28 Mayıs 2013 Salı

Türkiye ''kaliteli yaşamda'' sınıfta kaldı


Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) Kaliteli Yaşam Endeksi’ni yayımladı.
 
OECD, endeksi hazırlarken ülkeleri konut, gelir, iş imkanları, toplum, eğitim, çevre, şeffaflık, sağlık, hayat memnuniyeti, güvenlik ve iş-özel hayat dengesi kriterlerinde değerlendirdi.
 
Endeksin hazırlanmasında kullanılan 11 kriterin tamamı göz önüne alındığında Türkiye, Brezilya, Şili ve Meksika'nın ardından sonuncu oldu. Listenin en üst sırasında ise Avustralya yer aldı.
 
'ÇABA SARF EDİYOR ANCAK GERİDE KALDI'
 
OECD, Türkiye’nin son 20 yılda vatandaşlarının yaşam kalitelerini yükseltmek için oldukça dikkat çeken bir çaba sarf ettiğine dikkat çekerken birçok başlıkta diğer ülkelerin gerisinde kaldığını belirtti.
 
Türkiye’nin yıllık hanehalkı gelirinin OECD ortalaması olan yıllık 23 bin 47 doların altında kaldığı vurgulandı.
 
İŞSİZLİĞİN ÖNEMİ
 
İşsizliğin de kaliteli yaşam için büyük önem taşıdığına dikkat çekilen raporda, Türkiye’de yaşları 15 ile 64 arasında olan kişilerin yüzde 48’inin paralı bir işi olduğu ve bunun OECD ortalaması olan yüzde 66’nın altında kaldığı ifade edildi.
 
Türkiye’de erkek nüfusunun yüzde 69’nun, kadın nüfusunun ise yüzde 28’nin paralı bir işi olduğuna dikkat çekilirken, Türk insanlarının yılda 1877 saat çalıştığı açıklandı. OECD ortalaması ise yılda 1776 saat.
 
Türkiye’de uzun mesaili işlerde çalışan kesim nüfusun yüzde 46’sına denk gelirken OECD’de bu ortalama yüzde 9.
 
Erkeklerin yüzde 50’si uzun mesai yaparken, kadınlar da bu oran yüzde 35.
 
Alıntı:cnbc-e

Çocukları güneş çarpmasından nasıl koruruz?


Yaz aylarında en fazla ishal, güneş çarpması, deri hastalıkları ve sıvı kayıplarına bağlı hastalıklar çocukların sağlığını tehdit ediyor. Ayrıca çocukların park ve bahçe gibi açık alanlarda daha çok zaman geçirmesi; böcek sokmalarını, oynarken düşme, çarpma gibi kazaları ve burun kanamalarını da beraberinde getirebiliyor. Havuz ve deniz mevsiminin açılması ile göz ve kulak enfeksiyonlarında da artış yaşandığını belirten Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Deniz Tamtekin, yaz aylarında özellikle güneşi çarpmasına dikkat çekiyor:
 
“Güneş çarpması ve yanıkları, güneşten kaynaklanan başlıca hastalıklardır. Aşırı sıcaklar vücutta sıvı ve elektrolitlerin kaybına yol açar. Güneş çarpması ise bunun sonucunda bayılma ile ortaya çıkar. Güneş çarpmasından çocukları korumak için birkaç basit önlem alınmalıdır. Bunların başında; bütün çocukların özellikle 6 aydan küçük bebeklerin saat 10.00- 16.00 arasında güneşe çıkartılmamaları, güneşte kalma süresinin 10 dakika ile başlayıp yavaş yavaş artırılması ve mutlaka yüksek koruyuculuğu olan güneş kremlerinin kullanılması gerekmektedir.”
 
ÇOCUĞUNUZ EVE HALSİZ GELDİYSE…
 
Ateş yükselmesi, halsizlik, baygınlık ve kusma güneş çarpmasının en önemli belirtileri. Dr. Tamtekin’in verdiği bilgiye göre, sıvı ve elektrolit kaybı sonucu meydana gelen güneş çarpması için öncelikle yapılması gerekenler, çocuğun ateşinin düşürülmesi ve kaybedilen sıvı ve elektrotların yerine konulması. Çocuğun ateşini düşürmek için ilk müdahale ılık su ile yapılmalı. Ilık suya sokulan çocuk ateşi düşürüldükten sonra mutlaka bir sağlık kurumuna götürülmeli.
 
Birinci derece güneş yanıklarında ise kızarıklık ve deride gerginlik hissi oluşabileceğini vurgulayan Tamtekin, “Çocuklarda görülen bu tür yanmalarda ilk yapılması gereken çocuğu yine ılık suya sokmak ve nemlendirici kremlerle derideki gerginlik hissini azaltmaktır. Hastanın ağrısı varsa doktoruna sormadan ağrı kesici kullanılmamalı. Çocuklar yaz aylarında bol sıvı gıdalar tüketmeli. Yaz ayları meyve açısından zengindir. Özellikle karpuz, kavun gibi sulu meyveler tercih edilmeli. Yemekler hafif yenmeli, çok ağır yemeklerden kaçınılmalıdır” dedi.
 
GÜNEŞ KREMİ SEÇİMİ ÇOK ÖNEMLİ
 
Güneşin zararlı etkilerini azaltmanın en etkili yollarından birinin güneş koruyucu krem kullanmak olduğunu söyleyen Dr. Tamtekin, çocuklarda kullanılan kremlerde faktörün 30’dan yüksek olmasına dikkat edilmesi gerektiğini anlattı. Tamtekin, “Ayrıca kimyasal koruma içeren güneş kremleri yerine mekanik koruyucu içerenler tercih edilmelidir. Bunların dışında geniş kenarlıklı şapkalar ve ince kumaştan (penye veya tülbent) hazırlanmış bol bir giysi çocukların güneşten korunmalarına yardımcı olacaktır. Çocukken güneşe fazla maruz kalan ciltler hem daha erken yaşlanır, hem de cilt kanserine yakalanma riski artar” diyerek önemli bir tehlikeye de dikkat çekti.
 
HAVUZLARDAKİ BULAŞICI HASTALIK RİSKİNE DİKKAT
 
Yazın çocuklar için havuzdan çok denizin tercih edilmesini öneren, sağlık ve hijyen kurallarına uyulmayan havuzların enfeksiyon hastalıkları açısından ciddi risk oluşturduğunu belirten Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Deniz Tamtekin, “Ayrıca fazla klorlanmış havuzlar ise çocuklarda deri, kulak ve göz gibi organların alerjik hastalıklara neden olabilir. Bu nedenlerle özellikle 4 yaşın altındaki çocukların havuza sokulmaması önerilmektedir. Temizliği iyi yapılmamış havuzda bulunan mikroplar ciltteki küçük bir çizikten girerek iltihaplı yaraların oluşmasına neden olur. İdrar yolları ve mantar enfeksiyonlarının yazın daha çok görülmesinin nedeni yine yeteri kadar temizlenmeyen havuzlardır. Havlu ve terlik gibi eşyaların ortak kullanımı da mantar enfeksiyonlarının hızla yayılmasına neden olmaktadır” diye konuştu.
 
Alıntı:egedesonsöz.com

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Zor tanıları genelde pratisyen hekimler yada dahiliyeciler koyar

Sekiz sezonda milyonları ekrana bağlayan TV dizisi House MD namı diğer Dr House’un senaryo danışmanı Yale Tıp Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Lisa Sanders, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesinin konuğu olarak Türkiye’ye geldi. Marmara Tıp Öğrenci Kongresi’ne konuk konuşmacı olarak katılmadan önce star’ın sorularını yanıtlayan Dr. Sanders, üniversitedeki görevine ek olarak New York Times’da  ‘Tıbbi Tanı’ köşesini kaleme alıyor.  Sempatik doktor, Dr House’un gerçek hayatta var olamayacağını anlatıyor ve şunları söylüyor: “Okurlar gerçekten House gibi bir doktor bulabilir miyim diye soruyorlar. Bence tıptaki branşlaşma her zaman avantaj değil. Örneğin nörolojinin alt dallarında branşlaşan bir hekim bir süre sonra  alanından başka yerleri görmüyor vizyonu daralıyor.  Hastaya bütün olarak bakmak lazım. House gibi zor tanıları koyanlar genelde pratisyen hekimler ya da dahiliye uzmanlarıdır. Çünkü onlar vücudun her yerine bakarlar.”

Hastaya tanı koymanın çok zor olduğunu vurgulayan Sanders, “Biz bu diziyle bunu vurgulamak istedik. Doktorlar da hata yapabilir, pek çok faktör etkili olabilir ve yanlış kararlar verilebilir’i anlatmaya çalıştık. Doktorların bu sırrını ortaya koyduk” diye konuşuyor.




Hekim hırsız gibidir

Sanders teknolojinin gelişmesiyle doktorların hasta hikayesi ve fiziksel muayeneden uzaklaşmasından şikayetçi ve “Aslında her şey hasta hikayesinde Doktorlar hasta hikayesini tam dinlese, bu kadar teste gerek kalmayacak. Testler pahalı ve yavaş. Oysa doktor azcık düşünüp kafasını kullanırsa 10 dakikada çözecek belki” diyor.

Dizide Dr House’un hastadan izinsiz evine giderek ve hastalığının nedenini bulmaya çalışmasıyla ilgili konuşan Sanders “Tabii ki gerçekte böyle bir  model yok. Ancak dizide metafor yaratmak istedik. Çünkü bir doktorun anamnez alması (hastaya sorduğu sorular sonucu elde ettiği hastanın öyküsü), tıpkı insanın evine bir hırsızın girip bakması gidbidir. Doktor  özelinize girer, sırlarınızı bilir” diyor.

TIBBIN SHERLOCK HOLMES’U OLDU

Dr. Sanders dizinin çıkış hikayesini şöyle anlatıyor:

“Yapımcı Sherlock Holmes dizisi için yola çıkmıştı. Ama bir arkadaşı benim köşe yazılarımdan bahsetmiş ve tıp dünyasının Sherlock’unu yaratabiliriz diyerek projenin değişmesine yol açmış. House bir ‘pislik’ aslında. Ama fenomen oldu. Hikayeler sanıldığı gibi tek hastadan değil birkaç hastanın başına gelenlerin kombine edilmesiyle oluşturuldu. Tedavi süreçlerinin gerçekçi olmadığı yönünde eleştiriler aldık ancak Alfred Hitchcock, sanat, hayatın sıkıcı kısımlarının çıkarılmış halidir der. House’da da böyle; her şey çok hızlı ilerlemek zorunda.

Alıntı: medimagazin.com

Hekime uygulanan şiddetin travması 2 yıl sürüyor

Antalya Kent Kent Konseyi Sağlık Çalışma Grubu, hekimlere yönelik şiddettin nedenleri ve çözüm önerileriyle ilgili bir rapor hazırladı.

Rapora ilişkin yapılan yazılı açıklamaya göre, hekimlere yönelik şiddet olayları son 10 yıl içinde ülke genelinde olduğu gibi Antalya'da da artış gösterdi.

Antalya Tabip Odasının son 3 yıllık verilerine göre şiddete maruz kalan hekim vakası 38'e ulaştı. Bu vakaların 18'i devlet hastanelerinde, 12'si üniversite hastanelerinde, 8'i de aile hekimliklerinde meydana geldi.

Raporda, sağlık kuruluşlarında hekimlere yönelik şiddetin bazı nedenleri şöyle sıralandı:

"Aile hekimliklerinde genellikle aile hekimlerinden usuzsüzce istekte bulunulması ve bu isteğin hekim tarafından karşılanmaması şiddet nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Hasta gelmeden ilaç yazdırma, eczaneden alınan ilacı yazdırma, usulsüz rapor isteme, başkasının üzerine ilaç yazdırma gibi... Devlet hastanelerinde, poliklinik esnasında muayene olan hastaya ayrılan sürenin çok kısa oluşu (üç dakika),  bir hekimin günde 120 hastaya bakmak zorunda bırakılması, hastaya yeterli zaman ayrılamadığı için hasta ve hasta yakınlarında oluşan sinirlilik hali, polikliniklerde hiçbir güvenlik görevlisinin olmaması da nedenler arasındadır. Muayene için üniversite hastanesine başvuran hasta, kendisini bir hocanın veya dalında en üst düzey bir doktorun muayene etmesini istemektedir ancak bu beklentide olan hasta karşısında yeni mezun asistanı bulmaktadır. Bu nedenle beklentisine cevap alamadığı için asistanlara şiddet uygulamaktadır."

İletişim eksikliğinin de şiddette önemli bir unsur olduğu ifade edilen raporda, düzenli olarak hekimlerin iletişim becerileri eğitim kursuna katılması gerektiği vurgulandı.
 
Şiddet travması iki yıl sürüyor

Antalya Kent Konseyi Sağlık Çalışma Grubu Başkanı Dr. Arif Bulut, şiddetin sadece hekime değil, hizmet verdiği topluma da zarar verdiğini dile getirdi. Bulut, "Şiddete, hatta hakarete uğrayan hekimin yaşadığı duygusal travma bütün psikolojik desteklere rağmen en az 2 yıl sürmektedir. Bu hekim, yüzde 60-70 oranında hekimlik becerilerinden yoksun bir şekilde görev yapmaktadır. Birçok hekim de görevinden istifa edip başka işlere yönelmektedir" ifadesini kullandı.

Kent Konseyi Sağlık Çalışma Grubu'nun raporunda şiddetin önlenmesine yönelik, "Bir hekimin günde 50 hastadan fazla bakmamasının sağlanması, yeterli güvenlik önlemlerinin alınması,  doktoru usulsüzlüğe zorlayanların caydırıcı şekilde cezalandırılması, hekimlere ve sekretarya hizmeti veren personele iletişim becerileri verilmesi" önerilerinde bulunuldu.

Alıntı : medimagazin.com
Fotoğraf alıntısı: bianet.org

Roger Waters , 3 Ağustos'tan önce röportaj verdi

Dünyanın en büyük konser prodüksiyonu olarak kabul edilen THE WALL Garanti Bankası Ana sponsorluğu’nda BKM ve GNL organizasyonuyla 4 Ağustos 2013 Pazar günü ITU Stadyumunda sahnelenecek. Roger Waters bu muhteşem dünya turnesiyle İstanbul'da sahnede olacak. Bir röportajdan ziyade sohbet havasında geçen buluşma sırasında Elif Şafak yazarlığının yanında nasıl iyi bir röportajcı olduğunu kanıtladı ve Waters’a Türkiye’de yıllar önce yaşadığı genelev macerasını anlattırdı.

ELİF ŞAFAK: Ben gazeteci değil, yazarım. Ve büyük hayranınızım. O yüzden size gazeteci soruları sormayacağım. Hayatta ve sanattaki bazı temel kavramlar üzerinde sohbet edelim istiyorum.
ROGER WATERS: Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağım.

ELİF ŞAFAK:
Türkiye’de biraz tanınan bir insansanız o mesafe hemen kapanıyor. Siz o sınırı nasıl koruyorsunuz? Şarkıları yaparkenki o içedönük benliğinizle onları milyonlarla paylaşırkenki ışıltılı kimliğiniz arasında nasıl çelişki oluşmuyor?
ROGER WATERS: Sıkıntı çıkmıyor çünkü gerektiği zaman çok kaba ve sert olabiliyorum. Bir restorana gidip sakince yemek yemek istersiniz ama sizi sevenler bir türlü rahat bırakmaz. Üçkağıtçı biri değilim. Öpeyim diye bebeklerini uzatırlar bazen. Çekilin gidin! Ben bebeğinizi öpmem çünkü bebeklerden nefret ederim. Böyle durumlarda ya çileden çıkarım ya da birine patlatırım.

ELİF ŞAFAK: Öfkelisiniz yani. Sizce yaratıcı olabilmek için öfke önemli bir duygu mu?
ROGER WATERS: Kesinlikle. Çok ifade etme yanlısı olmasam da en az diğer duygular kadar önemli bence.

ELİF ŞAFAK: Üç çocuk babası olmak öfkenizi dindirmedi mi?
ROGER WATERS: O kadar uzun zaman önce baba oldum ki bende neler değiştirdiğini hatırlamıyorum. Büyük oğlum 37 yaşında.

ELİF ŞAFAK: Ben mesela anne olmanın içimdeki öfkeyi ve kızgınlığı azalttığını düşünüyorum, o yüzden sordum.
ROGER WATERS: Sizin çocuklarınız kaç yaşında?

ELİF ŞAFAK: Biri 5, diğeri 7 yaşında. Belki büyüdüklerinde benim de öfkem geri gelir. Peki sizce sanatçılar bu öfkeyle bir fark yaratabilir mi toplumda, siyasette?
ROGER WATERS: Yaratabilirler. Tüm dünyayı gezdim. Özellikle de Güney Amerika’da neler yaşandığını çok iyi biliyorum. Şarkıların büyük fark yarattığına eminim. Türkiye’de sanatçılar fark yaratıyor mu sizce?

ELİF ŞAFAK: Elbette, şarkılar kitleleri harekete geçiriyor. Müziğin öteden beri gücü büyük ülkemde. Ama edebiyat, filmler ve karikatürlerle kara mizah da etkili.
ROGER WATERS: Sizin romanlarınız ne hakkında?

ELİF ŞAFAK: Hepsi birbirinden farklı. Ben edebi romanlar yazıyorum. ‘Baba ve Piç’ biri Ermeni biri Türk, iki ailenin ortak hikâyesi, geçmişi üzerine kurulu. Unutmak, hatırlamak hakkında… En son romanım ‘İskender’. Yarı Türk yarı Kürt aile hakkında. Bir namus cinayeti etrafında gelişiyor ama alışılageldik bir namus cinayeti değil çünkü ailenin oğlu annesini bir yabancıya âşık olduğu için cezalandırmak istiyor. Annelerin oğullarını nasıl yetiştirdikleri ve erkeklik üzerine bir roman.

ELİF ŞAFAK: Amerika’da yaşıyorsunuz. Ama İngilizsiniz. Amerikan vatandaşı da olmadınız. Bu bir tercih miydi? Kendinizi küresel bir ruh, bir dünya vatandaşı gibi mi görüyorsunuz?
ROGER WATERS: Bakın, ruh deyince tehlikeli sulara giriyorsunuz.

ELİF ŞAFAK: Ulusal kimlik meselesiyle ilgili ne düşündüğünüzü merak ediyorum aslında. Türkiye’den gelen bizler için bu önemli bir kavram: Kimlik. Bilhassa ulusal kimlik.
ROGER WATERS: Ulusal kimliğimle bağım çok kuvvetli diyemem. Evet İngilizim ama pişmanlıklarım var tarihe bakınca. Kibirli mirasımız küresel ekonomik dengeler çerçevesinde şekilleniyor. İngiltere’de yaşarken halkın üzerindeki saçma sapan ekonomik dayatmalardan çok şikâyetçiydim.

ELİF ŞAFAK: Amerika’ya ne zaman taşındınız?
ROGER WATERS: Politik değil, kişisel sebeplerden gittim. 1990’da ikinci evliliğimi yaptığımda İngiltere’den taşındım. Los Angeles’a yerleşip albüm yaptım. 2000’lere kadar ara ara İngiltere’ye gidip kaldım. Şimdi tamamen Amerika’dayım. İngiltere’ye geldiğim zaman kendimi evde hissetmem ama. İşin ilginci Amerika’da da böyle hissetmiyorum. Hiçbir yere ait olmadığım için de çok mutluyum.

ELİF ŞAFAK: Dünyanın banliyösünde yaşamayı tercih eden biri gibisiniz…
ROGER WATERS: Hayır. Ben hayatta kalan biriyim. Katkıda bulunan. Ulusal sınırları aşan bir arenada çaba göstererek varolan biri gibi düşünürüm kendimi. Dünya vatandaşı olma fikrine çok sıcak bakıyorum. Etiyopya’da yaşayan çocuklarla New York’un zengin mahallelerinde yaşayan çocuklar aynı haklara sahip olmalı.

ELİF ŞAFAK: Bir yerde gençliğinizde Beyrut’tan Londra’ya otostopla gittiğinizi okudum. Türkiye’den de geçtiniz mi?
ROGER WATERS: Türkiye’den geçmeden yapmanız mümkün olamayan bir yolculuktu bu. Yaşadıklarımı önce bir kısa hikâyeye dönüştürmek istedim. Sonra bunu şarkıya dönüştürdüm: ‘Leaving Beirut’ (Beyrut’u Terk Etmek). Lübnanlı bir ailenin yanında kaldım. Sonra Suriye’ye geçtim. Oradan da Türkiye’de Konya’ya gittim. Beni daracık sokaklardan geçirerek upuzun parmaklıkları olan bir yere getirdiler. Önce ne olduğunu anlamadım. Sonra fark ettim ki burası bir genelevdi.

ELİF ŞAFAK: Genelev mi?
ROGER WATERS: Evet evet, kapıdan şişman bir hayat kadını çıktı ve beni kolumdan tutup içeri sürüklemeye başladı. Ortalıkta bir sürü yarı çıplak kadın vardı. Kadına direndim, ne de olsa İngiliz’im. Herkes bana gülüyordu, çok utandım. Sonra anladım ki tek istedikleri beni aralarına alıp bir hatıra fotoğrafı çektirmekti. Hayatımdaki en büyük pişmanlığı o an yaşadım. O kadınların niyetini yanlış anlamıştım. Hâlâ hatırladıkça yüzüm kızarır. Oradan ayrılınca otobüs terminaline götürdüler beni. Tanıştığım herkes çok misafirperver ve yardımcıydı. İstanbul otobüsüne bir kuruş vermeden bindim. Başta bahsettiğim kısa hikâyeyi Martin Scorsese’ye gösterdim hatta. Çok beğendi ve “mutlaka tamamlamalısın” dedi. Bir gün filme dönüştürülmesini çok isterim.

ELİF ŞAFAK: Türkiye’deki hayranlarınız bu hikâyeye çok şaşıracak...

ROGER WATERS: Size bir anımı daha anlatayım: 1960’ta İstanbul’daydım... Annemin küçük bir otomobili vardı. Onunla yolculuk yapıyordum. Bozuldu ve tamirciye götürdüm. Tek kelime Türkçe konuşamıyordum. Otomobilin etrafında bir sürü erkek toplandı. Bir Amerikan otomobil olduğu için ellerinde bozuk parçayı değiştirmek için gerekli yedek parça yoktu ve o kadar çok yardım etmek istediler ki orada kendileri bir parça yaptılar. Bayağı uğraştılar, birkaç günlerini aldı ama ölçüp biçerek gerekli parçaya benzer bir şey üretebildiler. Çok güzel bir andı. İstanbul’a ilk gelişimdi. Türk insanının ne kadar yardımsever olduğunu o an anladım.

ELİF ŞAFAK: Siz politik görüşlerinizi açıkça ifade eden bir sanatçısınız. Demokrasinin tam işlemediği ülkelerde görüşlerinizi ifade ettiğiniz için zor anlar yaşayabiliyorsunuz. Sanatçılar arasında çok tartışılan bir konu bu: Beğenmediğimiz bir hükümeti protesto etmek için bazı ülkelere gitmemeli miyiz? İnsan haklarının hiçe sayıldığı bir ülkeye gider misiniz?
ROGER WATERS: Durumdan duruma değişir ama ben Filistin’de İsrail’e karşı yürütülen ‘Tecriti ve Ambargoyu Boykot Kampanyası’nı destekliyorum. Sistemli olarak dışlayıcı politikalar uygulayan herhangi bir ülkeye gitmem. İsrail’in Filistin’de yaptıkları akıl alacak gibi değil çünkü.

ELİF ŞAFAK: Bense her ülkeye gidip eleştirilerimizi orada da yapmak gerektiğine inanıyorum. Bundan dolayı kategorik boykotu desteklemiyorum çünkü ülkeler dünyanın geri kalanından tecrit edilince daha baskıcı ve otoriter tutumlar sergileyebiliyor. Yani bağlar kopunca o ülkenin insanları için hayat zorlaşıyor.
ROGER WATERS: Neden öyle diyorsunuz? Güney Afrika’ya yönelik uygulanan boykot sizce ülkenin politikasını etkilemedi mi? Ülkelerinin geleceğinin kendi ellerinde olduğunu hissetti böylece insanlar.

ELİF ŞAFAK: Evet, Güney Afrika özel bir örnek. Şunu söylemeye çalışıyorum: Bir ülkeyi boykot edip oraya hiç gitmemek yerine orada sahneye çıkmak, orada konuşma yapmak, insanlarla doğru bildiklerinizi paylaşmak daha etkili.
ROGER WATERS: Ben İsrail’e gittiğim zaman insanlar söylediklerimi dinlemiyor bile. Dinleyenler de ülkenin içindeki muhalifler. Prensipte sizinle aynı fikirdeyim ama duruşumu korumam da gerek.

ELİF ŞAFAK: Siz politik görüşlerinizi açıkça ifade eden bir sanatçısınız. Demokrasinin tam işlemediği ülkelerde görüşlerinizi ifade ettiğiniz için zor anlar yaşayabiliyorsunuz. Sanatçılar arasında çok tartışılan bir konu bu: Beğenmediğimiz bir hükümeti protesto etmek için bazı ülkelere gitmemeli miyiz? İnsan haklarının hiçe sayıldığı bir ülkeye gider misiniz?
ROGER WATERS: Durumdan duruma değişir ama ben Filistin’de İsrail’e karşı yürütülen ‘Tecriti ve Ambargoyu Boykot Kampanyası’nı destekliyorum. Sistemli olarak dışlayıcı politikalar uygulayan herhangi bir ülkeye gitmem. İsrail’in Filistin’de yaptıkları akıl alacak gibi değil çünkü.

ELİF ŞAFAK: Bense her ülkeye gidip eleştirilerimizi orada da yapmak gerektiğine inanıyorum. Bundan dolayı kategorik boykotu desteklemiyorum çünkü ülkeler dünyanın geri kalanından tecrit edilince daha baskıcı ve otoriter tutumlar sergileyebiliyor. Yani bağlar kopunca o ülkenin insanları için hayat zorlaşıyor.
ROGER WATERS: Neden öyle diyorsunuz? Güney Afrika’ya yönelik uygulanan boykot sizce ülkenin politikasını etkilemedi mi? Ülkelerinin geleceğinin kendi ellerinde olduğunu hissetti böylece insanlar.

ELİF ŞAFAK: Evet, Güney Afrika özel bir örnek. Şunu söylemeye çalışıyorum: Bir ülkeyi boykot edip oraya hiç gitmemek yerine orada sahneye çıkmak, orada konuşma yapmak, insanlarla doğru bildiklerinizi paylaşmak daha etkili.
ROGER WATERS: Ben İsrail’e gittiğim zaman insanlar söylediklerimi dinlemiyor bile. Dinleyenler de ülkenin içindeki muhalifler. Prensipte sizinle aynı fikirdeyim ama duruşumu korumam da gerek.

ELİF ŞAFAK: Savaş karşıtı bir insan olduğunuzu biliyorum. Hatta babanız da bir vicdani retçiydi, değil mi?
ROGER WATERS: Evet ama kendimi barış yanlısı olarak nitelendirmiyorum. Babam bir Hıristiyandı ve barışla ilgili düşünceleri inancından kaynaklanıyordu. İkinci Dünya Savaşı öncesinde savaşa gitmeyi reddetti. Ardından yaşadığı pek çok olay sonrası Komünist Parti’ye üye oldu ve dinsel görüşlerini bir kenara bırakarak savaşmaya karar verdi. Ben de savaşmaktan yana değilim ama şimdi bu kapıdan biri girse, özellikle de yanımda karım ve çocuğum varsa.

ELİF ŞAFAK: Türkiye şu an tarihi bir süreçten geçiyor. Kürtlerle ilgili önemli açılımlar oldu. Bir barış sürecindeyiz. ‘Beraber yaşama’ kültürünü ve etiğini yeniden inşa ediyoruz adeta. Türkiye’yi ne kadar takip edebiliyorsunuz? İçinden geçtiğimiz barış süreciyle alakalı düşünceleriniz neler?
ROGER WATERS: Adalet sistemiyle ilgili tartışmalardan, Kürtlerle ilgili gelişmelerden haberdarım. Bence çok temel bir nokta var: Bir ülkede kanun her şeyden üstün olmalı. Bu Batı ülkelerinde bile böyle değil. Oysa bence tünelin ucundaki ışık hukukun üstünlüğünde gizli. İngiltere’yle ilgili gurur duyduğum çok az şey var. Bunlardan en önemlisi yargının bağımsızlığı. İngiliz hukuk sisteminin temelleri 15. yüzyıla dayanıyor. Daha o zamanlarda birileri oturup “Sadece kral, Tanrı ya da baronlar değil, halkın da haklarını korumalıyız” diye düşünmüş. Fransız İhtilali, Bağımsızlık Bildirgesi, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesi hakların eşit dağıtılmasının yolunda atılmış adımlar.

ELİF ŞAFAK: Peki sizce Türkiye bu sürecin neresinde?
ROGER WATERS: Türkiye’de şu an verilen mücadele bence bir hukuk mücadelesi. İki önemli yol gösterici var: Türkiye laik ve demokratik bir ülke. Kimliğini bulmak ve birlik içinde yaşayabilmek için mücadele veriyor. Hem de sadece kendi içinde vermiyor bu savaşı. Politik ve dinsel köktencilikle benim uzaktan gördüğüm kadarıyla epeyce kahramanca mücadele ediyor… Türkiye benim için çok önemli bir yer ve tekrar ziyaret etmek için sabırsızlanıyorum. Geçen geldiğimizde otopark gibi bir yerde konser verdik. İzleyici tek kelimeyle harikaydı. Ama catering firması rezaletti. Türk mutfağı o kadar muhteşem bir mutfak ki o kadar kötü yemekleri bize nasıl yedirdiler aklım almıyor. Neyse konuyu dağıtmayalım. Türkiye’de neler olup bittiğini siz bana anlatın.

ELİF ŞAFAK: Türkiye’de son dönemde meydana gelen en büyük gelişme ordunun rolünün daralması. Türkiye’de ordu her zaman demokrasinin ve sistemin hamisi bir kurum olarak görülüyordu. Oysa siyaseti askerler değil, sivil politikacılar ve halk şekillendirmeli. Sivil toplum daha çok güç kazandı. Bu bence zaten olması gereken bir şeydi. Ancak diğer taraftan ifade ve düşünce özgürlüğü halen yeteri derecede önemsenmiyor. Cinsiyetler arası eşitlik ve kadına yönelik şiddet konusunda hâlâ kat etmemiz gereken çok uzun yollar var. Aile içi şiddet halihazırda Türkiye için çok önemli bir sorun. Türkiye elbette demokratik bir ülke ancak halen çok olgun bir demokrasiden bahsedemiyoruz. Kendi aramızda sürekli tekrarladığımız bir şaka var: Türk demokrasisinin ilerleyişi Mehter Takımı’na benziyor. İki ileri gidersek, bir geri geliyoruz. Özellikle de ifade özgürlüğü konusunda…
ROGER WATERS: Tıpkı her yerde olduğu gibi… Bence konuya şöyle bakmak lazım. Eğer Türkiye’de yaşayanlar ülkede olup bitenlerden medya aracılığıyla haberdar olabiliyorsa bu bile bir şeydir. Bazen başka ülkeler diğer ülkelerin iç politikasına o kadar karışıyor ki olup bitenlerden gerçekten bihaber olabiliyor ülkenin halkı, dolayısıyla da karar süreçlerine katılamıyor. Özgür irade çok önemli bir kavram.

Alıntı: milliyet.com.tr

Gıdalarda plastik kap numaralarına dikkat etmeli

Şikayetvar Genel Müdürü Dr. Ömer Deveci, AA muhabirine, plastik yoğurt kaplarının sağlık açısından risk oluşturabileceğini ifade etti.

Plastik türünün sağlığa zararlı olup olmadığını anlamak için numarasına bakılması gerektiğini belirten Dr. Ömer Deveci, şu bilgileri verdi: "Plastik kapta bulunan yoğurtları almadan önce ilk işiniz altında bulunan numarayı kontrol etmek olmalı. Üçgen işareti içindeki rakamlar size sağlığınız hakkında mesaj veriyor. ’5’ rakamı varsa, içiniz rahat olsun, Ama hiçbir rakam yoksa sağlığınız tehlikede demektir. ’5’ rakamı şişe kapakları, içecek kamışları, biberon, yoğurt kaplarında kullanılır ve zararsızdır. Tüketicilerin ve uzmanların plastik ürünlerin gıdada kullanımı hakkında verdikleri bilgiler gerçekten çok çarpıcı. Plastikler türlerine göre 1’den başlayarak 7’ye kadar numaralandırılıyor. Numara varsa kolay ama yoksa aman dikkat. Öte yandan 3, 6 ve 7 no’lu plastiklerden uzak durulmalı. Bunlar zararlıdır. Yoğurt alırken kullandığı plastiğe göre tercihinizi yapın."

Numaraların anlamı

Plastiklerin türlerine göre sınıflandırıldığını kaydeden Deveci, şunları söyledi: "1’in anlamı, PET veya PETE polietilen demektir. Genelde su, iki litrelik alkolsüz içecekler ve yağların konduğu pet şişelerde kullanılır. Cam gibi şeffaftır, zararsızdır. 2 ise HDPE yüksek yoğunluklu polietileni işaret etmektedir. Deterjan ambalajları ve pet sütlerde bulunur bu da zarar içermez. 3 rakamı PVC polivinil klorid içermektedir. Streç folyo, dış mekanda kullanılan eşyalar, plastik pipo, zemin malzemesi, duş perdeleri, şeffaf ve kabartmalı plastik ambalajlarda kullanılır, zararlıdır. 4 rakamı LDPE az yoğunluklu polietilendir. Kuru temizleme ve çöp torbaları, yemek saklama kaplarında bulunur, zararsızdır. 6’nın anlamı PS polistirendir. Yemiş paketleri, plastik bardak-tabak, markette etin satıldığı köpük tabak, hazır paket fast food ürünlerindendir, zararlıdır. 7 ise diğer ürünleri işaret etmektedir. Bunlar birden altıya kadar kullanılan plastiklerin dışında kalanlardır. Yemek saklama kapları ve bazı pet şişelerde bulunur, kullanılması oldukça zararlıdır."

Alıntı:AA

29 Nisan 2013 Pazartesi

Tamgün Faturası: Üniversitelerde Bazı Bölümler Kapanabilir

Tam Gün Yasası’nda yapılan değişiklik sonrası Türkiye ’nin en büyük iki tıp fakültesi ağır yara aldı. İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Cerrahpaşa ve İstanbul Tıp Fakültesi’nden 264 öğretim üyesi ayrıldı. İki tıp fakültesinde toplam 14 bölüm, öğretim üyesi yokluğundan kapanma tehlikesi altında.

2011 yılında Tam Gün Yasası’nda yapılan değişiklikle üniversitelerdeki öğretim üyeleri ‘ya üniversite ya özel muayenehane’ seçimine zorlanmıştı. Yasanın ardından Cerrahpaşa Tıp Fakültesi ile İstanbul Tıp Fakültesi’nde görevli olan 1001 öğretim üyesinden 264’ü istifa ederek görevinden ayrıldı. Kalan 737 öğretim üyesinden 311’i sadece derslere girebilir hale geldiği için hasta muayenesi yapamıyor. Sadece 426 öğretim üyesiyle hizmet vermeye çalışan Türkiye’nin en köklü iki tıp fakültesinde durum hiç de iç açıcı değil. Çünkü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Bölümü öğretim üyesi olmadığı için yaklaşık iki yıldır muayene için hasta kabul etmiyor. Bölümde yatışı yapılmış hastaları ise İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Kardiyoloji Enstitüsü’nden bir öğretim üyesi haftada iki gün gelip kontrol ediyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Ağız, Yüz ve Çene Cerrahisi’nde ise bir tane öğretim üyesi bile yok.

Profesörsüz kaldılar

BİR ÖĞRETİM ÜYELİ BÖLÜMLER: İstanbul Tıp Fakültesi’ne bağlı Aile Hekimliği, Göğüs Cerrahisi, Ağız, Yüz ve Çene Cerrahisi bölümlerinde sadece birer öğretim üyesi bulunuyor.

İKİ ÖĞRETİM ÜYELİ BÖLÜMLER: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne bağlı Göğüs Cerrahisi, Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastanesi, Üroloji Bölümü, Aile Hekimliği ve Estetik Cerrahi bölümlerinde ise ikişer öğretim üyesi bulunuyor.

130 YATAK BOŞ ÇÜNKÜ HEMŞİRE YOK: Tıp fakültelerinin diğer bir sorunu ise hemşire eksikliği. Birçok bölümde hemşire eksikliği bulunan fakültelerin bazı bölümleri birleştirildi. Toplam 2621 hasta yatağına sahip Cerrahpaşa ile İstanbul Tıp Fakültesi’nde 130 hasta yatağı hemşire eksikliğinden dolayı hizmet veremiyor. Mevcut hemşireler ise personel eksikliğinden dolayı izinsiz çalışıyor.

İKİ FAKÜLTEYİ BİR DE DEPREM RİSKİ VURDU: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi ile İstanbul Tıp Fakültesi’nin diğer büyük sorunu ise deprem riski. Nitekim İstanbul Tıp Fakültesi’ne bağlı Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları binası ile Çocuk Psikiyatrisi Bölümü deprem riski nedeniyle yıkıldı.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne bağlı Onkoloji binası ile Çocuk Kreşi binası yine depreme dayanıksız oldukları için kapatılmış durumda.

240 milyon lira birikmiş borçları var

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi ile İstanbul Tıp Fakültesi’nin tek sorunu öğretim üyesi eksikliği değil. Mali sorunlar nedeniyle her iki fakültenin 2006 yılından bu yana toplam 240 milyon lira birikmiş borcu bulunuyor. Bütçe eksikliğinden dolayı borçlarını ödeyemeyen fakülteler tedavi için firmalardan tıbbi malzeme ve ilaç alamıyor. Bu durumda fakülteler ilaçlara ortalama yüzde 25 oranında daha fazla ödeme yapıyor.

SGK hesabı: Ameliyatı öder, tansiyon-şekere karışmam!

Tıp fakültelerinin bu kadar borçlanmasının en büyük nedeni ise SGK’nın çeşitli hizmetler için ödediği Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) fiyatlarının düşük olması. Son yedi yılda tıbbi malzeme ve ilaç fiyatları yüzde 56 artarken SUT fiyatlarında herhangi bir artış olmadı.

Tıp fakültelerinin diğer bir sorunu da ‘ne kadar kaliteli hizmet o kadar düşük ücret’ mantığıyla finanse edilmesi. Örneğin böbrek ameliyatı olması gereken, fakat aynı zamanda tansiyon ile şeker hastalığı bulunan bir hasta böbrek ameliyatı olmadan önce tansiyon ve şeker tedavisi görmek zorunda. Hasta tansiyon ve şeker hastalığı tedavisi gördükten sonra böbrek ameliyatı oluyor. Bu durumda hasta böbrek ameliyatı olurken aynı zamanda şeker ve tansiyon tedavisi de görmüş oluyor. Ancak SGK tansiyon ve şeker tedavisi gören hastanın sadece böbrek ameliyatı ücretini ödüyor. Durum böyle olunca fakülteler mali açıdan zarara uğruyor.

Tasarruf önlemi: Personele de paralı Fakültelerin borçlanmasının bir diğer sebebi ise döner sermaye gelirinin az olmasına rağmen hastane giderlerinin çok büyük bir bölümünün döner sermayeden ödeniyor olması. Fakültelerde ders veren öğretim üyelerinin Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) ödeneği de dahil hastanelerin her türlü giderleri döner sermayeden karşılanıyor. Tıp fakültelerinin sıcak para sıkıntısı, öğrenci harçlarının kaldırılmasıyla daha da artmış oldu. Çünkü öğrencilerden alınan harç ücretleri döner sermayeye aktarılarak kısmi olarak bütçe açığının kapanmasını sağlıyordu. Ancak harçlar kaldırılınca fakültelere giren sıcak para da kesilmiş oldu. Maliye Bakanlığı ise 2013 yılında fakültelerde ders gören öğrencilere yapılan masrafın sadece yüzde 50’sini karşıladı. Kendi içinde tasarruf önlemleri alarak borçlarını ödemeye çalışan üniversite yönetimi, Cerrahpaşa ile İstanbul Tıp Fakültesi yönetiminden, bundan sonra üniversite bünyesinde çalışan 20 bin personelden bile özel yatak ücreti alınmasını istedi.

Hoca yok kapılarına her an kilit vurulabilir

İstanbul Tıp Fakültesİ Aile Hekimliği: 1
Göğüs Cerrahisi:1
Ağız Yüz Çene Cerrahisi: 1
Enfeksiyon Hastalıkları : 3
Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastanesi: 4
Farmakoloji ve Klinik Farmakoloji: 4

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi

Çocuk Kardiyoloji: 0
Ağız Yüz Çene Cerrahisi: 0
Üroloji: 2
Aile Hekimliği: 2
Çocuk Ruh Sağlığı: 2
Göğüs Cerrahisi: 2
Estetik Cerrahi: 2
Enfeksiyon Hastalıkları: 4

4 Nisan 2013 Perşembe

Müdürlükler Tekrar Birleşiyor



Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu Pazartesi günü itibariyle tüm birim amirleriyle birebir görüştü.

Bakan Müezzinoğlu, Sağlık Bakanlığı bürokratlarını değiştirme kararı aldı. Başta müsteşar olmak üzere, Bütün genel müdürlüklerin ve daire başkanlıklarının değişeceği belirtiyor.

Müezzinoğlu, yaklaşık 15 gündür yeni ekibini kurmaya başladı. Müzezzinoğlu'nun tamgün ve teşkilat yasasını beğenmediği ifade ediliyor.

Müezzinoğlu Müdürlükleri Birleştirecek


Sağlık Bakanı Müezzinoğlu, illerdeki teşkilat yapısı konusunda aldığı prifingler sonucunda bakanlığı temsil eden 3 farklı kurumun olmasını kabul etmedi.

Yeni bakan kamu hastanelerinin ayrı olabileceğini ancak sağlık müdürlükleri ile halk sağlığı il müdürlüklerinin ayrılmasına karşı çıktı. Bu kapsamda bürokratlarına birleşme için talimat verdi. Önümüzdeki günlerde konu netlik kazanacak. İllerde 1. Basamak ve 2. Basamak olmak kaydıyla bakanlığın 2 kurumu olacak. 2 il müdürlüğünün birleşmesine kesin gözüyle bakılıyor.Sadece zamanlaması konusunda belirsizlik var.


Alıntı:personelsaglik.net

31 Mart 2013 Pazar

Sağlık Bakanlığı, Yeni Atama ve Tayin Yönetmeliği'nde Nelerin Değiştiğini Açıkladı

Bakanlığımızca, sağlık hizmetlerinin yurt genelinde etkin ve verimli bir şekilde yürütülmesi amacıyla Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarında görev yapan sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfı personelinin atama ve yer değiştirmelerine ilişkin usul ve esasları belirleyen Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği hazırlanmıştır.

26 Mart 2013 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Yönetmelikte yer alan bazı düzenlemeler şunlardır:

· Tabip ve uzman tabiplerin farklı bir kadroda çalıştığı sürelere de hizmet puanı verilmesine dair düzenleme yapıldı.

· 657 sayılı Kanun’un 77. maddesi kapsamında ücretsiz izinde geçirilen süreler ile Kamu Hastaneleri Birliği bünyesinde sözleşmeli geçirilen sürelere de hizmet puanı verilmesi sağlandı.

· Zorunlu yer değiştirmeye tabi personelin görev yaptığı ilden başka bir ilde görevlendirilmesi halinde, eşi olan personelin de bu ile görevlendirilebilmesi için düzenleme yapıldı.

· Kamu Hastane Birlikleri bünyesinde sözleşme imzalayan personelin eşlerinin talepleri halinde eşlerinin görev yaptığı ile atanmasına veya sözleşme süresince görevlendirilmesine imkân sağlandı.

· Kurum içi naklen atamada en çok 5 tercih yapılabilmesi sınırı kaldırıldı.

· Stratejik personelin eş durumundan atamalarında kura şartı kaldırıldı.

·Sözleşmeli aile hekimi olarak çalışanların başka bir ilde aile hekimliği sözleşmesi imzalaması halinde o ile atanması imkânı sağlandı.

· Kamuda geçici işçi olarak çalışanların eş durumundan faydalanması sağlandı.

· Eşleri özel sektörde çalışanların prim ödeme süresi 4 yıldan 3 yıla indirildi.

· Aynı hizmet grubunda bulunan stratejik personelin eş durumu tayinlerinde eşlerin istedikleri ilde bir araya gelmeleri sağlandı.

· Mazeret tayin talebi uygun bulunan ancak görev yaptığı kurumda kadro olmamasından dolayı ataması yapılamayan personelin Bakanlık ve bağlı kuruluşlarının teşkilatları arasında atanabilmesine imkân sağlandı.

· Mazeret takibinde 6 yıllık süre 5 yıla düşürüldü.

· Eşinden boşanan personele C ve D grubu illerin yanında halen görev yaptığı hizmet bölgesi ve grubundaki illerden birine ya da alt bölge illerine atanma hakkı verildi.

· Terör eylemleri sebebiyle şehit, gazi veya mâlûl olanların Bakanlığımız personeli olan birinci derece yakınlarına döneme bağlı kalmaksızın nakil hakkı tanındı.

· Eş ve öğrenim mazeretinden tayin olanların da bir defaya mahsus alt bölge tayin talebinde bulunabilmeleri sağlandı.

· Kamu Hastane Birlikleri bünyesinde görev yapan personelin Birlik içinde Genel Sekreterlikçe yer değişikliğine imkân sağlandı.

Kamuoyunun bilgisine saygıyla sunulur.

Alıntı:saglik.gov.tr

Sağlık Bakanlığı Yeni Atama ve Tayin Yönetmeliği'nde Neler Değişti?


Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşları Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği, Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanarak, yürürlüğü girdi.

Yönetmelikle, sağlık hizmetlerinin yurt genelinde etkin ve verimli bir şekilde yürütülebilmesi için Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarında görev yapan sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfı personelinin atama ve yer değiştirmelerine ilişkin usul ve esasların düzenlenmesi amaçlanıyor.

Yönetmelik, bakanlık ve bağlı kuruluşların taşra teşkilatlarında görev yapan sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfı personelini kapsarken, merkez teşkilatlarından taşra teşkilatlarına, taşra teşkilatlarından merkez teşkilatlarına yapılacak atamalar ve görevlendirmeler ile eğitim ve araştırma hastanelerinde görev yapan eğitim görevlisi, başasistan ve asistanları kapsamıyor.

Yönetmeliğe göre, iller 6 hizmet bölgesine ayrılacak ve genel yönetmelikle hizmet bölgelerinde yapılacak değişiklikler bu yönetmeliğe aynen yansıtılacak.

İl ve birim bazında, yılda en az bir defa yenilenen, unvan ve branşlar itibarıyla bulunması gereken personel sayısını gösteren Personel Dağılım Cetveli (PDC) doluluk oranına göre iller, her unvan ve branşta en yüksekten en düşüğe doğru A, B, C ve D olarak dört hizmet grubuna ayrılacak. Ancak istihdam edilen personel sayısı 200′den az olan veya ülke genelinde tüm illerde PDC veya standart öngörülmeyen unvan ve branşlar için İstihdam Planlama Komisyonu’nca 2 ayda bir hizmet grupları belirlenerek ilan edilecek.

Hizmet puanı

Atama ve yer değiştirme işlemlerinde kullanılmak üzere, yönetmelik kapsamındaki personel için her atama döneminden önce atamaya esas olmak üzere çalışılan yerin özelliklerinin göz önüne alındığı hizmet puanı hesaplanacak ve atamalarda bu puan esas alınacak. Hizmet puanlarının eşitliği halinde ise mesleki kıdemi fazla olan personel atamaya hak kazanacak.

Hizmet puanının hesaplanmasında Kalkınma Bakanlığınca hazırlanan İl ve İlçelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Tabloları esas alınacak.

Bakanlık ve bağlı kuruluşlar, önceden duyurmak suretiyle talepte bulunan personeli geçici olarak görevlendirebileceği gibi ihtiyaç halinde re’sen de görevlendirebilecek. Resen görevlendirilen personel için süre bir mali yılda iki ayı geçemeyecek.

Bakanlık ve bağlı kuruluşların taşra teşkilatları da kendi birimleri içinde ihtiyaç halinde görevlendirme yapabilecek, ancak görevlendirilme bir mali yılda her seferinde 3 ayı, toplamda 6 ayı geçemeyecek.

Sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfı kadrolarına aday memur olarak atama ilk atama olacak. İlk atamada uzman tabip, uzman (TUTG), tabip, uzman diş tabibi, diş tabibi ve eczacı kadrolarına atanacaklar kurayla, diğerleri genel hükümlere göre sınavla atanacak. İlk atamada, atama dönemi olmayacak.

Yer değiştirme suretiyle atanma ve dönemleri


Personelin iller arası atamaları Ocak ile Haziran-Eylül döneminde yapılacak. Açık olan ve doldurulmasına ihtiyaç duyulan kadrolar ilan edilecek ve bu kadrolara atanmak isteyen personel, tercih yaparak müracaatta bulunacak. Bakanlık ve bağlı kuruluşları tercih sırasına bakmaksızın hizmet puanına göre atamaları tamamlayacak. Hizmet puanlarının eşit olması halinde tercih sıralamasına bakılacak. Bunun da aynı olması durumunda ise mesleki kıdemi fazla olan personel öncelikli olarak atanacak.

Ancak yer değiştirme suretiyle atama talebinde bulunan personelin görev yaptığı ilde hizmetlerin aksamaması için bakanlık veya bağlı kuruluşları sınırlama getirebilecek.

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 74. maddesi çerçevesinde diğer kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan kamu görevlileri, bakanlık ve bağlı kuruluşlarında durumlarına uygun kadrolara naklen atanabilecekler. Kurumlar arası atama kurayla yapılacak. Müracaatları kabul edilenlerin atanacakları yerler de tercihleri doğrultusunda kurayla belirlenecek.

Stratejik personel, dönem ve kura şartına bağlı olmaksızın naklen atanabilecek.

Sağlık ve eş durumu mazeretlerinin belgelendirilmesi ve ilgililerin talebi halinde personel farklı hizmet bölgelerine naklen atanabilecek.

Kendisinin veya kanunen bakmakla yükümlü olduğu eş, anne, baba veya çocuklarından birinin sağlık durumunun, bulunduğu yerde tehlikeye girdiğini veya görev yerinin değişmemesi halinde tehlikeye gireceğini sağlık kurulu raporuyla belgelendirenler, tedavinin yapılabileceği veya sağlığının olumsuz etkilenmeyeceği bir ilin münhal kadrolarına öncelikli olarak atanacaklar.

Eş durumu nedeniyle atama

Personelin eş durumu nedeniyle yer değişikliği talebinde bulunabilmesi için eşinin, 217 sayılı Devlet Personel Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname kapsamına giren bir kurum veya kuruluşta memur statüsünde çalıştığını belgelemesi gerekli olacak.

Eşlerin ikisinin de Sağlık Bakanlığı personeli olması halinde kıdeme bakılarak, D veya C hizmet gruplarından uygun bir ilde aile birliğinin sağlanması esas tutulacak.

Eşlerden biri bir başka kurumda çalışıyorsa, varsa o kurumla yapılan protokol hükümleri dönem beklenilmeden uygulanacak. Ancak başka kurumda çalışan eşin, bakanlık veya bağlı kuruluşunun personelinden Genel Yönetmelik hükümleri çerçevesinde unvan, kadro ve görev bakımından üst olması veya zorunlu yer değiştirmeye tabi personel olması halinde eş durumu ataması değerlendirilerek yapılacak.

Teşkilatın bulunmaması veya bir başka yerde istihdamı mümkün olmayan hallerde, ilgili kurumla koordinasyon sağlanarak eş durumu atama talebi değerlendirilecek.

Haklarında adli, idari ve inzibati bir soruşturma yapılmış ve bu soruşturma sonucunda bulunduğu yerde kalmalarında sakınca görülmüş personel, hizmet süresinin tamamlanması şartı aranmadan, yer değişikliği dönemlerine bağlı kalınmaksızın D hizmet grubu illere; il içinde yer değişikliği teklif edilen personel ise haklarındaki kararın mahiyetine göre atanacaklar.

Yönetici atamaları

İl müdürlüğü ve müdürlük unvanlarına, yönetmeliğin puan, PDC, süre ve dönem tayini ile ilgili hükümlerine bağlı kalmaksızın atama veya görevlendirme yapılabilecek.

Bu unvanlara atandıktan veya görevlendirildikten sonra başka yere atanma talebinde bulunanlardan; en az bir yıl süreyle bu görevleri yürütenler bir defaya mahsus olmak üzere talepleri doğrultusunda durumlarına uygun bir kadroya atanabilecekler. Bir yıldan az bu görevleri yürütenler ise önceki kadrolarının bulunduğu ildeki durumlarına uygun bir kadroya getirilecekler.

Bakanlık veya bağlı kuruluşlarının kadrosunda görev yapmakta iken, 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname kapsamında; genel sekreter, başkan, hastane yöneticisi ve başhekim olarak sözleşme imzalayanlardan iki yıl süreyle bu görevleri yürütenler, bir defaya mahsus olmak üzere talepleri doğrultusunda durumlarına uygun kadroya atanabilecekler.

Yeni açılan tesisler

Hizmete yeni açılan tesisler için ihtiyaç duyulan personelin il içinden karşılanması esas olacak. Ancak hizmeti aksatacak ölçüde personel ihtiyacı olan C ve D grubu illerde yeni açılan tesislere atama dönemine bağlı kalmaksızın il dışından atama yapılabilecek.

A ve B grubu illerde çalışan personelin müracaatları öncelikle değerlendirilmeye alınacak ve ataması uygun görülenler hizmet puanı usulüne göre yerleştirilecek. Buna ilişkin hükümler, yeni tesisin açıldığı tarihten itibaren 1 yıl uygulanabilecek.

PDC’de belirlenen sayıyı aşan personelden il merkezinde bulunanların; öncelikle il merkezine, il merkezinde boşluk bulunmaması halinde ilçe, belde ve köylere, ilçe merkezinde bulunanların ise öncelikle ilçe merkezine, ilçe merkezinde boşluk bulunmaması halinde belde ve köylere atama dönemine bağlı kalmaksızın ve hizmet puanı esasına göre resen ataması yapılacak.

Aynı hizmet bölgesi illerde aynı unvan ve branşta görev yapan personel, görev yaptığı bakanlık ve bağlı kuruluş teşkilatı içinde uygun görülmesi halinde karşılıklı olarak yer değiştirebilecek.

Yönetmeliğin geçici maddesine göre, 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname gereğince kamu hastane birliklerinin kurulduğu tarihte baştabip ya da baştabip yardımcısı olarak görev yapmakta olup en az 6 ay süreyle bu görevlerini yürütmüş olanlar, bir ay içinde müracaat etmeleri şartıyla bir defaya mahsus olmak üzere PDC dikkate alınarak talep ettikleri yere atanabilecekler.

Yönetmelikle, 8 Haziran 2004 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “Sağlık Bakanlığı Atama ve Nakil Yönetmeliği” yürürlükten kaldırıldı.

Alıntı:doktoraktüel.com

21 Şubat 2013 Perşembe

Sağlık Bakanlığı 5 yıllık hedeflerini açıkladı


Milletvekillerine bir sunum yapan çiçeği burnunda bakan, yeni dönüşüm programının ayrıntılarını verdi. Sunuma göre doğal afetlere hazırlık da Sağlık Bakanlığı'nın önemli gündem maddelerinden biri. Hastanelerin depreme dayanıklılığı gözden geçirilecek. Deprem ya da afet durumunda daha hızlı bir tıbbi müdahale için Türkiye 29 sağlık bölgesine bölünecek. Çalışmalar buralardan koordine edilecek. Depremlerde muhtemel yıkımlar dikkate alınarak ‘gemi hastane' modeli hayata geçirilecek. Ülkenin 3 tarafındaki denizlerde bu gemi hastaneler sürekli hazır bekletilecek.

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun sunduğu planın en dikkat çekici başlıklarından biri de Başbakan Tayyip Erdoğan’ın sıkça vurgu yaptığı ‘nüfus artış hızı’yla ilgili... Örneğin, kürtaj ve düşük, bir doğum kontrol yöntemi olmaktan çıkarılacak. Sezaryen oranları azaltılacak. Çok çocuk için evli çiftler bilinçlendirilecek. 24 saat ücretsiz hizmet veren, ‘üreme sağlığı danışma hattı’ kurulacak. Öğrenciler, er ve erbaşlara da üreme sağlığı eğitimi verilecek. Tıbbi mecburiyet veya herhangi bir sebeple istemeyerek düşük yapan kadınlara psikolojik destek sağlanacak.

Bireyin sağlığını hedef alan unsurlarla mücadele geliştirilecek. Bu çerçevede, sağlıklı beslenme teşvik edilirken kilolu bireylerin tespiti, izlenmesi ve tedavisi için çalışmalar yapılacak. Halkın beslenme ve spor yapma tarzını izlemek için veri toplama sistemi kurulacak. Sigara ve uyuşturucu gibi bağımlılık yapan maddelerin açık ve gizli reklamlarıyla mücadele edilecek. Su, hava ve toprak kirliliğinin insan sağlığına olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla seferberlik başlatılacak. Bu çerçevede kirli çıkan damacana ve ambalajlı sulara sıkı takip yapılacak. Dolumdan dağıtıma kadar polikarbon şişelerin temizliği adım adım izlenecek.

Hasta yakınlarının kapı kapı dolaşıp kan ve kan ürünü arama çilesinin bitirilmesi de hedefler arasında. Kızılay ile yapılacak işbirliği çerçevesinde kan tedariki güçlendirilecek ve ‘acil kan anonsu’ sona erecek. Aile hekimliğinin ilaç yazmanın ötesinde teşhis ve tedavide etkin rol oynaması için önemli adımlar atılacak. Bu çerçevede aile hekimlerinin kan ve idrar tahlili yapabilmesi amacıyla laboratuvar imkânı sağlanacak. Hastanelerden alınan randevular, aile hekimliği sistemine entegre edilecek. Aile hekimindeki randevular hastanelerde de geçerli olacak.

KOZMETİK KAYIT SİSTEMİ KURULACAK

Stratejik planda, parfüm, şampuan, saç boyası, ruj gibi ürünlerde yaşanan sahtecilikle mücadele de yer alıyor. Buna göre ilk kez ‘kozmetik ürün kayıt sistemi’ kurulacak. Böylece her ürün, kimlik numarası sayesinde üretim bandından satış anına kadar izlenecek. Bu numara dışındaki ürünlerin satışı önlenecek. Meslek hastalıklarının tespitini ve bildirimini artıracak kayıt sistemi de hayata geçirilecek.

Sağlık Bakanı Müezzinoğlu, ‘Sağlıkta Kamu Özel İşbirliği Modeli ve Kamu Hastaneleri’ başlıklı bir sunum da yaptı. Bunun ayrıntılarında da şu hususlar öne çıktı: “Kamu-özel ortaklığıyla hastane kampüsleri 5 yıl içinde bitirilecek. Şehir hastaneleriyle hasta yatak odaları bir veya iki yataklı olacak. Bünyesinde lavabo, tuvalet ve duş barındıracak. Hastane kampüslerinde ‘anne evleri’ kurulacak. Bu evler, sadece annelere hizmet veren, çeşitli sebeplerle hastaneye ulaşımında zorluk yaşayan, doğumu yaklaşan anne adaylarını barındıracak. Erken doğum yapan anne ve bebeklerine de hizmet verecek anne evleri, bebeğin annesi tarafından daha çabuk emzirilmesini sağlayacak. Yine şehir hastanelerinde hasta ve yakınlarını araçları ile karşılama hizmeti de verilecek. Valeler otellerde olduğu gibi araçları ücretsiz yeraltı otoparklarına park edecek. Hasta yakınları, araçları için park yeri aramaktan kurtulacak.

Alınıt: egedesonsöz.com

8 Şubat 2013 Cuma

Aile Hekimliği'nde Hedef ,Pratisyen Hekimlerin Sistemde Yer Almaması


''Meselâ bu yıl aile hekimleri ciddî bir eğitimden geçecekler, sınavlardan geçecekler. Bu eğitimlerle tıbbî bilgi bakımından ciddî şekilde takviye edilmiş olacaklar. Ama zaman içinde hedeflenen şey, artık tıp fakültesini bitirmiş pratisyen hekimlerin bu işi yapmaması. Aile hekimliği uzmanı olmaları. Oraya doğru bir geçiş olacak''

''Biraz daha yılların geçtiğini düşünelim. Bu sistemin oturduğunu düşünelim. Bundan hekim de daha memnun olur. Hekimler daha nitelikli hâle geldiğinde, hekimlerin ihtiyaçları karşılandığı zaman daha iyi olacak.''


İstanbul Halk Sağlığı Müdürü TAŞDEMİR: “İki farklı müdürlük var, ama vatandaşın aldığı hizmet aynı. Vatandaş yine aile hekimine gidiyor. Biz Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’nun İstanbul’daki temsilcisiyiz. Vatandaşa hastane dışında hizmet olarak yansıyan şeylerin hemen hemen tamamı bizde. Biz topluma yönelik çalışmalar yapıyoruz.

”İl Sağlık Müdürlükleri ile Halk Sağlığı Müdürlüklerinin görev alanları karıştırılıyor. Aradaki fark nedir?

İki farklı müdürlük var, ama vatandaşın aldığı hizmet aynı. Hizmet verme bakımından eski yapı devam ediyor. Vatandaşın sağlık teşkilâtı ile ilişkisi bürokratik ilişkiden ziyade hizmet alma ilişkisidir. Sağlığıyla ilgili şikâyeti olur, kendi gider ya da bir yakınını götürür. Böyle baktığımızda bir tarafta aile hekimliği var. Aile hekimliği bizde… Değişen bir şey yok, vatandaş yine aile hekimine gidiyor. Benim buraya gelip ikinci bir müdür olarak atanmam, teşkilâtın ayrılmış olması vatandaşa hiçbir şekilde yansımıyor. Hastaneye gidiyorsa, yine aynı hastaneye gidiyor. Zaten artık geçmişte olduğu gibi farklı kamu hastaneleri yok, yapı birleşti. Dolayısıyla insanlara yansıyan bir şey yok. Ancak, meselâ vatandaşın ambalajlı sular ile ilgili bir şikâyeti var. O bizi ilgilendiriyor. Sigara, tütün denetimi bizi ilgilendiriyor. Vatandaş devletin bir kanalından girdiği zaman, bu şikâyetini ilettiği zaman bu oradan bize zaten geliyor. Eskiden yanlış yere gittiğinde orada tıkanabiliyordu. Yani bu tür spesifik başvurular dışında vatandaşın aldığı hizmet bakımından değişen bir şey yok. Ha ne olur, aile hekimini değiştirmek istiyor diyelim. Onun başvurusunu bize ya da ilçe teşkilâtımıza yapacak.

İl Sağlık Müdürlüğü ne yapıyor artık?

Eskiden her şey oradaydı. Biz tedavi edici hizmetleri üçe ayırıyoruz birinci, ikinci ve üçüncü basamak diye. Birinci basamak aile hekimliğine tekabül ediyor. Bir ilçe devlet hastanesi ikinci basamaktır. Ama bir eğitim ve araştırma hastanesi ya da bir üniversite hastanesi, üçüncü basamak. Şimdi birinci basamak bizde kaldı, ikinci ve üçüncü basamak –müstakil üniversite hastanesi olanlar hariç- kamu hastane birliği şeklinde yapılandı. İl Sağlık Müdürlüğü’nde vatandaşa hizmet olarak yansıyan 112 var. Onun dışında hastanelerin, özel hastanelerin, tıp merkezlerinin denetlenmesi ve ruhsatlandırılması, eczanelerin, kozmetiklerin denetlenmesi… Bir de bu çoklu yapıda koordinasyonun sağlanması gibi bir görevi var.

Hiyerarşik yapıda Bakanın ildeki temsilcisi İl Sağlık Müdürüdür. Biz Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’nun temsilcisiyiz. Vatandaşa hastane dışında hizmet olarak yansıyan şeylerin hemen hemen tamamı bizde. Yani buna obezite, tütün mücadelesi, bulaşıcı hastalıklar, kanser kayıtlarının tutulması dahil, yani hastanelerde yapılan şeylerin bir kısmını da biz burada takip ediyoruz. Meselâ, bir bulaşıcı hastalığı olan kişi hastaneye yatabilir. Başkalarına bulaştırıp bulaştırmadığını biz araştırıyoruz, gerekirse temaslıların aşılamasını biz yapıyoruz. Meselâ, kanser hastasının birinci basamakta aşağı yukarı hiçbir işi yok. İş hastanede. Ama kanser kayıtçılığı, kanser taramaları, şeker hastalığıyla ilgili mücadele bizde. Obezite ile mücadele, sağlıklı okullar, beyaz bayrak, yani topluma yönelik sağlık hizmetleri bizde. Toplum sağlığı, halk sağlığı dediğimiz o zaten. En temel fark klinik branşlarda, yani hastane boyutunu düşündüğümüzde, hekim bireyle/ hastayla muhatap olur. Kendine gelen kişiyi belli mahremiyet şartları içinde kabul eder. Muayene eder, teşhis koyar, tedavi yapar vs. Bizde öyle değil. Biz topluma yönelik çalışmalar yapıyoruz. Muayene-teşhis-tedavi sürecini toplum ölçeğinde işletiyoruz. Aile hekimi de bireye hizmet veriyor. Meselâ aile hekimi kendisine kayıtlı bir ailenin bebeğinin aşısını yapıyor. Ama okul aşılarını biz topluca yapıyoruz. Toplum sağlığı merkezleri üzerinden böyle bir farkımız var. Belki bu da zaman içinde aile hekimliklerine aktarılabilir. Ama şu anki yapı böyle.

Daha çok hastalıklara karşı bilinçlendirme ve koruma işi yapıyorsunuz yani?

Evet koruyucu hekimlik diye bir şey oturmuştu. Bunun bir adım ötesi sağlığın geliştirilmesidir. Böyle bir kavram var. Sağlığın korunması var, bundan öte geliştirmek var. Yani insan daha iyi olsun. Sağlıklısınız, bir şeyiniz yok, kilo probleminiz filan yok. Risk faktörleriniz az. Ama daha iyi olabilirsiniz, daha fazla spor yapabilirsiniz. Diyetinizi biraz daha iyileştirebilirsiniz. Psikolojiniz daha iyi olabilir vs. Dünya Sağlık Örgütünün sağlık tanımı var. “Bedenen, ruhen ve sosyal açıdan tam bir iyilik hâlidir” diyor. Bu ilginç bir tanım. Bedenen, ruhen hadi tamam anladık da, sosyal? Sağlığın geliştirilmesi diye bir genel müdürlük kuruldu Türkiye’de. Bu ilginç bir şey... Sağlığın geliştirilmesi için çaba gösteriliyor. Vatandaşı bilinçlendirmek üzere eğitimler, kamu spotları, yani sağlığın korunması, geliştirilmesi, birinci basamak hizmetler… Bunun yanında Halk Sağlığı Laboratuvarlarımız var.

Aile hekimliğinden söz ettiniz. Tabiî yeni bir uygulama Türkiye için. Bu uygulama tuttu mu? Ve hekimler bazında ve hastalar nezdinde farklı şikâyetlerde olabiliyor. Hekim başına düşen hasta sayısı fazla… Hastalar istediklerini bulabiliyorlar mı?

Aile hekimliği 2005’te pilot uygulama olarak Düzce’de başlamıştı. 2010’un son aylarında da İstanbul dahil edildi. İki yılı biraz geçti. Yani İstanbul bu uygulamaya katılan son illerdendi. Sistem oturdu. Daha doğrusu tuttu diyelim. Tutmayabilir, deniyordu, ama tuttu. Biz 2004 yılında üniversite olarak Sağlık Bakanlığı için hekimler arasında bir araştırma yaptık. Yani “Bu sistem tutar mı tutmaz mı? İyi mi kötü mü? Size göre nasıl?” diye… Hekimler ağırlıklı olarak “Bu iyi bir sistem, ama biz böyle büyük değişimlere aşina değiliz. Öyle bir tecrübemiz ve kültürümüz yok. Yüzümüze gözümüze bulaştırırız, o yüzden fazla oynamayın. Sağlık ocaklarını biraz iyileştirmek yeter, fazla karıştırmaya gerek yok” dediler. Biz bu bilgiyi, veriyi alıp oradan aktarmakla görevliydik… Ama kendimi tutamayıp araya girdiğim tek yer buydu. Yani “Onlar yapıyor da biz niye yapamıyoruz? Biz ne zaman ‘yapabiliriz’ diyeceğiz? Yüzümüze gözümüze bulaştırmayız diyeceğiz?” diyordum. Çok şükür öyle de oldu. Şu anda tuttuğunu görüyoruz.

Kalabalık nüfusa rağmen başlanması iyi oldu. Nüfus kalabalık, ama o nüfusa illâ “Aile hekimine gideceksin!” denilmiyor. Meselâ Hollanda’da insanlar aile hekimine uğramadan hastaneye gidemiyor. Öyle bir sınırlama var. Çünkü aile hekimi başına düşen nüfus 2300 kişi, öyle 1000 filan değil. Hekim başına nüfus başka bir şey, aile hekimi başına düşen nüfus başka bir şey, buna dikkat etmek lâzım. Orada sayılar biraz daha iyi. Bizde biraz yüksek, doğru, ama insanların direkt hastaneye gitme imkânları var. Dolayısıyla bizim aile hekimi başına düşen kişi sayımız 3500’ün biraz üzerinde. Günlük görülen hasta sayısı eskiden olduğu gibi 120-130 kişi değil. Sayılar belli. Aile hekimi başına düşen muayene sayısı 40 civarında. Ama iyi bir şey oldu. Önceden poliklinik yükünün yarıdan fazlası hastanede idi, şimdi ise aile hekimliğine kaymış durumda. Bu zaman içinde artacaktır diye umuyoruz. Çünkü aile hekimliği de epey desteklendi ve geliştirildi. Bunu vatandaşın bir kısmı görmüyor ya da bilmiyor olabilir. Nasıl? Meselâ Aile Hekimliğinde bizim çok güzel bir laboratuvar hizmetimiz var. Hastanelerden asla geri olmayan ve Türkiye’nin en büyük laboratuvar sistemi. Yani bu eskiden olduğu gibi sağlık ocağının bir köşesinde yapılan bir şey değildir. Her gün kanlar alınıyor, mükemmel bir lojistik sistemi ile gidiyor. Beş ayrı laboratuvarda bunlar analiz ediliyor. Ve ertesi gün hekimin ekranına düşüyor. Bunun arkasından görüntüleme gelecek meselâ. Belli filmler çekilecek, bunlar elektronik ortamda tutulacak. İnsanlara filmleri artık cd’lerde veriliyor. Eskiden olduğu gibi poşetlerde filan değil. Bu da kaldırılmış oldu. Elektronik ortamdaki filmleri hekimler istedikleri yerde raporlayabilecekler. Yani işimiz kolay, hızlı ve ekonomik hâle gelecek. Bunu da yapacağız inşallah.

Bunun yanında aile hekimlerini de biraz daha geliştirdiğimiz zaman… Meselâ bu yıl aile hekimleri ciddî bir eğitimden geçecekler, sınavlardan geçecekler. Bu eğitimlerle tıbbî bilgi bakımından ciddî şekilde takviye edilmiş olacaklar. Ama zaman içinde hedeflenen şey, artık tıp fakültesini bitirmiş pratisyen hekimlerin bu işi yapmaması. Aile hekimliği uzmanı olmaları. Oraya doğru bir geçiş olacak. Mevcut aile hekimliği eğitimi hastane ağırlıklı bir eğitim. Yani hastane odaklı… Birinci basamak odaklı değil. Şimdi birinci basamakta yapacaklar bunu. Eğitim Araştırma Hastaneleri ve Üniversite Hastaneleri “eğitim aile sağlığı merkezleri” oluşturacaklar kendi muhitlerinde. Hem hastanesine gelir temin etmiş olacak, hem asistan hem de öğrenci yetiştirecek. Ayrıca, o bölgenin hizmetini vermiş olacak. Böylece aile hekimleri yavaş yavaş uzman statüsünü kazanmış olacaklar. Düşünün yakınınızda bir yer, sizi, çocuğunuzu, ailenizi tanıyor… Bu güzel bir şey. Elektronik kayıtlar var. Geçmişte ne olduğunu görebiliyor. Biraz daha yılların geçtiğini düşünelim. Bu sistemin oturduğunu düşünelim. Bundan hekim de daha memnun olur. Hekimler daha nitelikli hâle geldiğinde, hekimlerin ihtiyaçları karşılandığı zaman daha iyi olacak.

Halk şu anda bu sisteme nasıl bakıyor?

Memnuniyet durumu izleniyor, oran ciddî manada yükseldi. Ama daha yapacağımız şeyler var. Memnuniyet oranı yüzde 80’e yaklaştı derken yüzde 20’yi de unutmamamız lâzım. Onlar niye memnun olmuyor. Onun için ne yapmak lâzım diye.

Gerçi bazen aile sağlığı merkezleri “ilâç yazdırma yeri” gibi görülüyor. Bu normal midir?

Bizim burada yaptığımız, insanların ilâç yazdırırken bile kontrol ve takip altında olması. İlâç yazdırmanın da bir usûlü olması lâzım. Bu bir kültür. Bunun değişmesi biraz zaman alıyor.


Hollandalılar Bize Danıştı

Tabiî hastalığın devlete yüklediği maliyet fazla. Yani insanları hastalıktan korumak için yapılan çalışmalar devlet için daha kârlı olur her halde?

Evet, buraya harcadığınız her 1 lira, öbür taraftan 3-4 lira tasarruf getiriyor. Yani sadece parayı düşünüyor olsanız bile bunu yapmanız lâzım. Koruyucu hizmetler her açıdan önemli. Ekonomik açıdan da, insanların çektiği bedenî ve ruhî yük olarak da baksanız, koruyucu hizmetler daha önemli tabi. Ona kaynak ayırmak gerekiyor.
Geçen Cuma Hollanda’dan 57 kişilik bir heyet geldi. Bir kısmı da bizimle buluştu. Diyorlar ki, “Hollanda’nın nüfusu İstanbul’un nüfusu kadar. Bütçesi Türkiye kadar. Sağlığa ayırdığı pay oransal olarak daha fazla. Nüfusumuz artıyor. Ne yapacağız?” Yani, masraf fazla, talepler artıyor diyorlar. Refah toplumuyuz... Onlar dahi maliyet artışından kaygılı… Oradaki bakanlığın adı “Sağlık, Spor ve Refah Bakanlığı.” Bakanın sağ kolu olduğu söylenen bir genel müdürle sohbet ettik. “Nasıl yapıyorsunuz?” diyor. “Bu kadar az parayla bu kadar fazla nüfusa nasıl hizmet veriyorsunuz?” diye soruyor. Tecrübemizden faydalanmak istiyorlar. Koruyucu hizmetleri iyi seviyede vermelerine rağmen, maliyet artışına çözüm arıyorlar. Bizim de onlardan örnek alacağımız çok şey var.

Mustafa Taşdemir kimdir?

Doç. Dr. Mustafa Taşdemir, 1963 yılında Amasya’da doğdu. İlköğrenimini Amasya’da, ortaöğretimini Samsun Anadolu Lisesi’nde ve lise eğitimini Kuleli Askeri Lisesi’nde tamamlayan Taşdemir, 1982-1984 yıllarında Boğaziçi Üniversitesi’nde tarih ve felsefe okudu. Ardından girdiği Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1990 yılında mezun oldu. Göreve başladığı ilk yer olan Sivas Şarkışla’dan sonra Ankara’nın Ayaş ilçesinde bir yıl çalıştı. 1994 yılı başında, mezun olduğu Marmara Üniversitesi’nde halk sağlığı ihtisasına başladı. Sağlıkta kalite yönetimi alanında hazırladığı uzmanlık teziyle 1998’de halk sağlığı uzmanı oldu ve kalite yönetimi uygulamalarında uzmanlaşmak amacıyla özel sektörde çalışmaya başladı. 2001 Yılında Marmara Üniversitesi’nde şimdiki adıyla Sağlık Bilimleri Fakültesi Sağlık Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. 2008’de aynı üniversitede Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’na geçti. 2004-2005 yıllarında Sağlık Bakanlığı Ulusal Sağlık Akreditasyon Sistemi Yönlendirme Komitesi üyesi olarak çalıştı. 2008-2009 döneminde yaklaşık 1 yıl süreyle Sağlık Bakanlığı’nda kıdemli eğitim ve araştırma koordinatörü olarak görev yaptı. 15.05.2012 tarihinde İstanbul Halk Sağlığı Müdürlüğü’ne atanan Doç. Dr. Mustafa Taşdemir çeşitli dergilerde hakemlik ve editörlük yapmaktadır.
Evli; biri kız, üç çocuk babası olan Taşdemir, İngilizce ve Almanca bilmektedir.

Alıntı:  ABDULLAH ERAÇIKBAŞ-FARUK ÇAKIR-YENİ ASYA

Ağrı'da Hamile Doktora Tekme...

Edinilen bilgiye göre, Ağrı Devlet Hastanesi'nde görev yapan 7 aylık hamile nöroloji uzmanı Nevroz Ünlü, poliklinikte muayene yaptığı sırada bir hasta yakını olduğu öğrenilen F.E. adlı kişinin saldırısına uğradı.

Uzun süre beklediğini ileri süren F.E. duruma sinirlenip, hastasına daha önce bakmasını isteyerek, Ünlü'nün üzerine yürüdü. Kadın doktorun karnına tekme atan F.E. çevredekilerin müdahalesiyle poliklinikten uzaklaştırıldı. Olayın ardından Ünlü'ye, doktor arkadaşları tarafından acil serviste müdahale edildi. F.E. ise polis ekiplerince gözaltına alındı.

Ünlü'ye 10 gün iş göremez raporu verildiği, olayla ilgili soruşturma başlatıldığı bildirildi.

Ağrı Tabipler Odası, Sağlık İş-Sen ve Dev Sağlık-İş Sendikası Ağrı Şubesi, ortak yaptıkları basın açıklamasında, doktorun darp edilmesi olayını kınadı.

Tabipler Odası Başkan Heval Bozdağ, Ünlü'nün 105'inci hastasını muayene ettiği sırada bir hasta yakınının saldırısına uğradığını belirtti. Bozdağ, Ünlü'nün artık hasta bakamaz duruma geldiği sırada bu saldırının gerçekleştiğini ifade ederek, şunları kaydetti:

"Arkadaşımız, bir hasta yakını tarafından darp edilmiştir. Bunun her yıl birçok örneğini görüyoruz. 'Bunun izahı nedir-' Bu olaylar neden tekrar edilmektedir. Darp edilen bir kadın hekim. Kadına yönelik şiddetin gündemden bir türlü düşmediği ülkemizde bu seferde sağlıkta şiddetin hedefi bir kadın oldu. Şiddet mağduru kadın hekim arkadaşımız aynı zamanda 7 aylık hamile ve bir anne. Saldırgan, arkadaşımızın karnına tekme atmaktan sakınmıyor. Bu kişiyi gözü dönmüş yapan ne-" dedi.

Ağrı Devlet Hastanesi yönetimi de internet sitesinden olayı kınayarak, "Hastanemiz doktorlarından nöroloji uzmanı Nevroz Ünlü, hasta yakını tarafından darp edilmiştir. Hastane yönetimi olarak bu saldırıyı kınıyoruz" ifadeleri kullanıldı.

Alınıt:AA