22 Şubat 2012 Çarşamba

Emzirme döneminde dikkat edilmesi gerekenler

Emzirme döneminde ortaya çıkan sorunlardan biri ağrılı meme başıdır. Ağrılı meme başının daha ileri şekli meme başı çatlağıdır; emziren annelerin çoğunun yaşadığı ağrılı bir durumdur. Emzirmenin başlangıcında ve sıklıkla da doğumdan sonraki ikinci veya üçüncü günde görülür. Meme başında çatlak oluşmasının nedeni hatalı emzirme tekniğine bağlı olarak bebeğin hatalı pozisyonda tutulması ve dolayısıyla memeyi hatalı emmesidir. Emzirme sırasında meme ucundaki kahverengi bölge mümkün olduğunca bebeğin ağzının içinde olmalıdır. En sık yapılan hata sadece meme başının bebeğin ağzına yerleştirilmesidir. Bu pozisyonda emzirme yapılması ile önce ağrılı meme başı dediğimiz durum ortaya çıkar. Hatalı emzirmenin devamında ise meme başı çatlakları meydana gelir. Bazen tüm önlemlere ya da uygun yaklaşımlara rağmen meme başında çatlak oluşur, uzun süre iyileşmez.

Uzun süren meme başı çatlaklarının en önemli nedeni mantar enfeksiyonu olup bebeğin ağzında ortaya çıkan pamukçuk ya da bebek bezi pişiği ile bağlantılıdır. Bu durumda en uygun yaklaşım bebekteki pamukçuk ve pişiğin tedavi edilmesi, meme başlarının karbonatlı su ile temizlenmesidir. Mantara yönelik ilaç tedavisi uygulamak da gerekebilir. Meme başı çatlaklarının tedavi edilmesi, hem emzirme sırasında annenin çektiği acıyı azaltılır ve bebek için elzem olan anne sütü ile beslenmeyi sağlar, hem de bu çatlaklardan memeye mikropların girip iltihap geliştirmesine mani olur. Emziren kadında, tedavi edilmemiş süt kanalı tıkanıklığı veya memelerde süt birikmesi sonucu mastit (meme iltihabı) ortaya çıkar. Meme iltihabı olan annelerin memeleri şiş, kızarık ve ağrılıdır. Annede ateş, üşüme, titreme ve halsizlik olabilir. Annenin mutlaka göğüslerini boşaltması gerekir. Mastiti olan anne bebeğini emzirebilir. Memelerin boşaltılması memede apse gelişmesini önler.
Emzirmeyen anneye önerileriniz neler olur?
Herhangi bir tıbbi engel yoksa tüm anneler bebeklerini emzirmelidir. Emzirmek anne ve bebek arasında duygusal bir bağ kurulmasını sağlar. Her anne bu güzel duyguyu tatmalıdır. Ancak bazı tıbbi nedenlerden dolayı emzirme yapılamaz. Hazır mamalarla beslenme şekline “doğal olmayan beslenme” denir. İlk altı ay anne sütü ya da hazır mamalarla beslenen bebeklere su vermeye gerek yoktur. Hazır mama kullanan ailelere, hep aynı mamayı kullanmamalarını ve farklı mamaları dönüşümlü kullanmalarını öneriyoruz. Mama seçiminde, bilinen ve güvenilir bir firmanın ürünü olmasına, içeriğinin kutusunun üzerinde ayrıntılı olarak yazılı bulunmasına, anne sütünden daha şekerli ve vanilya tadında olmamasına ve yan etkilerinin belirtilmesine dikkat edilmesi gerekir. Hazır mama ile beslenen bebeklerde hastalık riski daha yüksektir ve mamaların hijyen kurallarına göre hazırlanması büyük önem taşır. Mutlaka kaynamış temiz su kullanılmalı, aynı su birkaç kez kaynatılıp öyle verilmemeli, öğün sonrası kalan mama tekrar kullanılmadan atılmalı, biberon temizliği güzel yapılmalıdır. Mamalar kutuların üstünde yazan ölçülere göre hazırlanmalıdır. Mama hazırlandıktan sonra soğutulması gerekiyorsa akan su altında ya da benmari usulü soğutulmalıdır. Mikrodalga fırın kullanılmamalıdır. Tabii ki mama hazırlama işleminden önce eller iyice yıkanmalıdır.
Emzirirken önem verilmesi gereken noktalar nelerdir?
Öncelikle anne ve bebeğin birbirine alışabilmesi için zaman gerekir. Birkaç gün alır. Sonrasında emzirme işlemi son derece keyifli bir hal alacaktır. Emzirirken dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, annenin doğru teknikle ve sık sık emzirmesi, memelerin boşaltılması ve annenin kendine güvenmesidir. Meme ucunun herhangi bir madde ile silinmesi ya da temizlenmesi gereksizdir. Temizlemeye yönelik yapılan işlemler hem meme başı çatlağı oluşumuna hem de her annenin kendi memesinde oluşan ve bebeğinin koklayarak memeyi bulmasını sağlayan maddelerin ortadan kalkmasına neden olur. Bu nedenlerle en uygun işlem, emzirme sonrası bebeğin memeyi kendiliğinden bırakmasını beklemek, bebek bırakmıyorsa bebeği memeden yavaşça ayırmak ve ardından meme başına anne sütü sürmektir. Emzirilen bebeğe özellikle ilk dört hafta kesinlikle emzik ya da biberon verilmemelidir. Anne sütü ile beslenen bir bebeğe ilk altı ay su dahil anne sütünden başka hiçbir gıda verilmemelidir. Emziren anne bol bol istirahat etmeli, uyumalı, uyumasa bile bebeğini yanına alıp yatarak dinlenmelidir. Ilık su ile duş almak rahatlatıcıdır. Emzirme döneminde annetükettiği gıdalara dikkat etmelidir. Neyi yiyip neyi içeceği tamamen anneye bırakılmalıdır; süt yapan özel bir gıda yoktur. Süt yapan faktör doğru teknikle ve sık emzirmedir.
Lohusalık döneminde nelere dikkat etmek gerekir?
Günümüzde kadınlar gebelik, doğum ve lohusalıklarını son derece doğal süreçlermiş gibi geçirmektedirler. Oysa gebelik, doğum ve emzirme doğaüstü olaylardır. Bu nedenle de kadınlar hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam etmemelidirler. Yaklaşık kırk gün süren lohusalık döneminde, eskilerin yaptığı gibi anne dinlenmeli, yatmalı, uyumalı ve bebeğine bakmalıdır. Bu dönemdeyorulmaması ve tüm enerjisini bebeğine vermesi lazım. Ailenin diğer bireylerinin de anneye yardımcı olması gerekir. Lohusa çok hassastır; çabuk alınır, çabuk ağlar. Bu durum normal karşılanmalı, anneye destek olunmalı, cesaretlendirilmelidir. Lohusalıkta her on anneden sekizinde “annelik hüznü” denilen durum görülür. Duygularında sık sık değişiklik yaşar. Mutluyken bu durum sonsuza kadar böyle sürecekmiş gibi gelir, ancak birkaç dakika sonra anne üzüntülü ve endişeli bir ruh halinde olabilir. Bu duygusal dalgalanmalar son derece normaldir ve doğumdan birkaç hafta sonra geçer. Her on anneden birinde ise doğum sonrası depresyon denilen durum ortaya çıkar. Doğum sonrası depresyon ciddi bir durum olup tedavi gerektirir.
Çalışan anne nelere dikkat etmeli?
Öncelikle yasanın kendisine tanıdığı hakları iyi bilmeli. Ücretli doğum izni doğumdan önce ve sonra sekizer haftadır. Doktor raporu ile beklenen doğum tarihinden üç hafta öncesine kadar çalışabilir. On iki ay ücretsiz izin kullanma hakkı vardır. Doğum sonrası izni biter bitmez çalışmak isteyen annenin, bebeği bir yaşına gelene kadar günde bir buçuk saat süt izni kullanma hakkı bulunur. Çalışan anne bebeğinden ayrı kaldığı dönemde sütünü sağıp saklayabilir. Süt sağma işi elle, el pompası ya da elektrikli pompa ile yapılabilir. Çalışan anne geceleri bebeğini emzirmeyi ihmal etmemeli, gerekirse aynı odayı paylaşmalıdır.
Bebeğe hem anne sütü hem de mama vermek doğru mudur?
Anne sütü ile beslenme doğal beslenmedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün önerisi, ilk altı ay anne sütü ile beslenme yapılması, altıncı aydan sonra uygun ek gıdalara geçilerek emzirmenin en az iki yaşına kadar devam ettirilmesi yönündedir. Anne sütü ile beslenen bebeklerin su dahil başka bir gıdaya ihtiyacı yoktur. Eğer çocuğunuzun doktoru tarafından hazır mama önerilmiyorsa, kesinlikle kullanmayın ve çocuğunuzu anne sütünden mahrum bırakmayın. Hazır mamalar sıklıkla inek sütünden elde edilir. Dolayısıyla anne sütü ile mukayese bile edilemez. Ne de olsa her canlının sütü kendi yavrusu içindir.
Alınıt : ebebek.com

Baş ağrısı neye işaret olabilir?

Hayatında hiç baş ağrısı çekmemiş insan bulmak oldukça zor. Kadınların yüzde 95'i erkeklerin ise yüzde 90'ı yılda en az bir kez baş ağrısı çekiyor. Toplumlarda görülme oranı değişmekle birlikte, yüzde 30-40 ile en sık gerilim tipi baş ağrısı, 2. sıklıkta ise ortalama her 4-5 kişiden birini etkileyen migren görülüyor. Duygusal stres, uzun süre stres içinde çalışmak, düzensiz beslenmek ve uykusuzluk gibi yaşam alışkanlıklarından etkilenen baş ağrıları günlük yaşamı olumsuz etkilese de tehlikeli olmuyor. Ancak bazı tip baş ağrıları var ki beyin tümörü, beyin kanaması veya anevrizma gibi yaşamı tehdit eden ciddi hastalıkların ilk, bazen de tek belirtisi olabiliyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Beyza Çitçi Yalçınkaya, asla atlanmaması gereken 9 baş ağrısı sinyalini anlattı.

BAŞ AĞRISINDA BU SİNYALLER İHMALE GELMEZ!

Dr. Beyza Çiftçi Yalçınkaya, aşağıdaki baş ağrıları sinyallerinin yaşamı tehdit eden hastalıkların habercisi olabileceği için bu durumlarda zaman kaybetmeden bir nöroloji uzmanına başvurulması gerektiği uyarısında bulundu. İşte o sinyaller: 

1. Çok şiddetli ve ani başlayan baş ağrıları: Kişi hayatında ilk kez, çok şiddetli ve yaklaşık 1 dakika içinde en yüksek şiddetine ulaşan baş ağrısı tarif ediyorsa subaraknoid kanamadan şüphe ediliyor. Subaraknoid kanama, beyin damar duvarlarındaki anomaliden kaynaklanan balonlaşma şeklinde tarif edilebilecek anevrizmaların yırtılması nedeniyle oluşuyor. Baş ağrısı bazı hastalar tarafından ''başımın içinde bir şey patladı'' şeklinde de ifade ediliyor. Yakınması olmayan hastada ani ve şiddetli baş ağrısı ile birlikte bilinç değişiklikleri, uyku hali, bulantı, kusma, ışık hassasiyeti, epilepsi (sara) nöbetleri gözlenebiliyor. Hastaların yaklaşık dörtte biri ilk 24 saat içinde kaybedilebiliyor. Bu nedenle hastanın acil olarak hastaneye ulaştırılması gerekiyor. 


2. Giderek şiddetlenen ve geçmeyen baş ağrısı: Baş ağrısı altta yatan tehlikeli bir hastalık olmaksızın da sık görülmesine rağmen, eğer ağrı gittikçe artıyorsa mutlaka önemsenmeli. Sigara içen ve doğum kontrol hapı kullanan genç bir kadında gittikçe şiddeti artan baş ağrısı, beyin venlerinde pıhtılaşma sonucu oluşan serebral sinüs trombozu gibi hızla tedaviye başlanması gereken bir hastalığın işareti olabiliyor. 

3. Hapşırmak, ıkınmak, cinsel aktivite veya efor ile ortaya çıkan baş ağrısı: Egzersiz, hapşırmak veya ıkınmak gibi kafa içi basıncının artması nedeniyle baş ağrısı oluşması, kafa içinde yer kaplayan bir oluşum düşündürüyor. Beyin tümörleri, anevrizmalar bu tip baş ağrısına neden olabileceği gibi, genç-orta yaş şişman kadınlarda daha sık gözlenen, beyin omurilik sıvısının basıncının artmasının neden olduğu psödotümör serebri gibi hastalıklar da buna neden olabiliyor. 

4. Kafa travması sonrası ortaya çıkan baş ağrısı: Özellikle trafik kazaları gibi şiddetli kafa travmalarından sonra kafa kemiklerinde kırıklar, beyin dokusunda ya da beyin zarları arasında kanamalar oluşabiliyor. Daha az sıklıkta beyin zarları arasında sızıntı şeklindeki kanamalar başlangıçta bulgu vermeyip travmadan günler, hatta aylar sonra baş ağrısı ve denge bozukluğu gibi bulgularla ortaya çıkabiliyor.

5. Kol ve bacakta uyuşma, güçsüzlük, görme bozukluğu, konuşma güçlüğü gibi nörolojik semptomların eşlik ettiği baş ağrısı: Baş ağrısı ile bu nörolojik işaretlerin görülmesi beyin dokusunda sorun olduğunu bildiriyor. Yukarıdaki hastalıklara ek olarak örneğin inme hastalarının yüzde 10'unda inme öncesinde baş ağrısı görülebiliyor. 


6. Tedaviye rağmen düzelmeyen baş ağrıları: Kafa içinde yer kaplayan lezyonlar, tümör, kafa içi basınç artışı, merkezi sinir sistemi enfeksiyonları gibi beyinde yapısal olarak değişiklik, iritasyon yapan pek çok hastalık dirençli baş ağrısı şeklinde görülebiliyor.

7. Baş ağrısının hep aynı bölgede olması: O bölgede yer kaplayan lezyon sonucu ortaya çıkabiliyor.

8. Yüksek ateş, uyku hali, kafa karışıklığı veya vücut döküntüsünün eşlik etmesi: Menenjit beyni çevreleyen zarların, ensefalit ise beyin dokusunun enfeksiyon etkenleri ile oluşan iltihabi hastalığıdır. Bu hastaların hemen tamamında giderek şiddeti artan baş ağrısı görülüyor. Baş ağrısı ile birlikte yüksek ateş, halsizlik, uyku hali olması mutlaka beynin enfeksiyondan etkilendiğini akla getirmeli. Merkezi sinir sistemi enfeksiyonları da ölümcül olabilen ya da sakatlığa yol açabilen hastalıkları oluşturuyor. 

9. İleri yaşta yeni başlayan baş ağrıları: Temporal arterit, 50 yaş üstü bireyleri etkileyen tehlikeli bir hastalık. Orta veya şiddetli, gittikçe artan baş ağrısına, halsizlik, eklem ağrıları, görmede azalma, çiğnerken yorulma gibi semptomlar eşlik edebiliyor. Erken tedavi edilmemesi kalıcı görme kaybına ve beyin hasarına yol açabiliyor. Yine ileri yaşlarda ortaya çıkan baş ağrıları beyin damar hastalıkları ve beyin tümörlerini akla getirmeli. 

GELİŞİGÜZEL ALINAN İLAÇLAR HASTALIĞI ŞİDDETLENDİREBİLİR

Tehlikeli hastalıkların ortaya çıkardığı baş ağrıları, ağrı kesicilere pek fazla yanıt vermiyor. Yine de bazı ağrılarda geçici düzelme ya da ağrı şiddetinde azalma sağlayarak kişinin doktora başvurmasını, dolayısıyla tanı ve tedavisini bir miktar geciktirebiliyor. Bir diğer önemli tehlike ise beyin kanamalarında, örneğin bazı kanı sulandırıcı etkiye sahip ilaçların kanamayı şiddetlendirmesi. Dolayısıyla bu tür baş ağrılarında kişilerin kendilerince çözüm arayışına girmek yerine bir an önce doktora başvurmaları gerekiyor. Günümüzdeki modern teknolojik cihazlar sayesinde baş ağrısına yol açan nedenler kolaylıkla tespit edilebiliyor. 

Alıntı : ntvmsnbc.com

Yabancı doktora giriş serbest...

Yabancı sağlık meslek mensuplarının Türkiye'de özel sağlık kuruluşlarında çalışma usul ve esaslarına dair yönetmelik, Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlandı.

Yönetmelik, diş hekimi, eczacı, ebe ve hasta bakıcılar hariç özel sağlık kuruluşlarında çalışacak tüm yabancı sağlık meslek mensuplarını kapsıyor. 

Türkiye'deki sağlık örgütlerinin ağırlıklı olarak tepkili olduğu düzenlemenin açıklanan yönetmeliğine göre, yabancı hekimler için gereken koşullar şöyle: 

— Diploma ve/veya uzmanlık belgelerinin denkliğinin onaylanmış ve Bakanlıkça tescillerinin yapılmış olması.
— Mesleğini icra etmesine kanunen engel hali bulunmaması.
— Üniversitelerin Türkçe Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezleri tarafından yapılan Türkçe dil sınavında Avrupa Dil Portfolyosu kriterlerine göre (B) veya üzeri seviyede başarılı olunması.
— İlgili mevzuata göre Türkiye'de çalışma ve ikamet izni alınması.
— Hekimler için zorunlu mesleki mali sorumluluk sigortası.

Alınıt : ntvmsnbc.com

8 Şubat 2012 Çarşamba

Sağlık Bakanlığı taşra teşkilatının yeniden yapılandırılmasına ilişkin genelge yayınlandı

BAKANLIK TAŞRA TEŞKİLATI YAPILANDIRMASI İÇİN DÜĞMEYE BASTI.


T.C.
SAĞLIK BAKANLIĞI
Müsteşarlık

SAYI  : B.10.0.MUS.00.00.00.0/22                                                          Tarih:2/2/2012

KONU: Taşra teşkilatının yeniden yapılandırılması, personel, taşınır ve taşınmazların tahsisi ve devri

 
……………………. VALİLİĞİNE
(İl Sağlık Müdürlüğü)

663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname 2/11/2011 tarihli ve 28103 (Mükerrer) sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve Bakanlık Teşkilatı Sağlık Bakanlığı, Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu, Türkiye İlaç ve Tıbbî Cihaz Kurumu ve Türkiye Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü şeklinde yeniden yapılandırılmıştır.

Mezkûr Kanun Hükmünde Kararname ile öngörülenyapılandırma ve değişim, bir değişim yönetimi programı çerçevesinde yürütülmektedir. Değişim yönetimi, değişikliğin tanımlandığı, yönlendirildiği ve uygulamaya geçirildiği bir sistemdir. Planlı ve sistematik bir değişim yönetimi, değişimin başarısını ortaya koymaktadır. Bakanlığımızın değişimini ve yeni yapıya dönüşümünü teminen “Sağlık Bakanlığı Değişim Yönetimi Programı” hazırlanmış ve bu program 28.12.2011 tarihinde Bakanlık Makamınca kabul edilmiştir.
Söz konusu Programda değişimi yönetmek üzere, Değişim Yönetimi Kurulu ve Değişim Yönetimi Genel Koordinatöründen oluşan “Sağlık Bakanlığı Değişim Yönetimi Organizasyonu”teşkil edilmiş ve kurumsal çalışmalarının Değişim Yönetimi Genel Koordinatörününkoordinasyonunda “çalışma grupları” tarafından yapılması öngörülmüştür.

Kanun Hükmünde Kararnamede taşra teşkilatı da, Bakanlık ve bağlı kuruluşlarına göre yeniden yapılandırılmıştır. Bu yapılandırmada İl ve İlçe Sağlık Müdürlükleri ile Sağlık Grup Başkanlıkları Bakanlığın; Kamu Hastane Birlikleri, Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumunun; Halk Sağlığı Müdürlükleri ise, Türkiye Halk Sağlığı Kurumunun taşra yönetim teşkilatı olarak belirlenmiş ve bunlara bağlı hizmet birimleri öngörülmüştür.
Ayrıca Kanun Hükmünde Kararnamenin Geçici 10 uncu maddesinde,  personel, taşınır ve taşınmaz mal, taşıt ve sair araç ve gereçlerin devri, nakli, tahsisi ve benzeri iş ve işlemlerini yürütmek üzere, Bakanlık merkezinde müsteşar yardımcısı başkanlığında en az beş kişiden oluşan devir komisyonunun oluşturulacağı yönünde düzenleme yapılmış ve bu kapsamda Bakanlık merkezinde Müsteşar Yardımcısı Doç. Dr. Turan BUZGAN başkanlığında  “Devir Komisyonu” teşkil edilmiştir. İl teşkilatında da personel, taşınır ve taşınmazlarının devir ve tahsis işlemlerini gerçekleştirmeye yönelik çalışmalar yapmak üzere komisyonlar ve çalışma gruplarının oluşturulması gerekmektedir.

Yeniden yapılandırmaya yönelik olarak taşrada bazı taşınır ve taşınmazların devri ve tahsisi mezkûr Kanun Hükmünde Kararname hükmü ile yapılmış olup, Geçici 8 inci maddede, Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığına ait taşınırlar ile bu Başkanlığın kullanımındaki taşınmazların Türkiye Halk Sağlığı Kurumuna devir ve tahsisinin yapılmış sayıldığı hükme bağlanmıştır. Aynı maddede, Bakanlığın kullanımındaki taşınırlardan ihtiyaç fazlası hâline gelenlerin Bakanlık tarafından oluşturulacak komisyonlar ve belirlenecek usûl ve esaslar çerçevesinde ihtiyaçlarına göre bağlı kuruluşlara bedelsiz olarak devredileceği belirtilmiştir.

Bu kapsamda,
1- Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığına ait taşınırlar ile bu Başkanlığın kullanımındaki taşınmazların Türkiye Halk Sağlığı Kurumuna devir ve tahsisi Kanun Hükmünde Kararname ile yapılmış sayıldığından, ildeki Hıfzıssıhha Enstitüsü Müdürlüklerine ait taşınır ve taşınmazların ve bünyelerindekurulan döner sermayeli işletmelerinin tüm aktif ve pasifleriyle birlikte Halk Sağlığı Müdürlüğüne devir ve tahsisinin ifasını,

2- Bakanlığın taşra hizmet birimlerinden;
A)    1- Hastaneler (diş hastaneleri dahil)
2-      Ağız ve diş sağlığı merkezleri,
3-      Diş tedavi ve protez merkezleri,
4-      Semt poliklinikleri,
5-      Amatem, Endotem, Otizm Mükemmeliyet Merkezi gibi özel tanı ve ileri tedavi merkezlerinin Kamu Hastane Birliklerine;
B)    1- Hıfzıssıhha Enstitüsü Müdürlükleri,
2- Halk Sağlığı Laboratuvarları,
3- E-II ve E-III grubu İlçe Devlet Hastaneleri
4- Toplum Sağlığı Merkezleri,
5-      AÇSAP Merkezleri (gençlik danışma, evlilik danışma merkezleri gibi
üniteleriyle birlikte),
6- Verem Savaş Dispanserleri,
7-      Sıtma Savaş Dispanserleri,
8-       Ruh Sağlığı Dispanserleri,
9-      Deri ve Zührevi Hastalıklar Dispanserleri,
10-  Trahom Savaş Merkezleri/Dispanserleri,
11- Sıtma ve Tropikal Hastalıklar Eğitim ve Araştırma Merkezleri,
12- Kanser Erken Teşhis ve Tarama Merkezleri,
13-  Kanser Kayıt Merkezleri,
14- Sağlık Evleri,
15- Sağlık Merkezleri,
16- Hemoglobinopati Tanı Merkezleri
17- Aile Sağlığı Merkezleri,
18- Aile Hekimliği Birimlerinin Halk Sağlığı Müdürlüklerine;
C)    1- Şube müdürlükleri (Halk Sağlığı Müdürlüğüne devredilecekler hariç),
2-      Acil Sağlık Hizmetleri Başhekimliği,
3-      Uluslararası Tıp ve Kongre Merkezleri,
4-      Afetlerde Sağlık Hizmetleri Birimleri,
5-      112 İstasyonlarının İl Sağlık Müdürlüklerine;
Kullandıkları taşınmazlar, taşınır ve personeli ile birlikte tahsisini ve devrini,

3- Kanser Erken Teşhis ve Tarama Merkezleri, Çocuk İzlem Merkezleri ve Hasta Hakları Birimleri gibi, bir kurumun (örneğin Devlet Hastanesinin)  hizmet birimi içerisinde faaliyet gösteren birimlere, hizmet verdikleri alanların tahsisinin yapılmasını,

4- 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bakanlık taşra teşkilatı araştırmacı kadrosuna atanmış sayılan personelin talepleri, ihtiyaç ve benzeri hizmet gerekleri ile önceki kadrosunun olduğu yer gözönünde bulundurularak İl ve İlçe Sağlık Müdürlükleri ile Sağlık Grup Başkanlıklarında istihdamını,

5- İl Sağlık Müdürlüklerinin taşınır ve taşınmazlarının, 5 inci maddeye göre İllerde kurulacak komisyonlar marifetiyle İl ve İlçe Sağlık Müdürlüğü, Halk Sağlığı Müdürlüğü ve gereğinde Kamu Hastane Birliklerine devrini, ayrıca personelin 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’de belirlenen görevler göz önüne alınarak sözkonusu kurumlar arasında tahsisinin ve devrinin yapılmasını,

6- İllerde teşkil olunacak komisyonlardan;

a)                  Personel Devir Komisyonunun personelden sorumlu il sağlık müdür yardımcısı, birinci basamak sağlık hizmetlerinden sorumlu il sağlık müdür yardımcısı, personel şube müdürü ve il merkezindeki Toplum Sağlığı Merkezi (büyükşehirlerde nüfusu en fazla olan ilçenin) sorumlu tabibi ile İl Sağlık Müdürü tarafından uygun görülecek personelden oluşmasını;

b)                  Taşınır ve Taşınmaz Devir ve Tahsis Komisyonunun idari ve mali işlerden sorumlu il sağlık müdür yardımcısı, birinci basamak sağlık hizmetlerinden sorumlu il sağlık müdür yardımcısı, idari ve mali işler şube müdürü ve il merkezindeki Toplum Sağlığı Merkezi (büyükşehirlerde nüfusu en fazla olan ilçenin) sorumlu tabibi ile İl Sağlık Müdürü tarafından uygun görülecek personelden oluşmasını;

c)      Bu komisyonların İl Sağlık Müdürü koordinasyonunda çalışmasını,

ç)  Devir işlemlerinin Halk Sağlığı Müdürü görevlendirildikten sonra yapılmasını,

7- Personel Devir Komisyonunun çalışması neticesinde, Halk Sağlığı Müdürlüğüne devredilecek personelin listesinin (personelin ismi, unvanı, sicili ve benzeri bilgileri ile) CD ortamında Bakanlığa bildirilmesini,

8- Taşınır ve taşınmaz tahsisi ile personel devir işlemlerinin 24/02/2012 gününe kadar gerçekleştirilmesini,

9- Devir işlemleri sonucunda kadrosunun bulunduğu kurumun dışında başka bir kuruma ait birimde (aynı bağlı kuruluş taşra teşkilatı veya Bakanlık bünyesinde kalan birimler arasındaki geçici görevlendirmeler hariç) geçici görevli çalışan personelin 15/05/2012 tarihinde kadar geçici görevlendirmelerinin devamının sağlanmasını, bu süre içerisinde hizmet gerekleri (kadro fazlalığı, ihtiyaç gibi kıstaslar) çerçevesinde yapılan değerlendirmeye bağlı olarak İl Sağlık Müdürü ve Halk Sağlığı Müdürünün birlikte uygun görüşünü içeren nakil tekliflerinin liste halinde (personelin ismi, unvanı, sicili ve benzeri bilgileri ile) CD ortamında Bakanlığa bildirilmesini,
10- 15/05/2012 tarihinden itibaren personelin Bakanlık ve bağlı kuruluşlar arasındaki nakil işlemleri 657 sayılı Kanunun 74 üncü maddesi çerçevesinde kurumlar arası nakil usulüne tabi olacağından, bu tarihe kadar bütün personel nakil ve devir işlemlerinin gerçekleştirilmesine yönelik işlemlerini yapılmasını,

11- Devredilen personelin özlük dosyasının da yeni kurumuna gönderilmesini,

12- Değişim ve yeniden yapılandırma sürecinde, 663 sayılı KHK’nın 35 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükümleri çerçevesinde, hizmetlerde herhangi bir aksamaya mahal vermeden bağlı kuruluşlar arasında personel görevlendirilmelerinin yapılmasını, yeni kurulan teşkilatlarda işlemleri yürütecek yeterli nitelikte personelin bulunmadığı durumlarda bu kurumların işlemlerinin de önceden işlemleri yürüten personel marifetiyle yapılmaya devam edilmesini,

13- Kamu Hastane Birlikleri faaliyete başlayana kadar, ildeki taşra hizmet birimlerinin Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu ile yazışma ve diğer irtibatlarının İl Sağlık Müdürlüğü üzerinden yapılmasını, bunu teminen bir sağlık müdür yardımcısının koordinatör olarak münhasıran bu işle görevlendirilmesini,

14- Kamu Hastane Birlikleri faaliyete başlayana kadar, il düzeyinde yürütülen stok koordinasyon işlemlerinin ve hastane ihtiyaçlarını karşılamak üzere il düzeyinde yapılan toplu alımlar sonucunda İl Sağlık Müdürlüklerince imzalanan sözleşme veya çerçeve anlaşmaların İl Sağlık Müdürlüklerince yürütülmesini,

15- İl Sağlık Müdürlüğünce laboratuar ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla yapılan alımlara (toplu alımlar hariç) ait sözleşmelerin Halk Sağlığı Müdürlüğüne devrini,

16- İhale süreci ve sözleşmesi devam eden mal alımlarının İl Sağlık Müdürlüğünce yürütülmesini, görev alanına ve ihtiyacına göre Halk Sağlığı Müdürlüğüne devri gerekenlerin bedeli mukabilinde verilmesini, hali hazırda ihalesi yapılmış ve kullanımda bulunan dayanıklı taşınırlar ile tüketime yönelik malzeme stoklarının bedelsiz olarak MKYS üzerinden (Devir - 663 KHK- Diğer Kuruluşlara Devir işlem türü ile) devrini,

17- İl Sağlık Müdürlüklerince yapılan ve sözleşmesi devam eden hizmet alımlarının sözleşme hükümlerinin süre sonuna kadar İl Sağlık Müdürlüğünce yürütülmesini, bu hizmet alımları kapsamında çalıştırılanların ihtiyaçlar doğrultusunda İl Sağlık Müdürlüğü ve Halk Sağlığı Müdürlüğü arasında dağılımı yapılarak çalıştırılmaya devam edilmesini, hizmet bedelinden payına düşen kısmının Halk Sağlığı Müdürlüğünce, İl Sağlık Müdürlüğüne ödenmesini, mevcut sözleşmelerin bitiminden sonra her kurumun ihtiyaçları doğrultusunda kendi ihalelerini yapmasını,

18- Genel bütçe ve döner sermaye ödeneklerinin; İl Sağlık Müdürlüklerine Bakanlıkça, Halk Sağlığı Müdürlüklerine Türkiye Halk Sağlığı Kurumunca, Kamu Hastane Birliklerine ise (Birlikler faaliyete geçene kadar hastane ve ağız ve diş sağlığı merkezlerine) Türkiye Kamu Hastane Kurumunca gönderileceğini,  

19- 31/12/2011 tarihi  itibariyle İl Özel İdarelerine aktarılan ödeneklerden;

a)                  Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünce gönderilen makine teçhizat ödeneklerinin (ihale ilanı yayımlanmış ödenekler hariç) acil sağlık hizmetlerinin yürütülebilmesi için İl Sağlık Müdürlüğünce, 
b)                 İnşaat ve Onarım Daire Başkanlığınca gönderilen onarım ödeneklerinin Halk Sağlığı Müdürlüğünce, 
c)                  Hastane ve ADSM ihtiyaçlarında kullanılmak üzere aktarılan makine teçhizat ve onarım ödeneklerinin ilgili hastane ve ağız ve diş sağlığı merkezlerince,
ç) Diğer ödeneklerin ise ödeneğin gönderiliş amacına uygun olarak kullanılmasını,

20- Sağlıkta Buluşma Noktası (SBN) adlı internet sayfamızda oluşturulan ve İl Sağlık Müdürlerine kullanıcı adı ve şifreleri bildirilen forum ortamında, uygulama birliğinin sağlanabilmesi bakımından devirle ilgili hususların müzakere edilmesini, Bakanlık merkezinde teşkil olunan cevaplandırma grubu tarafından cevaplandırılmak üzere tereddüde düşülen hususlara ve problemlere ilişkin sorularının ve değişime yönelik önerilerinin forum üzerinden Bakanlığa bildirilmesini,

Rica ederim.

Prof. Dr. Nihat TOSUN
Bakan a.
Müsteşar

Alıntı: medimagazin

Mecburi hizmette kısmi iptal kararı

Aşağıda yer alan karar, mecburi hizmet görevine başlamayanların görev yapmadıkları bu sürelerin gün sayısının Devlet hizmeti yükümlülük süresine eklenmesinin Anayasa'ya aykırı olduğuna ilişkindir. Bunun dışında bir iptal kararı yoktur.


7 Şubat 2012 SALI Resmî Gazete Sayı : 28197

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:

Esas Sayısı : 2010/113
Karar Sayısı : 2011/164
Karar Günü : 8.12.2011

İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : Mardin İdare Mahkemesi

İTİRAZIN KONUSU :

7.5.1987 günlü, 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na 21.6.2005 günlü, 5371 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle eklenen Ek Madde 4’ün ikinci fıkrasının dördüncü ve beşinci cümlelerinin Anayasa’nın 13. ve 48. maddelerine aykırılığı savıyla iptali istemidir.

I- OLAY
Devlet hizmeti yükümlülüğünü yerine getirmek üzere ataması yapılan ve görevine başladıktan sonra yükümlülük süresini tamamlamadan istifa ederek ayrılan davacı uzman tabibin görev yapmadığı gün sayısının, daha sonra atandığı yeni görev yerinin Devlet hizmeti yükümlülük süresine eklenmesine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davada, itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme iptali için başvurmuştur.

II- İTİRAZIN GEREKÇESİ

Başvuru kararının gerekçe bölümü şöyledir:
“Davacı ..... vekili Av. ..... tarafından, Çocuk Cerrahisi Uzmanı olan ve Devlet hizmeti yükümlülüğünü yerine getirmek üzere atandığı Şırnak Devlet Hastanesi’ndeki görevinden istifa ettikten sonra yeniden memuriyete dönen davacının tekrar Devlet hizmeti yükümlülüğü kurasına tabi tutularak Mardin Devlet Hastanesi’ne atanmasının ardından, Mardin İli’nin Devlet hizmeti yükümlülüğü süresinin 500 gün olmasına karşın Sağlık Bakanlığı ÇKYS kayıtlarında kendi Devlet hizmeti süresinin 1000 gün olarak göründüğü gerekçesiyle yaptığı itirazın 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa 21/06/2005 tarih ve 5371 sayılı Kanunun 1. maddesi ile eklenen ek 4. maddenin 2. fıkrası uyarınca reddine ilişkin 10.08.2009 tarih ve 12633 sayılı Mardin Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü işleminin iptali istemiyle Sağlık Bakanlığı ve Mardin Valiliği’ne karşı açılan davada dava dosyası incelenerek işin gereği görüşüldü:
Uyuşmazlıkta Uygulanabilecek Yasa Hükümleri:
Dava konusu işleme karşı açılan davada 5371 sayılı Kanun ile 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa eklenen Ek Madde 5’in 2. fıkrasının “Belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içerisinde göreve başlamayanlar ile başladıktan sonra ayrılanların görev yapmadıkları gün sayısı Devlet hizmeti yükümlülük süresine ilave edilir.” biçimindeki dördüncü tümcesi ve “Ancak ilave edilen süre atama yerine göre belirlenen asıl süreden fazla olamaz.” biçimindeki beşinci tümcesi bu davada uygulanabilecek yasa hükmü niteliğini taşımaktadır.
Değinilen Yasa Hükümlerinin Anayasa’ya Aykırılığının Değerlendirilmesi:
Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı 13. maddesinde; “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” kuralı yer almaktadır.
Çalışma ve sözleşme hürriyetinin düzenlendiği Anayasa’nın 48. maddesinde çalışma ve sözleşme hürriyeti için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş ise de Anayasa’nın 18. maddesinde yer alan ve ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmalarının zorla çalıştırma sayılamayacağı yolundaki hükmün çalışma ve sözleşme hürriyetinin kapsamının belirlenmesinde gözetilmesi gerekmektedir.
Dolayısıyla, itiraza konu kuralların Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesine uygunluğu yönünden ele alınması gerekmektedir.
Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasında ölçülülük ilkesi, sınırlandırmanın ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, sınırlandırmanın ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli ve zorunlu olmasını, ulaşılmak istenen amaç ile sınırlandırma arasında bir orantı bulunmasını ifade etmektedir.
300 ila 600 gün arasında değişen sürelerle Devlet hizmeti yükümlülüğüne tabi tutulan tabiplerin belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içerisinde göreve başlamamaları veya başladıktan sonra ayrılmaları halinde görev yapmadıkları gün sayısının Devlet hizmeti yükümlülük süresine ilave edilmesi, ilave edilecek sürenin üst sınırı olarak ise yalnızca atama yerine göre belirlenen asıl sürenin belirlenmesi, çalışma özgürlüğünün ölçüsüz biçimde sınırlandırılmasına yol açabilecek nitelikte olup sözkonusu yükümlülük ile ulaşılmak istenen amaç arasında orantısızlık bulunmaktadır.
Bu itibarla, 5371 sayılı Yasa ile 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa eklenen Ek Madde 5’in 2. fıkrasının “Belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içerisinde göreve başlamayanlar ile başladıktan sonra ayrılanların görev yapmadıkları gün sayısı Devlet hizmeti yükümlülük süresine ilave edilir.” biçimindeki dördüncü tümcesi ve “Ancak ilave edilen süre atama yerine göre belirlenen asıl süreden fazla olamaz.” biçimindeki beşinci tümcesinin Anayasa’nın 13. ve 48. maddelerine aykırı olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan nedenlerle; Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 28. maddesinin birinci fıkrası gereğince, 5371 sayılı Yasa ile 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa eklenen Ek Madde 5’in 2. fıkrasının “Belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içerisinde göreve başlamayanlar ile başladıktan sonra ayrılanların görev yapmadıkları gün sayısı Devlet hizmeti yükümlülük süresine ilave edilir.” biçimindeki dördüncü tümcesi ve “Ancak ilave edilen süre atama yerine göre belirlenen asıl süreden fazla olamaz.” biçimindeki beşinci tümcesinin Anayasa’nın 13. ve 48. maddelerine aykırı olduğu kanısına ulaşılması nedeniyle bu tümcelerin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmasına, dosyada bulunan belgelerin onaylı birer örneğinin Anayasa Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine 28.10.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

III- YASA METİNLERİ

A- İtiraz Konusu Yasa Kuralı
İtiraz konusu kuralların yer aldığı 5371 sayılı Yasa ile 7.5.1987 günlü, 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen Ek Madde 4 şöyledir:
EK MADDE 4- Tıp fakülteleri dekanlıkları ve eğitim hastaneleri baştabiplikleri mezun olan veya uzmanlık ve yan dal uzmanlık öğrenimini tamamlayan tabip ve uzman tabiplerin isim ve adreslerini onbeş gün içinde Sağlık Bakanlığına bildirmekle yükümlüdürler. Diploma ve uzmanlık belgelerinin Sağlık Bakanlığınca tescil işlemlerini müteakip en geç iki ay içerisinde, Devlet hizmeti yükümlülüğü olan personel, atama yerleri ve atama işlemine ilişkin süreç internet sayfasında ilân edilir. Bu ilân tebligat yerine geçer.
Eş durumu ve sağlık mazereti nedeniyle yapılacak atamalar hariç personelin görev yerleri, tercih hakkı verilmek sureti ile kurayla belirlenir. Atama sonuçlarının internet sayfasında ilânını müteakip, gerekli hallerde belgelerini tamamlamak üzere ilgili personele yirmi gün süre verilir. Devlet hizmeti yükümlülük süresi, personelin atandığı yerde göreve katılması ile başlar. Belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içinde göreve başlamayanlar ile başladıktan sonra ayrılanların görev yapmadıkları gün sayısı Devlet hizmeti yükümlülük süresine ilave edilir. Ancak ilave edilen süre, atama yerine göre belirlenen asıl süreden fazla olamaz.
Devlet hizmeti yükümlülüğü kapsamındaki personel, bu görevlerini tamamlamadan mesleklerini icra edemezler.”

B- Dayanılan ve İlgili Görülen Anayasa Kuralları

Başvuru kararında Anayasa’nın 13. ve 48. maddelerine dayanılmış, 18. maddesi ise ilgili görülmüştür.

IV- İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca, Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Fettah OTO, Serdar ÖZGÜLDÜR, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Alparslan ALTAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN ve Celal Mümtaz AKINCI’nın katılımlarıyla 6.1.2011 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında;
1- 7.5.2010 günlü, 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun uyarınca, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ile ilgili gerekli düzenlemeler yapılmadan, Mahkeme’nin çalışıp çalışamayacağına ilişkin ön meselenin incelenmesi sonucunda; Mahkeme’nin çalışmasına bir engel bulunmadığına Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Fettah OTO, Zehra Ayla PERKTAŞ ile Celal Mümtaz AKINCI’nın, gerekçesi 2010/68 esas sayılı dosyada belirtilen karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
2- Dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE,
karar verilmiştir.

V- ESASIN İNCELENMESİ

Başvuru kararı ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu Yasa kuralları, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
İtiraz konusu kurallarla, Devlet hizmeti yükümlülüğünü yerine getirmek üzere ataması yapılan tabipler ve uzman tabiplerden, belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içinde göreve başlamayanlar ile başladıktan sonra ayrılanların görev yapmadıkları gün sayısının Devlet hizmeti yükümlülük süresine ilave edileceği, ancak ilave edilen sürenin atama yerine göre belirlenen asıl süreden fazla olamayacağı öngörülmüştür.
Başvuru kararında, Anayasa’nın 13. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği ve bu sınırlamaların, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı kuralına yer verildiği, Anayasa’nın 48. maddesinde çalışma ve sözleşme hürriyeti için herhangi bir sınırlama sebebi öngörülmemiş ise de Anayasa’nın 18. maddesinde ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmalarının zorla çalıştırma sayılamayacağı yolundaki hükmün çalışma ve sözleşme hürriyetinin belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği, 300 ila 600 gün arasında değişen sürelerle Devlet hizmeti yükümlülüğüne tabi tutulan tabiplerin belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içinde göreve başlamamaları veya başladıktan sonra ayrılmaları halinde görev yapmadıkları gün sayısının Devlet hizmeti yükümlülük süresine ilave edilmesinin ve ilave edilecek sürenin üst sınırı olarak da yalnızca atama yerine göre belirlenen asıl sürenin esas alınmasının çalışma özgürlüğünün ölçüsüz bir şekilde sınırlandırılmasına yol açabilecek nitelikte olduğu ve söz konusu yükümlülük ile ulaşılmak istenen amaç arasında orantısızlık bulunduğu belirtilerek itiraz konusu kuralın Anayasa’nın 13. ve 48. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle iptali istenen kural Anayasa’nın 18. maddesi yönünden de incelenmiştir.
“Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa’nın 13. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği ve bu sınırlamaların, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir.
Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması durumunda bu hak ve hürriyetlerden sınırlı olarak da olsa yararlanılması mümkün olmakla birlikte, temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulması ve durdurulması durumunda, bunlardan yararlanılabilmesine veya kullanılabilmelerine olanak bulunmamaktadır.
“Çalışma ve sözleşme hürriyeti” Anayasa’nın 48. maddesinde düzenlenmiş ve “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir. Devlet, özel teşebbüslerin milli ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır.” denilmiştir.
Anayasa’nın “Zorla çalıştırma yasağı” başlıklı 18. maddesinde de “Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır. Şekil ve şartları kanunla düzenlenmek üzere hükümlülük veya tutukluluk süreleri içindeki çalıştırmalar; olağanüstü hallerde vatandaşlardan istenecek hizmetler; ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda öngörülen vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmaları, zorla çalıştırma sayılmaz.” hükmüne yer verilmiştir.
5371 sayılı Kanun ile 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen Ek 3. maddeyle, tabiplere Devlet hizmeti yükümlülüğü getirilmiş ve yurt içinde veya yurt dışında öğrenimlerini tamamlayarak tabip, uzman tabip ve yan dal uzmanlık eğitimini tamamlayarak uzman tabip unvanını kazananlar, her bir eğitimleri için ayrı ayrı olmak kaydı ile görev yapacakları ilçelerin sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyine göre 300 ila 600 gün arasında değişen sürelerle Devlet hizmeti yapmakla yükümlü kılınmışlardır.
Anayasa Mahkemesi’nin 13.3.2006 günlü, E:2006/21, K:2006/38 sayılı kararıyla, “Devlet hizmeti yükümlülüğünün getirilmesinin gerekçeleri gözetildiğinde Anayasa’nın 18. maddesinde yer alan ‘ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda öngörülen vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmaları, zorla çalıştırma sayılmaz.’ hükmü gereğince bu yükümlülüğün yerine getirilmesinin zorla çalıştırma olarak nitelenemeyeceği” ve “herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olması karşısında, Ülkenin her yöresinde sağlık hizmetlerinden yararlanılabilmesini sağlamak amacıyla tabiplerin Devlet hizmeti ile yükümlü kılındığı ve niteliği gereği sağlık hizmetlerinin yerine getirilmesinde ortaya çıkacak eksiklik ve gecikmelerin telafisi olanaksız sonuçlara yol açacağı hususları dikkate alındığında, ülke ihtiyaçlarının söz konusu Devlet hizmeti yükümlülüğünü zorunlu kıldığı…” kabul edilmiş ve tabipler ile uzman tabiplere her eğitimleri için getirilen vatandaşlık ödevi kapsamındaki Devlet hizmeti yükümlülüğünün, tabiplerin çalışma özgürlüğünün ölçülülük ilkesine aykırı bir sınırlandırılması olarak nitelendirilemeyeceği belirtilmiştir.
Tabipler ve uzman tabipler için getirilen ve vatandaşlık ödevi niteliğinde bulunan Devlet hizmeti yükümlülüğünün süreleri, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı tarafından hazırlanan ilçelerin sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralaması ve tabibin o bölgede hizmetine ihtiyaç duyulan süre gözetilerek belirlenmiştir.
İtiraz konusu kurallarda, 3359 sayılı Kanun’un Ek 3. maddesinde öngörülen Devlet hizmeti yükümlülüğü sürelerine ilave edilecek süreler düzenlenmektedir. Öngörülen sürelerin eklenme nedenini, yükümlünün belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içinde göreve başlamaması veya başladıktan sonra yükümlülüğünü tamamlamadan ayrılması oluşturmaktadır. Bu durumda, göreve başlamayan veya yükümlülüğünü tamamlamadan ayrılan tabiplerin görev yapmadıkları gün sayısı, Devlet hizmeti yükümlülük süresine eklenecektir. Kuralın, Devlet hizmeti yükümlülüğüne süresinde başlamayan veya başladıktan sonra yükümlülüğünü tamamlamadan ayrılan tabiplere bir yaptırım niteliği taşıdığı görülmektedir.
Devlet hizmeti yükümlülüğünün amacı gözetildiğinde, yasa koyucu tarafından bu yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlayıcı önlemler alınması doğaldır. Bu çerçevede, tabip ve uzman tabiplerin Devlet hizmeti yükümlülüğünü tamamlamadan mesleklerini icra edemeyeceklerine ilişkin bir düzenlemeye Kanun’un Ek 4. maddesinin üçüncü fıkrasında yer verilmiş ve bu kuralın iptali istemiyle yapılan itiraz başvurusu Anayasa Mahkemesinin 16.12.2010 günlü, E:2007/24, K:2010/113 sayılı kararıyla reddedilmiştir.
Devlet hizmeti yükümlülüğünün süresinde yapılmasını sağlamak amacıyla getirilen bu kuralın varlığına rağmen aynı amaç doğrultusunda itiraz konusu kurallarla, tabiplerin ve uzman tabiplerin Kanun’un Ek 3. maddesinde öngörülen Devlet hizmeti yükümlülük sürelerinin iki katına ulaşacak sürelerle zorunlu hizmete tâbi tutulabilmeleri mümkün kılınmıştır.
Belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içinde göreve başlamayan veya başladıktan sonra yükümlülüğünü tamamlamadan ayrılan tabip ve uzman tabiplerin Devlet hizmeti yükümlülüğüne bu kişilere yaptırım uygulanması amacıyla eklenen sürelerin, tabip ve uzman tabiplerin o bölgede hizmetlerine duyulan ihtiyaçtan ve Devlet hizmeti yükümlülüğünü zorunlu kılan ülke koşullarından kaynaklanmaması nedeniyle, Anayasa’nın 18. maddesinde yer alan “ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda öngörülen vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmaları” kapsamında değerlendirilebilmesine olanak bulunmamaktadır. Bu durumda, itiraz konusu kurallar kapsamında Devlet hizmeti yükümlülüğüne ilave edilen süreler, tabiplerin hizmetine duyulan ihtiyaçtan değil, tabiplere yaptırım uygulanması amacıyla getirildiğinden söz konusu ilave edilen süreler zarfında tabiplerin ve uzman tabiplerin zorunlu hizmet ile yükümlü kılınmaları, Anayasa’nın 18. maddesinde öngörülen zorla çalıştırma yasağı kapsamına girmektedir.
Zorla çalıştırma yasağının ihlal edilmesi ise Anayasa’nın 48. maddesinin güvence altına aldığı çalışma ve sözleşme hürriyetinin özüne açık bir müdahale niteliği taşımakta ve bu hürriyetin ortadan kaldırılması sonucunu doğurmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kurallar Anayasa’nın 18. ve 48. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.

VI- SONUÇ

7.5.1987 günlü, 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na 21.6.2005 günlü, 5371 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle eklenen Ek Madde 4’ün ikinci fıkrasının dördüncü ve beşinci cümlelerinin, Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, 8.12.2011 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkanvekili
Serruh KALELİBaşkanvekili
Alparslan ALTANÜye
Fulya KANTARCIOĞLU
Üye
Ahmet AKYALÇINÜye
Mehmet ERTENÜye
Serdar ÖZGÜLDÜR
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜTÜye
Zehra Ayla PERKTAŞÜye
Recep KÖMÜRCÜ
Üye
Burhan ÜSTÜNÜye
Engin YILDIRIMÜye
Nuri NECİPOĞLU
Üye
Hicabi DURSUNÜye
Celal Mümtaz AKINCIÜye
Erdal TERCAN

Alıntı : memurlar.net

5 Şubat 2012 Pazar

Manyetik alanlar beyin tümorü riskini arttırmıyormuş

TARTIŞMADA YENİ BOYUT...

Dünya Sağlık Örgütü Manyetik Alanlar Projesi Başkanı Dr. Michael Repacholi, kablosuz telefon kullanımının beyin kanseri glioma ve diğer üç kafa tümörü için belirgin risk oluşturmadığını belirtti.

Çeşitli ülkelerden bilim adamları ile Bioelectromagnetics Dergisi'nde yayımlanmak üzere ‘Kablosuz Telefon Kullanımı ve Beyin Kanseri ile Diğer Tümörler’ başlıklı bir rapor hazırlayan Repacholi, ne epidemiyolojik çalışma sonuçlarının meta analizlerinin ne de laboratuvar çalışmalarının toplu analizlerinin, kablosuz telefon kullanımının beyin kanseri glioma ve diğer üç kafa tümörü için belirgin risk oluşturmadığını ortaya koyduğunu bildirdi.

Baz istasyonları konusunda endişelenmenin yersiz olduğunu ifade eden Repacholi, “Kablosuz telefonlardan yayılan RF enerjisini en fazla emen ve kafa içinde konumlanan glioma (beyin kanseri) ve diğer üç tümör çeşidi ile kablosuz telefon kullanımı arasındaki ilişkinin nedensel olup olmadığını değerlendirmek için önceden-hemfikir metodolojisine dayanan sistematik bir çalışma yürüttük. Ne epidemiyolojik (hastalıkların toplumdaki görülme sıklığı ve yayılımını inceleyen tıp dalı) çalışma sonuçlarının meta analizleri ne de laboratuvar çalışmalarının toplu analizleri kablosuz telefon kullanımına bağlı olarak beyin kanseri glioma ve diğer üç kafa tümörü için belirgin risk artışı göstermedi. Araştırmalar, mevcut sağlık otoritelerinin görüşlerini ve uluslararası güvenlik limitlerinin yeterli koruma sağladığını destekliyor.” dedi.

Öte yandan, Türkiye'de Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), tedbir olarak baz istasyonlarının yaydığı enerjiyi dörtte bir oranında düşürerek cihaz başına 10 Volt/Metre (V/m) olarak uygulanmasına karar vermişti.

İyonize Olmayan Radyasyondan Korunma Komisyonu (ICNIRP) Başkanı Paolo Vecchia ise Türkiye ziyareti sırasında yaptığı açıklamada, “ICNIRP tarafından Avrupa ülkeleri için baz istasyonu limit değeri 41 V/m olarak belirlendi. Türkiye 10,23 V/m limit değerini sınır alarak, bu limit değerleri daha da düşüren ülkeler arasında yer alıyor. Bunun anlamı, ‘Ben daha da tedbirliyim’ demek. Bu noktada baz istasyonlarının zararlı olduğunu söylemek haksızlık olur.” demişti.

Alıntı : medimagazin.com

4 Şubat 2012 Cumartesi

Bebeği kucağa almak ya da almamak..İşte tüm mesele bu...

Bebeğin kucağa alınmasıyla ilgili farklı yaklaşımlar olması yeni annelerin kafasını karıştırabiliyor. Bazı yaklaşımlar bebeğin olabildiğince az kucağa alınmasından yanadır ki bebek kucağa alışmasın ve anne rahat edebilsin. Bazı yaklaşımlar ise bunun tam tersi, annelere bebekleri hala anne karnındaymış gibi uzunca bir zaman neredeyse yapışık bir yaşam önerirler. Psikolog ve Özel Eğitim Uzmanı Bihter Mutlu Gencer, “Aslına bakılırsa bebeğin kucağa alınmasıyla ilgili tek bir formül önermek çok da akla uygun olmaz, çünkü her bebek farklıdır ve her anne bebek ilişkisi kendine hastır. Kucak alışkanlığını da bu kendine özel ilişki belirler.” diyor ve kucağa alınmayla ilgili merak edilenleri anlatıyor:

Bebek annenin karnına düştüğünden itibaren (belki de çok daha önce) annenin zihninde bir yere sahip olmaya başlar. Bu “yer” annenin kendi psikolojik durumu, bir bebek sahibi olmakla ilgili duyguları, hazırlığı, kendi bebekliği ve yetiştiriliş tarzı, kendi anne babasıyla ilişkileri, ayrıca eşiyle ilişkisi ile belirlenir. Annenin kendisi bir bebek sahibi olmak konusunda ne kadar kaygıdan uzak ise, eşiyle birlikte ne kadar uyum içinde ise, ayrıca kendi çocukluğuyla ilgili duygusal çatışmaları ne kadar az ise, bebeğinin de sakin olma olasılığı o kadar yüksektir. Anne kendini rahat ve huzurlu hissediyorsa, bebeğin ihtiyaçlarını karşılayabilmek konusunda zaten doğal bir süreç yaşanacaktır. İhtiyaçları karşılanan bebek daha huzurlu ve sakin olur. Bebek için önceleri çok yeni ve anlaşılmaz, belki de tehlikeli gibi görünen dünya, annenin bakımı ve sevgisi sayesinde yavaş yavaş güvenli bir yere dönüşmeye başlar. Böylece temel güven duygusu oluşur. Temel güven duygusu geliştikçe ve sakinledikçe başlangıçta belki de sürekli kucak isteyen bebek artık ayrı kalmaya daha çok dayanabilmeye başlar. Çünkü artık bilir ki tekrar ihtiyacı olduğunda anne ihtiyacını karşılayabilmek üzere yanında olacak.

Güven duygusu önemli

Temel güven duygusu gelişen bebek yavaş yavaş anneden ayrı daha fazla zaman geçirir. Etrafının farkına varmaya başlar. Gülümsemeye, emeklemeye, yürümeye, dünyayı keşfetmeye başlar. Onunla eşduyum içinde olan anne de bebeğin yeni ihtiyaçlarını farkeder ve onu doğal olarak daha fazla bırakmaya başlar. Önceden ağladığı anda kucağına alıp meme verirken, artık ocaktaki yemeğinin altını söndürebilmek için belki de bebeğinin bir iki dakika sızlanmasına izin veriyor olabilir. Bu dönemle ilgili olarak bebeğin mizacının hiçbir önemi yoktur denilemez elbette, fakat bebek ne kadar zor sakinleşen bir bebek de olsa annenin gösterdiği ilgi ve bakım sayesinde zor bir bebeğin bile zaman içinde anneyle arasında bir harmoni oluşabilir. Anne bebeğine, bebek de annesine uyum sağlar. Bu nedenledir ki anneler bebeklerinin ne zaman neden ağladığını ağlama şekillerinden ve ses tonlarından anlarlar.

Formülü yok

Bütün bunları dikkate aldığımızda her bir bebek için şu kadar dakika kucağa alınmalıdır gibi tek bir formül bulunmadığını görüyoruz. Kimi bebek sürekli kucakta tutulmak ister, kimi bebek ise daha fazla ayrı kalabilir. Eğer bebeğin psikolojik gelişimi yolunda gidiyorsa zaman geçtikçe daha az kucak isteyeceğini bekleriz. Öte yandan, çocuk gelişim dönemlerini bilmek de kucak konusunda önemlidir. Örneğin 7-8 ay civarında bebekte yabancı korkusu gelişir ve bebek daha çok kucak isteyebilir. 18 ve 24 ay arasında anneye tekrar bir yapışma yaşanır ve daha fazla kucağa ihtiyaç duyabilir. Bu durumlar tamamen normaldir.

Kucağa almamak da doğru değil

Uzun sürelerle kucağa alınmayan bebekler için oldukça sakıncalı bir durum söz konusudur. Özellikle bazı amerikan ekollerinde bebeğin uyutulması ile ilgili uzun süre kucağa alınmaması ve bebeğin buna alışması gerektiği tavsiye edilir. Gerçekten de bebek buna kısa bir zamanda alışır. Fakat aynı zamanda dünyayla ilgili de olumsuz duyguları gelişir. Bebek şöyle hisseder: “Korkuyorum, ihtiyaçlarımın da karşılanması gerek, ne kadar ağlasam da kimse gelmiyor, burası güvenli bir yer değil” Bu bebeklerle ilgili özgüven, rahat ayrılamama gibi durumlar oluşabilir ve sakinleşebilmek için çok daha fazla kucağa ihtiyaç duyabilirler.

Çocuklar için tek başına kalabilme kapasitesinin gelişmesi önemlidir. Fakat yine de bebeklik döneminde dikkatli olmak gerekir. “Nasıl olsa koyuyorum kendi kendine oynuyor” diyerek bebeklerin uzun sürelerle yalnız kalması doğru değildir. Bazı bebekler uzun süre yalnız kalabiliyor gibi görünebilirler fakat belki de kendisine verilen kadar almaya alışmaya çalışıyor olabilirler ki, bu durum ilerisi için oldukça sakıncalıdır ve çok çeşitli olumsuz sonuçları olabilir.

Alıntı: ebebek.com

8 Ocak 2012 Pazar

Bu da oldu:Umre'ye gidecek ilköğretim öğrencileri


GEÇENLERDE RADİKAL GAZETESİ'NDE  BİR  HABER  VARDI.İSTANBUL'DA  ENSAR  VAKFI'NA AİT OKULLARDAN  BİRİNİN  8. SINIF  ÖĞRENCİLERİ  YENİ  ANAYASA TARTIŞMALARI ÜZERİNE  DAYANAMAYIP(!!)  YENİ  ANAYASA  TASLAĞI YAPMIŞLAR.BİR MADDESİ  DİYOR  Kİ , ''DİNİ  EĞİTİM  VEREN  ANAOKULLARI  AÇILSIN VE  BUNU ENGELLEYENLERE HAPİS  CEZASI  VERİLSİN''.GERÇKETEN DE HABER AYNEN  BÖYLEYDİ.CHP'Lİ ATİLLA KART'DA TEPKİ  GÖSTERMİŞ.

DÜNYA SAĞLIK  ÖRGÜTÜ'NÜN RESMİ TANIMINA  GÖRE 22 YAŞ  BİLE  ÇOCUK   SINIFINA  GİRİYOR.BİZİM  ÜLKEMİZDE  BUNU  BİLEN KAÇ  KİŞİ??ÇOCUK  İLE DİN NASIL  BİR ARAYA  GETİRİLEBİLİYOR?

ANCAK  BU  HABERE  HİÇBİR  TV  BÜLTENİNDE  RASTLAMAMIŞ  OLMAK   ÇOK İLGİNÇTİ.. İNSAN  KENDİNDEN  ŞÜPHE  EDİYOR.ANCAK  BU HABERİ OKUYUNCA  TEKRAR  KENDİME  GELDİM(ACABA GELMESEM  DAHA MI İYİYDİ?)..ÜLKEMİZİN  NEREYE  GİTTİĞİNİ  GÖRÜYORUZ..DURMAK  YOK , YOLA DEVAM...


Diyanet İşleri Başkanlığı, yarıyıl tatilinde ilköğretim ve lise öğrencileri için 10 günlük özel umre programı hazırladı. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Dr. Ekrem Keleş imzasıyla 81 ilin milli eğitim müdürlüklerine gönderilen 5 Ocak tarihli yazıda, ülke genelinde öğrencilerin bilgi, görgü ve deneyimlerinin artırılması ve pekiştirilmesine katkıda bulunmak, kutsal topraklarda bulunan ve İslam tarihi açısından önem arz eden mekanların ziyaret edilmesini sağlamak amacıyla öğretmenleri nezaretinde öğrenciler için özel umre turu planlandığı belirtildi.


Yazıda, “Yarıyıl tatili dönemindeki program 5 gün Mekke, 5 gün Medine’de konaklayacak şekilde 10 günlük olarak tasarlanmıştır. Bu itibarla, okul müdürlüklerine söz konusu program ivedi duyurularak katılmak isteyen öğretmen, öğrenci ve velilerin isimlerinin en geç 9 Ocak tarihine kadar Başkanlığımıza bildirilmesi gerekmektedir” denildi. 


Ücret 795 Euro
 
Öğrenciler için 2 kişilik oda 795 Euro, 3 kişilik oda 760 Euro, öğretmenler için 2 kişilik oda 875 Euro, 3 kişilik oda 850 Euro olarak belirlenen umre ücretlerinin 13 Ocak’a kadar ilgili banka hesaplarına yatırılması, başvuruların il ve ilçe müftülüklerine yapılabileceği belirtildi.

Zonguldak İl Milli Eğitim Müdürlüğü de, Diyanet’in yazısını ildeki ilköğretim ve liselere gönderdi. Umre programına tepki gösteren Eğitim-Sen Çaycuma Temsilcisi İsmet Akyol, “Bu durum laiklik ilkesinin açıkça ihlal edilmesinden başka anlam taşımamaktadır. Dini faaliyet yürütmekle görevli Diyanet İşleri Başkanlığı ve müftülüklerin okulları adeta birer şubesi gibi görmesi kabul edilemeyeceği gibi, bilimsel ve laik eğitim anlayışına da aykırıdır.” Akyol, programın öğrencilerde pedagojik sorunlar yaratabileceğini savundu.

Milli Eğitim, dini eğitime dönüşüyor
 
Umre programına sendikalar ve siyasiler tepki gösterdi. CHP İstanbul Milletvekil Nur Serter, “Milli Eğitim’den, ‘dini’ eğitime dönüşüme bir eklenti daha yapılıyor” diyerek tepki gösterdi. Serter, şunları söyledi: “Ne söylenebilir ki bu durum karşısında. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu kapsamda son dönemde yaptığı çabalar artık iyice hızlandı. Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması, İmam Hatip Liseleri’nin arka bahçe haline getirilerek, katsayının kaldırılması, Kuran kurslarında yaş sınırının kaldırılması, hepsi adım adım ‘milli’ eğitimin ‘dini’ eğitime dönüştüğünün kanıtları. Laik ve çağdaş eğitimin üzerini örtmeye çalışıyorlar. Bir eksik umre kalmıştı. Şimdi o da tamam.”

‘Laik ülke’ sarsılıyor  
Eğitim-İş Genel Başkanı Veli Demir: “Milli Eğitim’in artık bilimsel bir tarafı kalmadı. Okullar artık medreseye dönüştürülüyor. Laik ülkenin temelleri iyice sarsılıyor. Laik eğitimden artık söz etmek mümkün değil. Diyanet İşleri Başkanlığı Milli Eğitimi Bakanlığı’nın işlerine karışıyor. Diyanet, milli eğitime karar veriyor. Tabii ki tüm insanların dini vecibelerini yerine getirme hakkı var ancak henüz kendi iradesiyle karar veremeyecek olan küçücük çocukları böyle bir yönlendirme eğitimin dinselleştiğinin açık bir kanıtı.”

Eğitim dinselleştiriliyor  
Eğitim-Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız: “Bu örnek siyasal iktidarın Türkiye’deki toplumsal hayatı dinsel olarak şekillendirme adımlarının ürünü. Diyanet İşleri eğitim ve bilim alanına müdahale ediyor, bunu kabul etmek mümkün değil. Eğitim sistemi dinselleştiriliyor. Laik eğitimin karşısında tutum alan bir hareket var. Süratle toplumsal ve eğitim yapısı teokratikleştirilmeye çalışılıyor.”

30 yıl önceki gömleği giymemiz beklenmesin
 
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez, Manisa’daki Atatürk Spor Salonu’nda il genelinde görev yapan din adamlarıyla bir araya geldi. Ankara’da oturan bir Diyanet İşleri Başkanı olmak istemediğini söyleyen Prof. Görmez, din görevlilerinin İslam aleminde neler olup bittiğini takip ederek kendilerini ve hizmetlerini yenileme mecburiyetinde olduğunu vurguladı. Prof. Görmez, şunları söyledi: “Artık görev tanımlarımız değişmiştir. Bir din görevlisinin, Kuran kursu hocasının, vaizin, bütün teşkilatın, başta Diyanet İşleri Başkanı olarak benim görev tanımım değişmiştir. Hiç kimse 20-30 yıl önce bize biçtiği gömleği giymemizi ve çizdiği çerçevede kalmamızı beklemesin. Çünkü Türkiye, coğrafyamız, dünya ve bütün insanlık değişmiştir. O yüzden her arkadaşımız kendi görevini yeniden gözden geçirmek zorunda.

Alıntı: ntvmsnbc.com

Hasta acil değilse Acil Servis'e gittiğinde fark ödeyecek

Hastanelerin acil servislerinde katkı payı alınmaması, hastaların bu servislere akın etmesine sebep oldu. Başı ağrıyan, grip olan, poliklinik yerine acil servise koşuyor.

Bunun sonucu olarak acil servislerinde büyük yoğunluk yaşanıyor. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerine göre her üç hastadan biri acil servise gidiyor. Yılda acile başvuran hasta sayısı 90 milyona ulaştı.

Bu durum, gerçek hastaların mağdur olmasına yol açıyor. Yığılmanın önüne geçmek isteyen SGK, yeni bir karar aldı. Doktor, muayene ettiği hastanın acil olup olmadığını online olarak işaretleyecek. Böylece doktorun acil görmediği hasta, eczaneden ilacını alırken katılım payını ödeyecek.
Zaman Gazetesi'ne konuşan SGK Başkanı Fatih Acar, bu uygulamanın öncelikle gerçekten durumu acil olan hastaların sorunlarına çözüm getireceğini söyledi. Bu arada SGK, ilaç fiyatlarında yaşanan düzenlemeler sonrası ortaya çıkan sorunların çözümü için yeni bir adım daha attı. Daha önce 125 ilacın iskontosunu kaldıran kurum, 142 ilacın daha iskontosunu kaldırma kararı aldı. Böylece toplamda 267 ilaçta eski iskontolara dönülmüş oldu. İlaçta artan maliyet üzerine iskontolar yüzde 7,5 eklenerek yüzde 41'e çıkarılmıştı. Bu duruma tepki gösteren ilaç üreticileri, kimi ilaçları piyasaya vermemeye başlamıştı. SGK'nın aldığı bu son karar, sektör için büyük rahatlama getirecek. SGK Başkanı Acar, ilaçta son kez iskonto indirimine gittiklerine dikkat çekti.

Türkiye sağlık alanında çok önemli açılımlar yaparken özellikle ilaç harcamalarında büyük artış yaşanıyor. Global bütçe uygulamasına geçilmesine karşın geçen yıl ilaç harcaması öngörülen rakamın 1,1 milyar üzerine çıktı. Bunun üzerine Ekonomik Koordinasyon Kurulu (EKK), tedbir olarak ilaç iskontolarının artırılması yönünde karar verdi. Ancak bu durum, ilaç üreticilerinin sert tepkisine yol açtı. Çok sayıda ilaç piyasadan çekildi. Bunun üzerine SGK yeniden bir değerlendirme yaparak, çoğu kanser ve kan ilacı olan 142 ilaçta kamu kurum iskontosunda eskiye dönülmesine karar verdi. Bu ilaçların piyasada bulunmaması gibi bir sorun artık yaşanmayacak. Acar, attıkları bu adımla hastaların mağduriyetinin önüne geçileceğini belirtti ve ekledi: "Vatandaşın yaşanan sorundan etkilenmemesi için son kez 142 ilacın iskontosunda eskiye dönüyoruz." İlaçta israfa dikkat çeken Fatih Acar, bu amaçla çeşitli adımlar attıklarını anlattı. Hastalardan katılım payı alınması uygulamasının kuruma gelir getirmek için değil, aşırı tüketimi önlemek ve talebi kontrol için konulduğunu söyledi. Bu amaçla aile hekimlerince yazılan reçeteler dahil olmak üzere reçetede yer alan üç kutudan sonraki ilave her bir kutu ilaç için 1 Türk Lirası katılım payı alınacağını söyledi. Ancak raporlu ilaçların bu kapsam dışında olacağını söyleyen Acar, "Örneğin bir reçetede 3 raporlu, bir de raporsuz ilaç varsa o raporsuz ilaç için 1 TL katkı payı ödenmeyecek. Ama örneğin 3 raporlu 4 de raporsuz ilaç varsa sadece bir kutu için 1 TL'lik katkı payı ödenecek. Ayrıca bir reçetede 3 çeşit ilaç yazılmış, ama bunlardan biri iki kutu yazılmışsa yine bu iki kutudan biri için 1 TL istenecek.'' dedi.

DOKTORA NEGATİF PERFORMANS NOTU

Gereksiz ilaç yazan doktorların kontrolü için negatif performans uygulamasına geçileceği bilgisini de veren Acar, reçetelerin yüzde 46'sının aile hekimleri tarafından yazıldığını aktardı. Acar'a göre, bu konuda hassas olunması şart. Bir reçeteye 10 ilaç yazıp hasta gönderilmemeli. Gerçekten o ilaca hastanın ihtiyacı varsa yazılmalı.

SGK'nın Türkiye bütçesinin yaklaşık yüzde 42'sini kontrol ettiğini anlatan Acar, bu yönüyle ülkenin en öneli kurumu olduklarını düşünüyor. Çünkü Türkiye'nin gider bütçesi 350 milyar TL. Bunun 161 milyar TL'lik kısmı SGK'da. Fatih Acar, özel hastanelerle ilgili yapılacak düzenlemelere de değindi. Acar, SGK ile anlaşması olan ancak bazı branşlarda anlaşma yapan özel hastanelerin bundan böyle bütün branşlarda hasta tedavisi yapmak zorunda olacağını anlattı. Acar, "Bizimle sözleşme yapan hastaneler tüm doktor ve branşlarını hastalara açmak zorunda kalacak. Sadece özel hastane değil, hekim de bu işten sorumlu olacak." dedi.

Yaklaşık 9,1 milyon yeşil kartın 1 Ocak'ta SGK'ya devredildiğini hatırlatan Fatih Acar, "Yeşil kartlılar, 1 yıllık vize süreleri doluncaya kadar aynı şekilde sağlık imkânlarından yararlanmaya devam edecek. Vize süreleri dolduğunda ise Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma vakıflarına gidecekler ve gelir testi yaptıracaklar. Gelir düzeyi asgari ücretin üçte birinden az olduğu tespit edilen kişiler, primleri devlet tarafından ödenerek sağlık hizmetlerinden yararlanmaya devam edecekler. Eğer geliri yüksek çıkarsa kademeli olarak prim ödeyerek sağlık hizmeti alabilecekler." dedi. Acar, uygulama ile yeşil kart hakkı olmadığı halde kullananların ayıklanacağını dile getirdi. Yeni dönemde özel hastanede tedavi olan hastalar, kendisine yapılan işlemlerin detaylı belgesini de görebilecek. SGK Başkanı Acar, hastaların ne kadarlık tedavi aldığını, ne kadar fark ücreti ödediğini, tahlil ve tetkikin ne kadar tuttuğunu, devletin kendisi adına ne kadar ödeme yaptığını görebileceğini anlattı. Hastanelerin hastaya bu belgeleri vermek zorunda olacağını söyledi.

Alıntı : ntvmsnbc.com

Cinsel gücü arttırayım derken görmenizden olmayın

Cinsel gücü artıran ilaçları kullanan kişilerde, tedavi edilemeyen körlük riski oluştuğu saptandı. ABD'de, ilacın reklamında bu riskle ilgili uyarı yapılması zorunluluğu getirilirken, Türkiye'de de bu ilacı kullanan hastalardan kör olanlar olduğu öğrenildi.

Sabah'ın haberine göre; Dünya Göz Hastanesi tarafından düzenlenen "Söz gözün uzmanlarında" adlı konferansta, bu alandaki yeni çalışmalar tartışıldı. Amerika'nın en büyük dünyanın ise üçüncü göz hastanesi olan Philadelphia'daki Wills Eye Hastanesi'nden Nöro Oftalmoloji Bölüm Başkanı Profesör Robert Sergott, cinsel gücü artıran ilaçların göz üzerinde önemli yan etkilerini saptadıklarını açıkladı. 

İDDİALAR 7 YILDIR GÜNDEMDE 

Yüksek tansiyon, kolesterol ya da diyabet hastası olan ve bu ilaçları kullanan kişilerin körlük riski taşıdığı iddiası 2005'ten beri gündemdeydi. 150'nin üzerinde yayımlanmış makalesi bulunan Prof. Dr. Sergott, bu tür riskleri bulunmayan kişilerin de ilaç nedeniyle ani körlük yaşayabileceğine dikkat çekerek, "Bu ilacı alan hastalarda gözün optik sinirleri bir tür kriz geçiriyor. Damarlar aniden tıkanıyor ve bazen tek, bazen iki gözde aniden körlük oluşuyor. Kimi zaman da gözler yalnızca mavi beyaz görebiliyor" dedi. 

BAŞKA İLAÇTA YOK 

Başka hiçbir ilacın bu tip ani körlük oluşturmadığını vurgulayan Prof. Dr. Sergott şöyle devam etti: "İlacı aldıktan yarım saat sonra hızla gelişen bir şekilde körlük meydana gelebiliyor. 100 bin vakada 3-4 kişide geliştiği açıklandı ancak bu konudaki veri toplama çalışmaları devam ediyor. Körlüklerin bu nedenle oluştuğu tahmin edilemiyordu, şimdi araştırmalar yoğunlaştı."

Sergott, ilaçlar pazara çıktığında bütün klinik testlerinin yapıldığını ancak bu etkilerinin kullanıma bağlı olarak fark edildiği de sözlerine ekledi. Hastaların ilacın bu etkisini kabullenmedikleri için gözlerini kaybedebildiklerinin altını çizen Prof. Sergott, "Kaliforniya'da bir hastam bu nedenle önce bir gözünü kaybetti. İlacı kullanmaya devam etti, kendisini uyardık ancak hemen ardından diğer gözü de kör oldu" diye konuştu.

TÜRKİYE'DE 2 VAKA


Cinsel gücü artırıcı üç ilaçta da aynı sorunun ortaya çıktığını özellikle vurgulayan Prof. Dr. Robert Sergott, körlük oluştuktan sonra düzeltme şansı bulunmadığına ve erken teşhis edilemediğine de işaret etti.

Konferansın moderatörü olan Dünya Göz Hastanesi doktorlarından Umur Kayabaşı da, Türkiye'de reçetesiz bile satılabilen bu ilaçlara ilişkin körlük vakalarının yaşandığını anlatarak, "Türkiye'de bu nedenle kör olan iki vakamız oldu. Hastalar öncelikle bu ilaçları kullandıklarını söylemek istemiyorlar. Körlükle bir bağlantı kuramadıklarından önlem de almıyorlar" dedi.

'TÜRKİYE'DE YAN ETKİLER BÜYÜTEÇLE OKUNABİLİYOR'  

Prof. Dr. Aykan Canberk (İstanbul Üniversitesi Farmakoloji Bilim Dalı): Körlük ihtimali düşük bile olsa yine de uyarmak gerekiyor. Bu ilaçlar geçici körlüğün yanı sıra kalıcı körlük de yapabiliyor. Özellikle diyabeti olan kişilerin dikkatli olması gerekiyor. Kontrol edilemeyen yüksek tansiyon ve diyabet vakalarında cinsel gücü artırıcı ilaçlar istenmeyen yan etkiyi yapabiliyor. Türkiye'de ilaçların prospektüslerinde büyüteçle okunabilecek kadar küçük olarak 'geçici körlük yapabilir' yazıyor. Bu yeterli değil. 

Alıntı : ntvmsnbc.com

6 Ocak 2012 Cuma

Kamu Hastane Birlikleri'nde ilk atama...

Kamuya ait hastanelerin birleşmesi sonrasında oluşturulan Kamu Hastaneleri Birliği yönetimine Genel Sekreter olarak atama yapıldı. 2005 yılında Kayseri’ye Vergi Dairesi Başkanı olarak atanan ve 3 yıl bu görevde kalan İlhan Yıldız , Genel Sekreter oldu.

Alıntı: iyihekimlik.org

Genel Sağlık Sigortası uygulamaya giriyor

İşsizler, yoksullar, gençler, tarımda güvencesiz çalışanlar, kayıt dışı çalıştırılanlar, part-time ve saat ücreti karşılığında çalışanlar, üniversite öğrencileri, yeşil kartlılar, sosyal güvencesi olmayan ve bakmakla yükümlü olduğu kişiler, yeni yılın ilk günü ile birlikte yeni bir sağlık sistemi ile karşı karşıya kalacaklar. 28 Aralık 2011 Tarihinde Resmi Gazetede Yayınlanan Genel Sağlık Sigortası (GSS) Kapsamında Gelir Tespiti, Tescil ve İzlem Süreci İlişkin Usul ve Esaslar hakkında Yönetmelik ile Primlerin Ödenmesine ilişkin olarak Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şube Başkanı Dr. Veli Atanur ve Denetleme Kurulu Üyesi Dr. Ergün Demir ile görüştük.


GSS zorunluluğunda ikinci aşamanın başladığı 1 Ocak 2012’den itibaren nelerin değiştiğini, sağlık harcamaları için cebimizden daha ne kadar para çıkacağını öğrendiğimiz SES yöneticileri, sağlıkta artık reklamların bittiğini ve gerçeklerin başladığını söylediler.
Hükümet, GSS’deki bazı önemli maddeleri referandum ve seçim sonrasına bıraktı. Oy oranını son seçimlerde artıran AKP hükümeti, istediklerini daha kolay yapabilmek için aldığı oy oranının arkasına sığınarak bu yasayı 2012’ye bıraktı. Yasa halka nasıl yansıyacak, 1 Ocak’ta yürürlüğe giren yasa kimleri etkileyecek, SES İzmir yöneticilerinden bunu öğrenmeye çalıştık… 
SES İzmir Şube Başkanı Dr. Veli Atanur: 1 Ekim 2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununda; Genel Sağlık Sigortası zorunluluk esası üzerine kurulmuştur. Referandum ve genel seçimler nedeniyle uygulaması zorunlu olan hükümler 1 Ocak 2012 tarihine ertelenmişti. Ertelenen hükümler; sosyal güvencesi olmayanlar ile bakmakla yükümlü oldukları kişilerin, genel sağlık sigortası zorunluluğu önce 1 Ekim 2010’a, daha sonra 1 Ocak 2012 tarihine ertelendi. Kısmi süreli iş sözleşmesi ile ay içerisinde 30 günden az çalışan sigortalıların eksik günlerine ait GSS primlerini 30 güne tamamlama yükümlülüğü,  9 milyon 320 bin civarındaki yeşil kartlının SGK tarafından devir alınma işlemleri ve kamu çalışanlarının GSS priminin maaşlarından ödenmesi 1 Ocak 2012 tarihine ertelenmişti. Yeni hükümlerden bu kişiler etkilenecek.

»Son düzenlemelerde sürekli kişilerin aylık gelirlerinden ve buna bağlı olarak ödeyeceği primden bahsediliyor, bu geliri kim nasıl tespit edecek,  nasıl yapılacak?

Dr. Ergün Demir: Gelir tespitini Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına bağlı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları il veya ilçelerde gerçekleştirecek. Vakıf personeli tanıtıcı kimlik belgesi gösterilmek suretiyle bilgi formu kullanılarak, başvuruda bulananların ikametgahlarına gidip, hane ziyaretleri gerçekleştirecek. Bu tespitler, genel sağlık sigortası olmayanlara ve bakmakla yükümlü olduğu kişiler ile Genel Sağlık Sigortalılığı statüsü sona erenler ve bakmakla yükümlü olduğu kişilere yönelik uygulanacak. Gelir tespitinde, aynı hane içinde yaşayan eş, evli olmayan çocuk, büyük anne ve büyük babadan oluşan aile esas alınacak.
Genel Sağlık Sigortalısı olmayanlar ve GSS’lılığı statüsü sona erenler ile bakmakla yükümlü olduğu kişiler SGK tarafından Re’sen tescil edilirken, ayrıca gelir tespitini yaptırmak isteyenlerin bir ay içerisinde vakıflara başvurması halinde SGK re’sen tescil edilen kişilere bildirecek. Re’sen Genel Sağlık Sigortası tescili yapılan kişilerin gelir testi işlemleri, SGK veya ilgili vakıf tarafından ailenin yazılı muvafakatı alınarak vakıf tarafından sonuçlandırılacak. Kendisine gelir testi yapılmasını istemeyenler ile tescilin tebligatı yapıldığı tarihten itibaren bir ay içerisinde gelir testi yapılması yönünde muvafakat vermeyenlerin gelirleri asgari ücretin 2 katı prim ödeyecek. Gelir testine tabi tutulacak kişinin gelir testi yaptırmak üzere vakfa bizzat yazılı başvurusu esastır.
Engellilik ve yaşlılık gibi nedenler de ise vekili tarafından başvuru yapılacak. Gelir testine tabi tutulacak kişilerden kişi başı gelirlerini asgari ücretin 2 katından fazla olduğunu beyan edenler için gelir testi yapılmaksızın, beyan edilen gelir esas alınarak Genel Sağlık sigortası tescili yapılacak. Doğum, ölüm, evlenme, boşanma vb. nedenlerde gelir testi yenileniyor.
GSS tescili yapıldığı tarihten itibaren primi devlet tarafından ödenenler ile asgari ücretin üçte biri üzerinden prim ödeyenlerin hane ziyaretleri her yıl yenilenirken aile içindeki bireylere ait veriler otomatik olarak güncellenecek. 
»Peki gelir tespiti hangi esaslara göre yapılacak, yetkili neye bakarak kişinin gelirini ve ödeyeceği prim miktarını belirleyecek?

Dr. Veli Atanur: Gelir tespitinde, aile bireylerinin harcamaları, taşınır ve taşınmazları ile bunlardan doğan hakları da dikkate alınarak aile içinde kişi başına düşen gelirin aylık tutarının tespitinde, puanlama formülü kullanılacak. Puanlama Sisteminde kişilere ait taşınır ve taşınmazlar ile bunlardan doğan hakları, aile bireylerinin bankalardaki tüm hesaplarına ilişkin bilgiler, Sürekli olarak alınan nakdi sosyal yardımlar esas alınacak ve GSS tescilinin re’sen yapıldığı tarihten itibaren prim ödeme yükümlülüğü başlayacak.
Güçsüzlere, yaşlılara, özürlülere, engellilere ve yoksul ailelerin çocuklarının eğitimi için ödenen nakdi yardımlar da kişilerin gelir tespitinde esas alınıyor. Gelir tespiti iş ve işlemleri, kişinin gelir tespiti başvurusundan itibaren en geç 1 ay içerisinde tamamlanırken, gelir tespiti sonucu elde edilen ailenin ortalama aylık geliri, gelir tespitinde esas alınan aile bireyi sayısına bölünerek aile içindeki kişi başına düşen gelir tespit ediliyor.  

»GSS zorunluluğu kapsamında kim ne kadar zorunlu prim ödeyecek?

Dr. Atanur: Kişi başına düşen aylık geliri 295 TL’den az olan vatandaşların primlerini devlet ödeyecek. Yani 295 TL’den fazla geliri olanlar zengin sayılacak. 295 TL 886,5 TL arasında geliri olanlar aylık 35,4 TL, asgari ücret ile asgari ücretin iki katı arasında olanlar aylık 106,38 TL, asgari ücretin iki katından daha fazla geliri olanlar 212,76 TL tutarındaki primlerini ödeyecek. SGK Genel Sağlık Sigortalısı olan bu kişiler için her ay GSS primini re’sen tahakkuk ettirerek tahsil edecek. Aylık geliri 295 TL olan zengindir. AKP hükümeti “Genel Sağlık Sigortası primini ödemeyen yoksul vatandaşların primlerini devlet ödeyecek” demişti. Oysa kanuna göre ancak bütün ay boyunca eline geçen para 295 TL’den az olanlar yoksul kabul ediliyor. Aylık geliri kişi başı 295 TL ve daha fazla olan bütün vatandaşlar her ay 35 TL ile 212 TL prim ücreti ödeyeceklerdir. Primini ödeyemeyenler sağlık hizmetlerinden faydalanamayacaklardır.  

»Kısmi süreli çalışanların eksik primlerini kimler ödeyecek?

Dr. Ergün Demir: 30 günden az çalışan sigortalılar (herhangi bir işyerinde part-time ve saat üzerinden ücretli çalışanlar, sözleşmeli öğretmenler, 4/c liler vs), eksik günlerine ait Genel Sağlık Sigortası primlerini 30 güne tamamlamakla yükümlü olacaklar. İlgili çalışan tarafından eksik primler yatırılmaz ise Genel Sağlık Sigortasından yararlandırılmayacağı gibi ödenmeyen primler SGK tarafından ilgili çalışandan faiziyle tahsil edilecek.  

»Yeşil Kart sahiplerinin durumu ne olacak?

Dr. Demir: Yeşil kart sahiplerinin tedavi giderleri 1 Ocak 2012 tarihinden itibaren SGK bütçesinden ödenecek. Mevcut Yeşil Kart sahipleri vize süreleri geldiğinde, vize tarihinden itibaren 1 ay içinde gelir tespitini yaptırmak üzere Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları’na başvurmaları gerekir.
Bu gelir tespiti sonucunda kişi başına düşen aylık gelirinin asgari ücretin üçte birinden az olması halinde hak sahipliliklerinin devamı sağlanacaktır. Asgari ücretin üçte birinden daha fazla olması halinde ise gelir durumlarına göre GSS primlerini kendileri ödeyecek. Prim borcu olanlarda ise, 60 günden fazla prim ve prime ilişkin borcu bulunan ve bu borcu tecil ve taksitlendirmeyen sigortalıların, talepte bulunmaları halinde yapılacak gelir tespiti sonrasında bu kişiler Genel Sağlık Sigortası kapsamına alınacak.  

KAMU ÇALIŞANLARININ GSS PRİMLERİ MAAŞLARINDAN KESİLECEK

2008 yılından önce işe başlayan kamu çalışanlarının GSS prim ödemesi 1 Ocak 2012 tarihine ertelenmişti. Kamu çalışanlarından daha önce emekli sandığı ve SGK tarafından ödenen Genel Sağlık Sigortası primi şimdi yüzde 5 çalışanın maaşından yüzde 7,5 ise işverenden kesilecektir. Yani 1 Ocak 2012 tarihinden itibaren kamu çalışanları maaşı yüzde 5 azalacak. Uygulamaya ilişkin yönetmelik SGK tarafından henüz çıkarılmadı.
ÜNİVERSİTELİLERİN SAĞLIK GİDERLERİ

1 Ocak 2012 tarihi itibariyle üniversite öğrencilerinin tedavi giderleri üniversite sağlık kültür ve spor daire başkanlığı tarafından karşılanmayacaktır. Aile fertleri (anne-baba-eş) tarafından sosyal güvencesi sağlanan ve 25 yaşını doldurmamış üniversite öğrencilerinin sağlık giderleri SGK tarafından karşılanacaktır. Aile fertleri içerisinde Sosyal Güvencesi bulunmaması veya üniversite öğrencilerinin 25 yaşını doldurmuş olması durumunda ikametgah ettikleri il veya ilçe merkezlerinde bulunan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarına başvurarak gelir tespiti yaptırmaları gerekmektedir.
Ülkemizde öğrenim gören yabancı uyruklu öğrenciler ise geldikleri ülkeler ile Türkiye arasında Sosyal Güvenlik Sözleşmesi imzalanmış ise sağlık yardımlarından faydalanma hakkı bulunan öğrenciler sözleşme kapsamında sağlık yardımlarından yararlanır. Bu öğrenciler SGK’ye başvurarak Genel Sağlık Sigortalılıklarını aktif hale getirmeleri gerekmektedir. Sosyal Güvenlik Sözleşmesi imzalanmamış ülkelerin öğrencileri SGK sistemine kayıt yaptırarak prim giderlerini ödemesi ile Genel Sağlık Sigortalılığı hakkı başlar.
Ağır tedavi gerektiren sağlık sorunları genel sağlık sigortalılığın başladığı tarihten önceki bir döneme ait olması durumunda tedavi giderleri kurum tarafından karşılanmayacaktır.
Alınıt: GÜLSEN CANDEMİR -BirGün-