20 Kasım 2012 Salı

Çocuğunuzun EQsunu yükseltin geleceğini kurun...

Uzmanlar, akademik başarısı yüksek, çevresinde sevilen, dikkatli, çözüm odaklı nesiller yetiştirmenin temelinde duygusal zekadaki gelişimin büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor. Çocuklarının duygularını görmezden gelen ve onları fazlasıyla serbest bırakan ya da sürekli davranışlarını eleştiren, cezalandıran anne babaların çocuklarının geleceğiyle oynadığını vurgulayan uzmanlar, “Bu tip davranışlar, çocuğun gelecekteki yaşam kalitesini arttırmada büyük rol oynayan duygusal zekasının düşük kalmasına yol açar” uyarısını yapıyor.

Duygusal zekada ailenin rolü

Duygusal zekanın geliştirilmesi ve ebeveynlere düşen görevler hakkında bir değerlendirme yapan Ayna Eğitim ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi’nden Psikolog Dr. Ayşegül Önk Eray, bilişsel zeka (IQ) ile duygusal zekanın (EQ) birbirlerini tamamladığını, ancak duygusal zeka becerilerinin, yüzde 50’si doğuştan gelmekle birlikte, sonradan edinilebilir olduğunu vurguluyor. Duygusal zeka bilişsel zekaya göre daha az kalıtım yüklü olduğu için eksiklikleri telafi edilebiliyor. Bu yüzden çocukların duygusal zekalarının geliştirilmesinde anne babalara ve eğitimcilere büyük görev düşüyor. Aile, ilk duygusal derslerin verildiği okul. Duygusal zekası yüksek olan anne babaların bu dersler konusunda daha becerikli oldukları biliniyor. Duygusal zeka ilerleyen yıllarda gelişmeye devam etse de, öğelerini oluşturmak için ilk fırsat, ilk çocukluk yıllarında ortaya çıkıyor.
Psikolog Dr. Ayşegül Önk Eray, duygusal zekayı ilk basamaktan yukarı doğru şöyle tanımlıyor: “Kendini tanıma, kendi duygu ve düşüncelerinin farkında olma, neyi niçin ve nasıl yaptığını bilme, duyguları yönetebilme, duyguların esiri olmadan duyguların gücünü kullanabilme, onları yapıcı bir şekilde ortaya çıkarabilme, kendini motive edebilme, harekete geçirebilme, başkalarının duygularını anlayabilme, empatinin gücünü kullanabilme, sosyal ilişkileri sağlıklı yürütebilme.”

Öncelikle anne babalar, çocuklarının hayatta başarılı olmasına yardım edebilmek için davranışlarının “çocukta güven, merak, öğrenme zevki ve bir sınır kavramı oluşmasında” etkili olduğunun bilincine varmalılar. Zira sonradan edinilecek duygusal beceriler ilk yıllarda oluşturulan temelin üzerine inşa ediliyor. Anne babaların bu konuda bilinçli ve becerikli eğitimciler olabilmeleri için önce kendi duygusal zekalarını yükseltme yollarını araştırmaları gerekiyor.

Çocuğun duygusal zekasını geliştirmenin yolları
1. Çocuğunuzu duygularını keşfetmesi ve ifade etmesi konusunda teşvik edin, ona örnek olun.
2. Net kurallar ve sınırlar oluşturun ve bunlara bağlı kalın. Uymadığında önce onu uyarın, bu onun kendi özdenetimini kazanmasına yardımcı olur. (TV ve bilgisayar başında geçireceği süreyi sınırlı tutmak gibi.)
3. Çocuğa empati yapmayı öğrenmesi için sosyal sorumluluk projeleri konusunda bilgi verin, çalışmalara birlikte katılın. Böylece ona duyarlı olmayı öğretebilir, onu yardımseverliğe teşvik edebilirsiniz.
4. Dürüstlüğün önemini vurgulayan sohbetler yapıp bu konuda örnek hikayeler anlatın.
5. Ailede ortak sorunlar yaşandığında çözüm üretme konusunda çocuğun da fikrini sorun. Kendi düşüncelerini ifade etmesine izin verin. Sorun çözme becerilerini geliştirmenin en iyi yolu haftalık aile toplantıları ayarlamaktır.
6. Kendi problemlerini çözmesi konusunda ona yardımcı olun, alternatif çözümler üretmesi için destekleyin; sorunları kesinlikle onun yerine çözmeye kalkışmayın.
7. Okul içi ve dışı sosyal faaliyetlere katılmaya yüreklendirin. Çocuğunuzun arkadaş edinmesi için yaşına uygun fırsatlar yaratmak önemlidir.
8. Çocuğun hata yapmasına izin verin, böylece sonuçlarına katlanmayı öğrenebilir. Hata yaptığında özür dilemeyi öğretin. Siz de hatalarınızı itiraf edin ve yeri geldiğinde özür dilemekten kaçınmayın.
9.  Çocuğunuzla birlikte geçirdiğiniz zamanı karşılıklı memnun olunan bir sürece dönüştürün. Fiziksel teması ihmal etmeyin. Herkesin kucaklanmaya ihtiyacı vardır. Kabul, sevecenlik ve şefkat duygularını çocuk yaşarak ve hissederek öğrenir. 
10. Çocuğunuzu kendisine uygun hobiler bulmaya teşvik edin. Devam etmesi konusunda destekleyin, sebat etmeyi öğrenmesini sağlayın. Fakat kurstan kursa koştuğu, hafta sonu faaliyetlerine boğulan bir programdan kaçının.
11. Çocuğa iş birliğine dayalı oyunlar öğretmek, başarının grup sürecinin bir parçası olduğunu anlamasını sağlar. Rekabete dayalı bir dünya ile başa çıkmasını kolaylaştırır.  
12. Olumsuz duygularını nasıl kontrol edebileceğini öğretin. Öfke, kızgınlık gibi duygular normal duygulardır, sadece nasıl ifade edildikleri önemlidir. 
13. Çocukla ilişkide iyimser olmak önemlidir. Çocuk anne babasını gözlemleyerek kendi davranış tarzını oluşturur. Kötümserlik eğilimi önceki nesillere göre artış göstermekte. Kötümserliği öğretmenin, çocuğu depresyona yatkın hale getirmek gibi büyük bir riski vardır.

Alıntı: bebek.com

Hamilelikte bulantıları kusmaları gidermenin 15 yolu

Uzman Diyetisyen Işın Sayın:
 
‘’Gebelerde 6. haftadan itibaren bebeğin büyüme hormonu dediğimiz Beta HcG hormonu seviyesi kanda yükselirken, beraberinde bazı şikayetler gelişmeye başlar. Bunlar, sabah şiddetli biçimde başlayan ve gün içinde de tekrarlayan bulantılar; iştahsızlık, kusma, midede yanma, reflü şeklindedir. Bu esnada hızlı kilo kaybına bağlı halsizlik yorgunluk, mineral, vitamin yetersizlikleri gelişebilir. Bu durum genelde 12. Haftaya kadar devam eder. 12. Haftaya kadar kilo veriyor olmak bebeğin gelişimine zarar vermez. Genellikle 12. Haftadan sonra bulantılar sona erip bebeğin sinirsel, zihinsel gelişiminin başladığı dönemde annenin beslenmesinin, iştah ve kilo artışının ideal seviyelere gelmesi beklenir.’’ diyor. İşte ilk üç ay bulantı bebeğe zarar vermese de anneyi rahatsız eden bu bulantıyı önlemenin, anne adayını rahatlatmanın çareleri:

1.    Anne adayları yediklerinizi çok iyi çiğneyin. Asla hiçbir gıdayı püre kıvamına gelmeden yutmayın.
2.    Başucunuzda sarı, az tuzlu veya tercihen tuzsuz leblebiyi eksik etmeyin.
3.    Elinizin altında içinde katkı maddesi olmayan, tercihen çavdarlı kıtırlar, çubuklar bulundurun.
4.    Ara öğünlerde ağıza birer birer atılan ve yavaş yavaş çiğnene fındık uygun olabilir.
5.    Ara öğünlerde içecek olarak az tuzlu ayran için.
6.    Ara öğünlerde tercihiniz çok sıcak veya çok soğuk olmayan şekersiz süt olabilir.
7.    Şekerli içeceklerden uzak durun, bunlar bulantıyı arttırabilir.
8.    Eğer yalnızca bulantınız var, midede yanma, reflü şikayetleriniz yoksa gün içinde içme suyuna limon dilimi koyup bekletin, birazını içine sıkarak için.
9.    Mevsimindeyseniz, yeşil mandalina da bulantı kesme özelliğine sahiptir ve aynı şekilde limon gibi suda kullanılabilir. İçeceklere haşlanmış közlenmiş sebzeyle yapılan besinlere eklenebilir.
10.    Öğünlerde bir oturuşta tek çeşit besin tüketin. Mide kapasitesini zorlamayın.
11.    Çiğ salata tüketilmeyin, eğer yiyecekseniz, çok iyi çiğneyin.
12.    Bulgur da mide asidini emici özelliktedir. Çok iyi çiğnenmesi şartıyla mide de bulantı ve reflüyü engellemeye yardımcıdır.
13.    Acı olan olmayan baharatlar, susam, keten tohumu, kepekli gıdaların kepekleri gibi minik taneli mide çeperine yapışabilecek gıdalardan uzak durun.
14.    Çorba, ayran, su gibi sıvıları ara öğünde alın ve mide kapasitesini zorlamayın.
15.    Yüksek belli, dar kıyafetler mideye bası oluşturarak bulantı ve reflüyü tetikleyebilir. Daha bol, düşük belli giysileri tercih edin.

Alıntı : bebek.com

16 Kasım 2012 Cuma

Doktora eziyette yeni dönem

Yozgat’ta göreve başlayan Kamu Hastaneleri Birliği (KHB) Genel Sekreteri Dr. Tuncay Öztürk, sağlık konusunda sürekli iyiye koşacaklarını ve bütün halka en iyi hizmeti sunmaya çalışacaklarını belirterek, “Burada bizim arzumuz sahipsiz olarak adlandırılan yol yöntem noktasında sıkıntısı olan halkımıza gönül rahatlığıyla işini yaptırma en iyi hizmeti alma noktasında çaba sarf edeceğiz” dedi.

Yozgat’ta şuanda ilçe devlet hastanelerini ziyaret edip orda görev yapan personelle tanışma toplantısı yaptıklarını ifade eden Öztürk, “Şimdi dahili olarak önce bir sıkıntıları ortaya koymamız gerekiyor. En kısa sürede yapılabilecekleri yapmak istiyoruz. Yozgat’ta problemin büyük çoğunluğunu halledecek bir proje zaten varmış ama hukuk noktasında bir takılma yaşanmış, yani onu tekrar gündeme çekip bir şeyler yapılabilirliği noktasında o hastane projesini tekrar canlandırmamız gerekiyor” diye konuştu.
Yozgat’ta bulunan binaların 1963 yılından kalan eski binaların olduğuna dikkat çeken Öztürk, “Bu binaları kabul edilir bir şekilde ek binalarla geçici destekleyeceğiz. Biz yeni yapılacak hastane veya her hangi bir proje bir yılı geçecek bir sürede tamamlanacaksa biz bunu uzak bir mesafe olarak algılıyoruz. Elimizdekini en iyi şekilde değerlendirme noktasında düşüncelerimiz var. Ama şuanda birliğimiz Yozgat noktasında kurumsal kimliğini oluşturmaya çalışıyoruz. İnşallah bir hafta 10 gün sonra sebep sonuç noktasında düşüncelerle ilçelerimize uğrayacağız. Elimizden gelen her şeyi en iyi şekilde yapacağız. Bütçemizi el verdiği sürece hizmet kalitesinden ödün vermeden daha da ileriye götüreceğiz” şeklinde konuştu.

Donanım noktasında hastanelerimizin bir sıkıntısı bulunmadığını sadece fiziki mekan sıkıntısı bulunduğuna değinen Öztürk, sözlerini şöyle sürüdür. “Uzman hekim noktasında ciddi bir açığımız var. Daha önce kazanılmış hak noktasında mecburi süresini bitiren hekimler tayin isteyip gidiyordu. Şimdi böyle olmayacak, mecburi hizmet süresini dolduran doktor yerine yeni birisi gelinceye kadar başka bir yere gidemeyecek, bekleyecek. Yeni sistemin başka bir amacıda buydu. Bu yetki artık bakanlıkta değil bizdedir. Hekim yönünden düşünürseniz kötü bir durum ama halk açısından düşünürseniz bunu yapılması gerekiyor.

Alıntı:medimagazin.com

6 yıllık doktora bitmiyorsa rektör de üniversite de sorumludur

 Yurt genelindeki birçok üniversitede yüzlerce asistanın işini kaybetmesine yol açacak gelişmenin fitili geçen sene yürürlüğe giren 6111 No’lu kanunla ateşlendi. Kamuoyunda “Torba Yasa” olarak bilinen bu yasadan yola çıkan YÖK, araştırma görevlileri için ömür biçti.

YÖK’ten üniversitelere gönderilen yazı “3 yılda yüksek lisansı, 6 yılda doktorayı bitiremeyenlerin okulla ilişkisi kesilsin” diyordu. 

Tüm üniversite camiasını sarsan bu kararda, söz konusu sürenin geçmişi de kapsaması, askerlik, doğum izni ve yurtdışı görevi gibi sürelerin göz ardı edilmesi, akademisyenler için sancılı bir sürecin başlayacağını işaret ediyordu. 

Çok gecikmeden yıllarca üniversiteye hizmet vermiş birçok araştırma görevlisi kapı önüne konulmaya başladı. Ayrıca 30’lu yaşlarında işsizlikle tanışan akademisyenlerin, başka üniversitelerde kadro almalarının önü de kapatıldı. 

Araştırma görevlilerinin bir anda “doktoralı işsiz” haline dönüştüğü okullardan biri de köklü bir geçmişe sahip İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) oldu. 

Şu ana kadar bu üniversitede 40’a yakın doktora öğrencisinin üniversiteden atıldığı öne sürüldü. Bu sayının yılsonuna kadar 200’e çıkmasının beklendiği bildirildi. 

Yıllardır dirsek çürüttükleri üniversiteden bu şekilde atılmayı kabul etmeyen İTÜ’lü araştırma görevlileri, YÖK ve Rektörlük imzalı bu ortak karara karşı direniş başlattı. 

Ayazağa Yerleşkesi’nde bulunan Rektörlük binası karşısında çadır kuran araştırma görevlileri, “Asistan kıyımına son” diyerek art arda protesto gösterileri düzenledi. 

İmza toplayan, oturma eylemi yapan akademisyenler, yaklaşık iki hafta önce Makine Fakültesi’nde sabahladı.
Üniversite yerleşkesinde geniş katılımlı bir yürüyüş yapmaya hazırlanan araştırma görevlileri, ntvmsnbc’ye konuştu. 

BAYSAN: HEM DOKTORASIZ HEM İŞSİZ OLMAYACAĞIZ

Endüstri Mühendisliği’nde doktora eğitimini sürdüren Serdar Baysan, 7 senedir araştırma görevlisi olduğunu belirterek, “Zaten normal bir doktora en az 5 yıl sürer. 1.5 yıl yurtdışında görev yaptım ama onu saymıyorlar. Benim 2 yılım kaldı” diye konuştu. 

Serdar Baysan, üniversite yönetiminin herhangi bir kanun olmadan sadece YÖK’ün görüş yazısıyla araştırma görevlilerini işten çıkarmasına tepki gösterdi.

Açılan davada mahkeme heyetinin davayı görüşmeyi reddettiğini belirten Baysan, “Üniversitelere gönderilen yazıda YÖK Yürütme Kurulu’nun değil, YÖK Başkan Yardımcısı’nı imzası var. Mahkeme, ‘Bu yazı bir görüştür, yürütmesini durduramam’ diyor. Yani durdurulacak bir yürütme bile ortada yok” dedi. 

Uygulamayla tüm araştırma görevlilerinin huzursuz olduğunu belirten Baysan, mevcut belirsizliğin bir an önce giderilmesini istedi. 

Eylemlere devam edeceklerini ifade eden Baysan, şöyle konuştu: “2009’da yapılan gösterilerde arkadaşlarımız “doktoralı işsiz olmayacağız” diyorlardı. Şimdi ise “doktorasız ve işsiz olmayacağız’ diyoruz. Yerleşkede yapacağımız eylemin kalabalık olmasını bekliyoruz. Sesimizi duyurmak istiyoruz.” 
Erkan OĞUR ve İsmail Hakkı DEMİRCİOĞLU'da eyleme destek verdiler

ALAÇAM: BAŞARININ MÜKAFATI KOVULMAK

Fen Bilimleri Enstitüsü’nde araştırma görevlisi olan Sema Alaçam da, sorunun sadece İTÜ’yle sınırlı olmadığını söyledi. 

Alaçam, “Diğer üniversitelerde de mağduriyet yaşayan pek çok arkadaşımız var. Yıldız Teknik’te, Mersin Üniversitesi’nde de işten çıkarılanlar var. Boğaziçi Üniversitesi’nde de sıkıntılar başladı. Hiçbir gerekçe bu işten çıkarmaları meşru kılmıyor” diye konuştu. 

Başarılı birçok araştırma görevlisinin işini kaybettiğine dikkat çeken Alaçam, “Çalışanın cezalandırıldığı bir sistemle karşı karşıyayız. Araştırma görevlisi arkadaşlarımız makaleler hazırlamış, yurtdışında görev almış, haftada 20 saat derse girmişler. Ama başarıyı işten atılmayla mükafatlandırıyorlar. ‘6 yılda neden bitirmediniz?’ söylemi, nitelik kaygısı gözetmeyen içi boş bir söylemdir” dedi. 

‘6 YILIN SORUMLUSU SADECE BİZ DEĞİLİZ'

“Akademik çalışmalar süreyle sınırlandırılamaz” diyen Sema Alaçam, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bir doktoranın 6 yılda bitirilmemesinin sorumlusu sadece doktora adayı değildir. Aynı zamanda birlikte çalıştığı iş arkadaşları, hocaları ve amirleri, kendilerinden beklenen işler ve verilen görevlerdir; üniversitesidir. Araştırma görevlilerine hesap sormadan önce üniversitenin bunu kendisine sorması lazım. Bu sürenin kısalmasını elbette biz de isteriz. Altyapı uygun olursa neden olmasın. Bu uygulama, geleceğe dönük olabilir ama geçmişi kapsamasını kesinlikle kabul etmiyoruz. Haksızlığa uğrayan arkadaşlarımızın mağduriyeti giderilene kadar eylemlerimize devam edeceğiz. Hakların kaybedilmesine göz yumamayız.” 

ÜNAL: BİLİMDE SÜRE DAYATMASI OLMAZ

Rektörlüğün kararından önce araştırma görevlisi kadrosuna geçen Endüstri Mühendisliği Bölümü'nde görevli Murat Engin Ünal, birçok arkadaşının üniversiteden atılması nedeniyle kendi durumuna sevinemiyor.
Söz konusu kararla araştırma görevlilerinin hayatının altüst edildiğini vurgulayan Ünal, “Bence sorun, insanların planlarının hiçe sayılmasıdır. ‘Üniversiteler rekabetçi olsun, hesap verilebilir olsun’ falan deniyor. Bunlar kulağa güzel geliyor ama işten atılma korkusu akademisyenlerin psikolojisini bozuyor” dedi.

‘İKİ SENE MALZEME BEKLEYENLER VAR’

Ünal, şu ifadeleri kullandı: “Araştırma görevlisine ‘Doktoranı şu kadar sürede bitireceksin’ denilemez. Bir teçhizatın gelmesini iki sene bekleyen doktora öğrencileri var. Öğrenciler ucu açık tezlerin altına girebilir. Kafasında zor sorular vardır, bunların üzerine gidebilir. 6 sene sınırlaması kesinlikle doğru değil. Bu durum akademisyenleri daha basit, daha kolay tezler yapmaya yöneltecek. Bilim dünyasında böyle bir rekabet asla kabul edilemez.” 


Geçmişte bu sürenin 10 yıla kadar çıktığını hatırlatan Ünal, “En azından eski sisteme geri dönülmesini istiyoruz. Arkadaşlarımız işine geri alınsın, bu uygulama kaldırılsın” dedi. 

EREN: AKADEMİK HAYATTAN BİZİ ATAMAZSINIZ

Endüstri Mühendisliği’nde doktora yapan Zafer Eren, öncelikli olarak işten çıkarılacak araştırma görevlileri arasında yer almıyor. Her ne kadar “şimdilik” topun ağzında olmasa da Eren de tıpkı diğer meslektaşları gibi huzursuz. 

Eren, geleceğe yönelik kaygılarını “Tezimi verdiğimde beni de atabilirler. İTÜ, Boğaziçi Üniversitesi ve ODTÜ modelini örnek almaya çalışıyor. Kendi üniversitesinde doktora yapan öğrencileri tutmak istemiyorlar” sözleriyle anlattı. 

Eren, şöyle konuştu: “Bu düzenlemeyi pat diye yürürlüğe alamazsınız. Bu süreçte kendime daha önce sormadığım soruları sormaya başladım. Yüksek lisansa başlarken 50/d’nin ne olduğunu bile bilmiyordum. Kadroyu, sözleşmeyi falan hiç düşünmedim. Sadece akademisyen olmak istedim. Bir makine mühendisini işten atabilirsiniz ama makine mühendisliğinden atamazsınız. Bu, beni akademik hayatın dışına itmek, ‘Sen akademisyen olamazsın’ demektir.”

DOĞAN: ESNEK ÇALIŞMA SİSTEMİNİ DAYATIYORLAR

İnşaat Fakültesi’nden Anıl Doğan ise “esnek çalışma sistemi” adı verilen sistemin asistanlar üzerinde denenmeye çalışıldığını ifade etti. 


Doğan, şunları dile getirdi:
“Bu yaşadığımız süreç, Bologna sürecinden bağımsız değil. Avrupa’da eğitimi paralı hale getirilmesine çalışıyorlar. Türkiye’de de çalışma esnekleşiyor, performansa dayalı değerlendirmeler yapılıyor. İTÜ pilot üniversite olarak seçildi. Çünkü İTÜ, bir mühendislik okuludur. Sanayiyle birebir iletişim halindedir.
Devlet karşılamadığı için ürünleri sanayiye satması gerekiyor. Bu durum, aslan payını alan üniversite ve hocaların hoşuna gidiyor. En büyük kârı özel şirketler yapıyor, en büyük zararı ise halk görüyor. Halk onlardan alınan vergilerle yapılan ürünleri alabilmek için bu şirketlere para ödemesi gerekiyor. Sermaye, hocaların daha fazla kendisine hizmet etmesini istiyor. Bu durumda Marksist bir hocanın artık üniversitelerde barınması mümkün olmayacak. Çünkü proje alamayacak, bu nedenle de performansı düşük olacak.
Esnek çalışma dayatmasını asistanlardan başlattılar. Üniversitenin varlığını özel sektörden alacağı ortak projelerle sürdürmesi isteniyor. Özel sektör olmasa üniversite iş yapamaz görünecektir. Mesela Temel Bilimler bölümünü kapatıyorlar. ‘Mezunlar iş bulamıyor, bu yüzden de kontenjanlar açık kalıyor’ deniyor. Türkiye’nin Temel Bilimler'le üretilen bilimi emperyalist ülkelerden satın alması isteniyor.”

İŞ BIRAKMA EYLEMİ YOLDA

Endüstri Mühendisliği bölümünde doktorasını sürdüren Didem Çınar da üniversitenin araştırma görevlilerinden kurtulmak istediğini savundu.

Çınar, “Araştırma görevlilerini 33/a’ya geçirmek istemiyorlar. Bizlerden kurtulmak istiyorlar. Araştırma görevliliği için bölümde alınan karar, fakülte ve üniversite tarafından dikkate alınmıyor. Herhangi bir neden belirtmiyorlar” dedi. 

Sorunun çözümü için kapısını çaldıkları Rektör Mehmet Karaca’nın kendileriyle görüşmediğini kaydeden Didem Çınar, “Rektör Yardımcısı’yla görüşüyoruz ama o da maalesef etkin olamıyor. Bir komisyon kuruldu, yapılan toplantıya temsilcimiz de katıldı. Ancak sonuçtan memnun değiliz” diye konuştu.

Geri adım atmamakta kararlı olduklarını vurgulayan Çınar, “Bundan sonra yapacağımız eylem, iş bırakma eylemi olacak” dedi.

Alıntı: ntvmsnbc.com

15 Kasım 2012 Perşembe

Doktor efendi dönemi bitti

Dr. Cengiz Çetin yirmi üç yaşındaydı.
Sualtı Hekimliği’nde asistanlığa başladığının yirminci günü, vurgun yiyen iki dalgıcın tedavisi için basınç odasına girdi.
İstanbul Tıp Fakültesi’ndeki İkinci Harb-i Umumî’den kalma alet patladı
27 Temmuz 1998 günü hayatını kaybetti.

Dr. Göksel Kalaycı altmış altı yaşındaydı.
Önce genel cerrahi sonra göğüs cerrahisi ihtisası yapmış, profesör olmuştu.
Ameliyat ettiği hastası “Ben ölürsem sen de öleceksin” diye tehdit etti.
Hastanın yakını tarafından, yıllarını verdiği İstanbul Tıp Fakültesi’nin bahçesinde vuruldu…
11 Kasım 2005 günü hayatını kaybetti.

Dr. Ali Menekşe elli bir yaşındaydı.
Giresun Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde göğüs hastalıkları uzmanıydı.
Bir çocuğunu doğumda, on altı yaşındaki kızını da Ankara yolunda geçirdiği trafik kazasında kaybetmişti.
15 Ocak 2008’de, elli birinci doğum gününde, hastası tarafından vuruldu
4 Şubat 2008 günü hayatını kaybetti.

Dr. Tolga Erdem yirmi yedi yaşındaydı.
Ege Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Şırnak Devlet Hastanesi’nde göreve başlamıştı.
Başladığının birinci ayında iki acil hastayı ambulansla Diyarbakır’a götürdü…
Dönerken Mardin’in Midyat ilçesi yakınlarında ambulans virajda kayıp devrildi
9 Şubat 2009 günü hayatını kaybetti.

Dr. Ersin Aslan otuz yaşındaydı.
(1982 yılının 14 Mart günü, Tıp Bayramı’nda doğmuştu.)
Gaziantep Devlet Hastanesi’nde göğüs cerrahisi uzmanı olarak çalışıyordu.
Ameliyatını bitirip servise çıktı…
Daha önce ameliyat ettiği hastanın on yedi yaşındaki torunu tarafından bıçaklandı
17 Nisan 2012 günü hayatını kaybetti.

Dr. Mustafa Bilgiç yirmi altı yaşındaydı.
Samsun’da On Dokuz Mayıs Üniversitesi’nde acil tıp asistanıydı.
Karısı da aynı tıp fakültesinde çocuk ihtisası yapıyordu.
Tedavi ettiği Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastasının iğnesi eline battı
21 Eylül 2012 günü hayatını kaybetti.

Kenan Evren askeri cuntanın başıydı…
Mecburi hizmete gelen doktorları ağaca bağlayın, kaçmasınlar.” dedi.

İmren Aykut Çalışma Bakanı’ydı…
Ne verirseniz verin bu doktorların gözü doymaz.” dedi.

Tansu Çiller Dışişleri Bakanı’ydı…
Hariciye Vekaleti’yle hariciye koğuşunu karıştırdı, hastanelere “Balyoz Harekâtı” düzenledi. (Balyoz Davası hakimlerinin gözünden kaçtı, ceza almadı.)

Yıldırım Aktuna Sağlık Bakanı’ydı…
Hafta sonu makamında bulamadığı başhekimin kapısını kırdırttı.

Osman Durmuş Sağlık Bakanı’ydı…
Fuzuli yere yakıyor diye başhekimin ellerini kalorifer peteğinde kızarttı.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ “Doktorların eli hastaların cebinde.” dedi.
Yetmedi…
Üstüne bi de “Paracı doktorlar gürültü yapıyor.” ilave etti.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Ben doktora iğne yaptırmam, doktorlar adamı felç ederler alimallah.” dedi.
Yetmedi…
Üstüne bi de “Doktor efendi dönemi bitti.” ilave etti…
Noktayı koydu.

Doktor efendi dönemi bitti!..

Toprakları bol olsun!

Alıntı: Birgün.net

4 Kasım 2012 Pazar

İşte genel sekreterlerin tam listesi

İdari yapıdaki köklü değişiklikle yöneticilerin görevleri yeniden tanımlandı, kamu hastane birlikleri faaliyete geçerek 87 genel sekreter atandı. Başhekimler artık sadece tıbbi hizmetlerden sorumlu olacak.

Sağlık bakanlığı Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu Başkanı Hasan Çağıl, bugün başlayan yeni dönemi anlattı.

Bugün itibariyle Türkiye genelinde 87 kamu hastane birliğinin faaliyete geçtiğini bildiren Çağıl, “Kamu hastane birlikleri, kamu hizmeti sunan hastanelerin, her ilde bir tane kurulan birlik bölgesi içerisinde tek bir yönetim altında toplanmasıdır” dedi.

İstanbul, Ankara ve İzmir'de birden fazla birlik bulunduğunu ifade eden Çağıl, bu nedenle 87 birlik genel sekreterinin görev yapacağını bildirdi.

SÖZLEŞMELİ YÖNETİCİ DÖNEMİ

Yeni sistemle gelen en önemli değişiklikle hastaneler ve bunların bağlı olduğu birliklerdeki yöneticilerin tümünün sözleşmeli hale geldiğini anlatan Çağıl, sözleşme süresince bu yöneticilerin belirli kriterler baz alınarak karneyle takip edileceğini bildirdi.

Karnesi iyi olanların görevine devam edebileceğini, yeterli başarı gösteremeyenlerin ise ya kazancının düşeceğini ya da “sınıfta kalacağını” bildiren Çağıl, bunların sözleşmesinin sona ereceğini kaydetti.

Sistemden amacın, hastanelerde vatandaşa daha iyi hizmet sunmak olduğunu dile getiren Çağıl, “Bir yöneticinin karnesinde hangi notlar olacak?” sorusuna şu yanıtı verdi:

“Sağlık hizmetlerini, hastaneleri her yönüyle takip ediyoruz. Hazırladığımız çok değişik karne notlarını oluşturacak parametreler var. Mesela en önemlileri çalışanlarla hastaların memnuniyeti. Bu en önemli parametrelerden birisi. Yine hastalarımızın sağlık hizmetine ulaşmasındaki süreler. Gecikme var mı, zamanında ulaştırabiliyor muyuz veya ihtiyaç olan malzemeyi temin edebilme kabiliyeti. Bunu doğru bir şekilde takip etme. Bunun gibi yüze yakın parametre karne notunu oluşturacak. Hizmet kalitesi, tıbbi hizmetin kalitesi, aynı hastanın tekrar hastaneye gelme oranı gibi birçok parametre var. Bunlar yöneticilerimizin karne notlarını oluşturacak.”

BAZI DURUMLARDA İKİNCİ ŞANS VERİLMEYECEK

Yılda iki kez genel değerlendirme yapılacağını, bunun haricinde her ay gözlemciler vasıtasıyla notlar verileceğini ifade eden Çağıl, obezite mücadelesi yapan ya da 112 acil gibi bakanlığın diğer birimlerinin vereceği notların da göz önüne alınacağını söyledi.

Bazı önemli parametrelerin yerine getirilmemesi halinde ise yöneticilere ikinci bir şans tanınmayacağını vurgulayan Çağıl, “Ciddi sağlık problemlerine sebep olabilecek, vatandaşımızın sağlık hizmeti alımını aksatabilecek ciddi noktalarda affetme, ikinci şans verme, ikinci altı ayı bekleme imkanımız yok. O noktalarda kötü not alındığında hemen ilişiği kesilecek” diye konuştu.

BAŞHEKİM YERİNE HEKİMBAŞI

Bir soru üzerine, hastanelerdeki başhekimlerin görev tanımlarının da değiştiğini bildiren Çağıl, başhekimlerin geçmişte hastanelerin tüm yönetiminden sorumlu olduğunu anımsattı.

Ancak ülkede eğitimi verilmesine rağmen sağlık idareciliğinin gelişemediğine dikkati çeken Çağıl, şu bilgileri aktardı:

“Bundan sonrası için başhekim dediğimiz kişileri gerçek anlamda hekimlik hizmetlerinin, tıbbi hizmetlerin sorumlusu haline getiriyoruz. Onlar için hekimbaşı ya da tıbbi hizmetler direktörü diyebiliriz. Sadece tıbbi hizmetlerden, tıbbi hizmeti veren kişilerin, nöbetlerin, çalışma yerlerinin planlanması. Yani bugünkü başhekimlik, sağlık hizmetine artık ağırlık olarak yönelmiş bulunuyor. Verdiğimiz sağlık hizmetinin kaliteli olup olmadığı, doğru hizmeti verip vermediğimiz hususları tamamen bugünkü başhekimlerin sorumluluğunda olacak.”

"ÖZELLEŞTİRMEYE Mİ GİDİYOR?"

“Kamu hastane birliklerinin kurulmasıyla, bir süre sonra kamu hastanelerinin özelleştirilmesinin gündeme geleceği” tartışmalarının anımsatılması üzerine Çağıl, “Ülkedeki sağlık sistemi, hizmet sunumunda oluşmuş fiyatlar, özel hastanelerin bile 'lütfen bizi kamu satın alsın' dediği bir dönemde, kamu hastanelerinin özelleştirilmesi hiç bir zaman gerçekleşmez ki bu sistem bunu da öngörmüyor” dedi.

Sistemin, tamamen işini beceremeyen yöneticilerin, kamunun sağladığı olanaklar içinde oturduğu koltuktan kalkmaması hadisesini ortadan kaldırdığını vurgulayan Çağıl, bunun sağlık hizmetinin gelişmesini bugüne kadar engelleyen en önemli problemlerden biri olduğuna dikkati çekti.

VATANDAŞ MEMNUNİYETİ ARTACAK

Vatandaş memnuniyetini artırmanın başlıca hedefleri olduğunu ifade eden Çağıl, hizmetin iyi sunumuyla memnuniyetin daha da artacağını söyledi.

Hasta memnuniyetini çok yakından takip edeceklerini bildiren Çağıl, bunun anketler ya da bakanlığın SABİM gibi iletişim hatları yoluyla yapılacağını bildirdi.

OTELCİLİK HİZMETİ İÇİN AYRI YÖNETİCİ


Bakanlık hastanelerinde aynı zamanda otelcilik hizmeti verildiğini, bu konuda ciddi mesafe katettiklerini ifade eden Çağıl, “Bundan sonrasını çok daha profesyonellerin yönetimine devretmeyi düşünüyoruz. O sebeple birlik yapısında, kamu hastaneleri içerisinde özellikle belirli bir büyüklüğün üstündeki hastanelerde sağlık otelciliğini çok daha geliştirebilmeye yönelik ilave müdür dediğimiz otelcilik hizmetleri müdürlükleri oluşturduk. Bunlara yönelik altyapıyı da oluşturmaya çalışıyoruz” diye konuştu.

Bu hizmetin profesyonellerce yapılmasının yerinde olacağını vurgulayan Çağıl, uygulamanın ilk etapta 300 yatağın üzerindeki hastanelerde başlayacağını, sonrasında daha küçük hastaneler için de yaygınlaştırılabileceğini belirtti.

Bütün bunların hastalara daha iyi bir hizmet sunulması amacıyla uygulamaya geçirildiğini vurgulayan Çağıl, yeni yöneticilerin ciddi bir çalışmayla seçildiğini söyledi.

Çağıl, “Eskiden her hastane kendi adına her işi yapan birer yapıydı ama şimdi birlik yapısı oluşturduğumuz için 10 hastanede ayrı ayrı yapıyı farklı ekiplerle oluşturmak yerine birçok hizmeti tek bir yerde birlik noktasında oluşturduk. Hastanelere de çok küçük işler kaldı” dedi.

Çalışanlar için farklı bir sistem öngörülmediğini, insan kaynaklarının verimli kullanılması için bu sisteme geçildiğini belirten Çağıl, çalışanların düzenini bozmak ya da yerlerini değiştirmek niyetleri olmadığını vurguladı.


BİRLİK SEKRETERLERİ


Bugün itibariyle göreve başlayacak birlik genel sekreterleri şunlar:

Adana: Kemal Kiraz
Adıyaman: Hüseyin Şen
Afyonkarahisar: Ayhan Erenoğlu
Ağrı: Burak Karabulut
Aksaray: Ertuğrul Ünkoç
Amasya: Mehmet Rüştü Ertosun
Ankara 1: Şerif Serdar Mercan
Ankara 2: Doğan Akdoğan
Antalya: Erdoğan Taş
Ardahan: Gökhan Demiral
Artvin: Ekrem Akbaş
Aydın: Mehmet Özkan
Balıkesir: Hasan Yılmaz
Bartın: Osman Açıkgöz
Batman: Faruk Günak
Bayburt: Hulki Aşır
Bilecik: Mustafa Yılmaz
Bingöl: Muhammet Akif Güler
Bitlis: Şevki Erkal
Bolu: Murat Özmen
Burdur: Sedat Kavas
Bursa: Yavuz Baştuğ
Çanakkale: Kenan Eliuz
Çankırı: Mehmet Tahiroğlu
Çorum: Turgay Happani
Denizli: Kasım Çetin
Diyarbakır: Muhammet Güzel Kurtoğlu
Düzce: Lütfi Çırakoğlu
Edirne: İlhan Açıkgöz
Elazığ: Tarkan Özdemir
Erzincan: İsmayil Yılmaz
Erzurum: Fazlı Erdoğan
Eskişehir: Hüseyin Seyhan Fidan
Gaziantep: Kadir Çağlar Çatak
Giresun: Beytullah Şahin
Gümüşhane: Aziz Ahmet Surel
Hakkari: Vakkas Özmercan
Hatay: Ömer Akın
Iğdır: Bülent Kaya
Isparta: Osman Aydın
İstanbul Ana Güney: Tuncay Palteki
İstanbul Ana Kuzey: Şuayip Birinci
İstanbul Bakırköy: İhsan Bakır
İstanbul Beyoğlu: Güven Bektemur
İstanbul Fatih: Hamza Müslümanoğlu
İzmir Güney: Behzat Özkan
İzmir Kuzey: Osman Nuri Dilek
Kahramanmaraş: Kamil Türkmen
Karabük: Seyfettin Kalay
Karaman: Nuriye Ulu
Kars: Hasan Arslan
Kastamonu: Mustafa Uyanık
Kayseri: Ahmet Gödekmerdan
Kırıkkale: Dilek Öztaş
Kırklareli: Muhammed Mustafa Saymaz
Kırşehir: Mehmet Öncel
Kilis: Sedat Çakıcı
Kocaeli: Hasan Aydınlık
Konya: Mehmet Bekerecioğlu
Kütahya: Mithat Ekici
Malatya: Şükrü Özdemir
Manisa: Murat Türkyılmaz
Mardin: Muhammet Şemseddin Döğücü
Mersin: Mehmet Yavuz Gözükara
Muğla: Gürbüz Akçay
Muş: Hacı Yusuf Güneş
Nevşehir: Atila Oğuz Boyalı
Niğde: Emirhan Yardan
Ordu: Hasan Öztürk
Osmaniye: Cem Uraldı
Rize: Şafak Sünbül
Sakarya: Ünal Küçükyılmaz
Samsun: Hasan Rıza Aydın
Siirt: Muhammet Doğan
Sinop: Haluk Ünver
Sivas: İbrahim Ethem Özsoy
Şanlıurfa: Turhan Sulhan
Şırnak: Hakan Tokur
Tekirdağ: Yakup Çağ
Tokat: Arslan Erkan
Trabzon: Mustafa Kasapoğlu
Tunceli: Yusuf Güney
Uşak: Yalçın Atlı
Van: Vural Polat
Yalova: Ahmet Altıner
Yozgat: Tuncay Öztürk
Zonguldak: Korkut Eren

Saydan: Paran kadar sağlık dönemi devam ediyor


Sosyal Güvenlik Kurumu'nun Sağlıkta dönüşüm adı altında yaptığı sürekli değişen uygulamalar, vatandaşı da eczacıyı da bezdirdi.

Konuya ilişkin bir açıklama yapan Tüm Eczacı İşverenler Sendikası (TEİS) Genel Başkanı Ecz. Nurten Saydan: ''SGK, bu ülkenin sağlık otoritesi değil, finans kurumudur. Sağlıkta dönüşüm adı altında yaptığı sürekli değişimler vatandaşın ve eczacının başını döndürdü. Yapılan son değişimlerle her kutu ilaca ayrı para ödeme dönemini başlatırken, bir yandan da muayene ücretlerinin geçen yıla göre yüzde 70 artması vatandaşı da eczacıyı da mağdur etti'' dedi.

Saydan yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:

''Önce SSK, Bağkur ve Emekli sandığı bir araya getirilmeye çalışıldı, ama hala getirilmediğini kurum da bizler de çok iyi biliyoruz. Hala 3 kurum için ayrı ayrı işlem yapılmaktadır. Çalışan devlet memurları, yeşil kartlı vatandaşlar SGK bünyesine dahil edilmiş ama kurum hala eskisi gibi işlemektedir. Neredeyse 75 milyonu kapsadığını iddia eden kurumun ilaç harcaması elbette artacaktır. Artmaması matematiksel olarak mümkün değildir.

Vatandaşlarımız her ay SGK ya oldukça yüksek miktarda prim yatırmaktadır. Ve haklı olarak ilaç ve sağlık hizmeti beklemektedir. Üstelik muayene ücreti, yazılan her kutu ilaç için ilave katkı payı, ayrıca aldığı ilaçlar için katılım payı (emeklilerde %10, çalışanlarda %20) ve en ucuz ilaca göre SGK tarafından yapılan düzenleme ile eşdeğer ilaç farkı ödemektedir. Bütün bu ücretler maalesef eczanelerimizden tahsil edilmektedir. SGK tarafından eczanelerimiz MUAYENE ÜCRETİ TAHSİL VEZNESİ gibi kullanılmaktadır.

Kurum yetkililerince vatandaşlara net olarak anlatılmayan bu durumdan bütün eczacılarımız şikayetçidir. Vatandaş haklı olarak, 'bu para nerden çıktı?' 'SGK'ya neden prim ödüyorum?' 'Ben sana mı muayene oldum?' 'Hastanede para ödemiştim veya ben hastaneye gitmedim ki, ne zaman gitmişim?' gibi sorular soruyor.

Biz bu ülkenin eczane eczacıları bu sorulara cevap vermekten yıldık. Bize kalmayan, bizim olmayan bir ücretin derdini anlatmaya mecbur değiliz. Sürekli olarak gün içinde ve gece nöbetlerde mesaimizin %80'nini bunların nedenlerini anlatmakla tüketiyoruz. Bu durum meslektaşlarımızın ilaç ve danışmanlık hizmetine zarar verdiği gibi bizlerinde sağlığını bozmakta ve mesleğimizin yıpranmasına neden olmaktadır.

Sosyal Güvenlik Kurumu; ya bizim zorunlu tahsilatçılık yapmamıza neden olan bu uygulamayı eczanelerimizin üstünden alsın, yahut çıkıp vatandaşların ne için ne kadar ödediklerini kamuoyuna açıklasın."

HER KUTU İLACA AYRICA PARA ÖDENİYOR

Vatandaşın, 8 Mart 2012'de yapılan yeni değişiklikle her kutu ilaca ayrıca para ödediğini hatırlatan Ecz. Nurten Saydan, açıklamasını şöyle sürdürdü:

"Aile Hekimliğinde, sağlık ocağında yani 1. basamak sağlık hizmeti veren yerlerde muayene olup 1 kutu bile ilaç yazdırıp, eczanelerimizden almaya kalkarsanız 3 lira muayene ücreti ödersiniz. 3 kutudan fazla aldığınız her kutu ilaç için 1 lira daha fazla ödeme yaparsınız. İlacın fiyatı 50 kuruş bile olsa 1 lira ödersiniz. 4 kutuya dört,5 kutu ilaca beş lira ödeyeceğiniz bu durumda ayrıca her kutu ilacın (%10-20) katılım payını ve ucuz ilaca göre farkını ödersiniz..

Devlet ve üniversite hastanelerine gittiğiniz zaman reçete yazdırsanız veya yazdırmasanız da Sosyal Güvenlik Kurumu 5 lira muayene ücreti alır. Eğer reçeteniz varsa 1 kutu ilaç için bile 5+3=8 lira para ödersiniz. Eğer yazdırdığınız ilaç kutu sayısı 3 taneyi geçerse yine her kutu ilaç için ilacın fiyatı ne olursa olsun 1 lira daha ödersiniz. Özel hastanelerde de durum değişmemektedir. Muayene parası 12 liradır. Reçete yazılırsa 3 kutu ilaca kadar 12+3=15 lira ödenecek olup, yine fazla yazılacak her kutu ilaç için 1 lira daha ödeme yaparsınız.

YÜZDE 70 ARTAN MUAYENE ÜCRETLERİNE VATANDAŞ İSYAN EDİYOR !


Vatandaşlarımız reçetesindeki 3 liralık ilaç için 3 lira para ödüyor. Ayrıca hastanelerden ancak fatura edilince sisteme düşen birikmiş muayene ücretleri ise hastaların ödeme gücünü zorlamaktadır. Çoğu vatandaşımız ilaçlarını almaktan vazgeçiyor. Bunun sonucu olarak sadece “muayene olarak” iyileşemediği için kısa bir süre sonra tekrar doktora gitmek zorunda kalıyor.

Kendisini sağlık otoritesi sanan kuruma buradan sormak istiyoruz: Genç nüfusumuz var, ama neden senede ortalama 9 defa doktora gidiyoruz?

Bunun sebebi geçen seneye oranla %70 artmış olan muayene ücretleri (yeni ismi ile reçete parası) olmasın?

SGK Bu ülkenin sağlık otoritesi olmadığını, finans kurumu olduğunu fark etmediği ve tedavi sürecine sadece günü kurtaran ekonomik kıstaslarla müdahil olduğu sürece, sağlık harcamalarının azalması mümkün değildir. Dünyada bir çok ülke bu yöntemi denemiş ve harcamaların orta ve uzun vadede arttığını görerek vazgeçmiştir. Siyasi iradenin bunun farkına varmasının, Sağlık Bakanlığı’nın da görev alanına sahip çıkmasının, vatandaşımızın ve gelecek kuşakların sağılığı için elzem olduğunu kamuoyunun bilgisine ve dikkatine bir kez daha sunuyoruz.''

Alıntı: medimagazin.com

26 Ekim 2012 Cuma

Meyve sularına dikkat


Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Kocaokutgen, karaduttan yeşil muza, elma, armut, şeftaliden kiraza, ananastan böğürtlene kadar onlarca çeşit aroma bulunduğunu, aromaların ise kimyasal ürünler olduklarını vurguladı.
 
''Çocuklarımıza meyve suyu içirirken sağlıkları için doğal olanları tercih etmeliyiz'' diyen Kocaokutgen, alınan ürünün mutlaka 'içindekiler' kısmına bakılması gerektiği uyarısında bulunarak, şunları söyledi:
 
''Meyve suyu alacaksak 'içindekiler' kısmına mutlaka bakmamız lazım. Meyve suyu konsantresi ya da meyve suyu, meyve suyu püresi diyorsa içinde doğal meyveler olduğunu gösterir. Ama içindekiler kısmına baktığınız zaman aroma diyorsa, doğala özdeş aroma diyorsa doğal olmayan kimyasal bir üründen söz ediliyor demektir. Sağlığımız açısından, çocuklarımızın sağlığı açısından mümkün olduça doğal olmayan gıdalardan uzak durmaya çalışmak gerekir."
 
Alıntı : ntvmsnbc.com

İzmir'de sağlığın patronları belli oldu

Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin kurucu Dekanı ve Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Osman Nuri Dilek, İzmir Kuzey Kamu Hastane Birliği Genel Sekreterliği'ne atandı. İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Behzat Özkan ise Güney Kamu Hastane Birliği Genel Sekreterliği'ne getirildi. Atanması ile ilgili sözleşmeyi imzaladığını belirten Prof. Dr. Behzat Özkan, "Güney bölgesindeki 12 hastane bize bağlı olacak. Sağlık Bakanlığı'ndan 'işe başlama' yazısını bekliyorum. Amacımız gece gündüz çalışıp, vatandaşımıza daha kaliteli sağlık hizmetini sunmak" dedi.

ÖZKAN, AYDIN'A GİTTİ

Öte yandan 6 yıldır İzmir İl Sağlık Müdürü olan Op. Dr. Mehmet Özkan'ın ise Aydın'da kurulacak Kamu Hastane Birliği'ne Genel Sekreter olarak görevlendirildiği öğrenildi. Dr. Özkan'ın yardımcısı Dr. Murat Işıl ile birlikte Aydın'a gideceği, yeni görevine için Kurban Bayramı'ndan sonra başlayacağı kaydedildi.

Alıntı: Yeni Asır-Erkan DOĞAN

19 Ekim 2012 Cuma

UpToDate diye birşey var...

 İYİ KULLANILIRSA  BÜYÜK KOLAYLIK...

İngiltere'de önde gelen bilgi sağlayıcılarından biri olan Wolters Kluwer Health, bugün klinik karar destek sistemi UpToDate'in Health Information and Libraries Journal'da (Sağlık Bilgi ve Kütüphaneleri Dergisi) online olarak yayınlanan araştırmalardan birinin konusunu olduğunu duyurdu. Çalışma, kanıta dayalı klinik karar destek sisteminin kullanımının hasta bakımında hasta tedavi sonuçlarını ve hastane performansını nasıl geliştirdiğini gösteren gerçek klinik senaryoları vurguluyor. John Addison, Pennine Acute Hastaneleri NHS Vakfı kütüphane yöneticisi tarafından yönetilen araştırma, İngiltere'nin kuzey batısında bir düzine hastane vakfı genelinde altı haftadan uzun bir süre boyunca yürütülmüş ve UpToDate'in klinik uygulamada kullanımını analiz etmiş.

Yardımcı yazar Addison şöyle açıklıyor: "2010 yılı başlarında yapılan deneme sonucunda UpToDate klinik karar destek sistemini benimseyerek, zaten sistemin Pennine Acute'un dört hastanesinde tercih edildiğini biliyordum. Ancak, ülke çapında dar bütçemizi nerelere harcayacağımızı belirlerken kanıta dayalı seçimler yapmak zorundayız. Bu zor zamanlarda, UpToDate'in tam değerini anlamak için gerçekleşmiş senaryoları incelemenin bizim satın alma kararımızı test etmemizde önemli olduğunu hissettim. "

Anket Sonuçları:

UpToDate abonesi olan sağlık kuruluşlarındaki doktorlara bir online anket formu gönderildi. Katılımcılardan UpToDate'i kullandıkları bir durumu ve eğer varsa bu durum ile ilgili sağladığı faydaları anlatmaları istenmişti.

UpToDate'i kullanmış olan 239 katılımcının % 90'ından fazlası en az bir yararı tespit etti:

    % 57'si UpToDate kullanarak tedavideki gecikmeleri azalttıklarını söyledi.

    %52'si UpToDate kullanarak gereksiz tanısal testlerden kaçınıldığını belirtti.

    % 48'i tanı koymadaki gecikmelerin azaldığını belirtti.

    % 39'u tedavi kararlarını değiştirdiğini söyledi.

    % 28'i hasta taburcu süresinin kısaldığını belirtti.

Araştırma raporu sonucunda belirtildiği üzere "Hasta tanı ve tedaviye daha hızlı erişim imkanına sahip olur. Klinik tedavi uzmanı, hasta yönetimi hakkında karar alma konusunda uzman bilgisine daha kolay ve hızlı bir şekilde erişim imkanını elde eder. Son olarak, sağlık kuruluşları gereksiz tanısal testler yapma ve uygunsuz reçete yazmadan kaçınarak hasta akışını geliştirebilir ve hastaların taburcu olma sürelerini kısaltabilirler."

UpToDate, Wolters Kluwer Health'in başkanı Denise Basow şunları belirtti: "UpToDate 'te biz doğru olanı yapmak konusunda büyük bir sorumluluk hissediyoruz ve bu araştırmadan edindiğimiz öngörü binlerce müşterinin yıllar boyunca bize anlattıklarını doğruluyor: UpToDate klinisyenleri hasta bakımı noktasında "doğru " tıbbi kararlar almaya yönlendirir ve bundan dolayı hasta bakım ve hastane performansını artırır. "

Bu araştırma, UpToDate'in bakım ve hastane performansını geliştirmeye yönelik değerini vurgulayan 30'dan fazla çalışma ile örtüşmektedir ve vakıf içinde klinik karar destek sistemine yapılan yatırım ile elde edilebilecek gerçek verimliliği ortaya koyar.

UpToDate, Health Service Journal (Sağlık Hizmetleri Dergisi) ile birlikte, bu anketin sonuçlarının ele alınacağı online seminere tıbbi personel davet edilecektir. Canlı izleyiciler için ücretsiz 30 günlük bireysel abonelik sunulacaktır.

Ne zaman: Aralık başında, TBC
Nerede: HSJ TV

UpToDate Hakkında

UpToDate ® kanıta dayalı klinisyenlerin hastalarının tedavisine ilişkin kararlarının doğruluğuna güvendiği doktorlar tarafından hazırlanmış bir klinik karar destek sistemidir. UpToDate 5.100'den fazla dünyaca ünlü doktor yazarlar, editörler ve emsal yorumcuları güvenilir, hasta bakımı ve kalitesini artırmak için kanıtlanmış, kanıta dayalı tavsiyeler ve en son tıbbi bilgileri sentezleyerek titiz bir yazı hazırlama sürecinden geçerler.149 ülkede 600.000 'den fazla klinisyen ve ABD'de akademik tıp merkezlerinin neredeyse % 90'ı UpToDate'e güveniyor, ve 30'dan fazla araştırma UpToDate'in yaygın kullanımını ve hasta kalış süresini kısaltmak ve istenmeyen komplikasyonların ve ölüm oranlarının azalması da dahil olmak üzere gelişmiş hasta bakım ve hastane performansının yükselmesi ile ilişkisini doğruluyor.

UpToDate sağlık sektörü için hastaya özel çözümler ve bilgiler sunan, ticari güncel gelişmeler hakkında haber sağlayan, konusunda dünya lideri Wolters Kluwer Health, firmasının bir parçasıdır. Wolters Kluwer Health 2011 yılında 3.4 milyar € (4700000000 $) geliri ile pazar lideri olan küresel bilgi hizmetleri şirketi Wolters Kluwer 'in bir parçasıdır.

1 Addison J, et al. Doktorlar online olarak her hasta için klinik karar destek sistemlerini nasıl kullanıyor: Bir UpToDate © Health Information & Libraries Journal (Sağlık Bilgi ve Kütüphaneleri Dergisi) vaka çalışması. İlk Online Yayın Tarihi: 15 Ekim 2012. doi: 10.1111/hir.12002

İletişim

Medya İletişim:
MSL
Laura Larsen, +44 (0)20 7878 3189
Halkla İlişkiler İletişim Sorumlusu
laura.larsen@mslgroup.com
veya
Wolters Kluwer Health|UpToDate
Shellie Rapson James, +1 781-392-2493
İletişim Bölümü Direktörü
sjames@uptodate.com



Alıntı:medimagazin.com

CEO'lar gelmeye başladı

Kamu hastaneleri büyük hastaneler çatısı altında toplanıyor. Birleştirilen hastanelerin yönetimine atanacak CEO'lar belirlenme aşamasında. CEO adayları listesindeki isimler, mülakata tabi tutuluyor. Mülakata çağrılanlar arasında Van Vali Yardımcısı Murat Uzunparmak, bazı eski AK Parti milletvekilleri, çok sayıda bürokrat ve başhekimin ismi geçiyor.

Kamu hastaneleri büyük hastaneler çatısı altında toplanıyor, CEO'ların açıklanmasıyla tüm Türkiye'deki 850 kamu hastanesi 100 ayrı çatı altında yönetilecek.

54 kamu hastanesi 5 bölgede birleşecek olan İstanbul için, Mehmet Akif Ersoy Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Ali İhsan Bakır ve Üsküdar Devlet Hastanesi Başhekimi Uzman Dr. Tunçay Palteki'nin isimleri CEO olarak atanacaklar arasında geçiyor.

Ankara'da Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Koordinatörü Dr. Serdar Mercan, İzmir'de Göztepe Eğitim Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Ali Rııza Odabaş ve Muş'ta, Van Vali Yardımcısı Murat Uzunparmak CEO adayları arasında.

Diyarbakır'a ise, İstanbul Tıp Fakültesi'nden Prof. Dr. Mehmet Güzel Kurtoğlu düşünülüyor.

CEO'larla yapılan sözleşme sonrası Türkiye'nin sağlık sistemi yeni bir döneme girecek. Türkiye kamu hastaneleri kurumu, toplam 40 milyar lirayı bulan cirosuyla ülkenin en büyük şirketi halini gelecek.

54 ayrı kamu hastanesi olan İstanbul, 'Anadolu Kuzey, Anadolu Güney, Fatih, Beyoğlu, Bakırköy olarak 5 ayrı bölgeye ayrılacak.

Birlik, şirketler gibi yönetim kuruluyla yönetilecek.

Ve hastaneler; hizmet altyapısı, organizasyonu, kalite, verimlilik ve hasta memnuniyeti gibi konularda bakanlığın belirleyeceği puanlama sistemiyle değerlendirilecek.

Birleşmeyle birlikte sınırlı sayıdaki sağlık personelinin tek elden yönetilmesi, kaynakların verimli kullanılması ve sağlık giderlerinin azaltılması amaçlanıyor.


Alıntı: Cnnturk

Hastane birliklerinde yöneticilere karne verilecek

Sağlık Bakanlığı hastanelerinde 3 Kasım'a kadar geçilecek ''birlik'' sisteminde yöneticilere karne verilmeye başlanacak.

Sistemle kamuda ilk kez sözleşmeli yönetici dönemi de başlayacak.

2 Kasım 2011'de yayımlanan Sağlık Bakanlığı'nın teşkilat yapısını yeniden düzenleyen 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kamu hastane birlikleri oluşturulması kararlaştırılmış, bunun için de bir yıllık süre tanınmıştı.

Düzenleme, Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu'na bağlı ikinci ve üçüncü basamak sağlık kurumlarının il düzeyinde Kamu Hastaneleri Birlikleri kurularak işletilmesini öngörüyor.

KAMU HASTANE BİRLİKLERİ
Hizmetin büyüklüğüne göre illerde birden fazla kurulabilecek birlik kapsamı dışında sağlık kurumu kalmayacak.

Birlik teşkilatı genel sekreterlik ve hastane yöneticiliklerinden oluşacak. Genel sekreterlik birliğin en üst karar ve yürütme organı olacak. Genel sekreterlik bünyesinde tıbbi, idari ve mali hizmet başkanlıkları bulunacak.

Birliğe bağlı hastaneleri, hastane yöneticisi yönetecek. Hastane yöneticisine bağlı başhekimlik, idari ve mali işler ile sağlık bakım hizmetleri müdürlükleri kurulacak.

Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu Başkanı, genel sekreterle doğrudan, başkanlar, hastane yöneticileri, başhekim ve müdürlerle genel sekreterin teklifi üzerine sözleşme yapacak.

2-4 yılı kapsayacak sözleşmeler, bu sürelerin sonunda yenilenebilecek. Genel sekreterin başarısızlık sebebiyle değişmesi halinde başkanların ve başarısızlığa sebebiyet veren hastane yöneticilerinin sözleşmeleri kendiliğinden bitecek.

Birlikler oluşturulduktan sonra baştabip, baştabip yardımcısı, hastane müdürü, hastane müdür yardımcısı ve başhemşirelerin görevleri sona erecek.

YÖNETİCİLERE KARNE
Sağlık Bakanlığı, birliklerin verimliliğin ölçülebilmesi için değerlendirme kriterlerini bir yönergeyle belirledi.

Yönerge, birliklerle sağlık tesislerinin temmuz ve ocak aylarında olmak üzere yılda iki kez verilecek karnelerle değerlendirmeye tabi tutulmasını öngörüyor. Karnedeki puanlar birlik, sağlık tesisi ve yöneticilerin başarı grubunu belirleyecek.

Değerlendirmede tıbbi, idari, mali, memnuniyet ve eğitim kriterleri baz alınacak. Buna göre de 5 farklı (A'dan E'ye kadar) başarı grubu belirlenecek.

Puanı bin-800 arasındakiler (A), 700-800 arasındakiler (B), 600-700 arasındakiler (C), 500-600 arasındakiler (D), 500'den düşük olanlar (E) grubunda olacak.

Bulundukları gruptan düşenler ya da belirli sürede bir üst gruba çıkamayan birliklerin genel sekreterinin görevine son verilecek.

KAMUDA SÖZLEŞMELİ YÖNETİCİ DÖNEMİ
Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu Başkanı Hasan Çağıl, sağlık hizmetlerinde yeni bir dönemi başlatacak kamu hastane birlikleri ile ilgili AA muhabirine yaptığı açıklamada, kamu hastanelerinde yeni bir yönetim tarzının uygulamaya geçirileceğini bildirdi.

Yeni sistemle kamuda ilk kez ''sözleşmeli'' yönetici dönemine geçileceğine dikkati çeken Çağıl, illerde birlik sekreterleri ile hastane yöneticilerinin sözleşmeli olacağını söyledi.

Bu yöneticilerin performansının yılda iki kez verilecek karneyle değerlendirileceğini anlatan Çağıl, ''Yeni sistemde denetim ve takip mekanizması işletilecek. Belirlediğimiz kriterlere göre başarı elde edemeyenlerle yeni sözleşme imzalanmayacak ya da ücretleri düşürülecek'' diye konuştu.

Türkiye genelinde 87 birlik sekreteri atanacağını açıklayan Çağıl, sağlık bölgesi yapılanmasına göre belirlenen ve iş yükü fazla olan bazı illerde birden fazla birlik sekreteri bulunacağını dile getirdi.

Yayımlanan verimlilik yönergesiyle yöneticilerin performansının ölçüleceğini kaydeden Çağıl, ''Yöneticiler, sağlık hizmetinde bakanlığımız açısından büyük önem taşıyan konularda başarısız olurlarsa görevlerine devam edemeyecek. Sağlık hizmetini doğrudan ilgilendirmekle birlikte bazı göstergelerde yetersizliği saptananlara ise ya uyarı verilecek ya da ücretlerinde azalma olacak'' dedi.

Alıntı: AA/Selma BIYIKLI

11 Ekim 2012 Perşembe

Dev hastane kampüslerinin faturası:Şu anda 2 milyar...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, özel bir sağlık kuruluşuna ait hastane kompleksinin açılışında Türkiye’de dev şehir hastaneleri kurmanın 9 yıllık hayali olduğunu belirterek, “Ne yazık ki hala bunu gerçekleştiremedik. Danıştay’da vesaire bazı engellemeler oluyor. Ancak şimdi adımlarını attık. Bunları da aşıp süratle ihalesini yaptığımız şehir hastaneleriyle işe başlıyoruz” dedi.

25 ilde şehir hastaneleri kurulacağını belirten Başbakan Erdoğan, bu sayede yatak sayısının 43 bin 200 adet artacağını söyledi.

Yüksek Planlama Kurulu (YPK) kararlarında, yapılacak şehir hastanelerine “ancak mevcut hastanelerin yatak sayısından, yapılacak hastanenin yatak sayısı kadar indirim yapılması koşuluyla” izin verildi. Yani yatak sayısı artmayacak. Başbakan Erdoğan’ın kendisinin de imzası bulunan YPK'nın bu kararını ekte kamuoyunun değerlendirmesine sunuyoruz. (Karar için...)

Peki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 9 yıllık hayali neticesinde bugünden başlayıp önümüzdeki 25 yıl için oluşan kamu borcunun tutarı ne?


İhale

Kira Bedeli (TL)

Hizmet Bedeli TL

Toplam Yıllık Kira

Kayseri

137.730.000

-

137.730.000,00

Ankara-Etlik

276.000.000

256.288.181,53

532.288.181,53

Ankara-Bilkent

240.000.000

233.881.598,64

473.881.598,64

Elazığ

 94.837.104

58.451.037

153.288.141,00

Yozgat

54.750.000

-*

54.750.000

Manisa

64.250.000

-*

64.250.000

Konya-Karatay

88.791.634

-*

88.791.634

İstanbul-İkitelli

258.900.000

-*

258.900.000

Mersin

140.900.000

-*

140.900.000

TOPLAM

1.356.158.738

 

1 Milyar 904 Milyon 779 Bin 555 Lira 17 Kuruş

25 yıllık toplam(bugünün rakamlarıyla)

33.903.968.450

 

47 Milyar 619 Milyon 488 Bin 879 Lira 20 Kuruş
 *Hizmet satın alım bedeli henüz öğrenilememiştir

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “engelleme vesaire” olarak yorumladığı Danıştay kararlarında da ihaleyi alan şirketlere mevcut hastanelerin ticari amaçla kullanılmak üzere verilmesi temel hukuka aykırılık olarak değerlendirildi. Zaten devlete hizmet satacak, yaptığı binayı Sağlık Bakanlığı’na kiraya verecek şirketlere; bir de kamuya ait mevcut hastane binalarının otel, alış veriş merkezi vb. yapmak ve işletmek üzere verilmesi hukuka aykırı bulundu. Türk Tabipleri Birliği’nin Ankara-Etlik, Ankara-Bilkent ve Elazığ ihalelerine ilişkin davalarda mevcut hastane binalarının özel şirketlere verilmesinin hiçbir hukuki dayanağı olmadığı belirtildi.

O halde bu ısrar niye?

İngiltere’nin pop şarkıcılarıyla birlikte en iyi “ürün” olarak Olimpiyat Oyunları açılış töreninde tanıtımını yaptığı Ulusal Sağlık Hizmetlerini (NHS)  pazara açmasına neden olan ve sistemi tüketen kamu özel ortaklığı uygulamasında ısrar edilmesinin nedeni nedir?

Ortalama insan ömrüne göre iki kuşağı borçlandıran bu uygulama “ortaklarından” hangisinin yararına yapılmaktadır?

“Çılgın Projeler” arasında sayılan şehir hastanelerinin esası kamuoyuna neden açıklanmamaktadır?
Bazı projelerin sadece “çılgın” olduğu kabul edilerek vazgeçilmesi mümkündür. ABD’li özelleştirme teorisyeninin sözü olan “kürek çeken değil, dümen tutan devlet” 663 Sayılı KHK sayesinde Sağlık Bakanı tarafından da kullanılmıştır. Dünya Ticaret Örgütü’nün sözleşmelerinde belirlendiği gibi “bir kamu hizmeti alanının rekabete açılması durumunda, devlet burada tekel hakkı olduğunu iddia ederek, şirketlerin rekabetini engelleyemez” kuralı gereği Türkiye sağlık hizmeti alanını “rekabete” açmıştır. Kamu özel ortaklığı, özelleştirmenin Truva atıdır. Bu yoldan dönülmelidir.
TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ
MERKEZ KONSEYİ

Belini çektirdi 2 yıldır yürüyemiyor

Bir hastanede fizik tedavi gören 84 yaşındaki Şükriye Siper, AA muhabirine yaptığı açıklamada, belindeki ağrılarını gidermek için "kupa çektirdiğini", ardından da yakı vurduğunu, derdine çare bulamaması üzerine bir komşusunun tavsiyesi üzerine işin ehli olmayan kişilere "belini çektirdiğini" anlattı.

Kendisine "belinin düştüğünü" söyleyen iki kişinin kollarından ve bacaklarından çektiğini belirten Siper, ağrılarının daha da arttığını ve yürüme yetisini kaybettiğini ifade etti.

Siper, iki yıldır İzmir ve İstanbul'daki birçok hastanede şifa aramasına karşın ancak yürüteç kullanarak çok kısa süre olmak kaydıyla yürüyebildiğini, halen devam eden fizik tedavi süreci sonunda hiç değilse ağrılarının azalmasını umduğunu kaydetti.

Şükriye Siper, "Doktorlar bana kemik erimesi nedeniyle iyice yıpranan kemiklerimin çekme sonrasında harap olduğunu söylediler. Bunu kimse yaptırmasın, derdiniz varsa doktora gidin" dedi.
 
"Traktörle çekenler var"

Siper'in tedavisini yürüten Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Şerafettin Özdoğan, iki yıl önce sadece akut bel ağrısı şikayeti olan hastanın, komşu ve yakınlarının tavsiyesiyle bazı çözümler aradığını, belindeki rahatsızlığın ne olduğu bilinmeden yapılan "çekme" işlemi sonucunda ayaklarını düzenli kullanamaz hale geldiğini ve bu işlemin iki yıldır devam eden şikayetler zincirini başlattığını kaydetti.

Türkiye'nin hemen her yerinde kültür seviyesine de bakılmaksızın benzer "sözde tedavi" yöntemlerinin uygulandığını üzüntüyle izlediklerini ifade eden Özdoğan, tıpta manuel tedavi olarak adlandırılan elle tedavinin kabul edildiğini ancak bu tedavinin teşhisin konulmasının ardından bir hekim nezaretinde yapılması gerektiğini söyledi.

"Çekme" uygulamasının, özellikle kemik erimesi olan kişilerde omurların kırılması ya da çökmesiyle sonuçlanıp kalıcı sakatlıklara neden olabileceği uyarısında bulunan Özdoğan, şöyle konuştu:

"Hastamızda ileri derecede kemik erimesi varmış ve çekme sonucu kemiklerde ağır hasar oluşmuş. Ağrıları olan kişilere önce istirahat öneriyoruz. Basit bir ağrı kesici alabilirler. Eğer yeterli olmuyorsa mutlaka bir hekime gitmeliler. Tedavinin mutlaka hekim nezaretinde ilerlemesi gerekiyor. Sahada masörlük ya da çeşitli terapilerle bu işi yapan insanlar var ama bu tedavi için her zaman geçerli değildir. Maalesef bu tür uygulamalar yaygın olarak kullanılıyor. Hastayı traktöre bağlayıp çekenler var. Çeşitli cihazlarla karşılıklı tutarak çekenler var. Kendilerine kart bastırıp, hatta sanal alemde reklam yapan kişiler var. Bu tip kişilere rağbet edilmemeli."

Alıntı: medimagazin.com

112 personeline saldırıya 3,5 yıl hapis

SAMSUN-İlkadım ilçesi Kadıköy Mahallesi'nde 9 Mayıs 2011 tarihinde meydana gelen olayda, rahatsızlanan kalp hastası M.Ö.'yü (71) Gazi Devlet Hastanesi'ne götüren ambulans şoförü Ali Birinci ve Doktor Zeynep Fırıncı'yı, ambulansa alınmadıkları gerekçesiyle hasta yakını Hakan D. (23), Aziz O. (25) ve Tanju Ö.'nün (26) saldırısına uğramıştı. Saldırı anı ise hastanenin acil servisinin önündeki güvenlik kamerası tarafından saniye saniye kaydedilmişti.

Şikayet üzerine Hakan D., Aziz O. ve Tanju Ö. hakkında dava açıldı. Samsun 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nde bugün görülen davanın son duruşmasında mahkeme heyeti tutuksuz olarak yargılanan Hakan D., Aziz O. ve Tanju Ö.’yu suçlu bularak darp suçundan 10'ar ay, tehdit suçundan 1 yıl 8'er ay ve hakaret suçundan da 11 ay 20'şer gün olmak üzere her biri toplam 3 yıl 5 ay 20'şer gün hapis cezasına çarptırdı.

Davaya müdahil olarak katılan Samsun Tabip Odası Avukatı Harun Uyanıkoğlu, sanıklara verilen cezanın ertelenmemesi ve paraya çevrilmemesinin sevindirici bir durum olduğunu belirterek, "Bu dava sağlık personellerine yapılacak olan saldırıların karşılıksız kalmayacağı yönünde örnek olacaktır" dedi.

Öte yandan, saldırıya uğrayan ambulans şoförü Halil Birinci'yi kurtarmak isterken kendisi de hastanelik olan Dr. Zeynep Fırıncı, 14 Mart Tıp Bayramı törenlerinde Sağlık Bakanlığı tarafından Samsun'da yılın doktoru seçilmiş ve Bakan Recep Akdağ tarafından Ankara'da düzenlenen törende ödül verilmişti.

Alıntı:medimagazin.com

Aile hekimin isyanı

 MEDİMAGAZİN'DE OKUYUCU KÖŞESİNDE BİR AİLE HEKİMİNİN SERZENİŞİ YAYINLANDI.ANCAK  BU VE BUNUN  GİBİ OLAYLAR HİÇ ANORMAL DEĞİL...SEVK ZİNCİRİ KURMADAN YÜRÜTÜLEN SİSTEMDE SADECE SAĞLIK OCAĞI ORTADAN KALKTI...SAĞLIK OCAĞININ  İŞLEYİŞİ ;DAHA AZ KİŞİ İLE , BİLGİSAYAR ORTAMINDA YAPILMAYA BAŞLADI.BUNUN DA TEK AMACI , SAĞLIKTA ÖZELLEŞMENİN ÖNÜNÜN AÇILMASI VE YENİ BİR SAĞLIK PİYASASININ OLUŞTURULMASIYDI...BU NEDENLE SÜRPRİZ YOK MESLEKTAŞIM...ŞAŞIRMA...

Sağlık Bakanlığı Aile Hekimlerine her  aşı dolabı için iki tane akıllı termometre bulundurulmasını zorunlu tutuyor. Bu termometre sadece bir tek firma tarafından ithal ediliyor ve tüm yurtta 147,50 TL fiyatla satılıyor. Adeta Tekirdağ Rakısı , tek fiyat tüm ülkede...  Ve bu cihazın presli olan pili de değişmiyor, iki yıl içinde kendini kapatıyor. Ben bu cihazın ülkemize gelişinin 10-15 TL olduğunu tahmin ediyorum.

Şimdi soruyorum yirmi üç bin Aile Hekiminin çift olarak iki yılda bir almak zorunda olduğu bu aleti, bu değerli şirket niçin 500 TL. fiyat koyup satmaz ? Ne de olsa rekabet yok , karışan eden yok. Hatta 1500 TL olsun, pili de bi ayda bitsin... Yok mu arttıran?  Neden bu denli karlı bir işe başka firmalar girmiyor acaba ? Bu ne biçim serbest piyasa ?

Dr. İsmail Ayhan ( Aile Hekimi )

20 Eylül 2012 Perşembe

Kapitalizm işte böyle birşey...

Firmalar ar-ge çalışmaları için büyük paralar yatırmalarına rağmen bugüne dek yapılan araştırmalarda hayal kırıklığı yaşadıklarını ve istedikleri sonuçları elde edemediklerini açıkladı. Hastalığın seyrini bile yavaşlatmayı başaramadıklarını belirten firmalar geçtiğimiz beş yılda, en az beş farklı tedavide istedikleri verimi alamadıklarını belirtti.

Alzheimer yalnızca İngiltere'de 500 bin kişiyi etkisi altına almış durumda, 300 bin kişi ise başka türde bunama yaşıyor. Amnezi, konuşma yeteneğini kaybetme, ani duygu durum değişikliği, ilgisizlik, ruhsal denge bozukluğu ve saldırganlık alzheimerın neden olduğu etkenler arasında.

Bilim Dünyası Medya Merkezi'nden konuşan Eric Karran; bir ilaç firmasında 300 bilim adamının nöro-bilim üzerinde çalıştığını belirtti. Karren ilaç firmalarının yol almak istediklerini ama hissedarların buna karşı çıktığını söylüyor. Karren; "Kapitalizm böyle bir şey. Yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Ancak toplumda buna büyük bir ihtiyaç var." dedi.

Alıntı:Hürriyet

16 Eylül 2012 Pazar

Binlerce çocuğa acil aşı çağrısı

HANİ AİLE HEKİMLİĞİNDE AŞILAMA ÇOK ARTMIŞTI?TÜM VERİLER  TAKİP ALTINDAYDI.SON 30  YILDA  DEVLET  HİÇBİR ZAMAN  AŞI  ALIMINDA GEÇ KALMAMIŞTI..EEE NE DE OLSA SAĞLIKTA dönüşüm...


2011-2012 öğretim yılında 8’inci sınıf öğrencilerinin velilerinden tetanoz ve difteri aşılarının yapılabilmesi için imzalı izin alındı. Ancak ilçelerdeki toplum sağlığı merkezi çalışanlarının okulları gezerek yapması gereken aşılar, aşılar zamanında temin edilemediği için vurulamadı. Yeni eğitim yılının start almasına bir ay kala, aşının tedariğinin ardından, il halk sağlığı müdürleri çocuklara tetanos-difteri aşısı yapma görevini aile hekimlerine verdi.

Hürriyet'in haberine göre, il halk sağlığı müdürlükleri aile hekimlerinden kendilerine kayıtlı tüm 1998 doğumlu çocukların okulların açılacağı 17 Eylül’e kadar tetanoz ve difteri aşılarını tamamlamalarını istedi. Ancak aile hekimleri araya bayram tatilinin de girdiği bir aylık süre içinde aşılamayı bitiremedi. Bazı hekimler, okul, eczane, aile sağlığı merkezlerine astığı yazılarda çocukları aşılanmaya çağırdı. Ancak iş yoğunluğu içinde ev ev dolaşarak aşılama yapamadı. Adını vermek istemeyen bir aile hekimi, “Tetanos-difteri aşısının tek tedarikçisi sağlık bakanlığı. Geçen sene bu aşılarda ciddi sıkıntı yaşadık. Gebelere bile yapmakta zorlandık. Şimdi aşı var ama bakanlığın istediklerini yerine getirmek imkansız. Örneğin bende 1998 doğumlu 53, diğer aile hekiminde 130 çocuk var. Bunların kapılarını tek tek çalıp, aşıya ikna edip yapmamız mümkün değil. Aileler çocuklarını getirsin aşılayalım, ama bizim onları bulmaya ne gücümüz ne de zamanız var” dedi. Bir başka aile hekimi, “Aile hekimlerinin henüz tüm sorumlu olduğu nüfusa ulaşabilecek iletişim sistemleri yok. Kimin 8’inci, kimin 9’uncu sınıfta olduğunu ayırt edebilmek için geniş bir tarama yapmaları, ev ev dolaşıp kişileri bulmaları, aşılarını tamamlamaları gerekiyor. Hem de yeni öğrenim dönemi başlayana kadar. Bu mümkün değil” diyor.

'AŞILAR HAZIR GELİP YAPTIRIN'

Aile hekimleri araya şeker bayramı tatilinin de girdiği bu bir aylık süre içinde aşılamayı bitiremedi. İş yoğunluğundan da ev ev dolaşıp çocukları arayamayan hekimler 1998 doğumlu çocukların aşıya gelmelerini istiyor. Tetanos hastalığından korunmanın tek yolu aşılanma.

İKİ AŞI BİR ARADA

Tetanos-difteri aşısı bebek doğduktan sonra 2,4 ve 6 aylıkken toplam 3 doz yapılıyor. 18-24 aylıkken tekrar ediliyor. Daha sonra sekizinci sınıfa denk gelen 15’inci yaşta aşılar bir doz daha yapılarak tam koruma sağlanıyor. Tetanos hastalığından korunmanın tek yolu aşılanma. Tetanos yüksek ölüm oranına sahip bir hastalık. Vakaların yaklaşık yüzde 30’u hayatını kaybeder. Tetanosun başarılı bir tedavisi yok. Kuş palazı olarak da bilinen difteri mikrobunun salgıladığı toksin, insanlar için oldukça tehlikeli.

Alıntı : ntvmsnbc.com

15 Eylül 2012 Cumartesi

50-D li Kölelik Düzeni


Araştırma görevlileri, 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanun'un meşhur 50/d maddesinin yarattığı baskıyı şu sıralar yine gündeme getirmeye çabalıyor.

50/d araştırma görevlilerinin sözleşmesinin senelik olarak yenilenmesini ve lisansüstü eğitimlerini öngörülen zamanda bitirmesini, kadrolarının devamı için zorunlu kılıyor. (Şu günlerde gündemde olan İTÜ'lü asistanların işten atılması durumu da buna dayandırılıyor) En çok sorun yaşanan kısmını da, doktora derecesinin elde edilmesinden sonrası oluşturuyor. Doktora teziniz jüri tarafından kabul edildikten hemen sonra kadronuz sona eriyor. Öğretim görevlisi kadrosuna geçebilmeniz için tekrar kadro istenmesi gerekiyor. Bunun için de bölümünüzün ve daha genel olarak da üniversite yönetiminin sizi "istihdam" etmeye devam etme konusunda istekli olmaları gerekiyor.

50/d maddesi, yarattığı muğlaklıkla iş güvencesini ortadan kaldıran bir madde. Elbette güvencesizlik sadece araştırma görevlileri için söz konusu olan istisnai bir durum değil. Artık güvencesizlik, belirli devlet kadroları dışında, çalışma hayatının bir normu haline gelmiş durumda. Ancak araştırma görevlileri özelinde ele alırsak güvencesizlik, pek çok ciddi sorunu da beraberinde getiriyor. Bu sorunların en önemlilerinden, en can yakıcı olanlarından bir tanesi, düşünce özgürlüğünün yolunun tıkanması.

Doktorasını bitirene kadar, hatta bitirdikten sonra da, yöneticilerle sorun yaşamamak için düşüncelerini saklayan, bölüm içi ilişkilerdeki, üniversitenin genelindeki sorunları çözmek için fikir belirtmek yerine idare etmeyi ve akademik bir omertayı* sürdürmek zorunda kalan bir akademisyen adayının, doktorasını verdikten sonra birden bire düşüncelerinde ve eylemlerinde özgürleşeceğini düşünmek hayalcilikten öteye gitmiyor.

Sözleşmesi senelik olarak yenilendiği ve doktora sonrasında kadro bulabilmesi nesnel olmayan süreçlerle belirlendiği için, pek çok araştırma görevlisi, angaryalardan mobbinge varana kadar pek çok olumsuzluk karşısında çaresiz kalıyor.

İlk olarak, araştırma görevliliğinin ne olduğu belirsiz bir unvan olduğunu ifade etmek gerekiyor. Pek çok araştırma görevlisi açısından burslu öğrenci mi yoksa fakültenin personeli mi olunduğu anlaşılması zor bir konu olarak ortada duruyor.

Araştırma görevlisi, bir taraftan devlet memuru gibi göreve başlıyor ama başka devlet kurumlarındaki memurların yaşamadığı türden bir kadrosuz, işsiz kalma tehdidi tepesinde sallanıyor. Hiçbir devlet kurumunda belirli bir süre çalıştıktan, hizmet verdikten sonra, kadronuzun devam edebilmesi, bürokratik ve keyfi işleyen bir mekanizmaya bırakılmıyor.

Tüm bu açmazlara karşılık, araştırma görevlilerinin iş güvencesi talebi ise yan gelip yatma isteği olarak değerlendiriliyor. Başka kamu kurumları ele alınırken pek de umursanmayan bu yan gelip yatma hali, üniversite söz konusu olduğunda birden bire önemsenmeye başlanıyor. Evet, akademisyenlerin güvencesizliği ve bunun getirdiği rekabet, yayın sayısında ciddi bir nicelik artışı getiriyor. Ama makalelere yapılan atıf sayısına baktığımızda, nicelik artışının nitelik artışını beraberinde getirmediği açık bir şekilde görülüyor.

Tüm bunların yanında, kadrosunu devam ettirebilmek için, bir akademisyenin yayın sayısı da yeterli olamıyor. Eş, dost kayırması sürdürülse de (ki bu durumu kanıtlamak her zaman mümkün olmadığı için bu durum da muğlak bir argümana dönüşüyor ama torpil meselesinin artık herkesin bildiği bir sır olduğunu kabul etmek gerekiyor), söylem düzeyinde, "iyi" olanların kalacağı iddiası dile getirilmeye devam ediliyor. Bu iyi olmanın kıstasları da oldukça muğlak bir biçimde belirleniyor. Söz konusu muğlaklık da, otoriter bir anlayışın yolunu açıyor. İşin vahim tarafı, kendilerini araştırma görevlileri ile meslektaş olarak göremeyen kimi öğretim görevlileri de (bu şekilde davranmayanları tenzih ederek) iktidarın dilini kullanmaktan, kimin gideceğine karar verme gücünün verdiği patronluğun keyfini sürmekten kendilerini kurtaramıyorlar. Kendileri de, özerk olmayan bir üniversite sisteminde yönetimlerin çizdiği sınırlarda sıkışıp kalan bölüm başkanı, dekan gibi alt kademedeki yöneticiler, kader birliği edeceklerini "aşağıda" ve yanında aramak yerine, yukarıdan gelen performans ideolojisiyle uzlaşmayı tercih edebiliyorlar.

Güvencesizliği meşrulaştırmanın argümanlarından bir başkası da, aynı üniversitede uzun yıllar boyunca çalışmanın kurumlara akademik olarak bir dinamizm sağlamaması olarak ortaya koyuluyor. İyi niyetli gibi görünen bu düşünceyi akademik bürokrasinin diline çevirdiğimizde aslında söylenen şu oluyor: "Sana burada kadromuz yok, tanıdığın varsa başka üniversiteye geç." Büyük üniversitelerde bile bir tam anlamıyla ekollerden söz edilemezken, buralardan ayrılan asistanların gittikleri yere bir dinamizm sağlayacağını iddia etmek de temelsiz kalıyor.

Yurtdışına gitmek ya da gitmemek

Araştırma görevlileri açısından, doktorasını Türkiye'de yapıyor olmanın da yurtdışında yapmanın da kendine has cezalandırma biçimleri bulunuyor. Ama bu sürecin, Türkiye'de yapanlar açısından başka türlü baskılar barındıran yönleri olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır. Son yıllarda yaygın bir eğilim olarak, sözleşmenizin üç yılda bir yenilenmesini öngören 2547 sayılı Yükseköğretim Kanun'un 33/a maddesi yalnızca yurtdışına giden asistanlara veriliyor.

Araştırma görevlilerinin ısrarla talep ettiği ama yalnızca belirli üniversitelerde ve belirli bölümlerde verilen (Örnek olarak Ankara Üniversitesi'nin vermekten kaçınmazken Hacettepe Üniversitesi'nin vermekten özenle kaçtığı) bu kadronun avantajı, doktoranızı bitirir bitirmez işsiz kalmamak oluyor. Bu madde, araştırma görevliliğinin devamı için doktoranın devam ediyor olması zorunluluğunu ortadan kaldırıyor. Bu nedenle siz 50/d'den istihdam edilen bir araştırma görevlisi olarak, eğer yurtdışına gitmediyseniz/gidemediyseniz, size görece daha güvenceli bir kadro olan 33/a verilmediği gibi "mesai"nin ve bölüm angaryalarının baskısını da üzerinizde hissediyorsunuz.

Yurtdışına giden arkadaşlarınız sadece tezlerini yazmaya odaklanmışken, Türkiye'de kalmış olanlardan derslerini ve yeterliliğini geçmesi, tezini yazması dışında ve yanında başka başka işler yapması da bekleniyor. Hatta yönetmeliklerle yasaklanmış olsa da, araştırma görevlileri bölümdeki hocaların derslerine girmek zorunda kalabiliyor. Bunun karşılığında hak ettiği ücret de, adına ders açılmış olan öğretim görevlisinin insafına bırakılıyor. 50/d'li bir asistan olarak güvenceli kadro istediğinizde burslu öğrenci olduğunuz söylenirken, mesele bölümün idari ve akademik işlerine gelince oranın bir çalışanı olduğunuz hatırlanıyor ve aidiyet geliştirmeniz bekleniyor. Tabii bu sırada, topun ağzında olduğunuz da usulca hatırlatılıyor.

İş güvencesi 101

İş güvencesi, kendisini performansa kaptırmış yöneticilerin söylediği gibi, yan gelip yatma isteğinin kılıfı değil. İş güvencesi, akademik üretiminizi ve öğretim faaliyetlerinizi sürdürdüğünüz müddetçe, birileri tarafından kayırılmaya, torpile ihtiyaç duymadan hak ettiğiniz kadroları elde edebilmektir.

Bu nedenle güvence, siyasi gruplara, çıkar gruplarına, üniversitelerde, bölümlerde birbiriyle rekabet eden kliklere yaslanmak zorunda olmadan var olabilmenin olanaklarını taşımaktadır. Kabul edilmek istenmese de, akademik alandaki mevcut rekabet daha iyiyi üretme rekabeti değildir. Bu durumu, atıf sayılarından da gözlemlemek mümkündür. Yazığınız bir makaleyi, kitabı diğer araştırmacıların hangi sıklıkla referans gösterdiğini anlatan atıf sayısı, Türkiye'deki yayın sayısındaki niceliksel artışa paralellik gösterememektedir.

Mevcut rekabet, hem bireylere hem de üniversiter sistemin geneline ciddi zararlar vermektedir. Güvencesizliğin doğurduğu rekabet, hem bireylerin psikolojilerine hem de bölümlerde meslektaş olarak yan yana durmaya çabalayan insanların ilişkilerine hasar vererek, dayanışabilen bir kamu olmanın gerekliliklerini de ortadan kaldırmaktadır. Rekabetin doğurduğu baskılar, niteliği önemsemeyen, daha büyük sorunlar üzerine fikir üretmeye çabalarken, yan odasındaki arkadaşının ve hatta öğrencisinin sorunlarından habersiz bir akademisyen tipini de beraberinde getirmektedir.

Tablonun geneline baktığımızda ise, yukarıdan aşağıya ilişkilerle otoriter biçimde şekillenen bir üniversite sistemi söz konusudur ve bu sistem de, her otoriter sistemde olduğu gibi aşağıdakine güvensizlik üzerinden kurulmaktadır. En aşağıda, güvence verilirse araştırma görevlisi yatar düşüncesi, en yukarıda ise üniversiteler kendi rektörlerinin kim olacağına karar veremez güvensizliği bulunmaktadır. Bu nedenle de, aşağıdan yukarıya kadar, kadrosunu korumak ve devam ettirmek isteyen her birey, akademik bir omertanın bir ortağı haline gelmektedir. Güvencesizlik, ne kadar kenara itilirse itilsin, üniversite sistemi açısından tali bir konu değildir. Üniversite açısından iş güvencesi, araştırma görevlisi ile bölüm başkanları ve dekanlar arasındaki ilişkinin patron-çalışan ilişkisinden daha demokrat bir biçimde kurulabilmesinin ön koşullarından bir tanesidir.

* Omerta: Mafya örgütlenmelerinde "suskunluk yasası".

** Ozan Çavdar, Araştırma Görevlisi, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi

Alıntı.bianet.org

Seçmeli derste zorunlu Kur'an ve Siyer dersi


Pazartesi günü açılacak olan ortaokul ve liselere yeni kayıt yaptıran öğrencilerin seçmeli ders formunu verme süresi sona erdi.

Milliyet Ege’den Ahmet Buğra Tokmakoğlu’nun haberine göre iki günlük sürede ders seçmeyen velilerin çocuklarına yönetmelik gereği ‘Kuran’ı Kerim’ ve ‘Hz. Peygamberimizin Hayatı‘ derslerinin “zorunlu” olarak okutulacağı iddia edildi.

BAŞKA SEÇMELİ DERS YOK

Türk Eğitim Sen İzmir 1 Nolu Şube Başkanı Merih Eyyüp Demir, yapılan son değişiklikle belirlenen genelge ve yönetmeliklerin 1379 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ve 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile çeliştiğini söyledi. Kanunda “Ortaokul ve liselerde Kuran’ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin hayatı, isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulur” dendiğini hatırlatan Demir, yasada başka seçmeli ders olmadığı için bu iki dersin seçilmiş olacağını hatırlattı.

Bazı okullarda diğer seçmeli dersleri verecek öğretmenler olmadığı için okul yetkililerinin öğrenci velilerini o dersleri seçmemesini söylediklerini vurgulayan Demir, “Kayıt sisteminde de şu anda arıza var. Sistem düzelse bile, ders seçme süresi dolduğu için sistem otomatikman bu çocuklara Kuran’ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin Hayatı’nı seçmeli ders olarak atayacak” dedi. Demir, birçok velinin de ders seçme süresinin bittiğinden haberi olmadığını, bu durum anlaşılınca büyük sorunlar çıkacağını vurguladı.

CAMİ HOCALARI DERSE GİREBİLİR

Kuran’ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin Hayatı derslerini Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenleriyle İlahiyat Fakültesi mezunlarının verebileceğinin altını çizen Demir, bu dersi alacak öğrenci sayısının çok olması durumunda cami hocalarının devreye sokularak okullarda ders verdirilebileceğini de sözlerine ekledi.

ASIL SORUN PAZARTESİ

Eğitim Sen İzmir 1 Nolu Şube Yönetim Kurulu Üyesi Barış Çam, İzmir’deki birçok okulun hala tuvalet ve sıraların 5,5 yaşındaki çocuklara uygun hale getirilmediğini söyleyerek, “Zaten bu çocuklar yine aynı sınıfları paylaşacakları ortaokul öğrencileriyle tuvaletlerini ve sıralarını ortak kullanacak. Yeni gelen öğrencilerimizin bir kısmı çeşmelere zar zor ulaşırken, sabunluğun olduğu alana ise ayaklarını kaldırmalarına rağmen yetişemiyor. Bu da hijyen sorununu doğuruyor” dedi.

Alıntı:egedesonsoz.com









13 Eylül 2012 Perşembe

Bir ÖSYM klasiği: Pardon yanlış kazanmışsınız...


TUS'a giren uzman hekimlerin kazandığı yerlerin çoğu değişti. 2010 Sonbahar TUS'a giren çok sayıda doktor, ÖSYM Sonuç Açıklama Sistemi'ne girdiğinde şu anda bulunduğu kadrodan başka bir yere yerleştirildiğini öğrenirken bazıları "Sınava girdiğinizden ve tercih yaptığınızdan emin olun" uyarısıyla bile karşılaştı. ÖSYM bu durumu sınava giren doktorlara '2010- TUS Sonbahar Dönemi Mahkeme Kararı ile Soru İptalleri Neticesinde Yeniden Yapılan Değerlendirme ve Yerleştirme Sonuçları açıklandı' başlığıyla duyurdu. Merkez, soruların yanlış olduğunu da, şu yazı ile kabul etti.

"12 Aralık 2010 tarihinde Merkezimizce uygulanan sınavda soruların TUS Sonbahar Dönemi ile ilgili Temel Tıp Bilimleri Testi- 1 ve Klinik Tıp Bilimleri Testi soru kitapçıklarındaki bazı soruların hatalı olduğu öne sürülerek bu soruların iptali talebiyle Ankara 15'nci İdare Mahkemesi'nde açılan davada anılan mahkemenin 21 Eylül 2011 tarihli kararı ile dava konusu işlemin ve uyuşmazlığa konu olan soruların iptaline karar verilmiştir."

"HAKKINIZ KORUNMUŞTUR" İKNA ETMEDİ''

 ÖSYM ayrıca adaylara yaptığı duyuruda Danıştay 8'inci Dairesi'nin temyiz istemini reddederek Bölge İdare Mahkemesi'nin verdiği kararı onadığını bildirirken, idari yargı kararları doğrultusunda yeni bir değerlendirme ve yerleştirme yapıldığını açıkladı. ÖSYM yetkilileri tarafından "Daha önce yerleştirildiğiniz uzmanlık programı hakkınız korunmuştur" açıklaması yapılmasına rağmen şu anda yanlış yerlere yerleştirildiğini öğrenen doktorlar kaygılarını ortak platformlarında dile getirerek, "İşimi kaybeder miyim?" kaygısına kapıldı.

"ŞAKA GİBİ"

Mağdur doktorlardan 26 yaşındaki Ersin Çağrı Şimşek, Ankara'da bir üniversitenin kardiyoloji bölümünde ihtisas yaptığını ancak, aldığı yeni bilgiyle aslında İzmir'e yerleştirildiğini öğrendi. O sırada Ankara'da evlenen ve yeni bir düzen kuran Şimşek, şimdi İzmir'e yerleşmesinin çok zor olduğunu, aile birliği açısından pek çok kişinin de zorlukla karşılaşacağını söyledi. Son gelişmeleri "şaka gibi" sözleriyle değerlendiren Şimşek, şöyle dedi:"Benim durumumda 400 kadar kişinin olduğunu biliyorum. 15 gün içinde yeniden yerleştirildiğimiz yere gitmeyip mevcut görev yerlerimizde kalma hakkımız varsa bile bunun güvencesi daha somut şekilde verilmeli."

"PUANIM ARTMIŞ; YANLIŞ SAYIM AYNI"

Doktorlara özel forumlarda duygularını dile getirenlerden bazıları kendisine "Sınava girdiğinizden ve tercih yaptığınızdan emin olun" denildiğini yazarak yardım isterken bazıları da 1.5 yıl sonra yapılan düzenlemeye isyan etti. O şikayetlerden bir bölümü şöyle:

* Ben 13'ncü tercihime yerleşmişken şu an 7'nci tercihim gelmiş. Ne bu ya? Kulak Burun Boğaz'dan nöbetleri yüzünden istifa ettim, şimdi Fizik Tedavi Rehabilitasyon gelmiş. Ne olacak benim iki yılım? Kim verecek hesabını?

* 1.5 yıllık cerrahlıktan sonra asla dahiliyeye geçmem.

* Ben hiç yerleşememiştim şimdi Erciyes Aile Hekimliği'ne yerleşmişim 1.5 yıl sonra. 'Kazandım da gitmedim' derim artık.

* Arkadaşlar benim puanım artmış, netim ve yanlış sayılarım değişmemiş. 'Alt tercihe yerleştiniz' yazıyor ama ne olduğunu yazmıyor? 15 gün içinde nereye gideceğimi bilmeden nasıl dilekçe vereyim?

* Doğru sayısı değişmemiş, puan yükselmiş. Saçmalık bu.

* Önceden bir yere girmemişken şimdi Haydarpaşa Numune Aile Hekimliği'ne girmişim. Şu an hayatta gidecek değilim. İstifalı olduğum için Aralık 2010'dan sonraki işsiz gezdiğim 7 ayın hesabını kim verecek?

"TANIDIK VARSA ŞU KARIŞIKLIKTA OXFORD'A BİLE YERLEŞİRSİN"

Forumlardaki şu yorumlar da "Güleriz ağlanacak halimize" sözünü hatırlattı:

* Torpilim olsa iyiymiş, bu kargaşada her yere giderdim.

* Neyse kazandık da kurtulduk ÖSYM'den. Korkuyorum bir gün "Sizi şuraya yerleştirdik gidin okuyun' diyecekler diye.

* Sınav tarihi: 11-12 Aralık 2010, Sonuç açıklama tarihi 31 Ağustos 2012. Aslan Parçası ÖSYM.

* Hocam tabanı da tavanı da hepsi bir. ÖSYM'de yine bir cümbüş havası. Tanıdığın varsa şu karışıklıkta Oxford'a bile yerleşirsin. Tanıdığı olan hayrına beni baş asistan yapsa olmaz mı?

* ÖSYM yol ve taşınma masraflarını karşılayacak mıymış?

* Şimdi kazananları 'Siz yanlış oldunuz' diye atacaklar mı? Ya da gitmeyi tercih ederse oradakileri ne yapacaklar?


Alıntı:egedesonsöz.com




Çocuklarımız okulda ne yemeli?


Ege Sağlık Hastanesi Diyetisyeni Sevgi Ersoy, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu yıl 5 buçuk yaşındaki çocukların da ilkokul birinci sınıfa başlayacak olmasının velilerin çocuklarının beslenmeyle ilgili çekincelerini de beraberinde getirdiğini söyledi.

Okul öncesi ve ilkokul çağında geliştirilen olumsuz beslenme alışkanlıklarının yetişkinlik dönemine de yansıdığını, bunun için çocuğun beslenmesinin çok iyi planlanması gerektiğini kaydeden Ersoy, çocukların okul yemekhanelerinden yararlanmalarını veya soğuk sandviç, ayran ve meyveden oluşan bir menü seçmelerini tavsiye etti.

Sevgi Ersoy, boy, kilo, yaş gibi fiziksel özelliklerin yanında çocuğun yeterli ve dengeli beslenmesini sağlamak için çocukların okulda yapacağı tercihler konusunda onlarla konuşmanın faydalı olabileceğini dile getirdi.

Beslenme sürecinin planlanmasında en önemli öğünün kahvaltı olduğunu vurgulayan Ersoy, ''Kahvaltı yapmayan çocukların okulda daha az başarılı oldukları görülmüştür. Çocukların güne iyi başlamaları, gün içinde kendilerini iyi hissetmeleri ve dikkat dağınıklarını önlemek için dengeli bir kahvaltı yapmalarını sağlamak gerekir. Süt, peynir, yumurta, zeytin, bal veya pekmez, ekmek ile yapılmış bir kahvaltı tüm besin gruplarını kapsayacak şekilde planlanmış dengeli bir kahvaltı örneğidir. Kahvaltı yapmayan çocuk ise kantinlerde bisküvi, simit, gazlı içecekler ve hazır meyve sularına, şekerli besinlere yönelip dengesiz beslenmiş olacaktır'' diye konuştu.

FAST FOOD YERİNE SOĞUK SANDVİÇ, AYRAN, MEYVE

Öğrencilerin tüm gün okulda bulunması durumunda ise varsa okuldaki yemekhaneden ve yaş grubuna uygun beslenmesinin doğru olacağını kaydeden Sevgi Ersoy sözlerini şöyle sürdürdü: ''Menülerdeki besinler sağlıklı pişirme yöntemleriyle sunulmalı, çocukların sevdiği besinlerin yanında ileriye yönelik sağlıklı beslenme alışkanlıklarını geliştirmek ve çocukların dengeli beslenmesini sağlamak adına sebze, meyve, salata, kuru baklagiller, yoğurt, ayran gibi besinlerle desteklenmelidir. Eğer okulda yemekhane yoksa çocuğun öğle yemeği için fast food gıdalara yönelmesi engellenmeli, kantinde veya evde hazırlanmış soğuk sandviç, ayran, meyve ile dengeli bir öğün alması sağlanmalıdır.''

Özellikle Dünya Sağlık Örgütü'nün gündeminde olan ve Sağlık Bakanlığı'nın başlattığı ''Türkiye Obezite ile Mücadele ve Kontrol Programı''nı hatırlatan Ersoy, obeziteyle mücadele açısından da fast food gıdalardan uzak durulmasının önemine işaret etti.

Sevgi Ersoy, ailelerin çocukları için iyi bir beslenme çantası hazırlayabileceğini belirterek, çocuklara kantinden neleri alabilecekleri hakkında önceden bilgi verilmesi gerektiğini söyledi.

Çocukların tüm besin ihtiyaçlarını ana öğünlerden karşılamasının da mümkün olmadığını, mutlaka ara öğünlerin de değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Ersoy, süt, yoğurt, ayran, ev yapımı kek, poğaça, sebzeli veya peynirli börek, meyve, ceviz, fındık, badem başta olmak üzere kuruyemiş, mevsimine göre salatalık, havuç konularak çocuğun beslenmesinin tamamlanabileceğini sözlerine ekledi.

Alıntı : egedesonsöz.com

İTÜ'lü asistanlar 50-D için eylemde...

İstanbul Teknik Üniversitesi'nde (İTÜ) 50/D ile çalışan 120 araştırma görevlisi işten çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya.

Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), geçen sene yürürlüğe giren 6111 sayılı torba yasayla ilgili verdiği görüş yazısında altı yılda doktorasını tamamlamayan 50/D'li asistanların okulla ilişiğinin kesileceğini belirtti.
Yani doktora yapan asistanlar doktoralarına devam edebilecekler; ancak okulla ilişikleri yani maaş yerine aldıkları bursları ve okuldaki görevleri sona erecek.

Üniversitelerde 33/A ve 50/D şeklinde iki farklı araştırma görevlisi uygulaması var. 50/D uygulamasında araştırma görevlileri "burslu öğrenci" statüsünde istihdam edilip eğitim bittiğinde okulla ilişikleri kesiliyor. 33/A uygulamasındaysa göre araştırma görevlileri rektör tarafından kadrolara üç yıllığına atanıyor.

Aslında iki kesim de aynı işi yapıyor ve aynı ücreti alıyor. 2009'da Eğitim-Sen'in konuyla ilgili açtığı davada, Danıştay, iki tipteki araştırma görevlilerinin de aynı işi yaptığını her ikisinin de araştırma görevlisi olduğunu kabul etti.

"Burslu öğrenci değil, araştırma görevlisiyiz"

 

bianet'e konuşan İTÜ Fen Edebiyat Fakültesi'nde araştırma görevlisi Aykut Kılıç, "Biz burslu öğrenci değiliz, yıllardır çalışan araştırma görevlisiyiz" dedi ve şöyle devam etti:

"Diğer araştırma görevlileriyle aynı işi yapıp aynı ücreti alıyoruz ancak iş güvencemiz yok. 50/D maddesinde doktorayı bitirme süresine ilişkin herhangi bir ifade söz konusu değildir.  YÖK'ün görüşünün hukuki dayanağı çok zayıf. Amaç 50/D'lilerin 33/A'ya alınmasını engellemek. Üniversite 50/D'lilerin geçişini engellemek için doçentten istenebilecek kriterleri yerine getirmesini istiyor. Bunu karşılamak mümkün değil."

İTÜ araştırma görevlileri, altı yılda doktoranın tamamlanma dayatmasının ortadan kaldırılmasını, bu sebepten kimsenin işten çıkarılmamasını, yurt dışı araştırma burslarının kesilmemesini ve yurt dışına giden araştırma görevlilerinin ücretli izinle gönderilmesini ve 33/A'ya geçişte yasal hakların adil kriterler çerçevesinde yerine getirilmesini istiyor.

İTÜ araştırma görevlileri, üniversitenin işleyişine ilişkin herhangi bir konunun akademik ortamda alterantifler üretilmeden demokrasiyi hiçe sayan bir tavırla yapılmasını kabul etmediklerini açıkladı.

İTÜ araştırma üyeleri, ünivesiteyi işten çıkarılma tehdidine karşı uyarmak için 13 Eylül  saat 13:00'te Maslak Kampusu 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi önünde basın açıklaması yapacak.

Alıntı:Bianet.org

9 Eylül 2012 Pazar

Sağlık Bakanlığı Teşkilat Yasası Anayasa Mahkemesi'nde...

Öztürk, Anayasa Mahkemesi'ne başvurusu sonrası yaptığı açıklamada, dilekçelerinin ''Çuval yasa'' olarak adlandırdığı, 6353 sayılı Yasa ile 6354 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşların Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin kimi hükümlerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulmasını kapsadığını bildirdi.

Öztürk, şöyle konuştu:

''Bu çuvalların içerisinde sizin bizim dışımızda her şey var. Aklınıza ne gelirse var. Olmayan hiç bir şey yok. Özellikle seçimlere ilişkin bir düzenleme var. Seçim suçlarına ilişkin dava açma süresi, 2 yıldan 6 aya düşürülüyor. Bunun Anayasa'ya aykırı olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca yasada engellilerin hakkının gasbı, seçim yolsuzluklarının örtbas edilmesi, yolsuzlukların denetimden kaçırılması var, Sayıştay denetiminden kaçırılma var. Bunların hepsinin ve daha çok maddelerinin Anayasa'ya aykırılığı ve hukuk devleti ilkelerine aykırılığı nedeniyle dava dilekçemizi verdik.''

6354 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname'de ise sağlık personelini, hemşireleri ve sezaryenle ilgili konuları içeren düzenlemeler bulunduğunu anımsatan Öztürk, bu düzenlemelerin de iptalini istediklerini söyledi.

Başbakan'ın bazı milletvekillerinin dokunulmazlıkları ile ilgili ''Biz yapılması gerekenleri yargıya söyledik'' dediğini ifade eden Öztürk, ''Umuyorum ve diliyorum bu açtığımız davalarla ilgili de Sayın Başbakan, yapılması gerekenleri Anayasa Mahkemesine söylememiştir. Ya da söylediyse bile Anayasa Mahkemesi Sayın Başbakan'ın söylediklerini dikkate almaz, kendisine hukuku referans alır ve bu başvurularımızı hukuk devleti çerçevesinde inceler ve taleplerimizi kabul eder'' diye konuştu.

Alıntı: Medimagazin

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Dr. Ersin ARSLAN'ın öldürüldüğü hastanede yine hekime darp !

HERŞEY  ÇOK   KISA  SÜRELİĞİNE DÜZELİR GİBİ  OLDU.SALDILAR DEVAM  EDİYOR.BEYAZ KOD  , 113 UYGULAMASI..HEPSİNİN  GÖZ  BOYAMA  OLDUĞU ORTADA...

Gaziantep Dr. Ersin Arslan Devlet Hastanesi’nde 23 Ağustos 2012 Perşembe günü Beyin Cerrahı Dr. Özhan M. Uçkun bir hasta yakını tarafından darp edilmiştir. Kafası dahil vücudunda cam kırıklarından kaynaklı kesiler oluşmuş, kan içinde kalan yüzünü beyaz önlüğüyle silmeye, kanamasını durdurmaya çalışmıştır. Hekimimiz bu haldeyken dahi saldırgan , sakinleşmemiş kırdığı camın aralığından elini uzatarak Dr. Uçkun’un yakasına yapışıp tehditler savurmaya devam etmiştir.
Meslektaşımıza geçmiş olsun dileklerimizi gönderiyoruz. Bu olay artık Türkiye’de tüm hekimlerin ve sağlık çalışanlarının ne şartlarda çalıştığının bir diğer göstergesi olmuştur. Biliyoruz, Dr. Uçkun’un başına gelen pek çok hekimin başına gelmektedir ve her an gelebilir.

Bu olayın olduğu hastanenin adı neden Dr. Ersin Arslan Devlet Hastanesi’dir? Çünkü bu hastanede 17 Nisan 2012’de Dr. Ersin Arslan bıçaklanarak öldürülmüştür. Dr. Uçkun’a yönelik saldırı bu olaydan sonra aynı hastanede gerçekleşen hekime yönelik üçüncü fiziki saldırıdır.

Saldırganın gerekçesi Dr. Uçkun’un görmeyen yaşlı bir hastaya muayene sırasında öncelik vermesidir. O saate kadar 56 hasta muayene etmiş olan ve daha muayene etmesi gereken onlarca hastası bulunan, özveriyle çalışan, hekimliğinin gereğini yerine getirmeye çalışan meslektaşımız ve diğer sağlık çalışanları ne olduğunu anlayamadan şiddete maruz kalmışlardır. Meslektaşımız yedi gün rapor almak zorunda kalmıştır. Bugün yapması gereken ameliyatlarına girememiştir. Bunlardan birisi zor durumdaki bir beyin tümörü hastası, bir diğeri anevrizma (beyin damarlarında baloncuk olması) hastasıdır.

Hekime ve sağlık çalışanına yönelik şiddet durmak bilmemektedir. Sevgili Dr. Ersin Arslan’ın öldürüldüğü hastanede dahi şiddet durmuyorsa Sağlık Bakanlığı oturup samimiyetle durumu değerlendirmelidir. Sorunun genel geçer ifadelerle çözülemeyeceği apaçık ortadadır. Uyarılarımıza rağmen ne yazık ki etkili önlemler alınmamakta, sağlık çalışanlarını hedef gösteren dil ve tarz devam etmektedir.

Tüm yurttaşlarımıza bir kez daha hatırlatıyoruz. Hekimler ve sağlık çalışanları sizin en zor zamanlarınızda yardımınıza koşan can dostlarınızdır. Onlar sizin için en iyisini yapmak amacıyla özveriyle çalışmaktadırlar. Sağlık çalışanlarına karşı sözlü ya da fiziki şiddete yönelmenizin hiçbir tutar yanı yoktur.

Sağlık alanında yaşanan sorunların sebebi ise hekimler, sağlık çalışanları değil bizzat sağlık politikalarıdır!

Alıntı :Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi
            Gaziantep-Kilis Tabip Odası