23 Ekim 2017 Pazartesi

Sosyal Medya ve Gelecekte Sağlık

Uzman Dr. Chiang’ın ağzından, sosyal medya kullanımı ve halk sağlığı ile ilgili yazısını yayınlayalım istedik.Kendisi gelecekte sağlıkta söz sahibi olacak kişilerin başında gelmekte:

#HCSM: Halk Sağlığını Nasıl Etkiler?
Dr. Austin Chiang
Sosyal medyanın bugünki kullanım yaygınlığına bakıldığında halk sağlığı için de kullanılmaya başlaması şaşırtıcı değil. Sosyal medyanın, sağlık konusunda farkındalığı arttırmasıyla kapasitesi oldukça ileri bir seviyeye taşındı. Sosyal medya eşi benzeri olmayan uygulamalarıyla acil sağlık ve salgın takibi de dahil birçok halk sağlığı konusunu yakından etkiliyor. İşte halk sağlığı üzerinde medyanın oluşturduğu büyük etkilerden bazıları.

1. Sosyal medya yoluyla grip takibi
Yapılan çalışmalar, sosyal medyanın diğer grip takip sistemlerinden çok daha fazla işe yaradığını gösteriyor. Pensilvanya Üniversitesi’nden araştırmacılar, New England Journal of Medicine (NEJM)’de yayınladıkları bir makalede, belli bölgeye yönelik acil aşılandırma gerektiğine dair tweetlerin, aşı farkındalığını diğer kanallardan daha fazla arttırdığını söylüyor. Aynı zamanda kamuya mal olmuş ünlü kişilerin tweet ya da haberlerinin kamu üzerinde daha fazla etki oluşturduğu biliniyor, mesela Rihanna’nın grip hakkında attığı tweetle grip aramalarının tavan yaptığı bir çalışmada gösteriliyor.
Araştırmacılar, ayrıca 2009 H1N1 domuz gribi aşısına dair twitter görüşlerini incelediğinde, olumlu ya da olumsuz düşüncelerin coğrafi olarak kümelendiğini, yani sürü güdüsüyle hareket edildiğini gösterdi. Bu sonuç, medyanın etkilerini anlamada ve bu boşlukların doldurulmasına dair geliştirilecek politikalarda ipuçları verebilir.

2. Sosyal medya yoluyla davranış geliştirme
Hastalar, avukatlar ve ilaç-tıbbi cihaz şirketleri halka aynı mesajı gönderebilmek için sosyal medyayı kullanırlar.  “Dove Evrimi" kampanyası sosyal medyada hızla yayılmış ve magazin kapaklarının ve reklamların nasıl gerçekçi olmayan bir güzellik anlayışı yarattıklarını gözler önüne sermiştir. Tahmin edileceği gibi, diğer gruplar da sosyal medyayı göğüs kanserinden, doğum kontrol politikalarına ya da sigara bırakmaya kadar pek çok konuda farkındalık uyandırmak ve bilgilendirmek amacıyla kullanmıştır.
İnsanlar halka açık bir ortamda düşüncelerini ifade ettiklerinde potansiyel olarak halk sağlığı için bir tehdit oluşturabilir. Mesela kamuya mal olmuş ünlü kişiler tarafından aşılandırma karşıtı bir hareket uzun süredir devam ediyor ve halk sağlığı uzmanları arasında alarma sebep oluyor. Daha da endişelendirici olan şu ki, bu kişisel görüşler sınırlar ötesindeki başka ülkelere kadar hızla ve kolaylıkla yayılabiliyor. Bir çalışma gösteriyor ki, Avrupa’da 2013 yılında sosyal medya etkisi yüzünden 26 bin kızamık vakası gerçekleşti.

3. Acil yardım ve Ushahidi
Ushahidi, Mogadishu tarafından 2010 Haiti depreminde acil yardım için kilit bir rolü olan sosyal medya platformuydu. Haiti’de mobil hizmet sağlayıcıları bu sosyal medya platformuna erişimi açtı ve acil durumlarda(yangın, kayıp insanlar, kirlenmiş sular, enfeksiyon hastalıkları, besin kıtlığı, hırsızlık, kapalı yollar, seller vb. ) yardım için diğerleriyle bağlantı kurulabilmesini sağladı. GPS ile yer tespiti aynı zamanda organizasyonların ihtiyaç bölgelerine ulaşımını kolaylaştırdı. Aynı zamanda Haiti depremi gerçekleştiğinde 1.4 milyon düzeltme ile şu ana kadarki en detaylı harita biçimlendirilmiş oldu. Aynı zamanda bir mobil hizmet sağlayıcısı, kolera salgın takip sistemiyle 630 bin Haitili insanın yer değiştirmesinin ve salgından kurtulmasının sağlandığını söyledi.

4. Twitter’daki tıbbi makaleler
Twitter’da tıbbi ve bilimsel makalelerin ne kadar yayınlandığıyla ilgili çalışmalar bulunuyor. Bulgulara göre etkili yayınlar olan Nature, Science, NEJM and The Lancet degilerinin de dahil olduğu 4 bine yakın tıbbi ve bilimsel derginin Twitter hesabı bulunuyor. Mesela 2010-2012 yılları arasında yayımlanan 1.4 milyon akademik makalenin yüzde 9 buçuk kadarı Twitter’da yayımlandı. Örneğin NEJM, çalışmaların neredeyse yarısına Twitter sayfasında da yer verdi.   
Bununla birlikte, Twitter'deki popülerlik, bu makalelerin çok sık atıf aldığını veya içeriğinin bilimsel olarak çok sağlam olduğunu doğrudan yansıtmıyor. Aslında, popüler çalışmalar daha çok güncel olaylarla ilgili oluyor. Mesela, en çok tweet edilen çalışma, PNAS'tan Fukuşima felaketi ve nükleer bulaşma ile ilgili bildiriler olarak görünüyor. Benzer bir şekilde, daha fazla tweet atılan dergilerin daha iyi, daha güvenilir olması da gerekmiyor.

5. Bir araştırma aracı olarak sosyal medya
Daha önce de belirtildiği gibi, sosyal medya içeriği grip salgınlarını izlemek ve antibiyotiklerle ilgili yanlış anlamaları vurgulamak için kullanılmıştır. Birçok araştırmacı, hem insanlara doğrudan sorular sormak, anketler düzenlemek yoluyla hem de genel olarak tweetlerin içeriğini analiz ederek sosyal medyayı bir veri kaynağı olarak kullanabiliyor. Sosyal medya bir veri kaynağı olarak daha fazla tanınmaya başlandıkça, Twitter’ın kendisinin de sağladığı metrik ölçümler, analiz yapan uygulamalar geliştirildi. Tıbbın bilimsel odağının yanı sıra, hikayeleştirmenin, kendi hastalığını ve mücadelesini anlatmanın sosyal medyada nasıl etki oluşturduğu gibi sosyal odaklı araştırmalarda da kullanılıyor, bu konuda özellikle kanserden kurtulanların hikayelerini anlatarak nasıl diğerlerini etkileyebildiğini araştırmak için dilbilim çalışmaları da yapılıyor.

Obezite Ameliyatları:Kriterleri Tartışmalı..

Türkiye’deki kadınların yüzde 20,9’u erkeklerin ise yüzde 13,7’si obez. Dünya sağlıkÖrgütü (WHO) obeziteyi en riskli 10 hastalıktan biri olarak kabul ediyor. Sağlık Bakanlığı’na bağlı kamu hastanelerinde yapılacak mide küçültme ameliyatları için vücut kitle endeksinin 40 ve üzeri olması gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre ise, yan hastalığı bulunan kişilerin vücut kitle endeksi en az 35, yan hastalığı bulunmaya kişilerde ise bu değer 40 ile sınırlandırılıyor. Obezite gitgide yayılırken arama motorlarına ‘mide küçültme ameliyatı’ yazdığımızda birçok Reklamkarşımıza çıkıyor. Bazı cerrah ve hastaneler de, bu ameliyatları birkaç dakikalık telefon görüşmesinin ardından yapılıp yapılamayacağını söylüyor. Reklamlarda çıkan numaraları aradığımızda telefonu açan doktor veya asistanları vücut kitle endeksi 30’un üstünde olan kişilerin ameliyat olabileceklerini söylüyor.
‘Sınırımız 30’
Gaziosmanpaşa’da özel bir hastanede C.O adlı bir cerrahın asistanı olarak görev yaptığını ve isminin A.G olduğunu söyleyen kişiye boyumuzun 172 santim, kilomuzun 114 ve yaşımızın da 37 olduğunu söylüyoruz. Vücut kitle indeksimizin 38.5 çıktığını ve ameliyat olmak istediğimizi söylüyoruz. Doktor asistanı, “30’un üstünde mide küçültme ameliyatı olabiliyorsunuz. 38 de gayet uygun. 36 kilo fazlanız var” diyor. Ameliyat için vücut kitle indeksinin en az 40 olması gerekip gerekmediğini sorduğumuz kişi, “Öyle bir durum söz konusu değil. Yaşınız müsait. Kronik bir rahatsızlığınız yoksa ameliyat olmanızda hiçbir sakınca yok. İşlem zaten yarım saat kadar sürüyor. Ücreti 12 bin 500 TL. Ameliyattan sonra üç günde normal hayatınıza dönebileceksiniz. Doktorumuz da bu işin üstadı. 9 ayda 266 vakaya baktı” diye konuşuyor.
‘Tüp yerine balon’
İzmir Karşıyaka’da obezite ameliyatları gerçekleştiren T.E adlı bir doktorun asistanı ise önce boyumuzu ve kilomuzu soruyor. Boyumuzun 170 santim kilomuzun ise 90 olduğunu söylediğimiz kişi, daha önce spor ve Diyet yapıp yapmadığımızı soruyor. “Vücut kitle endeksiniz 31 çıkıyor. Herhangi bir sağlık sorununuz yoksa ameliyat olabilirsiniz. Bizim sınırımız 30. Bu ameliyatın ücreti 16 bin TL” diyor.
Avcılar’da özel bir hastanede genel cerrahi uzmanı E.O.Y ise, “Ameliyat için sınır vücut kitle endeksi 40. Sizinki 33. Size ameliyat olmaz. İsterseniz balon ameliyatı yapalım. Bu operasyonla midenize bir balon koyuyoruz. Bu balonlar ayarlanabiliyor” diyor.
‘Uçana kaçana ameliyat yapmaya çalışıyorlar’

Bazı cerrahların “Tüp mide ameliyatıyla her şeye son” diyerek bu işin reklamını yapmaya başladıklarını dile getiren Türkiye Metabolik Cerrahi Vakfı Başkanı Prof. Dr. Alper Çelik, şöyle konuştu: 

“Mide küçültme ameliyatı göreceli olarak daha basit olduğu için bazı cerrah arkadaşlarımız tarafından her şeye sonmuş gibi lanse ediliyor ama bu doğru değil.Uçana kaçana mide ameliyatı yapmaya çalışan cerrahlar var. Şeker hastalarına da ‘Tüp mide ameliyatıyla diyabete son’ diye tanıtımlar yapmaya başladılar. Bu doğru değil. Tüp mide ameliyatı düşünüldüğü kadar etkili bir ameliyat da değil. Tüp mide ameliyatlarının uzun dönemdeki sonuçları da o kadar etkili değil. Bu insanlar birkaç yıl iyi gidiyorlar. Daha sonra verilen kiloları geri almaya başlıyorlar.”
Bir yılda 15 bin mide ameliyatı!

Türk Obezite Cerrahisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Taşkın da Türkiye’de yılda yaklaşık 15 bin mide küçültme ameliyatı yapıldığını belirterek, “Bu rakamın içine şeker ameliyatları ve diğer operasyonlar da dahil. Dünyada mide küçültme ameliyatlarında ölüm oranı binde 1 olarak telaffuz edilirken Türkiye’de bu oran binde 5’lere kadar yükselmiş durumda” dedi.

Böbreklerimizi Korumak İçin Ne Yapmalıyız?

Böbrek nakli için sıra bekleyenlerin bir kısmı uygun donör bulunmasıyla rahat nefes alabiliyor ama çok önemli bir bölümü hayatını diyaliz makinelerine bağlı geçirmek zorunda kalıyor. Uzmanların uyarısı ise “böbreklerinizi sağlıklıyken koruma altına alın, diyalize mahkum olmayın” şeklinde. 
Türk Nefroloji Derneği verilerine göre, Türkiye’de böbrek hastalığı tanısıyla izlenen 75 bin hasta var. Bunların 56.500’ü hemodiyaliz, 3500’ü periton diyalizi ve 15 bini de böbrek nakli olmuş hastalar. 
Böbrek nakli bekleme listesinde ise 22 bin hasta bulunuyor. Antalya’da yapılan 34. Ulusal Nefroloji, Hipertansiyon, Diyaliz ve Transplantasyon Kongresinde, Ntv.com.tr’ye özel açıklamada bulunan Türk Nefroloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Siren Sezer'e göre, mevcut nakil sayısı ile bu rakamı eritmek mümkün değil. Böbrek naklinin bu denli yetersiz olmasının ve ihtiyacı karşılayamamasının nedeni ise kadavradan organ bağışının azlığı. 
Böbrek yetmezliği geliştikten sonra sıkıntılı bir tedavi süreci başlıyor. İlaçlar, diyalizler, ameliyatlar derken ancak uygun donörle karşılaşabilenlerin yüzü gülüyor. Bu nedenle böbreklerin kıymetini sağlıklıyken bilmek, böbreklere zarar veren davranışlardan kaçınmak büyük önem taşıyor. 
Dr. Sezer’in verdiği bilgiye göre, böbreklere zarar veren ve yetmezliğe götüren 10 önemli neden ise şöyle: 

1- Diyabet hastalığı
2-Hipertansiyon
3-Ateroskleroz (damar sertliği)
4-Obezite ve sağlıksız beslenme
5-Çok tuz tüketmek
6-Miktarı az ve düzensiz su içme alışkanlığı
7-Bilinçsiz bitkisel ürünler tüketmek
8-Yoğun ağrı kesici kullanmak
9-Boşaltım problemleri, gençlerde idrar tutma alışkanlığı, yaşlılarda prostat büyümesi ve mesane problemleri.
10- Sigara içmek

BÖBREK HASTALIĞI BU BELİRTİLERLE SİNYAL VERİYOR
Böbrek yetmezliği genellikle sinsi ve yavaş geliştiği için tanıda gecikme oluyor. En belirgin belirtiler ise gece birden fazla idrara çıkma, yeni başlayan veya şiddeti artan kan basıncı yüksekliği, bacaklarda ve göz kapaklarında şişme, cilt döküntüsü, idrar yaparken zorlanma, idrarda renk, koku değişiklikleri, köpük varlığı. Böbrek fonksiyonu bozuldukça buna halsizlik, sabahları bulantı ve kusma, kişilik değişiklikleri ve kaşıntı gibi belirtiler de ekleniyor. 

ÜLKEMİZDE BÖBREK HASTALIĞI FARKINDALIĞI ÇOK DÜŞÜK
Böbrek hastalıklarının erkeklerde daha fazla görüldüğünü, Türkiye’de erişkin nüfusta böbrek hastası olma oranının ise %15 olduğunu dile getiren Prof. Sezer, “Bu, her 6-7 erişkinden birine denk gelmektedir. 100 erişkinin 33’ünde hipertansiyon, yine 33’ünde obezite, 14’ünde şeker, 15’inde böbrek yetmezliği mevcuttur. Böbrek hastası olduğunun farkında olma oranı ise %5’lerde kalmaktadır” diyerek toplumdaki böbrek hastalığı farkındalığının yeterli olmadığına vurgu yaptı.
BÖBREK SAĞLIĞI NASIL KORUNUR?
1-Hareket arttırılmalı, kiloya dikkat edilmeli.
2-Kan şekeri kontrol altında tutulmalı.
3-Kan basıncı ölçtürülmeli, yüksekse uygun tedavi için hekime başvurulmalı.
4-Sağlıklı beslenme tercih edilmeli. (Sebze, meyveden zengin, az tuzlu, şekerden uzak, dengeli bir diyet. En ideali Akdeniz tipi beslenme)
5- Düzenli ve yeterli sıvı alınmalı, en iyi sıvının su olduğu unutulmamalı.
6-Sigara içilmemeli.
7- Rastgele ilaç kullanımından veya bitkisel ürünlerden uzak durulmalı.

BÖBREK FONKSİYON TESTİNİ KİMLER YAPTIRMALI?
Böbrek sağlığını korumak için dikkat edilecek noktaları bu şekilde sıralayan Türk Nefroloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Siren Sezer,  50 yaşın üzerindekilerin, hipertansiyon, şeker, kalp hastalarının, aşırı kiloluların, ailesinde böbrek hastalığı bulunanların, böbrek taşı, sık idrar yolu iltihabı, prostat büyüklüğü gibi ürolojik problemleri olanlar ile böbreğe zarar verebilecek ilaç kullananların böbrek fonksiyon testi yaptırmasının uygun olduğunu sözlerine ekledi.
Alıntı:medimagazin.com

13 Ocak 2017 Cuma

Astım Hastası Çocuklar Nasıl Giydirilir?

Çocukları astım hastası olan aileler için sıkıntılı aylar başladı. Havaların soğumasıyla astımlı çocuklarda görülen rahatsızlıkların artması, anne ve babaları endişelendiriyor. Ancak soğuk havalarda astım hastası çocuğunuzu koruyabilirsiniz. Bunun en iyi yolu ise ağza ve burna sarılan atkı…

Çocuk Alerji ve Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Akçay, astımlı çocukların akciğerlerinin enflemasyon denilen iltihaplanma sonucu çok hassaslaştığını belirtiyor. Enflemasyon birçok nedeni olduğunu anlatan Prof. Dr. Ahmet Akçay, “En sık karşılaşılan nedenler ev tozu mite’ları, polenler, küfler ve evcil hayvanların tüyleri gibi alerjenlere karşı alerji gelişmesi. Diğer nedenler ise genetik, obezite, hava kirliliği, akciğer enfeksiyonlarıdır. Bu nedenle akciğerler hava değişimlerine ve soğuk havaya da hassastır” diyor.

Mıknatıs Gibi Hastalıkları Çekerler

Astımlı çocukların akciğerlerinde aşırı hassasiyet olması sonucu sık sık öksürük, nefes sıkışması, akciğerde hırıltı belirtileri ortaya çıktığını anlatan Prof. Dr. Ahmet Akçay, gribal enfeksiyonların da ağır ve uzun sürede geçtiğini söylüyor. Astımlı çocukların akciğerlerinin aşırı hassas olması nedeniyle kışın bazı önlemler almak gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Ahmet Akçay, “Çünkü soğuk havanın akciğerlere doğrudan girmesiyle akciğerlerin bronşlarında daralma yaparak öksürük ve nefes sıkışması sebep olabileceği için soğuktan korunmak gerekir” şeklinde konuşuyor.

Yün Yerine Pamuklu Kumaşlar Seçin

Astımlı çocukların akciğerleri aşırı hassas olduğu için kışın bazı önlemler almak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Ahmet Akçay, anne ve babalara çocuklarını nasıl giydirmeleri gerektiğini şöyle anlatıyor:

“En iyi uygulama rüzgar maskesi kullanmak veya atkı ile ağız ve burnu kapatmaktır. Bu şekilde soğuk havanın doğrudan akciğere ulaşması ve böylece öksürük engellenmiş olur. Astım özellikle İstanbul gibi deniz kenarında olan şehirlerde, ev tozu mite’larına alerji nedeniyle geliştiği ve birçok astımlı çocukta egzama ile birlikte olabildiği için yünlü iç çamaşırı yerine pamuklu iç çamaşırı tercih edilmelidir.

"Çok terleyen bir çocuksa ve iç çamaşırları çok ıslanıyorsa buna çözüm olabilecek en iyi çamaşırı tercihi doğal ipek çamaşırlardır. Çünkü teri en iyi çeken ve çamaşırın ıslak olmasını engelleyen en iyi alternatif ipek olanlardır. Bunun dışında soğuğu engelleyecek kıyafetler kullanmak ve ortam ısısına uygun hareket edebilmek için kat kat giyinmek gerekiyor. Örneğin dış ortamdan iç ortama girince üstünde paltoyu veya montu çıkarınca ortam sıcaksa çıkarabileceği bir yelek de giymesi de tercih edilebilir.”

Alıntı:milliyet.com.tr

Sofra Tuzu ve Himalaya Tuzu Arasında Fark Yok

Sağlık Bakanlığı'nın isteği üzerine kaya tuzu ile ilgili bir rapor hazırlayan Türkiye Kardiyoloji Derneği (TKD) Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz, kaya tuzunun (Himalaya tuzu vs.) sağlığa yararlı ve bol miktarda mineral içerdiği yönündeki iddiaları "masal” olarak nitelendirdi.

"Sofra tuzundan daha sağlıklı değil"

Kanser yapıcı elementler içeriyor

Günde 1 silme kaşığı tuz


Tuzun içindeki sodyumun kalp ve damar sağlığı açısından sakıncalı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Yılmaz şunları söyledi:

"Farklı çalışmalarda, aşırı tuz tüketimiyle kalp ve damar hastalıkları ve özellikle hipertansiyon ilişkisi değişen oranlarda ortaya konuldu. Tuzun içindeki minerallerden hipertansiyonla ilişkili olanı sodyum molekülü. Kaya tuzunda da sodyüm klorür miktarı yüzde 97.35 gibi yüksek bir oranda. Kısacası sofra tuzundan daha sağlıklı değil. Hatta içinde zararlı başka elementler ve radyoaktif olduğunu bildiğimiz maddeler bile var.”

Kaya tuzunun içinde sağlık açısından olumlu olarak anılan bazı mineral ve elemenler olduğunu söyleyen Prof. Dr. Yılmaz, kaya tuzu ile ilgili uyarıyor:

"Bunların miktarı, sağlık üzerine etki edemeyecek kadar az düzeyde. Daha da ilginci bu kaya tuzlarının bileşiminde, insan sağlığı açısından çok riskli olduğu bilinen plütonyum (atom bombası yapımında kullanılır), talyum ve radyum (radyasyon yani ışın içerir; radyasyonun kanser yapıcı etkisi bilinmektedir) gibi maddeler, ve dahası kurşun (zararlı etkileri bilinen ağır metal) yine çok az miktarda da olsa bulunuyor”

Tuz ve içerisindeki sodyum, hücre dışı sıvının önemli bir bileşeni. Dolayısıyla, tüketimi sıfırlamak (ki mümkün değil çünkü gıdaların içinde doğal olarak bulunuyor) sağlık açısından doğru değil. Ancak Türkiye'de dünya ortalamasının çok üzerinde tuz tüketiliyor. Kadınlar günde 16, erkeklerse 18 gramdan fazla tuz alıyor. Prof. Dr. Yılmaz, "Bu rakam, pek çok bilimsel kılavuzda üst sınır olarak belirlenen rakamlardan birkaç kat fazla. Dolayısıyla, ülkemizde tuz tüketiminin (dolayısıyla sodyum) çok aşırı olduğu bir gerçek” dedi. Önerilen tuz tüketim miktarı ise günde 1 silme kaşığı.

Alıntı:kadınvekadın.com

12 Mart 2016 Cumartesi

Evde Ekşi Maya Ekmeği Üstadı:Murat Demirtaş

Mimar Sinan Üniversitesi Heykel Bölümü mezunu Murat Demirtaş (41), film setleri ve kafelerde çalıştı. 5 yıl önce çocuğunun doğmasıyla oğluna kendi bakmaya karar veren Demirtaş, kendi deyimiyle ‘ev beyi’ olmayı tercih etti. Demirtaş, evde çocuk bakarken diğer yandan da sosyal medyada ‘Fırınımdan Ekmekler’ sayfası açarak oradan aldığı siparişlerle ekmek yapıp satmaya başladı.
3 ay önce ikinci kez baba olan Murat Demirtaş, hayatını değiştirme sürecini şöyle anlattı: “2010’da oğlum Eren’in doğmasıyla gıdada farkındalık anlayışımız başladı. Oğluma ya annelerimiz ya da biz bakacaktık. Eşim devlet memuruydu. O sıralar benim durumum daha uygun olduğu için bakmaya karar verdim ve ‘ev beyi’ oldum. Evde olmaya başladığımdan günden itibaren gıda konusuna çok önem verdim. Gıda güvenliğini sağlamak için yiyeceklerimizi ya küçük çiftliklerden ya da organik pazarlardan almaya başladık. Bu sıralarda çok az markete gittik ve bilmediğimiz hiçbir şeyi yememeye özen gösterdik. Evde olmak sadece çocuğa bakmak değil aynı zamanda yemek, bulaşık, temizlik yapmayı da gerektiriyor. Bu anlamda çok başarılı olamadım ve eşime biraz fazla yük bindi. 2013’te oğlumla beraber maya takasından aldığımız ekşi maya ile ekmek yapmaya çalıştık. İlk denemelerim başarısız olsa da yaptığımız hiçbir ekmeği çöpe atmayıp her türlü yedik. Çünkü içinde ne olduğunu biliyorduk.”
Eşe dosta hediye
Tüketemedikleri fazla ekmekleri eşe dosta hediye ettiğini söyleyen Demirtaş, “Ekmek hediye ettiğimiz bir arkadaşımın ‘Bu ekmekten neden her hafta bana yapmıyorsun? 3 tane alırım’ demesiyle birden kendimi haftada 30 ekmek yaparken buldum. Zaten oğlumu piyano kursuna vermek istiyordum ama bütçemizi aşıyordu. Ben de ekolojik kaygıları olan bir iş yapmak istiyordum. Ekmeğe talebin artmasıyla üretimi akşama bırakıp gündüzleri ev işleri ve oğlumla ilgilenirken haftada 60 ekmek yapıyorum” dedi.  
‘Yürüyerek dağıtıyorum’
Demirtaş, “Ekmekleri karbon salınımını azaltmak için yürüyerek dağıtmaya çalışıyorum. Çok zorunda kalmadıkça toplu taşıma araçlarına ve asansöre binmiyorum. Kendimize yaptığımız ekmek neyse başkalarına da aynı ölçü ve malzemeden yapıyorum. Her yere ekmek götüremiyorum. İnsanların kendi ekmeklerini kendilerinin yapmalarını istiyorum. Yapamayanların ise içerisinde ne olduklarını bildikleri, güvendikleri kişilerden ekmek almalarını öneriyorum. Ekmek veremediğim kişilere tarifi verip nasıl yapabileceklerini anlatıyorum. İleride ekmek yapacağım bir atölye kurmak istiyorum. Yapabildiğim kadar evde kalıp ekmek yapmak istiyorum” dedi.
7 liradan satıyor
Bütün üretimi evdeki fırınla yapan Demirtaş; 550 gramlık zeytinli, cevizli ve sade ekmek yapıyor. Bir ekmeği 7 liradan satan Demirtaş, ‘Ekmek nasıl yapılır?’ı ise şöyle anlatıyor:
Gerekli malzemeler: 1100 gr organik tam buğday unu, 850 gr su, 20 gr kaya tuzu, 20 gr ekşi maya.
100 gr un, 100 gr su, 20 gr ekşi mayayı geceden karıştırıp üstünü kapatıp bir gece bekletin. 1000 gr un ve 650 gr suyu yavaş yavaş karıştırın ve bir süre sonra hazırladığınız ekşi mayalı karışımı ekleyerek karıştırmaya devam edin. Kalan 100 gr suyun içerisine 20 gr tuzu ekleyip bu karışımı da daha sonra hamura ilave edin. İyice karışan hamurumuzu oda sıcaklığında üzeri nemli bezle örtüp 4 saat bekleterek yarım saatte bir alttan üste doğru, hamuru ezmeden bir kere çevirin. Dört saatin sonunda hamura ekmek şeklini verin. 1-2 saatlik son mayalamayı da yaptıktan sonra 240 derece sıcak fırında 40 dakika kadar ya da kabuğu iyice sertleşinceye kadar pişirin.
Alıntı:millliyet.com.tr
         http://ink361.com/app/users/ig-1548625566/firinimdanekmekler/stats

Organik Temizlik İçin Uygun ve Ucuz Seçenek:Bor..

Deterjan, yüzey aktif özelliği nedeniyle temizleme ve arıtma özelliği bulunan, toz, sıvı veya tablet durumunda olabilen kimyasal maddedir. Diğer bir ifade ile deterjanlar “yüzey aktif” özelliklere sahip organik maddelerden oluşan bir karışımdır. Temizleme görevlerini genel olarak içerilerinde barındırdığı yüzey aktif maddeler, enzimler, köpük düzenleyiciler, güçlendiriciler ve diğer bazı katkı kimyasalları sayesinde yaparlar. Birçok üstün özellikleri nedeniyle temizlik işlerinde sabunun yerini alan deterjanların sağlık açısından zararları söz konusudur. Kompleks alkali fosfatların deterjan üretiminde kullanılması sınırlanmış veya yasaklanmıştır. Yıkama suyunda bulunan sabun ve deterjan, suyun ıslatıcı kabiliyetini arttırarak kumaş içerisine kolay nüfuz etmesini sağlar. Bundan sonra kirlerin uzaklaştırılması mümkün olur. Temizleme maddesinin her bir molekülü uzun bir zincir olarak kabul edilebilir. Bu zincirin bir ucunda hidrofil, diğer ucunda hidrofob grubu bulunur. Hidrofob grubu kirleri yakalayabildiğinden, molekül bu ucu ile kirin etrafını sarar. Aynı zamanda molekülün diğer ucunda bulunan hidrofil grup kir partiküllerini kumaştan yıkama suyu içerisine doğru çeker. Bu sırada mekanik olarak yapılan çalkalama sabun veya deterjanın kiri uzaklaştırmasına, yıkama suyunda süspansiyon halinde kalmasına yardım eder ve tekrar kumaş üzerine yapışmasını önler.

Boratlar; leke çıkarma işlemini kolaylaştırma ve ağartma, enzimleri stabilize etme, alkali tamponlama, suyu yumuşatma ve sürfaktan olarak kullanılan malzemenin performansı artırmak gibi özelliklerinden dolayı temizlik sektöründe önemli bir yere sahip olup temizlik sektöründe daha etkin şekilde kullanılması için Ar-Ge çalışmaları yapılmaktadır.

Boratlar, birçok farklı şekillerde çamaşır deterjanları, ev veya endüstriyel tipi temizleyiciler ile kişisel bakım ürünleri imalatında kullanılır. Bu uygulamalarda, boratlar; leke çıkarma işlemini kolaylaştırma ve ağartma, enzimleri stabilize etme, alkali tamponlama, suyu yumuşatma ve sürfaktan olarak kullanılan malzemenin performansı artırmak gibi hizmetler vermektedir. Aynı zamanda kişisel bakım ürünlerinde bakteri ve mantarların kontrol edilmesine yardımcı olurlar.

Yeni çalışmalarda çamaşır sabunlarında temizleme etkisini artırmak, kirin yüzeye yeniden yapışmasını azaltmak, daha parlak, daha temiz giysiler için boratlar göstermektedir.

Boratlar ve perboratlar deterjana avantajlar kazandırırlar. Borat ve perboratlar deterjanlara kazandırdıkları avantajlar şunlardır:

a) Alkalin tamponlama ve pH kontrolü
b) Su yumuşatma (karmaşık bir çözünebilir kalsiyum kompleksi üreterek)
c) Sürfaktan (yüzey aktif maddesinin) performansını arttırmak
d) Kirin yüzeye yeniden yapışmasını önlemek (redeposition)
e) Perboratlar mükemmel bir deterjan ağartıcılardır.

Bu maden;

insan vücudu tarafından az miktarlarda ihtiyaç duyulan, hücrelerde sentezlenemediği için besinlerle dışarıdan alınması gereken önemli bir besleyicidir. 1981 yılına kadar borun insanlar üzerinde bir etkisinin olmadığı düşünülmekteydi. Bu yıldan sonra yapılan çalışmalarla borun, birçok tedavi için vazgeçilmez bir element olduğu ve insan gelişiminde düşünülenin tam aksine etkin olduğu belirlendi. Metabolizmadaki bor, kalsiyum, magnezyum ve fosfor dengesini ayarlamakta olup sağlıklı kemiklerin oluşumuna, kasların ve beyin fonksiyonlarının gelişimine yardım eder.

Osteoporoz tedavilerinde, alerjik hastalıklarda, psikiyatride, kemik gelişiminde ve artiritte, menopoz tedavisinde bor aktif olarak kullanılmaktadır. Ayrıca kesinleşmiş bir tedavi olmamakla birlikte Bor Nötron Yakalama Tedavisi (BNCT) ile sağlıklı hücrelere zarar vermeden kanserli hücrelerin imha edilmesinde görev alan bor elementi, kanser tedavisinde yeni bir umut olmuştur.

Besinlerin yanı sıra kullandığımız deterjan ve kozmetik ürünler ile de bor, günlük yaşantımızda iç içe olduğumuz bir elementtir.Farklı formüllerde (sodyum perborat vs.) deterjan sanayinde kullanılan bor, ev temizliğinde, kişisel bakım ürünlerinde ve endüstriyel alanda ağartıcı ve bakterilere karşı koruyucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kozmetik sektöründe ürüne kazandırdığı yumuşaklık, yapışkanlık ve dayanıklılık özellikleri sebebi ile tercih edilen bir elementtir.

Bu ürünü ülkemizde Carrefoursa marketler başta olmak üzere birçok noktada bulabilmekteyiz.Gerçekten organik ,ucuz,bol ve etkili...Geleceğimiz için...

Alıntı:etimaden.gov.tr
         boren.gov.tr

Haftada 1 Kez Duş Alın


Çevreci Donnachadh McCarthy, The Guardian gazetesine yazdığı yazıda her gün duş almanın hem israf hem sağlıksız olduğunu söylüyor: “Her gün duş almak pahalı ve gereksizdir, ayrıca çevreyi kirletir. Haftada bir kez banyo yapmak çevre ve insanlar için daha sağlıklıdır. Haftada yalnız bir kez duş alın ya da banyo yapın. Ancak her gün koltuk altı ve genital bölgelerinizi yıkayın" önerisini getiriyor.

“Tıbben de sakıncalı”
Guardian’dan aktarılanlar şöyle: “Çocukken haftada bir banyo yapardık. Biz hijyen yoksunu bir aile değildik ancak 1960’lı yıllarda toplumun genelinin yaptığı buydu. Üstelik kimsenin bu sebepten kötü kokular yaydığını hatırlamam. Bir yetişkin olduğumda ise her gün duş alıyordum. Eski alışkanlıklarımı bırakmamam gerekirdi.”

Yazıda ortalama 10 dakikalık bir duş esnasında 60 litre su harcandığı belirtiliyor. Su tazyikinin kuvvetli olduğu duşta ise bu rakam 3 katına çıkıyor. Banyo yaptığınız zaman ise 80 litre su harcıyorsunuz.

Yani 4 kişilik bir aile yılda 0,25 milyon litre su harcıyor. Bu tüketimin cebinize yansıması da aynı ölçüde fazla. Aynı aile günlük duş alma alışkanlığı yüzünden İngiltere’de 1600 TL ila 5000 TL (400-1200 sterlin) arasında para harcamak zorunda kalıyor.

Yazıda her gün duş almanın çevreye ve cebinize olan zararı dışında tıbbi sakıncaları olduğuna da dikkat çekilmiş. Cildiye uzmanları aileleri uyarıyor: Bebeklere ve küçük çocuklara her gün banyo yaptırmayın.

Bebeklerin cildinde bulunan kir ve bakteriler ilerleyen yaşlarında derilerinin aşırı hassas olmasını engelliyor. Her gün banyo yaptırılan bebek ve çocuklarda bu bakteriler barınmadığından toplumda hassas cilt sorununa sahip bireyler giderek artıyor.

Amerikan Pediatri Akademisi ailelere, çocuklarına haftada en fazla 3 kez banyo yaptırmalarını tavsiye ediyor. Kuru cilt tipine sahip yetişkinlere ise vücutlarını sabunla çok sık yıkamamaları uyarısında bulunuyorlar.

Sık sabun kullanımı derinin deforme ediyor
Doktorların belirttiğine göre fazla miktarda ve sıklıkta sabun kullanımı derinin sahip olduğu doğal ve koruyucu yağların yok olmasına neden oluyor. Böylelikle egzama gibi cilt problemlerine daha fazla rastlanıyor.

Duşta ne kadar fazla kalırsanız o kadar vücut yağlarınızı kaybediyorsunuz. Yani uzun süreli ve sık duş almanız sadece sabun ve şampuan firmalarının yararına oluyor.

Saçınızı çok sık şampuanla yıkamayın
McCarthy yazısında 1992’de Amazonlar’a yaptığı ziyarette yaşadıklarından da örnek veriyor. Gezi sırasında şampuanı olmadığı için saçını sadece suyla yıkayan McCarthy bir süre sonra saçlarının canlandığını ve sağlık kazandığını fark etmiş.

Sık şampuan kullanmanın, aynı ciltteki gibi saçlardaki doğal yağı da yok ettiğini gören McCarthy, “Şampuanlarla zarar verdiğimiz, kurumasına ve kepeklenmesine neden olduğumuz saçlarımızı bu kez saç kremleriyle ve kepek karşıtı şampuanlarla iyileştirmeye çalışıyoruz” diyor.

Amazon gezisi sonrası şampuan kullanmayı bırakan McCarthy bir daha kepek problemiyle hiç karşılaşmadığını anlatıyor.

McCarhty doğayı ve insan sağlığını düşünerek şunu tavsiye ediyor: “Eskiden olduğu gibi haftada yalnız bir kez duş alın ya da banyo yapın. Ancak her gün koltuk altı ve genital bölgelerinizi yıkayın. Her şeyi bir kenara bırakın ve sadece bunun size ne kadar zaman kazandırdığını düşünün.”

Alıntı:Hürriyet

23 Şubat 2016 Salı

Okul Başarısı İçin Çocuğa Sınır Koymak

İzmir Üniversitesi Hastanesi Çocuk, Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç.Dr. Zeynep Çubukcuoğlu Taş, tatil dönüşü okula gitmek istemeyen çocukların, aileler tarafından kurallara alıştırılması gerektiğini söyledi. Çocuğun evde mutlak söz sahibi olarak yetiştirildiğini kaydeden Yrd. Doç.Dr. Taş, “Yoğun iş yaşamı nedeniyle çocuklarından uzak kalan aileler, her istedikleri yapılan, inanılmaz fazla oyuncakları olan, aileleriyle çok fazla vakit geçiren prens ve prensesler yaratıyor. Anne babalar tabiki çocuklarıyla vakit geçirmeli ancak evde çocuğun egemen olduğu bir ortam yaratmamalı. Bu tür evlerde televizyonda ne izleneceğine, ne zaman gezilmeye gidileceğine ve ne tür yemekler yeneceğine çocuk karar veriyor. Buna izin veren ailelerin çocukları kreş gibi toplumsal bir ortama girince büyük sıkıntı yaşıyor” dedi.

SINIRSIZLIĞIN TADINI ALAN OKULA GİTMİYOR

Yrd. Doç.Dr. Zeynep Çubukçuoğlu Taş, “Çocuklarıyla fazla zaman geçiremeyen aileler suçluluk duygusu ile onlara aşırı ilgi gösteriyor. Tatillerde bütün boş zamanlarını organize ederek dolu dolu geçirmesini sağlıyorlar. Bu durum çocuğun kendi kendineyken de mutlu olabilme, bir şey sunulmadan da huzurlu olma becerilerini ellerinden alıyor. Çocuk daima yakın ilgi istiyor. İlgisizlik de, aşırı ilgi de çocukları olumsuz etkiliyor. Tatil döneminde okula uyum sağlamış çocuk, sınırsızlığın tadını aldığı için tatil dönüşü okula gitmek istemiyor” diye konuştu.

KURALSIZLIĞI İSTİYOR

Kreş ortamına giren çocuğun kurallara uyma noktasında sıkıntı yaşayabildiğini kaydeden Uzmanı Yrd .Doç.Dr. Zeynep Çubukcuoğlu Taş, “ Çocuk, ana okulda ilk kez kendinin dünyada eşsiz olmadığını, aslında diğer çocuklarla aynı haklara sahip olduğunu görüyor, kurallarla karşılaşıyor. Böyle olunca ciddi anlamda bocalıyorlar. Başlangıçta okula gitmeyi çok seven çocuk, bir ay sonra okula gitmek istemiyor. Birçok aile bu nedenle bize başvuruyor. Çünkü çocuklar kuralsız olan ev ortamını tercih ediyor” dedi.

SINIRI BAŞTAN ÇİZİN

İzmir Üniversitesi Hastanesi Çocuk, Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç.Dr. Zeynep Çubukcuoğlu Taş, “Ailelerin çocuklarına bir sınır koyması çok önemli. Bu sınır evde başlar. Çünkü bir çocuk evdeki bireylere saygı göstermiyorsa, toplumdaki bireylere de saygı göstermez. Çocuğun aşırı ısrarcı tutumlarına karşı net bir tavır göstermeliyiz. Bir konuda ‘hayır’ yanıtı verilmişse, bunun arkasında durmak gerekli. Çocuğun ağlaması veya zorlaması sonrası yanıt ‘evet’ olursa, çocuk bunu bir yöntem olarak uygulamaya başlar. Her olumsuz durumda bu yolu seçer. Bu kötülük değildir çünkü çocuklar merak eder, sınırları test eder. Bu sınırı koymamamız çocuğu mutsuz eder. Okuldaki kurallar ona tehdit gibi gelir” dedi.

DEMOKRATİK BİR EV ORTAMI KURUN

Yrd. Doç.Dr. Taş, “Çocuk, çocuk gibi yetiştirilmeli. Biz demokratik aile ortamını öneriyoruz. Ailedeki herkesin, kaç yaşında olursa olsun söz sahibi olmasını istiyoruz. Ancak direkt olarak çocuğun istedikleri yapılmamalı. Çocuk karar mercii değildir, karar alınırken söz sahibi olan birisidir. Çocuğun kendisi için doğru bir karar vermesi çok zor” dedi.

“GÜVEN SORUNU YAŞAYABİLİR”

Ev ortamındaki rahatlığı okulda bulamayan çocuğun gelecekte bir takım sorunlarla karşılaşabileceğini belirten Yrd. Doç.Dr. Zeynep Çubukçuoğlu Taş, “Çocuk, kuralların olduğu ortama alışık olmayınca ders dinlemez, dikkati dağılır. Akademik başarısızlık yaşar. Paylaşmayı bilmez, bu nedenle oyunlara kabul edilen bir çocuk olmaz. Bunun sonucu olarak okuldan soğuma yaşar. Okul reddi ortaya çıkar. Gelecekte ise kendine güvenmeyen, güven sorunu yaşayan bir kişi olabilir“ diye konuştu.

Alıntı:egedesonsöz.com

10 Ocak 2016 Pazar

Onların Kendini Güvende Hissetmeye İhtiyacı Var...

Uzun bir süredir etrafımızda o kadar çok olumsuzluk var ki artık hepimiz “bugün ne olacak, ne duyacağız acaba” hissiyle kalkıyoruz. Günlük hayata giriyoruz ama içimizde hep bir sıkıntı ve çaresizlik hissi, olaylara sadece seyirci kalmak zorunda olduğumuz için kendimize, anlayamadığımız hırsları için bunlara neden olan insanlara kızgınlıklarımız var ve bunlar hep bizimle beraber.
Çocuklarımız da sürekli olarak ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Annesi babası, öğretmeni, komşular, eve gelen misafirler, dolmuş şoförü, esnaf, herkes bir şeylerden bahsediyor; belli ki kötü şeyler ama ne oluyor, niye herkes bir tuhaf ve mutsuz? Televizyonda gördükleri, duydukları. Neler oluyor ve tabii ki tipik çocuk düşüncesi “bana ne olacak?”
Her zaman çocuklarda, yetişkinlerde olmayan bir tür sensör olduğunu düşünmüşümdür. Onlar sizin suratınıza baktığında bir şeyler okurlar. Genelde ruh halinizle ilgilidir. Bir şekilde sizdeki duyguyu yakalarlar ama anlamlandıramaz ve adlandıramazlar. Bunu bazen kendi üstlerine alınırlar ben ne yaptım acaba diye ve bir şey yapmadıklarına inanırlarsa haksızlığa uğradıklarını düşünürler. Bazen de sizin duygunuzu paylaşırlar demek ki endişelenecek bir şey var diye.
Her zamanki gibi önce onları dinleyip anlamaya çalışalım; olup bitenin ne kadar farkında olduklarını saptayalım. Siz kendi aranızda  konuşurken sizi dinliyor mu, televizyonda haberler varken ilgileniyor mu? Ya da siz bu konuları konuşurken, seyrederken anlamsız şekilde seyretmeyin, konuşmayın diye sizi bölmeye çalışıyor mu?
Genelde sizi bu ortamdan uzaklaştırmak isterler, “gel oynayalım”, “acıktım” demek, nedensiz ağlamak ya da kardeşine sataşmak gibi.
Mevcut durumu değiştiremeyiz ama bunun dışında kalmak ve yokmuş gibi davranmak da çok zor. Bu nedenle çocuklarımızı da bunun dışında bırakamayız. Onlardan soru gelirse cevabı bilmesek de aslında şanslıyız. Eğer soru gelmiyor ama biz onların farkında olduğunu anlamışsak kendi duygularımızdan yola çıkarak konuşturmaya çalışabiliriz. Olanlar beni üzüyor, oradaki insanlar için endişeleniyorum gibi.
Öncelikle bu olanlarla ilgili kendi hislerimizi anlamaya çalışalım: ne hissediyoruz ve niye öyle hissediyoruz? Bu, bizim genelde şahsi yorumumuz olacak. Burada mümkün olduğu kadar kızgınlık ve düşmanlık dışındaki duygularla konuşmaya çalışmak lazım. Unutmayalım ki, çocuklarımız geleceğin politikacıları, liderleri, barış elçileri, karar vericileri olacak; bu nedenle olanlara olabildiğince objektif yaklaşıp çözüm önermelerini destekleyelim. Bırakın saçma da olsa düşüncelerini söylesin. Olup olamayacağı üzerine tartışalım. Genel olarak, savaş, çatışma tarzı kararların alınmasında halkın değil yöneticilerin etkili olduğu bizim bunu engellememizin çok zor olduğunu iyi açıklamamız lazım.
Çocuklarımıza onların da yapabileceği şeyler olduğunu hissettirebiliriz. “Orada olanları durduramıyoruz; bu bizi üzüyor, çaresiz hissettiriyor. Ama her zaman yapabileceğimiz şeyler var. Bu olaylar bitince oradaki çocukların giysiye, kitaba oyuncağa ihtiyacı olacak; biz de şimdiden bunları toplayıp biriktirelim ve zamanı geldiğinde hemen yollayabiliriz.” gibi cümleler kurabiliriz.
Çocuklarımızın her koşulda kendini güvende hissetmeye ihtiyacı var. Bunu da anne baba olarak biz sağlayabiliriz. Bizim onları mutlaka koruyup kollayacağımızı başımıza kötü şeyler gelse bile onlar için gerekenleri yapacağımıza inançları tam olmalı. Bu nedenle, çaresizlik hislerimizden kurtulmalıyız. Değiştirebileceğimiz küçücük bir şey de olabilir. Önemli olan, elimizden ne geliyorsa geldiği kadarını yapma çabamızın çocuğumuz tarafından da görülmesi. Böylelikle, o da yetişkin olup karar mekanizmasında yer aldığında her zaman yapılabilecek bir şey vardır inancıyla mücadele edebilsin.

Alıntı:Pedagog Nuray ERDEMLİ/uzunçorap.com

24 Haziran 2015 Çarşamba

50-d lilere müjde...


YÖK Genel Kurulu’nda alınan kararlar ile 50/d’li araştırma görevlileri için iyileştirmeler getirildi. Buna göre, 50/d’li araştırma görevlilerinin 33/a maddesine aktarılmasında kararı üniversitelerin yetkili kurulları verebilecek. İlanlarda şeffaflık olacak. Fakültelerdeki geçiş işlemleri de keyfilikten çıkarılarak kriterlere bağlanacak.

YÖK araştırma görevlilerinin ‘2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 50/d maddesinden 33/a’ya geçişleri’ne dair 28 Mayıs tarihli Genel Kurul toplantısında bazı kararlar aldı. YÖK’ten kararlara ve gerekçelerine dair yapılan açıklama ile 50/d’li araştırma görevlileri için iyileştirmeler getirildiği belirtildi. Bu kararlar doğrultusunda, üniversitelere özerklik tanınarak, 50/d’li araştırma görevlilerinin 33/a maddesine aktarılmasında kararı üniversitelerin yetkili kurullarının verebileceği açıklandı. Üniversitelerden geçiş konusunu ilanlarında açık ve anlaşılır şekilde belirtmeleri istenerek, şöyle denildi: “Bir üniversitede aktarma/geçiş yapılacak ya da yapılmayacak ise de bunun araştırma görevliliği süreci daha başlamadan, adaylık sürecinde üniversite tarafından beyan edilmesi ve adaylar tarafından anlaşılmasının sağlanması gerekir.”

Kriterler adil ve ölçülebilir olmalı


50/d’li araştırma görevlileri ile YÖK’te düzenlenen toplantıda en çok şikâyet edilen konulardan birinin de üniversitelerin geçiş için çok yüksek kriterler talep etmesi olduğu hatırlatılan açıklamada, adaylara kriterleri yerine getirebilmeleri için uygun bir sürenin verileceği belirtilerek, “Geçişler için konulan kriter ve aranan şartların adil, nesnel ve ölçülebilir olmalarının yanı sıra, caydırıcı olmamasına ve ilgili üniversitelerin yardımcı doçentlik için aranan şartların altında olması gerektiği düşünülmektedir” denildi. Alınan kararların 1 Eylül’den itibaren uygulanmaya başlanacağı belirtilen açıklamada yer alan diğer kararlar ise şöyle:

-Fakültelerde geçişlere imkân tanıyacak üniversitelerimizin, öğretim üyesi planlamasına dikkat ederek adil, nesnel ve ölçülebilir kriterler ile bunu sağlamalarına ve bu kriterleri ilgili üniversitelerin web sayfalarında ilan etmeden bu geçişlerin yapılmamasına,
-Enstitülerde bu geçişe imkân tanıyacak üniversitelerimizin Yükseköğretim Kurulu’ndan izin almaları uygulamasına devam edilmesine, fakat bu geçişler için adil, nesnel, ölçülebilir şartların ve kriterlerin aranmasına ve bu kriterlerin üniversitelerin web sayfalarında ilan etmelerine ve Başkanlığımıza göndermelerine,
-Planlama ve koordine için, aktarma yapmayacak üniversitelerimizin yetkili kurullarından istihsal edecekleri kararlarını; aktarma yapma yönünde karar alacak üniversitelerimizin de aynı şekilde üniversite yetkili kurulları tarafından belirlenecek ilke ve kriterlerini 13.07.2015 tarihine kadar Başkanlığımıza göndermelerine,
-Tezlerini başarılı bir şekilde tamamlayan, fakat üniversiteleri ile ilişkisi kesilenlerin kendi rızaları olduğu takdirde öğretim üyesi ihtiyacı olan üniversitelerimize mevzuata uygun bir şekilde yönlendirilmelerine karar alınmıştır.

42 bin 245 araştırma görevlisi var

Açıklamada ayrıca Türkiye’de araştırma görevlisi sayısının şu anda 42 bin 245 olduğu belirtilerek, bunların 6 bin 650’sinin yani yüzde 16’lık bir kısmının 50/d maddesine bağlı; geri kalan yüzde 84’lük dilimin karşılığı olan 35 bin 595 kişinin ise 33/a ve ÖYP kapsamında çalıştığı belirtildi. 33/a ve ÖYP kapsamında çalışan araştırma görevlileri ile ilgili şu bilgilere yer verildi:
“Çalışmamıza konu olan 6 bin 650 kişilik grubun fakülte veya enstitülerde istihdam edilmesi oranı ise birbirine yakındır: Fakültelerde çalışanlar 3 bin 391 kişi ile yüzde 51’lik bir dilimi, enstitülerde çalışanlar ise 3 bin 259 kişi ile yüzde 49’luk dilimi oluşturmaktadır.”

‘Sorun Üreten Değil, Sorun Çözen YÖK’

YÖK Başkanlığı tarafından ‘Sorun Üreten Değil, Sorun Çözen YÖK’ başlığı altında yapılan toplantıların ilki 50/d’li araştırma görevlilerine ayrılmıştı. Bu kapsamda 31 Mart’ta YÖK Başkanlığı’nda düzenlenen toplantıya on altı üniversiteden 50/d’li araştırma görevlisi temsilcileri ve eğitim sendikalarına üye araştırma görevlisi temsilcileri katılmıştı. Yapılan toplantıda araştırma görevlileri durumlarını ve konuya ilişkin görüşlerini anlatmıştı. Sürecin ikinci aşamasında ise, 02 Nisan’da YÖK Başkanlığı tarafından üniversitelerden 50/d’li araştırma görevlileri ile ilgili sayısal veriler ve 33/a maddesine geçişler hakkında kurumsal görüşler talep edilmişti.

Alıntı:hürriyet.com.tr

Aşılar hakkında laf kalabalığına son...


27 Mayıs 2015 Çarşamba

3 Üniversite Hastanesi SGK ile Borç Yapılandırması İçin Anlaşma İmzaladı

BU SON DURUM ASLINDA BEKLENEN BİR DURUMDU.ÜNİVERSİTELERDE KOLONOSKOPİ, ENDOSKOPİ , MR GİBİ GİRİŞİMLER İÇİN DIŞ MERKEZLERE , DEVLET HASTANELERİNE YÖNLENDİRMELER BAŞLAMIŞTI BİR SÜREDİR.TEK TEK TÜM ÜNİVERSİTE HASTANELERİ BU YOLA BAŞVURACAK ÇÜNKÜ PARALARI YOK BORÇLARI ÇOK...

Üniversite hastanelerinin son yıllarda ekonomik durumunun pek de iyi olmadığı biliniyor. Bu durumun yönetimsel yetersizlik olduğu kadar SUT fiyatlarının 7 yıl artmaması, Tam gün Yasasıyla öğretim üyesi kaybı, hizmetin dışında ayrı bir eğitim ödeneği olmaması gibi sorunlar içerdiği biliyor.

Geçtiğimiz yıl Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Cerrahpaşa, Çapa, Hacettepe gibi borç batağındaki hastanelere ilişkin çalışma başlatmış ve  üniversitelerin arsa satışlarından elde ettiği gelirin bir kısmını döner sermayeye aktararak borç ödemesinde kullanacağını açıklamıştı.

Diğer taraftan ortak kullanım yani afiliasyon yapılan üniversite hastane sayısı da artıyor. Bakanlıkla ortak kullanılan üniversite hastane sayısı bu yıl 19 oldu.

3 üniversite ile anlaşma imzalandı

Sosyal Güvenlik Kurumu bu durumla ilgili olarak 2015 yılında 3 üniversite ile global bütçe anlaşması imzaladı. Ankara Üniversitesi, Hacettepe ve Dicle Üniversitesi ile yapılan anlaşmaya göre bu kurumlara global bütçe anlaşması çerçevesinde sabit ödeme yapılacak. SGK yetkililerinden alınan bilgiye göre diğer üniversitelerden de global anlaşma yapılması için SGK’ya teklifler geliyor. SGK ise teklif gelen üniversitelerin finansal analizini  yapıyor. 2016’da global bütçe anlaşması yapılan üniversite hastane sayısının artacağı öngörülüyor.

Çözüm olacak mı?

Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri Başhekimi Prof. Dr. Kudret Doğru ise global bütçe anlaşmasının üniversite hastanelerinin finansal sorunlarını çözebilmesi için ‘geliştirilmesi’ gerektiğini iddia ediyor.

Türkiye’de  artan sağlık ve personel giderlerinin her geçen yıl finansman sorunu oluşturduğunun anlaşılabilir bir durumda olduğunu belirten Prof.Dr.Doğru, ancak Maliye Bakanlığı ve SGK’nın, sağlık ve personel giderlerindeki finansman sorunlarının faturasının kayda değer kısmını üniversite hastanelerine kestiğini belirtiyor.
 
‘Borç üniversitelerin değil SGK’nın borcu’

Son 5 yılda üniversite hastanelerinin gelir gider dengelerine bakıldığında  “kısır bir döngünün” oluştuğunu, işlem sayılarını artırdıkça gider oranının daha da arttığını, tüm gelirlerinin giderleri karşılama oranlarının %85-90 olduğunu belirten Prof.Dr.Doğru ‘Bu oran ölçülebilir ve reel bir orandır. Sağlık hizmetlerin neredeyse tamamını Sosyal Güvenlik Kurumu hastalarına veren üniversite hastanelerinin birikmiş borçları aslına bakılırsa SGK’nın borcudur ve uyguladığı fiyat politikalarının eseridir.  Bu durumda üniversite hastanelerinin kapsamlı sağlık hizmetlerini sürdürmesi ve finansmanında rolleri değerlendirilerek yeni fiyatlandırma politikası ile açılım yapılmasına ihtiyaç vardır. Bu açılım ile SGK ile önceden yapılmış olan protokol yeniden değerlendirilmeli ve yeni ‘Götürü Bütçeleme’ modeli geliştirilmelidir’ görüşünü savunuyor.

Gelirler giderleri karşılamıyor

Üniversite Hastanelerinin sağlık hizmetlerinin sürdürülebilirliğinin asgari gerekleri ve “Götürü Bütçe” uygulaması konusunda Sosyal Güvenlik Kurumu ile her türlü paylaşıma hazır olduğunu da belirten Prof. Dr. Kudret Doğru,  üniversite hastanelerinin Maliye Bakanlığı ve SGK’nın uyguladığı personel ve fiyat politikaları sürecinde ekonomik olarak sırayla batmaları, süreç içerisinde borçlarının sürekli artmasının nedeni gelirlerinin giderleri karşılama oranının 0.85-0.90 düzeyinde olmasından kaynaklandığını belirtirken  ‘Ülkemizin 3. basamak gelişmiş sağlık hizmeti veren ve son nokta konumunda referans kurumlarının son 5 yıl içinde bu  hale gelmeleri, buralardan hizmet alan hastalarımızı ve o bölgede yaşayan halkımızın sağlığını da riske atmaktadır’ uyarısında bulunuyor.


Götürü bütçe için uyarılar

 Prof. Dr. Doğru “Götürü Bütçe” uygulamasının Üniversite Hastaneleri açısından “olmazsa olmazları” olarak ise şunları sıralıyor;

a)    Üniversite Hastanelerinde verilen sağlık hizmetlerinin kapsam ve farklılığı nedeniyle günümüz şartlarında SUT fiyatları ve kuralları ile verilemeyeceği,
b)    Götürü Bedel Sözleşmesi, ayakta ve yatarak tedavi toplamı veya ayrı ayrı olmak üzere yapılmalı,
c)    “Götürü Bütçe” modelinde son 5 yıldaki gelirlerin giderleri karşılama oranının dikkate alınmasının ve bir yıl önceki bütçesinin en az 1.15 çarpanı ile yıllık götürü bütçeleme yapılmasının gerekliliği,
d)    Tıbbi malzeme ve ilaç alımları konusunda üniversite hastanelerini rahatlatmak amacıyla, SGK’nın, firmalarla çerçeve anlaşması sağlaması ve yayınlayacağı ürün ve tedarikçi listesiyle, üniversite hastaneleri bu anlaşma üzerinden sipariş vererek tıbbi malzeme ve ilaç temin etmesinin sağlanması,
e)    Bulundukları bölgenin tüm komplike hastalarının tedavi edildiği son durak olma konumundaki üniversite hastanelerinin götürü bütçeleme üzerinden en azından bir bölümünü Teşhisle ilişkili gruplar (DRG) odaklı almasının sağlanması,
 f)    Yeni “götürü Bütçe” modelinde sunulan hizmetin kalitesini de dikkate almak üzere,  otelcilik ve tıbbi tedavi hizmet sonuçlarını gösterir kalite göstergelerinin göz önünde bulundurulması,
g)    Üniversite hastanelerinin personel istihdam maliyetinin her yıl maaş artışlarının göz önünde bulundurulmasının gerekliliği, fatura gönderen diğer hastanelerden farklı olarak, yatak başına düşen asistan, yan dal asistanı, öğretim üye ve görevlisi sayısı ve diğer personel sayısı bakımından daha maliyetli olduğu,
 h)    Üniversite hastaneleri hizmetlerini son teknoloji cihazlarla vermek durumundadır. Bu nedenle yeni “global bütçe” modeli cihaz ve teknoloji yenileme maliyetini de ön görmelidir.
i)    Bina bakım onarım ve nitelikli yatak sağlama giderleri yeni “götürü bütçe” modelinde göz önünde bulundurulmalıdır.
 j)    Üniversite Hastanelerinden kesilen % 1 hazine payının tamamen kaldırılması veya yeni “götürü bütçe” modelinde dikkate alınmasının gerekliliği,
 k)    Üniversite Hastanelerinden kesilen % 5 BAP payının tamamen kaldırılması veya yeni “götürü bütçe” modelinde dikkate alınmasının gerekliliği,
l)    Tıbbi atık, enfeksiyon önleme giderleri ve çamaşır yükü gibi maliyetlerinde yeni “götürü bütçe” modelinde düşünülmesi gerekliliği,
 m)    Kapasite artırımı, yeni ünitelerin açılması, yatak sayılarının artması, işlem sayılarının yükselmesi durumunda götürü bütçelemede ara ve yılsonu ek kaynak sağlanmasının gerekliliği,
 n)    İş sağlığı ve güvenliği uygulamalarının da yeni “götürü bütçe” modelinde düşünülmesinin gerekliliği,
  o)    Eğitim giderlerinin de yeni “götürü bütçe” modelinde göz önünde bulundurulmasının gerekliliği,
 p)    Kamu kurumlarında ek ödemelerin farklı oranlarda dağıtılması personel memnuniyeti ve çalışma barışını bozmaktadır. Ek ödeme dağıtım oranı Kamu Hastaneleri Kurumunda gelirlerin ortalama %36’sı iken bu oran üniversite hastanelerinde %22’i civarındadır. Daha düşük ek ödeme, daha yüksek iş yükü nedeniyle üniversite hastanelerinden personel kaçışının önünün alınması için üniversite hastanelerinin ek ödeme dağıtım oranlarını artırması gerekmektedir. Yeni “götürü bütçe” modelinde gelir gider dengesinin sağlanması bu alanda da personel memnuniyetini artıracaktır.
 q)    Üniversite hastanelerinin mevcuttaki borçları SGK hastalarına hizmet verdiği için oluşmuştur. Bu nedenle üniversite hastanelerinin birikmiş borçlarını da eritecek bir bütçeleme düşüncesi olmalıdır.
 
Üniversite hastaneleri kar amaçlı kuruluşlar değil

Bu uyarıların dikkate alınması durumunda, üniversite hastanelerinin mevcutta içinde bulunduğu kısır döngüden hızla çıkacağını da belirten Prof. Dr. Kudret Doğru ‘Bu uygulama yalnızca sağlık hizmetlerinde önemli role sahip üniversite hastanelerinin finansal problemlerini çözmekle kalmayacak, aynı zamanda hızlı, zamanında ve uygun endikasyonunda tedavilerin gerçekleştirmesiyle de SGK tedavi giderlerinin zaman içinde azalmasına katkı sağlayacaktır. Üniversite Hastanelerinin kar amaçlı kurumlar olmadığı akılda tutulmalıdır. Merkezi politikalar nedeniyle tasarruf edelim derken zor duruma düşürülmüşler, adeta kaş yaralım derken göz çıkarılma durumu oluşmuştur. Üniversite hastaneleri eğitim ve kapsamlı sağlık hizmeti verirken kar ve zarar hesabı yapamazlar. Üniversite hastaneleri her başvuran hastaya cevap vermek, en son teknoloji ve imkânlar ile bunu yapmak durumundadır. Bunu yaparken maliyeti ne olursa olsun SGK tarafından finansmanı sağlanan hastalara hizmet vermek durumunda olduğu unutulmamalıdır’ dedi.

Alıntı:medimagazin.com