamanın süresine takılmayın. Önemli olan kaliteli zaman geçirmek; yani çocuğunuz ile geçirdiğiniz sürede neler paylaştığınız, iyi bir iletişim içinde olunduğu zamandır. 

SEVGİ VE SAYGI BİR BÜTÜNDÜR

Sevgi ve saygı iletişimde bir bütündür. İkisi olmadan iyi bir iletişim söz konusu değildir. Aşırı sevgi göstermeye çalışan babalar zaman zaman baba otoritesini çocuğa bırakmakta; yani çocuğun yönettiği, kuralları koyduğu bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu yanlıştır, çocuğa her zaman baba olduğunuzu ve sınır-kuralları koyduğunuzu göstermelisiniz. Aynı zamanda onunla eğlenceli vakit geçirebilmeli, sorunları ile ilgili olarak paylaşmalı, yanında olduğunuzu hissettirmelisiniz. Bu şekilde karşılıklı sevgi-saygı zemini oluştuğunda iyi bir baba –çocuk ilişkisinin temelleri atılmış olmaktadır. 

BABALAR HER ŞEYİ EN SON MU DUYMALI?

Bu durumda annenin rolü çok önemlidir. Anne ve baba ortak bir noktada buluşabiliyor ise babanın ne tepki göstereceği endişesi en az seviyede olur. Çocuk, baba ve annenin bir olaya nasıl tepki göstereceğini tahmin edebilir. Buna göre davranışlarını düzenleyebilir. İstenilmeyen davranışta sorun baba ile paylaşılır ve baba çocuk ile karşılıklı konuşarak, çocuğun sebeplerini anlar ve kendi düşüncelerini paylaşarak ona nasıl davranması gerektiğini anlatmaya çalışır. Bu noktada korkutmamak, tehdit etmemek önemlidir. Korkulan bir baba figürü çocuğun daha fazla hata yapmasına neden olur. Çocuk birçok konuyu paylaşmaz, yalan söyleyebilir. Bu nedenle net, anlaşılır şekilde sorunları doğrudan konuşarak paylaşmak, karşılıklı duygu paylaşımı sorunları daha iyi çözümlemeye yardımcı olacaktır."

Alıntı: ntvmsnbc.com

Türkiye'nin kürtaj gerçeği

Son dönemde kamuoyunda tartışılan kürtajla ilgili bilimsel verilere değinen TJOD, kürtajın yasaklanmasının kadın sağlığını nasıl etkileyeceğine dikkat çekti.

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil imzasıyla yayınlanan açıklamada kürtaj ve kadın sağlığı ile ilgili şu bilimsel noktalara yer verildi: 

“Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’ nün hesaplamalarına göre, dünyada her yıl, 210 milyon civarında gebelik meydana gelmekte, bunların yaklaşık 1/3’ü istenmeden oluşmaktadır. Dünyada meydana gelen gebeliklerin 46 milyonu isteyerek düşükle sonlanmaktadır. Yasaklamalar nedeniyle düşüklerin 19 milyonu güvenli olmayan koşullarda gerçekleşmektedir. Güvenli olmayan düşüklere bağlı olarak dünyada her sekiz dakikada bir kadın ölmektedir. Güvenli olmayan düşükler dünyadaki anne ölümlerinin yüzde 13’üne, her yıl 68 bin kadının ölümüne ve 5,3 milyon kadının hastalık ve sakatlığına neden olmaktadır. 

TÜRKİYE’DE 10 BİN ANNE ÖLDÜ

Ülkemizde 1950’li yıllardan başlayarak sağlıksız düşüklerin çok yaygın olarak yapılması ve bu durumun anne ölümlerindeki büyük payı; sağlık politikalarının değiştirilmesindeki temel nedeni oluşturmuştur. Ne var ki bu durumun tıp uzmanlarınca fark edilmesinden sonra, politikalara yansıtılması, verilen yoğun çabalara rağmen yaklaşık on yıl sürmüştür. Bu kaybedilen 10 yılda, yıllık düşük sayısının yılda 500 bin civarında, ölen anne sayısının ise, 10 bin civarında olduğu tahmin edilmiştir. 

Türkiye’de anne ölümleri içinde düşüğün payı yalnızca yüzde 2’dir. Dünyada düşüğün anne ölümleri içindeki payının yüzde 13 olduğu hatırlanacak olursa bu durumun Türkiye açısından bir başarı olarak değerlendirilmesi gerekir. İsteyerek düşükler, özellikle gelişmekte olan ülkelerde kadın sağlığında önemli bir sorun oluşturmakta; üreme çağındaki kadınların başlıca ölüm nedenleri arasında yer almaktadır. Türkiye örneği dahil pek çok ülkede, düşüğün yasa ile yasaklanması, onun yapılmasını engelleyememektedir. 

200 BİN ÇOCUK YETİMHANELERE BIRAKILDI 

Romanya’da kürtajın yasaklandığı 1966 ile 1989 arasında 10.000 kadın sağlıksız koşullarda yapılan kürtaj sonucu ölmüş ve yaklaşık 200.000 çocuk yetimhanelere bırakılmıştır. Kürtajın yasaklandığı ülkelerde, düşükler azalmamakta, tersine güvenli olmayan düşükler hızla yükselmektedir. 

İsteyerek düşüklerin yasa dışı olarak yapılması durumunda, kadın sağlığında yaratacağı ciddi sonuçlar bilinen bilimsel gerçeklerdir. Anne sağlığı göstergelerinin gereği, 1983 yılında, Türkiye’de 10 haftaya kadar olan isteyerek düşüklere yasal olarak izin verilmiş; aynı yasa ile aile planlaması hizmetlerinin yaygınlaştırılması da hedeflenerek, diğer bazı önlemler getirilmiştir. Türkiye’de isteğe bağlı düşüğün yasalaştığı dönemin başlangıcında, her dört gebelikten biri istemli düşük ile sonuçlanırken, sadece yirmi yıl içinde bu sayı her on gebelikten bire düşmüştür. 

TÜRKİYE’DE İSTEMLİ DÜŞÜKLERİN ÖZELLİKLERİ 

TNSA -2008 verilerine göre Türkiye’de istemli düşüklerin özellikleri şöyle:
• 40 yaş ve üzerindeki kadınların her üç gebeliğinden biri isteyerek düşük ile sonlanmaktadır.
• Kürtaj oranı eğitimsiz kadınlarda yüzde 5.5 iken, lise mezunu kadınlarda yüzde 13’tür.
• Kürtaj olan kadınların sadece beşte biri öncesinde modern bir gebeliği önleyici yöntemi kullanmaktadır.
• Kürtaj olan kadınların üçte ikisi sonrasında aile planlaması yöntemi kullanmaktadır.
• Kürtaj kararlarının yarısını eşler birlikte, dörtte bir evli kadının kendisi tarafından almaktadır.
• Kürtajların yüzde 90’ı gebeliğin ilk iki ayı içerisinde gerçekleşmektedir.
• Kürtajların yüzde 70’i özel sağlık kuruluşlarınca gerçekleştirilmektedir.
• Türkiye’de isteyerek düşükler genel sağlık sigortası kapsamında karşılanmamaktadır. 

Türkiye’de 10 haftaya kadar kürtajın serbest bırakılmasından bu yana, • Kürtajlar 3 kat azalmıştır.
• Anne ölüm hızı 6 kat azalmıştır.
• Modern Aile Planlaması Yöntem Kullanımı 2 kat artmıştır.
• Kadınların Yaşam Süresi 14 yıl artmıştır.
• Dünyada 8 anne ölümünden biri sağlıksız kürtajlardan oluşmakta iken, Türkiye’de ise sadece 50 anne ölümünden birinin nedeni sağlıksız kürtajdır.
• 1950’li yıllarda anne ölümlerinin yaklaşık yarısı düşükler nedeni ile iken, bugün sadece anne ölümlerinin yüzde 2’si güvenli olmayan düşükler nedeniyledir.
• Güvenli olmayan düşüklere bağlı ölüm ve sakatlıklar sağlık gündeminden çıkmıştır.
• Kürtajın yasaklanması, anne ölümlerini ciddi biçimde artıracaktır.
Sağlık Bakanlığı’nın 2005 yılında yayınlanan “Üreme Sağlığı Ulusal Stratejik Eylem Planı’nda düşüklerin azaltılması ile ilgili hedefler ortaya konulmuştur: Sağlık Bakanlığı düşüklere bağlı ölümleri 100 000 canlı doğumda 5’in altına indirmeyi, isteyerek düşükleri 2013 yılında 100 gebelikten 5.7’ye yanı yarı yarıya düşürmeyi hedeflemiştir. Bakanlığımız stratejik eylem planında bu hedeflere ulaşmak için düşük sonrası kontraseptif yöntem kullanımını arttırmak ve aile planlamasında karşılanmamış ihtiyacı azaltmak gerektiğini vurgulamıştır. 

KÜRTAJ İHTİYACINI AZALTMAK İÇİN NELER YAPILABİLİR? 

• İlköğretimden başlayarak yapılandırılmış bir cinsel sağlık ve üreme sağlığı konularını yaş grubuna uygun olacak şekilde müfredatın parçası haline getirmek,
• Gençlere yönelik cinsel sağlık, üreme sağlığı akran eğitim programlarını yaygınlaştırmak,
• Genç Dostu Sağlık Hizmeti Merkezlerini yaygınlaştırmak,
• İstenmeyen gebeliklerin tümünü oluşmadan önlemek,
• Karşılanmamış aile planlaması ihtiyacını ortadan kaldırmak,
• Aile planlaması hizmetlerini birinci basamakta kaliteli, sürekli ve her düzeyde yaygın sunmak,
• Aile planlaması hizmetleri ve malzemelerinin tümünü genel sağlık sigortası kapsamına almak,
• Kadının statüsünü güçlendirmek,
• Üreme sağlığında erkek katılımını güçlendirmek,
• Aile planlaması alanındaki yanlış toplumsal inanışların önüne geçmek,
• Topluma dayalı üreme sağlığı eğitimlerini ve duyarlılık yaratma çalışmalarını ilgili bakanlık ve kuruluşlar ve STK’larla eşgüdüm içerisinde sürekli uygulamak. Ülkede insan haklarını dayalı, 1994 Kahire Nüfus ve Kalkınma Bildirgesinde güvence altına alınan eylem planlarını tümüyle hayata geçirmek gerekmektedir."

Alıntı: ntvmsnbc.com

Sıcak havalarda başağrısından kurtulmak için ne yapmalıyız?

Baş ağrısının yaz aylarında rahatsız edici boyutlara ulaşabildiğini belirten Nöroloji Uzmanı Dr. Bilge Çetin, uzun süre klima kullanımının sorunu tetiklediğini söylüyor.

Çetin, “Kronik ağrıları olan kişiler bunun çoğunlukla farkına bile varamayabilir. Oysaki bilimsel çalışmalar sıcak havalarda damarların genişlemesiyle baş ağrılarının da arttığını göstermektedir. Sıcak hava, tansiyon yükselmelerine neden olduğu için özellikle hipertansiyon hastalarının kan basıncı seviyelerinde sıcağa bağlı olarak belirgin bir artış görülebilir. Yüksek tansiyon da sıklıkla, kendisini ensede ağrı ile gösterir. Sıcakların yanında lodos da özellikle migreni tetikleyen en önemli nedenlerden biridir. Sıcaklar nedeniyle artan klima kullanımı da, baş ağrılarına neden olur. Klimalı ortamda uzun süre bulunmak baş ağrılarını tetikleyebilir” diyor. 

TEDAVİ AĞRI TİPİNE GÖRE YAPILIYOR 

Tedavinin şekline karar vermeden önce ağrının tipinin belirlenmesi büyük önem taşıyor. Dr. Çetin, baş ağrısında tedavi seçenekleri hakkında şunları söylüyor: “Gerilim tipi baş ağrısında depresyon tedavisine yönelik ilaçlar faydalı olabilirken; migren tedavisinde ilk basamak, hastalığın tetikleyicilerinden mümkün olduğunca uzak durmaktır. Düzenli uyku, sağlıklı beslenme ve düzenli egzersizler ile mevsimsel değişikliklere karşı önlemler almak gerekir. Bunlara dikkat edilmesine rağmen ataklar sık ise, hastaya atak sıklığını azaltıcı ilaç tedavisi uygulanır. Migren tedavisinde kullanılabilecek pek çok ilaç mevcuttur. Bu ilaçların sırayla denenmesi gerekebilir. Bu noktada hastaların sabırla tedavilerini sürdürmesi ve doktorlarıyla devamlı bağlantı halinde kalmaları, tedavide başarıyı yakalamak için çok önemlidir. Yarım bırakılan tedaviler nedeniyle, migren teşhisi konmuş pek çok kişi, hastalığın tedavi edilemeyeceği düşüncesine kapılmaktadır. Baş ağrısını bir kader olmadığı unutulmamalıdır. Hastaların öncelikle bir nöroloji uzmanına başvurması ve sabırla tedavilerini sürdürmesi iyi sonuçlar almak için yeterli olacaktır.” 

BAŞINIZI SICAKTAN KORUYUN! 

Nöroloji Uzmanı Dr. Bilge Çetin’in yaz sıcaklarında, baş ağrısı riskini azaltmak için sıraladığı öneriler ise şöyle:
• Güneş ışınlarının dik geldiği en sıcak saatlerde kendinizi ve başınızı koruyun. Bu saatlerde çok fazla dışarıda kalmamaya özen gösterin.
• Güneşe çıkmak zorunda kaldığınızda şapka veya şemsiye kullanın.
• Ani ısı değişikliklerinden kaçının (Çok sıcak ortamdan, klimatize edilmiş soğuk ortama geçmemeye dikkat edin.)
• Klimadan gelen soğuk havaya doğrudan maruz kalmayın.
• Su ve soğuk ayran gibi serinletici sıvıların tüketimini artırın.
• Çok sıcaklarda alkol tüketimi baş ağrılarını tetikleyeceğini unutmayın.

Alıntı: ntvmsnbc.com

Acile gelen hastaların %86'sı ACİL DEĞİL

Gümüşhane Üniversitesi (GÜ) ev sahipliğinde yapılan İlk ve Acil Yardım Sempozyumu’nda konuşan Sağlık Bakanlığı 112 Acil Sağlık Hizmetleri Daire Başkanı Mehmet Koşargelir, acil servise gelen hastaların tamamının gerçekten acil olmadığına dikkat çekti. Koşargelir, şunları söyledi:

''Uluslararası öngörülen rakam, hastaların üçte birinin gerçek olduğudur. Ancak Sağlık Bakanlığı müfettişlerinin yapmış olduğu bir araştırmaya göre acil servise gelen hastaların yüzde 86'sının acil olmadığı anlaşıldı. Ama biz üçte bire göre hazırlık yapıp yolumuza devam etmeliyiz. Çünkü acil servise gelen hastaların birçoğundan tetkik istiyoruz. Hekim olarak emin olamıyoruz. Tetkik istiyoruz ki onun acil olup olmadığına karar verelim. Vatandaş kendisinin acil olup olmadığını anlayamaz. Bu yüzden tüm bu gelişmeleri sağlarken, hem hastane acil servislerinin hem bu servislere hasta getiren hastane öncesi ekiplerin hem de vatandaşlarımızın elbirliği ile hareket etmesinde çok büyük faydalar var.'' 

Alıntı:ntvmsnbc.com

8 Mayıs 2012 Salı

184 SABİM'den kurtulma reçetesi

kayseride bir ilçede beyin cerrahı olarak çalışmaktayım.bugün 02.00 civarında depresyon fraktürü ve akut subdural hematom nedeniyle bir hasta geldi.hastanın ciddi hayati tehlikesi vardı.operasyon önerdim ancak cevap aynen doktor bizi sevk et.biz burada ameliyat olmayızdı klasik cevap.peki öyleyse dedim.birkaç yeri aradım hastayı kabul eden yok.bu arada hasta yakınlarından mevcut bulunduğum hastanede ameliyat olmayacaklarına dair şahitli tutanak aldım.tabii burada hep bağırış çağırış.ama dik durdum.adamlarda imzaladı. sonra 112 ye haber verdim. çıktım gittim.saat 04:00 civarında hastaneden aradılar. yer bulamamışlar.gelmemi istiyorlar falan filan.bende gelmeyeceğimi hastaların imzayı artık attığını söyledim.15 dakika sonra 184 ten aradılar.burası çok önemli...telefon açar açmaz adamın birisi telefonlarınız kaydediliyor filan dedi aşağılaycı ses tonuyla.bende Iphonu mu açtım ve bende sizin konuşmalarınızı kaydediyorum.isminiz nedir diye sordum tam olarak ismini öğrendim.ve daha cümlesine başlamadan eğer bana mobbing tarzında bir söz söylerse veya ithamda bulunursa kişisel olarak kendisine dava açacağımı başında söyledim.adam neye uğradığını şaşırdı.kekeledi filan hastaya bakmıyormuşsunuz, hastaneye gelmiyuormuşsunuz filan diyecekti.hemen durumdan eğer hastalar şikayetçi ise yazılı olarak şikayet etmeleri gerektiğini, 184 ün kanunen benim için hiç bir bağlayıcığı olmadığını söyledim.durumu ifade ettim.şahitli tutanağımın olduğunu yine bildirdim.adam kuyruğu kıstırıp kapattı telefonu.ben hastayada her halükarda gidecektim.nede olsa insanız ama bu konuşmadan sonra bir yer bulup oraya göndermişler...
sonuç 1: 184 gibi sağlık bakanlığı ile ilişkili tüm telefon görüşmelerini kaydedin
sonuç 2: başından mobbing tarzında konuşma olursa dava edeceğinizi söyleyin
sonuç 3: ne yaparsanız yapın şahitli ve kayıtlı yapın
kendinize iyi bakın.hoşçakalın.

Alıntı : medimagazin.com/okuyucu  yorumları

Laktoz intoleransı salgın yapmaz


Prof.Dr. Aydoğdu, "Laktoz intoleransının ani ve kitlesel salgınlar yapma özelliği yoktur. Süt içimini takiben çocuklarımızda gelişen yakınmaların en geçerli nedeni, sütlerin hazırlanması veya taşınması sırasında oluşabilecek, kontaminasyon (mikropla bulaşma)-bozulma olarak görünmektedir" dedi.

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim dalı Öğretim Üyesi Pediatrik Gastroenterolog Prof.Dr. Aydoğdu, okul sütü projesinden sonra gelişen olaylar ve bunlara yönelik yapılan açıklamalar karşısında Dernek olarak değerlendirme yapma zorunluluğu doğduğunu söyledi. Prof.Dr. Aydoğdu, yönetim kurulu adına yaptığı açıklamada süt dağıtımı ardından ani gelişen bulantı, kusma ve ishal yakınmaları ile farklı bölge ve şehirlerde yaklaşık 2 bin ilköğretim öğrencisinin etkilendiğini hatırlattı. Aydoğdu, şunları söyledi:

"Bu durumu Sayın Sağlık Bakanımız ve diğer resmi yetkililer hazımsızlık, laktoz intoleransı (tahammülsüzlük) veya süt allerjisi ile ilişkilendirecek beyanatlarla açıklamakta ancak, yapılacak tahlil sonuçlarının beklendiğini de eklemektedir. Laktoz intoleransı, süt şekeri laktozunun sindirilmesini sağlayan laktaz enziminin yetersizliği ile ortaya çıkan bir durumdur. Süt alımını izleyen 1-2 saat içinde, hafif veya şiddetli karın şişliği, kramp tarzında karın ağrısı, bulantı, bol sulu ishal ile belirti verir. İshal her zaman görülmeyebilir. Görülme sıklığı yaşla beraber artar. Özellikle Asya ve Afrikalılar'da sıktır. Görülme sıklığında ırksal farklılıklar büyük önem taşımaktadır. İskandinav ülkeleri ve Hollanda'da hiç görülmezken toplumumuzda kitlesel bir araştırma yapılmamış olmakla birlikte yüzde 50-70'e varan oranlarda olduğu düşünülmektedir. Ancak laktoz intoleransının ani ve kitlesel salgınlar yapma özelliği yoktur. Laktoz intoleransı olan bireyler süt ve süt ürünlerinin bir kısmı ile değişik oranlarda rahatsız olduklarını bilir ve tanımlarlar."

İNEK SÜTÜ ALERJİSİ DE SALGINA YOL AÇMAZ

Prof. Dr. Sema Aydoğdu, inek sütü alerjisinin özellikle 3-5 yaş altındaki çocuklarda ve yüzde 2-7 sıklıkta görülen geçici bir hastalık olduğunu, ilköğretim çağı çocuklarında görülme sıklığının yüzde 0.5 civarında olduğunu söyledi. İnek sütü alerjisinin de belli bir bölgede veya belli bir okulda kitlesel ve ani ishal salgınlarına neden olmasının mümkün olmadığını kaydeden Prof.Dr. Aydoğdu, sulu ishalden çok kanlı ishal, kusma, deri döküntüleri, astıma benzer yakınmalara yol açtığını kaydetti. Prof. Dr. Sema Aydoğdu, proje öncesinde veli çocuklarının laktoz intoleransı, süt alerjisi, süt ile ilgili hazımsızlık olup olmadığı, süt verilmesini isteyip istemedikleri hakkında yazılı bilgi alındığını anlatırken, "Bu evrak bilgileri ile laktoz intoleransı ve süt alerji olan çocukların baştan dışlandığı ve ishal salgınının bunlarla ilişkili olmadığı kanısı ağır basmaktadır" dedi.

Prof. Dr. Sema Aydoğdu, sözlerini şöyle sürdürdü: "Su veya gıda hijyeninin bozulması ile ilişkili olarak gelişebilecek gıda zehirlenmeleri mikroplu gıdanın yenilmesinden sonra saatler içinde ani başlangıçlı bulantı, kusma, halsizlik, sulu ishal, kramp tarzında karın ağrıları ile ortaya çıkar ve mikroplar vücuttan atılana kadar devam eder. Bu süreçte aşırı sıvı kaybı ve halsizlik gelişebilir. Kaybedilen sıvının ağızdan karşılanamaması durumunda damardan sıvı verilmesi gerekebilir. Yukarıdaki bilimsel doğrular eşliğinde düşünüldüğünde, süt içimini takiben çocuklarımızda gelişen yakınmaların en geçerli nedeni, sütlerin hazırlanması veya taşınması sırasında oluşabilecek, kontaminasyon (mikropla bulaş)-bozulma olarak görünmektedir."

"PROJE ÖNEMLİ, YÜRÜMELİ"

Prof. Dr. Aydoğdu, dernek olarak her gün içilecek sütün çocuk sağlığına katkılarına ve bu nedenle projenin yürümesinin önemine inandıklarının da vurguladı. Prof. Dr. Sema Aydoğdu, "Ancak böyle kitlesel bir projenin yürütülmesi sırasında ürün sağlığına yönelik tedbirlerin büyük bir ciddiyet içinde alınması gerekliliği ve kamuoyunun bu konuda doğru bilgilenme hakkı olduğu unutulmamalıdır. Bu noktalar kampanyanın yürümesi ve hedefine ulaşması açısından ayrıca önemlidir" dedi.

Alıntı : egedesonsöz.com

Süt değil çocuklar bozuk!!!


Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından, 6-7 Mayıs tarihlerinde Bakanlık binasında yapılan toplantı sonucu, Okul Sütü Programı Ortak Bilim Kurulunun açıklaması kamuoyuna duyuruldu.

Açıklamada, okul çağı çocuklarına süt içme alışkanlığı kazandırılması amacıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı işbirliğinde Ulusal Süt Konseyi'nin desteği ile 2 Mayıs 2012 tarihinde okul sütü programı başlatıldığı, bu program kapsamında günde yaklaşık 7,2 milyon kutu süt dağıtımının planlandığı hatırlatıldı.

Söz konusu uygulamanın ilk günlerinde çeşitli nedenlerle rahatsızlanan bazı öğrenciler sağlık kuruluşlarına başvurduğu belirtilen açıklamada, sağlık ve gıda güvenilirliği yönünden programı ve gelişmeleri değerlendirmek, bir rapor hazırlamak ve kamuoyuyla paylaşmak üzere Sağlık ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı uzmanlardan oluşan iki ayrı kurul oluşturulduğu belirtildi.

Her iki bilim kurulunun müşterek çalışmasıyla varılan sonucun bildirildiği açıklamada, sütün, bileşiminde yer alan yüksek kalitede protein, yağ, laktoz, kalsiyum, fosfor, riboflavin gibi bileşenler ile üstün besleyici değere sahip olduğu, sütün bileşimine bakıldığında çeşitli yaş grupları için temel besin ögelerini içerdiği görüldüğü ifade edildi.

Her gün çocukların iki su bardağı süt veya eşdeğer süt ürünü tüketmeleri bilim çevrelerince tavsiye edildiği vurgulanan açıklamada, şunlar kaydedildi: ''Türkiye'de kişi başına yıllık süt tüketimi yaklaşık 25 litre iken bu miktar diğer gelişmiş ülkelerde 80-100 litre arasındadır. Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan Türkiye'de Okul Çağı Çocuklarında Büyümenin İzlenmesi Projesi araştırma verilerine göre; 6-10 yaş grubunda süt içmediklerini ifade edenlerin oranı yüzde 11 olarak bulunmuştur. Çocukların ancak yüzde 30'u ise düzenli olarak süt içtiklerini ifade etmişlerdir. Gelişme çağındaki çocuk ve ergenlerin süt ihtiyaçlarının karşılanması dünyada birçok ülkede okul sütü uygulamaları ile sağlanmaktadır. Ülkemizde de okul sütü uygulamaları okul çağı çocuklarının büyüme ve gelişmelerine önemli katkıda bulunacaktır.

Program kapsamında ana sınıfı ve 1-5. sınıfa devam eden çocuklara UHT teknolojisiyle hazırlanmış tam yağlı süt dağıtılmasına başlanmıştır.

UHT süt; çiğ sütün en az 135 derecede 1 saniye süre veya en uygun zaman-sıcaklık kombinasyonunda yüksek sıcaklıkta kısa süre tutulması ve aseptik koşullarda ambalajlanması ile oda sıcaklığında depolandığında bile bozulmaya neden olabilecek tüm mikroorganizmaları ve sporlarını yok eden bir ısıl işlem ile elde edilen, raf ömrü uzun (3-4 ay) olan süttür.''

‘HASTALIK YAPICI BULGU YOK’

UHT teknolojisinde, yüksek kalitede çiğ süt kullanılmasının zorunlu olduğuna işaret edilen açıklamada, peyniraltı suyu veya peyniraltı suyu tozunun, sütün ısıl işleme olan dayanıklılığını azalttığından kesinlikle kullanılmadığı belirtildi.

Bu program kapsamında ihale şartnamesi gereği de yurt içinde üretilmiş çiğ süt kullanımı zorunlu olduğundan sütlerin üretiminde süt tozu kullanılmasına da izin verilmediğine dikkat çekilen açıklamada, programın başlamasını takiben sağlık kuruluşlarına değişik şikayetlerle başvuruların olması üzerine Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından süt dağıtımı yapılan bütün illerden süt örnekleri alınarak ayrıntılı fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik analizlere tabi tutulduğu kaydedildi.

Açıklamada, bugüne kadar örneklerin hiç birisinde hastalık yapıcı mikroorganizma ya da bakteri toksinine (Stafilokok enterotoksini) rastlanmadığına dair verilerin mevcut olduğunu bildirildi.

SİVAS’TA DAĞITIM DURDURULDU

Fiziksel özellikleri uygun olmadığı bildirilen Sivas ili süt örnekleri hem Sağlık Bakanlığı hem de Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı laboratuvarlarında incelendiği, hastalık yapıcı mikroorganizma ya da bakteri toksini ve diğer toksik maddeler yönünden hiçbir olumsuzluğa rastlanmadığı belirtilen açıklamada, ''Sivas ili süt örneklerinde hastalık yapıcı olmayan (saprofit) mikroorganizmaların bulunması nedeniyle örnekler sterilite şartlarını sağlamadığından, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca bu firmaya ait ürünlerin dağıtımı durdurulmuş ve bu firma dağıtım zincirinden çıkarılmıştır'' ifadesi kullanıldı.

‘UYGULAMA KESİNTİYE UĞRAMASIN’

Hastaneye başvuran çocuklarla ilişkili olarak da mevcut verilerin gıda zehirlenmesini düşündürmediği vurgulanan açıklamada, ancak Okul Sütü Programı'nın tüm aşamalarının dikkatlice ve titizlikle ileri incelemelerine devam edileceği bildirildi.

Açıklamada, şöyle denildi: ''Sonuç olarak, Türkiye'de süt tüketiminin sınırlı olduğu göz önüne alındığında, Okul Sütü Programı sağlıklı nesillerin yetiştirilmesinde ve beslenme ile ilişkili muhtemel sağlık sorunlarının azaltılmasına katkı sağlayacaktır.

Mevcut veriler ışığında, uygulamanın kesintiye uğratılmasını veya durdurulmasını gerektirecek bir durum tespit edilmemiştir.''

Alıntı : egedesonsöz.com

30 Nisan 2012 Pazartesi

Sakarya 112 ekibine saldırı

Geçen hafta İstanbul'da iki ayrı 112 ekibi hasta yakınlarının saldırısına uğradı. Beyoğlu ve Küçükçekmece ilçesinde gerçekleşen saldırılarda 3 sağlık görevlisi yaralanırken bir ambulansta maddi hasar meydana geldi. Bir diğer saldırıda ise İzmir'in Karabağlar ilçesinde gerçekleşti. Alkollü olduğu ileri sürülen bir kişi sağlık görevlilerine saldırdı. Olay sonrası 3 sağlık görevlisi yaralandı.

Bu saldırılara bir yenisi de Sakarya'da eklendi. Ambulansta görevli sağlık ekibi vaka olarak aldıkları alkollü şahsın saldırısına uğradı.

Olay, Sakarya'nın Söğütlü ilçesinde meydana geldi. Görevli 54250 kodlu ambulans, Adapazarı Kavaklar Caddesi üzerinde bir şahsın yerde yattığı ihbarı üzerine harekete geçti. Olay yerine gelen ekipler aşırı alkollü şahsı ambulansa alarak Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesine doğru yola çıktı.

Yolda ayılan alkollü şahıs, ambulansta görevli Acil Tıp Teknisyenlerine saldırdı. Saldırıyı 112 ambulans ekibi komuta merkezine haber verdi. Bayan görevli ağlayarak yardım istedi. Yardım anonsunu alan komuta merkezi durumu polise bildirdi. İhbar üzerine hastaneye çok sayıda polis sevk edildi. Ancak sarhoş şahıs ambulans hastaneye giriş yaptığı sırada araçtan atlayarak kaçmaya başladı. Alkollü şahıs ve polis ekiplerinin arasında yaşanan kısa süreli kovalamacadan sonra şahıs hastaneden 200 metre uzakta yakalandı.

Alıntı : medimagazin.com.tr

Doktor bulamayınca polis dövdüler

Olay, 12.30 sıralarında merkez Seyhan İlçesi’ndeki Adana Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’nde meydana geldi.

28 yaşındaki Murat Güneş, gece rahatsızlanan hamile eşi Fatma Güneş’i hastaneye getirdi. Acil Servis’de görevli doktor, hasta kadını muayene ettikten sonra ilaç yazarak taburcu etti. Eşi tarafından evine götürülen Fatma Güneş, ilerleyen saatlerde düşük yapıp, bebeğini kaybetti. Bu duruma tepki gösterin Murat Güneş, babası 55 yaşındaki Abdurrezzak ve ağabeyi 32 yaşındaki Rafet Güneş ile birlikte hastaneye gidip, eşinin düşük yapmasından sorumlu tuttukları doktorla görüşmek istedi.

Hasta yakınları, doktorun sabah mesaiden çıkıp, ayrıldığını öğrenince taşkınlık çıkardı. Bunun üzerine hastane görevlileri polisi arayarak yardım istedi. Hastaneye giden asayiş ekibi, öfkeli hasta yakınlarının saldırısına uğradı. Polislere tekme ve yumruklarla saldıran hasta yakınından Rafet Güneş, polislerden birinin silahını almaya çalıştı. Arbede sırasında yere düşen silah, ateş almadı. Polislerin telsizle yardım istemesi üzerine hastaneye çok sayıda polis ekibi sevk edildi. Polisler, meslektaşların saldıran 3 kişiyi etkisiz hale getirerek gözaltına aldı. Saldırıya uğrayan polis memurları Hakan Saçan, Bülent Çember ile Kasım Ayverdi ayakta tedavi edildi.

Alıntı: hürriyet.com.tr

Doktor şikayet etmese bile adli süreç başlayacak

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, ''Sağlık çalışanlarına şiddet eylemini yineleyen kişilerin tutuksuz yargılanmamaları hususunda Adalet Bakanlığımız ile çalışmalara başladık'' dedi.

Kütahya Valiliği'ni ziyaret ederek, Vali Kenan Çiftçi'den ilde yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi alan Akdağ, daha sonra basın mensuplarının sorularını yanıtladı.

Akdağ, bir gazetecinin, sağlık çalışanlarına yönelik şiddet eylemlerine ilişkin sorusu üzerine, sözlü veya fiili olsun sağlık çalışanına şiddetin hiçbir türlüsünü kabul etmediğini, bu konuda çok kararlı olduğunu daha önce de ifade ettiğini söyledi.

Sağlık çalışanlarına karşı işlenmiş şiddet eylemlerinin hepsini kendisine yapılmış kabul ettiğini bildiren Akdağ, şöyle devam etti:

''Sağlık çalışanlarına şiddete karşı geçmişte bazı tedbirler almıştık. Ancak son zamanlarda kamuoyunda bu hususta hassasiyetin artmış olması, almakta olduğumuz tedbirleri daha süratli biçimde uygulamaya koyma imkanı verdi. Toplumun bu husustaki hassasiyeti gerçekten önemli. Bu hassasiyet, yapacağımız işler, alacağımız tedbirler konusunda işimizi kolaylaştırdı. Sağ olsun İçişleri Bakanımız derhal yerli yerinde bir genelge yaparak, emniyet kuvvetlerimize bir hatırlatmada bulundu. Aslında görevinin başında bir sağlık çalışanına yapılan sözlü ya da fiili bir şiddet davranışı, doğrudan savcılıklara bildirilmesi gereken bir suçtur. Bunun için o hemşirenin, doktorun, 112 çalışanı ya da başka bir sağlık çalışanının bir şikayeti gerekmiyor.''

-Şiddet eylemleri şikayet olmasa bile savcılıklara bildirilecek-

Akdağ, şiddete maruz kalan sağlık çalışanlarının, ''başıma bir şey gelir'' endişesiyle şikayet etmekten çekindiğini gözlemlediklerini kaydetti.

Akdağ, ''Polisimiz, emniyet güçlerimiz kendilerine bu hususta en ufak bilgi ulaştığında şikayet olsun olmasın bunu savcılıklara bildirecektir. Savcılarımızın ve yargıçlarımızın da bu hususta çok daha hassas davranacağına inanıyorum'' diye konuştu.

Herhangi bir şiddet davranışı gösteren ve daha sonra bunu tekrarlayan kişilerin tutuksuz yargılanmalarını doğru bulmadığına dikkati çeken Bakan Akdağ, şöyle devam etti:

''Bir kişi gidecek, görevi başında bir doktora, bir hemşireye saldıracak, hücum edecek ve bunu 2-3 gün sonra bir daha yapacak. Birincisinde neyse ama ikincisinde de tutuksuz yargılanacak. Sağlık çalışanlarına şiddet eylemini yineleyen kişilerin tutuksuz yargılanmamaları hususunda Adalet Bakanlığımız ile çalışmalara başladık. Gerekirse Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) ile görüşeceğim. Toplumda hastalıklı ruh haline sahip, şiddeti alışkanlık haline getirmiş, bunu, görevi insan hayatı kurtarmak olan, hayatını buna adamış sağlık çalışanlarına karşı bile gösteren kişilere asla müsamaha göstermeyeceğiz. Daha birçok tedbir alacağız. Önümüzdeki bir ay içinde hem vatandaşlarımız hem de sağlık çalışanları için şiddet eylemleriyle ilgili tedbirler peşi sıra gelecek.''

-''Van'daki kardeşime vurduğu tokat, bana vurulmuş bir tokattır''-

BDP Van Milletvekili Özdal Üçer'in bir doktoru darbetmesine ilişkin soruyu da yanıtlayan Akdağ, herkese örnek olması gereken, sağlıkta şiddeti araştırma amacıyla meclise önerge veren bir milletvekilinin bu davranışının asla kabul edilemez olduğunu söyledi.

Üçer'in davranışını, çok çirkin ve yakışıksız olarak niteleyen Akdağ, şöyle konuştu:

''Bunu sadece kınamak yetmez. Daha önce BDP'ye çağrıda bulundum. Bunu birkaç kez kamuoyu önünde tekrarlayınca biraz da zannediyorum mecburiyetten bir soruşturma açtılar. Bu soruşturmanın sonucunu hep birlikte takip edeceğiz. Bunu unutturmaya çalışmasınlar. BDP'nin toplum vicdanı ve sağlık çalışanlarının helalliğini alabileceği tek yol, bu densizliği yapan milletvekilini partiden ihraç etmektir. Yarın göstermelik bir soruşturmayla 'kınadık', 'şöyle şöyle küçük bir ceza verdik' diyerek bunu geçiştiremezler. Bu milletvekiline düşen ise onurlu bir şekilde milletvekilliğinden istifa etmektir. Zaten bu kişinin ilk vukuatı da değil. Şiddet eylemleri içinde olduğu, daha önceki birçok vukuatından ortaya çıktı. Bunlara pabuç bırakacak değiliz, peşini takip edeceğiz. Bu milletvekilimiz bana telefon açmıştı, ona geri dönüp konuştum. Orada da ifade ettim. Van'daki kardeşime vurduğu tokat, bana vurulmuş bir tokattır.''

Akdağ, AK Parti dahil TBMM'deki bazı partilerin grup önerilerinin birleştirilmesiyle konunun araştırılması için komisyon oluşturulmasına karar verildiğini anımsatarak, bu gelişmelerin, TBMM'nin de bu meselenin arkasında duracağının bir ifadesi olduğunu anlattı.

Daha sonra, Vali Çiftçi tarafından Akdağ'a büyük çini pano hediye edildi.

Alıntı: medimagazin.com.tr

TRT’nin Kuklagiller’i hekime yönelik şiddetle dalga geçti


TRT Haber’de yayınlanan “Kuklagiller” adlı bir programda hekime yönelik şiddeti ‘hicveden’ video, tepkilere neden oldu.
25 Nisan Çarşamba günü “Doktor Döven Hasta Yakını” başlığıyla yayınlanan videoda, bir hastanede doktor döven hasta yakınıyla yapılan röportajda tuhaf diyaloglar yaşandı. “Doktorlarımız hasta yakınlarıyla yaşanan tatsız olaylar nedeniyle maalesef sıkıntılı günler geçiriyor. Bazı doktorlarımız hasta yakınları tarafından dövülüp darp edilip bıçaklanabiliyor. ‘Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare’ diye derman aradığımız doktorlarımız olaylar karşısında şaşkın biz de şaşkınız” anonsundan sonra arka planda “Yetişin, adam dövüyorlar” diye bağıran bir doktor görülüyor. Ardından hasta yakınıyla muhabir arasında geçen diyalog şöyle:

- Sayın hasta yakını dövdüğünüz doktorun durumu nasıl?
Biraz önce doktoru başarılı bir operasyonla çok pis dövdük. Kulak burun boğaz dağıttık. Valla benim elim acıdı dövmekten. Bir ben tokatladım, bir dayı oğlu.
- Peki doktor yeniden mesleğe dönebilecek mi acaba?
Valla dönmesin diye elimizden geleni yaptık. Eğer ayağa kalkarsa bir daha dövmek gerekebilir.
- Şimdi durumu nasıl?
Maşallah turp gibi iyi değil çok şükür. çıkarılmış soğan gibi. Ayılmasını bekliyoruz. Ayılınca gene girişeceğiz.
- Nereden geliyor bu doktor dövme alışkanlığı beyefendi?
Baba mesleği bizimkisi. Ben doğunca babam tipime bakmış, ‘Bu ne çirkin’ demiş. Sonra doktora vermiş sopayı.
- Böyle doktor dövmek hiç hoş şeyler değil. Siz neden dövüyorsunuz?
Reçete yazmış. Hiçbir şey anlaşılmıyor. Verdik sopayı.

‘Sıradanlaştırılıyor’

Konuyla ilgili olarak Milliyet’e konuşan İstanbul Tabipler Odası Genel Sekreteri Dr. Ali Çerkezoğlu, “Hekime yönelik şiddet ciddi bir toplumsal sorun haline gelmiştir. Şaka kaldırmaz çünkü neredeyse hemen her gün yaşanıyor. Ölümlü örnekler görülüyor. TRT gibi kamusal niteliği olan bir TV kanalında hekime yönelik şiddetin sıradanlaştırılmasının, kısmen eleştirse de genelinde şakaya alınabilecek bir tema olarak yansıtılmasının riskleri var. TRT yetkililerini kınıyoruz” dedi.
www.doktorlarhaber.com adlı internet sitesinde ise videoya tepki yağdı. Bir yorumda, “Sözde ironi adı altında halkı biz hekimlere karşı televizyon üzerinde örgütlemeye devam ediyorlar. Bize yapılan bu saygısızlığa karşı sessiz kalmayalım lütfen” ifadesi yer aldı.

Alıntı: milliyet.com.tr

Doktora namahrem dayağı

Erzurum’un Horasan ilçesinde, Devlet Hastanesi Acil Servis sorumlusu Dr. Cemil Kürkçü, kadın hastaya iğne yapması için erkek sağlıkçıyı görevlendirdiği gerekçesiyle hasta yakınları tarafından tekme tokat dövüldü

Doktorun ve oradaki bir hemşirenin dövülmesi güvenlik kamerasına saniye saniye yansıdı. Acil serviste ilk müdahale yapılan Dr. Cemil Kürkçü’ye, 7 gün ’iş göremez’ raporu verildi. Şikayet üzerine gözaltına alınan Cevdet, Serkan ve Erdal K. kardeşler ‘memura görevi başında saldırı’ suçundan gözaltına alındı. Adliyeye sevk edilen 3 kişi, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Şiddet mağduru Dr. Kürkçü ise memleketi Yozgat’a giderken meslektaşlarına bir daha Horasan’a dönmek istemediğini söyledi.

Alıntı: milliyet.com.tr