18 Ocak 2013 Cuma

Her burun tıkanıklığı ameliyat edilmeli mi?


Burnun temel görevleri soluduğumuz havayı nemlendirmek, ısıtmak ve süzmek. Burun içindeki büyük boşluğu iki eşit parçaya ayıran bir orta bölme yani septum bulunuyor. Bu bölme burun dış kısmına yakın bölümde kıkırdak ve daha içeride de kemikten oluşuyor. Burun boşluklarının yan duvarında ise burun etleri yani konkaların bulunduğunu belirten KBB Uzmanı Op. Dr. Hakan Yenice, konkaların burna giren havanın ısıtılması, nemlendirilmesi ve süzülmesine katkıda bulunduğunu söyledi.

Op. Dr. Hakan Yenice, burun tıkanıklığına neden olan durumları,
• Burun orta bölmesi eğriliği (septum deviasyonu),
• Burun yan duvar etlerinde büyüme (konka hipertrofisi, konka bulloza, polip,
• Burun mukozası şişmesi (nezle, rinit, alerjik rinit),
• Akut ve kronik sinüzit olarak sıraladı.

Yenice, burun tıkanıklığının ameliyat gerektirdiği durumlar, ameliyat yöntemi ile iyileşme süreci hakkında bilgi verdi ve sık sorulan soruları şöyle yanıtladı: “Burun tıkanıklığı yapan nedenlerin tespitinde endoskopik muayene çok önemlidir. Hekim gerek görürse ek patolojilerin tespiti için BT gibi radyolojik inceleme yapabilir. Cerrahi girişim ile burun orta bölmesi eğriliği ve burun yan duvar etlerinde büyümelere müdahale edilebilir ve iyileşme sağlanabilir. Ancak mukoza şişmesi ile ilgili nezle, rinit ve alerjik rinit gibi sorunlar cerrahi ile giderilemez. Burun tıkanıklığı kişi için sorun haline gelmişse, yani kişi günün büyük bir bölümünü burundan değil de ağızdan nefes alarak geçiriyorsa, gece horlamaları oluyorsa operasyon yasam kalitesini düzeltmek için düşünülmelidir.

BÖLME EĞRİLİĞİNDE AMELİYAT NEDEN GEREKLİ?

Burun bölmesinin eğriliği, hem çevresindeki yüz kemiklerinin farklı gelişimlerine bağlı çekilmeler sebebiyle hem de doğum sırasında ve erken çocukluk döneminde oluşabilen darbeler sonucu oluşur. Eğer eğrilik aşağıdaki sorunlara neden oluyorsa ameliyatla düzeltilmesi hasta için yararlıdır:
• Burun solunumunun engellenmesi, horultulu solunum,
• Bas/yüz ağrısı,
• Tekrarlayan sinüs iltihapları,
• Gırtlak ve bronş iltihapları,
• Orta kulağı havalandıran östaki borusu nezlesi ve orta kulak iltihaplarına eğilim,
• Burnun arka bölümü veya sinüslerin ameliyatları,
• Belli tip burun kanamaları.

AMELİYAT NASIL YAPILIR?

Ameliyat burun içinden yapılır. Burun bölmesi üzerindeki örtü (mukoza) kesilir ve burun bölmesinin eğri olan kısmının üzerinden ayrılır. Kıkırdak ve kemikteki eğri ve fazla olan kısımlar çıkartılarak veya yeniden şekillendirilerek burun bölmesi düzeltilir. Yani amaç eğri olan burun ortasındaki duvarı düz bir duvar haline getirmektir. Daha sonra ayrılan mukozanın bu duvara yeniden yapışması için dikiş atılır ve gerekirse nasal silikon kalıp yerleştirilir.

BURUN YAN DUVAR ETLERİNE MÜDAHALE YAPILIR MI?

Eğer burun içindeki etler de (konkalar) çok büyük ve solunumu zorlaştırıyorsa, aynı zamanda burun etlerine de müdahale edilebilir. Tedavi seçeneklerinde radyofrekans kullanılarak konka küçültme ve endoskopik konka redüksiyonu yöntemleri mevcuttur.

HANGİ ANESTEZİ YÖNTEMİ UYGULANIR?

Çok özel durumlar dışında tamamen genel anestezi ile bu ameliyatlar yapılmaktadır. Bunun temel nedeni ise hem hastanın hem de hekimin ameliyat sırasında daha rahat olması ve daha etkin bir cerrahi işlem yapılabilmesidir.

AMELİYAT SONRASI DÖNEM ZOR GEÇER Mİ?

Ameliyattan sonra burun içine yerleştirilen silikon kalıp 48 - 72 saat sonra alınır ve hekim tarafında burun içi temizliği yapılır. Burun tıkanıklığı ve buna bağlı yakınmalar ortadan kalkar. Burun iyileşme süreci 1 - 2 hafta daha devam eder. Bu dönemlerde ağrı giderici ilaçlar kullanılmak ile birlikte birçok hasta ağrıdan çok fazla yakınmaz.

AMELİYATTAN SONRA ŞEKİL DEĞİŞİKLİĞİ OLUR MU?

Ameliyat sonrası burunda şekil değişikliği oluşmaz. Yüzde şişme ve morluklar oluşmaz. Burun orta bölmesi eğrilikleri düzeltilirken burun estetik cerrahisi de ameliyata eklenerek burun dişi değiştirilebilir. Aynı anda estetik cerrahi müdahalesi yaptığımız hastalarda şişlik morluk olabilir.

HANGİ YAŞLARDA YAPILABİLİR?

Genel olarak yüzdeki kemik ve kıkırdak gelişiminin durduğu 18 yaşından sonra ameliyat yapmak daha uygundur. Buna karşın 50'li ve 60'li yaslardaki hastalarda da yapılabilir.

Alıntı:ntvmsnbc.com

Hamileler hangi testleri yaptırmalı?


Gebelik takibi önceleri 16. haftada başlatılıyor ve ayda bir kez yapılan rutin takipler, 30. haftadan sonra genellikle 2 haftada bir, 36. haftadan sonra ise haftada 1 olarak doğuma kadar sürdürülüyordu. Bunun nedeni ise gebelik zehirlenmesi (preeklamsi) ve ani başlayan kanamalar gibi çeşitli komplikasyonların hamileliğin ikinci yarısından sonra görülmesiydi. Oysa son yıllarda tıp teknolojisindeki gelişmeler ve bilgi birikimi sayesinde anne ile bebeğin yaşamını tehdit edebilen pek çok komplikasyon 3 basit yöntemle hamileliğin henüz ilk haftalarında belirlenebiliyor; anne adayının öyküsünün alınması, kan tahlili ve ultrason muayenesi.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Lütfü Önderoğlu, bu 3 yöntemle anne ve bebekte hangi sağlık sorunlarının tespit edilebildiğini anlattı. Prof. Önderoğlu, 11.14. haftalar arasında yapılan tek bir muayene ile anne ile bebeği düşük veya yüksek riskli grup olarak ayrılabildiğini belirterek şunları söyledi:

“Özellikle ilk üç ay sonunda kontrollerin yapılıp, bundan sonraki bakım programlarının kişiye ve ihtiyaca özgü yeniden planlanması hem anne hem de bebek için yaşam kurtarıcı oluyor. Çünkü bu sayede sağlık hizmeti çok daha verimli ve etkili verilebiliyor. Riskli gruplar erken dönemde belirlendiğinde anne veya bebekte oluşabilecek gebelik kayıpları, erken doğum, doğum öncesi kanamalar, büyüme geriliği, preeklamsi ve Down Sendromu gibi ciddi komplikasyonlar tespit edilerek, önlenebiliyor ya da sorun hafifletilebiliyor. Dolayısıyla her anne adayının 11-14. haftalar arasında, en ideali ise 12. haftada kontrole gelmesi çok önemli.”

MUAYENENİN 3 SİLAHŞÖRÜ: ÖYKÜ, TAHLİL, ULTRASON

1- Annenin öyküsü:
 Muayenenin ilk adımında anne adayına daha önceki hamilelikte erken veya ölü doğum, gebelik tansiyonu, gebelik zehirlenmesi, bebeğin anne karnında iyi büyümemiş olması gibi sorunların olup olmadığı soruluyor, yapmış olduğu doğum varsa bunun tam bir hikayesi alınıyor. Anne öyküsünün alınması yüksek risk taşıyan ve doğumu 34 haftadan önce yapılma tehlikesi olan anne adaylarını seçebilme ve önlem alma şansını sunuyor.


2- Kan tetkikleri: 
Anne adayının kan grubu, RH faktörü ve tam kan sayımı, geçirmiş olduğu enfeksiyonların araştırılmasının yanı sıra bu döneme ilişkin bazı özel hormon ve plasental proteinlerin bakılarak, anne yaşı ile gebelik haftasının birleştirildiği birinci ilk üç ay testi yapılabiliyor. Elde edilen test sonucu olasılık hesabı ile anne adayının kromozom anomalili bebek doğurma, preeklampsi ve buna bağlı büyüme geriliği riskleri sayısal olarak tespit ediyor. Çok yüksek risk taşıyanlar ile düşük risk taşıyan gebelerin ayrımına da böylece olanak tanınıyor. İlk trimester kan testinden en iyi sonucun alınabilmesi için bu test, ultrasonografi ile bakılan bebeğe ilişkin bazı özel ölçümlerle birleştiriliyor.

3- Ultrasonografi: 
11-14 hafta arasında yapılacak ultrasonografi ile gebeliğe ilişkin pek çok bilgi alınabiliyor. Bu dönemde özellikle ense saydamlığı ölçümü birinci trimester tarama testi olarak biyokimyasal değerler ile kombine edildiğinde ve gerekirse kalbe uygulanan duktus venozus doppleri, kalp kapağı doppler ölçümlerinin yanı sıra burun kemiği değerlendirilmesi ile bebekte down sendromu gibi önemli kromozom anomalilerinin tahmin edilme şansı yüzde 90’lara ulaşıyor. Aynı zamanda çok erkenden bebekte majör yapısal anomalilerden anensefali, karın ön duvar anomalileri, mesane ve ağır nörolojik sistem anomalileri de görülebiliyor.

HANGİ RİSKLER TESPİT EDİLİYOR?

Prof. Dr. Lütfü Önderoğlu, hamileliğin ilk 3 ayında yapılan kontrollerde tespit edilip, alınan tedbirler ve tedavilerle ortadan kaldırılabilen veya zararları büyük oranda hafifletilebilen riskleri şöyle sıraladı:

ANNE ADAYINDA…

Gebelik hipertansiyonu:
 Anne adayının tansiyonunun 140/90 mmHg ve üzerinde seyretmesi, beraberinde böbrekten idrara protein kaçağı olmasına preeklampsi, bir başka deyişle gebelik zehirlenmesi adı veriliyor. Yüzde 6-8 sıklıkla rastlanan hamilelik zehirlenmesi annede beyin kanamasından akciğer ödemine, görme kaybı, böbrek ve kalp yetmezliğinden ölüme kadar çok ciddi tablolara yol açabiliyor. Anne karnında bebekte büyüme ve gelişme geriliği olabiliyor, plasentanın erken ayrılma riski de artıyor.


Erken doğum:
 Özellikle 34 haftanın altında gerçekleşen doğumlar sonucunda bebek ölümleri ve nörolojik kalıcı hasarlarla karşılaşılması bugün için en başta gelen sorun olarak görülüyor. Önceki gebeliklerde erken doğum, erken su kesesi açılması gibi öykü alınması ve mevcut gebelikte rahim ağzı ile kanalın sonografik takibi bu yönde yüksek risk taşıyan gebeliklerin saptanmasına yardımcı oluyor.

BEBEKTE…


Down Sendromu: 
11- 12 haftada anne yaşı, kan tetkikleri ve ultrasonografi takibinden alınan sonuçlar birleştirilerek bebekte kromozom anomali riski tespit edilebiliyor. Eğer bebek yüksek risk grubundaysa, örneğin down sendromu riski yüzde 1 civarında ise koriyon villüs biyopsisi önerisi yapılarak erkenden kromozom analizine olanak sağlanabiliyor. Yapılan bu birinci trimester taraması ile kromozom anomalileri yüzde 90 oranında tahmin edilebiliyor.

Fetal anomaliler: 
11-14 hafta sonografisi ile majör anomalilerin önemli bir bölümü tanınabiliyor. Örneğin bebeğin kafatası ve beyin dokusundaki gelişme sorunu, karın ön duvarındaki açıklık, dışarıya doğru fıtıklaşan bağırsak veya karaciğer, idrar kesesinde tıkanıklık veya dev bir idrar kesesi tespit edilebiliyor. Ayrıca gebeliğin ilerleyen dönemlerinde kendini gösterebilecek kalp anomalileri ile iskelet sistemine ait anomaliler hakkında ön fikir elde edilebiliyor ve bu gebeler yakın takibe alınabiliyor.

Büyüme ve gelişme geriliği: 
Yetersiz gelişme ve büyüme nedeniyle anne karnında ölüm olabileceği gibi doğum sonrası kalıcı özürler de gelişebiliyor. Bu bebeklerin önceden tespiti, daha farklı bir takip önerilmesi ve gerekirse erkene alınabilecek doğum kararları ile anne ile bebeğin yaşamları kurtulabiliyor.


Alıntı:ntvmsnbc.com

15 Ocak 2013 Salı

Hangi durumlarda elden reçete yazılabilir?




Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), yaşanan teknik sıkıntılar sebebiyle 15 Ocak 2013’e ertelenen “e-reçete” uygulamasına istisnalar getirdi.

SGK, eczanelerin kurum, işyeri hekimlikleri ya da 112 acil sağlık hizmeti ve üniversitelerin mediko gibi birimlerinde düzenlenen manuel reçeteleri kabul edeceğini bildirdi.


SGK Başkanlığı’nın duyurusuna göre, e-reçete uygulaması, sistemde yaşanan teknik sıkıntılardan dolayı 15 Ocak 2013’e ertelendi. Bu tarihten itibaren yazılmış olan manuel reçetelerin eczaneler tarafından karşılanmayacağı belirtildi. Yeni uygulamaya göre, hekim tarafından hastaya yazılan e-reçetelerin manuel çıktılarının hastaya verilmesi gerekiyor. Ancak düzenlenen manuel çıktılar hastada kalıyor. Yeni sisteme rağmen eczaneler tarafından kabul edilecek manuel reçete uygulamasında bazı istisnalar da söz konusu oldu. İstisnalar şöyle:

* Kamu idareleri bünyesindeki kurum hekimliklerinde, işyeri hekimliklerinde, verem savaş dispanserlerinde, ana-çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezlerinde, sağlık merkezi ve toplum sağlığı merkezlerinde, 112 acil sağlık hizmeti birimlerinde, üniversitelerin mediko-sosyal birimlerinde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 1., 2., ve 3. basamak sağlık hizmet sunucularında düzenlenen reçeteler.
* Majistral ilaç içeren reçeteler.
* Kişiye özel yurt dışından getirtilen ilaçları içeren reçeteler.
* Yabancı ülkelerle yapılan “Sosyal Güvenlik Sözleşmeleri” kapsamında Kurum tarafından sağlık hizmeti verilen kişilere düzenlenen reçeteler.
* Medula hastane sisteminden provizyon alınamamasına rağmen sağlık hizmeti sunulması durumunda düzenlenen reçeteler.
* Acil hal kapsamında düzenlenen reçeteler.
* Aile hekimlerinin “gezici sağlık hizmeti” kapsamında düzenledikleri reçeteler.
* Evde bakım hizmeti kapsamında düzenlenen reçeteler.
* Medula sisteminin ve sağlık hizmet sunucusuna ait sistemin çalışmaması nedeniyle e-reçetenin düzenlenememesi halinde manuel olarak düzenlenen, üzerinde e-reçete olarak düzenlenememesine ilişkin “Sistemlerin çalışmaması nedeniyle e-reçete düzenlenememiştir ibaresi kaşe ya da el yazısı şeklinde bulunan ve bu ibarenin reçeteyi düzenleyen hekim tarafından onaylandığı reçeteler.

Alıntı: Milliyet

14 Ocak 2013 Pazartesi

İzmir'de, 112 kadrolarının görev yerleri değişiyor

21 ARALIK'TA Kıyamet Sağlıkta koptu...Türkiye çapında 7000 kişinin görev yeri değişirken İzmir'de de 112 doktorlarının yeri değişti.Üstelik bu tayinlerin sisteme 2012 ekim ayında girilmiş ve aktivasyon tarihi olarak 2012 aralık ayı kodlanmıştı.Bu atamalarda ne hizmet puanı, ne gönüllülük ne de PDÇ baz alındı.Doktorlar ve kurumlar , kimse böyle bir tayin için girişimde bulunmamıştı.Tüm doktorların tayini ;açığı olan devlet hastanelerine yapılmıştı.Bu tayinlerin Kamu Hastane Birlikler'nin açıklarını gidermek için yapıldığı görüşünü destekliyor.Ancak İzmir İl Sağlık Müdürülüğü tayinlerin iptaline uğraşıyor ve kimse görevinden ayrılmadı.Sırada 112'deki Yardımcı Sağlık Personeli var.Şubat ayı içinde ; 112 de görevli ATT,hemşire,sağlık memuru, ebeler için böyle atamaların yapılacağı konuşuluyor...

Tabip Odası'nın bu atamalar için bildirisi....
“SAĞLIK BAKANLIĞI,
İZMİR DE, YENİ BİR HATALI UYGULAMANIN EŞİĞİNDE !”
“112 ACİL AMBULANS HİZMETLERİNDE GÖREVLİ 40  HEKİM BU GÖREVLERİNDEN UZAKLAŞTIRILMAK İSTENİYOR !”
“SAĞLIK BAKANLIĞI’NI
 ANKARA DA ALINAN BU KARARDAN VAZGEÇMEYE DAVET EDİYORUZ !”
İzmir de, 112 Acil Ambulans hizmetleri, en üst yöneticisinden, ambulansta görev yapan hekim ve sağlık çalışanlarına kadar, bütün çalışanlarının özverili çalışmasıyla, Türkiye’de bu hizmeti, bu güne kadar en iyi şekilde veren bir kurumdur.
Ancak, Ankara’da, Sağlık Bakanlığı’nda alınan bir kararla, 112 Acil Ambulans hizmetlerinde çalışan 40 hekim bu görevlerinden ayrılmak zorunda bırakılmaktadır.
İzmir’in yerel şartlarını, hizmetin özelliklerini ve düzeyini hiç değerlendirmeden alınan bu karar, İzmir’in, bütün Türkiye’ye örnek olan,112 Acil Ambulans hizmetlerini çökertebilecektir.
İzmir’de 112 Acil hizmetlerinde 100 ambulans görev yapmaktadır. Bu ambulansların yaklaşık 20 tanesinde hekim bulunmaktadır. Hekim bulunan bu ambulanslar şehir merkezinde görev yapmakta, genellikle kritik hastaların müdahalesi de yapılarak sağlık kurumlarına ulaştırılmasını sağlamakta, yaşamsal bir görev yapmaktadırlar.
Bu ambulanslarda görev yapmakta olan deneyimli 40 hekimin bu görevlerinden alınması, hekim bulunan ve şehir merkezinde çalışmakta olan bu ambulanslardan en az 7-8’inin hekimsiz çalışmaya başlamasına neden olacaktır. Bu durum hastalar açısından yaşamsal sorunlara yol açabilecek durumların yaşanmasına yol açabilecektir. Böylece Türkiye’nin en iyi 112 Acil Ambulans hizmetinin verilmekte olduğu İzmirliler adeta cezalandırılmış olacaktır.
İlimizdeki hastalarımız açısından böyle yaşamsal bir risk ortaya çıkacağı gibi, bugüne kadar bu hizmeti özveriyle vermekte olan bu deneyimli hekimler de mağdur edilecektir. Bu kararın o kadar alelacele alındığı bellidir ki, görevlerinden alınacakları söylenen hekimlerin yasal durumlarına uyulmadığı da anlaşılmaktadır. Deneyim, kıdem, hizmet puanı, ailevi durum vb hiçbir yasal zorunluluğun göz önüne alınmadığı anlaşılmaktadır.
Bugüne kadar özveriyle çalışıp, İzmir’in 112 Acil Ambulans hizmetlerini Türkiye’nin en nitelikli hizmeti haline getiren bu meslektaşlarımızın bu özverili çalışmalarının karşılığı böyle hoyrat bir yaklaşım olmasa gerekirdi düşüncesindeyiz.
Sağlık Bakanlığı’nın bu kararı, İzmir’in yerel koşullarını yeterince değerlendirmeden aldığına inanıyoruz. Bu karar öncelikle İzmirli yurttaşlarımızı mağdur edecektir. Ayrıca bu hizmeti vermekte olan hekimleri hem mağdur edecek, hem de küstürecektir.
112 Acil Ambulans hizmetlerinde çalışan bütün hekim meslektaşlarımız son derece tedirgin bir bekleyiş içine sokulmuşlardır. Bu koşullarda hiç kimseden nitelikli bir hizmet vermesi beklenemez.
Sağlık Bakanlığını bu kararından vazgeçmeye çağırıyoruz !
İzmir’de bir çok hastanede, başta acil servisler olmak üzere bir çok birimde pratisyen hekim açığı olduğunu ve bunun acil servis çalışanlarının yükünü aşırı derecede arttırdığını biliyoruz. Bu durumun gerek çalışanlar ve gerekse halk sağlığı açısından tehlikeli bir duruma yol açtığı ortadadır.
Bu birimlerdeki açığın kapatılması için en doğru çözüm 112 Acil Ambulans hizmetlerinden hekim aktarılması değil, İzmir’in tayinlere açılmasıdır.
 Bir yeri düzeltirken diğer yeri felç etmek akılcı bir yaklaşım değildir.
Yerel yönetici ve çalışanların önerileri de göz önüne alınarak, İzmir’in koşullarını gözeten, hizmeti çökertmeyecek, hekimleri de mağdur etmeyecek bir yaklaşımın uygulanabileceğine inanıyoruz.
İzmir Tabip Odası Yönetim Kurulu adına,
Başkan  Dr. Suat KAPTANER
Genel Sağlık İs Sendikası Yönetim Kurulu adına,
Başkan Dr. Ali GÜL
Alıntı:izmirtabip.org.tr

Buca Seyfi Demirsoy Devlet Hastanesi'nde Kur'an Kursu...

Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Buca Seyfi Demirsoy Hastanesi’nde bazı çalışanların talebi üzerine bir “sosyal etkinlik” olarak Kuran kursu açılmıştır.
Bunun üzerine hastane yöneticisi sayın Op.Dr.Ali Kasap ile görüşülmüş ve bu uygulamanın bir kamu kurumunda gerçekleştirilmesinin uygun olmayacağı görüşü paylaşılarak, vazgeçilmesi talep edilmiştir. Ancak şu ana kadar durumda bir değişiklik olmadığı gibi uygulamayı savunan demeçler verilmiştir.
Ülkemizde eğitim başta olmak üzere kamusal alanın dinselleştirilmesi çabaları olduğu su götürmez bir gerçektir. Yaşanan durum, “sırada kamu hastaneleri mi var?” sorusunu akla getirmektedir.
Öncelikle şunu belirtmekte büyük yarar vardır; Türkiye Cumhuriyeti birçok niteliklerinin yanında “ laik”  bir devlettir. Ve bu ilkenin en çok geçerli olduğu ortam ise devletin en önemli yüzü olan “ kamudur”.
Hastanelerimiz ise 24 saat “ kamu hizmeti veren kurumlardır”.
Kuran kursu bir sosyal faaliyet derecesine indirgenemez. Bu, en başta, kutsal din duyguları ve inançlarla ilgili olarak birçok  tartışmanın kapısını açar. İnançlar kişilere özgüdür ve onların özel alanına aittir.  Kuran öğrenmek, tahta boyamak, ebru yapmak, halk oyunları oynamak ya da saz çalmak gibi bir etkinlik değildir, aralarına eşit işareti konulamaz.
Doğaldır ki her insanın inanç özgürlüğü vardır. İstediği takdirde dinini öğrenmek hakkıdır. Bu, temel bir insan hakkı olup, Anayasa’mızca da koruma altına alınmıştır.
İsteyen herkes buna uygun ortamı bulacak olanaklara bol miktarda sahiptir. Her işin kendine uygun ortamı ve yeri vardır.
Ancak bunun yeri bir kamu kuruluşu olamaz ve olmamalıdır. Eğer bu uygulama böyle giderse inanmayanlar ya da şu ya da buna inananlar; şu ya da bu ideolojiye inananlar aynı hakkı talep edebilirler. Doğal olarak bunun da bir hak olarak kabulü gerekir.  Böylesine uygulamalar kabul edilirse ortaya çıkacak akıl almaz tabloyu herkesin değerlendirmesine sunmak isteriz.
Bu durum aynı zamanda çalışanlar arasında ciddi bölünmelere yol açacaktır. Kursa gidenler, kursa gitmeyenler; başını örtenler, başını örtmeyenler gibi birçok ayrılıklar gelişecektir. Hastane yöneticileri ise inanç ve ideolojilerine göre bazı çalışanları kollayıp koruyacak, diğerlerine ise en azından mesafeli duracaklardır. Hatta bizzat bazı yöneticiler bu türden eğilimleri ve uygulamaları teşvik edeceklerdir.
Nitekim hastane yöneticisi  Op.Dr. Ali Kasap’ın Hürriyet gazetesinde yayınlanan ve “kursa gidenler için “Bunlar ince ruhlu, kibar, hastalara iyi davranan insanlar. Bunları şikayet edenlerse fevkalade kavgacı, hırçın insanlar” şeklindeki demeci tehlikenin boyutunu göstermesi açısından son derecede uyarıcıdır.
Bu açık ve çok tehlikeli bir ayrımcılıktır !
Sağlık çalışanlarının içinde bulunduğu mutsuz ortam ortadadır. Sağlık Bakanlığı’nın uyguladığı politikalar tüm sağlık çalışanlarında aşırı bir gerilim yaratmıştır. Aşırı işyükü, düşük ücretler, gelecek kaygısı, işgüvencesinin ortadan kaldırılma çabaları, resen tayinler, artık bir eziyete dönmüş olan  geçici görevlendirilmeler, yönetici baskıları, taraftar sendikaya geç baskıları ve tehditler, sıradanlaşan şiddet vb. meslekten soğumaya, kamudan kaçışa yol açmaktadır. Bunun yanısıra liyakat, birikim, bilgi ve becerinin yerini alan hükümetten yana olma, yandaşlık hali ciddi olarak tepkilere yol açmaktadır.
Sağlık çalışanlarının bu tepkilerini yapay ayrımlar yaratarak soğutmak ve başka alanlara yönlendirmek de bir yönetici niteliği olsa gerektir. Meslekler arası, aynı meslek içi, kurumlar arasında yaratılan bölünmeler ve rekabet asıl sorunları örtmenin perdesi olmaktadır.
Her görüş ya da inançtan tüm sağlık çalışanlarının sorunları ortaktır. Hep birlikte sağlık hizmeti üretiyoruz. Yapay ayrımlar yaratarak bizleri bölme ve dikkatimizi temel konulardan uzaklaştırmaya neden olacak uygulamalara karşı uyanık olmalıyız ve olacağız.
Uygun ve insanca çalışma koşulları, iş ve can güvencesi, emeğimize uygun ücret mücadelesinde birleşeceğiz ve haklarımızı alacağız.
Sağlık Bakanlığı’nı, Kamu Hastane Birliği Genel Sekreterini ve hastane yöneticisini uyarıyoruz ve bu uygulamanın biran önce sonlandırılmasını talep ediyoruz.
İZMİR TABİP ODASI
HERKES İÇİN ACİL SAĞLIK DERNEĞİGENEL SAĞLIK İŞ SENDİKASI İZMİR ŞUBESİ

Alıntı:izmirtabip.org.tr

20 Kasım 2012 Salı

Çocuğunuzun EQsunu yükseltin geleceğini kurun...

Uzmanlar, akademik başarısı yüksek, çevresinde sevilen, dikkatli, çözüm odaklı nesiller yetiştirmenin temelinde duygusal zekadaki gelişimin büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor. Çocuklarının duygularını görmezden gelen ve onları fazlasıyla serbest bırakan ya da sürekli davranışlarını eleştiren, cezalandıran anne babaların çocuklarının geleceğiyle oynadığını vurgulayan uzmanlar, “Bu tip davranışlar, çocuğun gelecekteki yaşam kalitesini arttırmada büyük rol oynayan duygusal zekasının düşük kalmasına yol açar” uyarısını yapıyor.

Duygusal zekada ailenin rolü

Duygusal zekanın geliştirilmesi ve ebeveynlere düşen görevler hakkında bir değerlendirme yapan Ayna Eğitim ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi’nden Psikolog Dr. Ayşegül Önk Eray, bilişsel zeka (IQ) ile duygusal zekanın (EQ) birbirlerini tamamladığını, ancak duygusal zeka becerilerinin, yüzde 50’si doğuştan gelmekle birlikte, sonradan edinilebilir olduğunu vurguluyor. Duygusal zeka bilişsel zekaya göre daha az kalıtım yüklü olduğu için eksiklikleri telafi edilebiliyor. Bu yüzden çocukların duygusal zekalarının geliştirilmesinde anne babalara ve eğitimcilere büyük görev düşüyor. Aile, ilk duygusal derslerin verildiği okul. Duygusal zekası yüksek olan anne babaların bu dersler konusunda daha becerikli oldukları biliniyor. Duygusal zeka ilerleyen yıllarda gelişmeye devam etse de, öğelerini oluşturmak için ilk fırsat, ilk çocukluk yıllarında ortaya çıkıyor.
Psikolog Dr. Ayşegül Önk Eray, duygusal zekayı ilk basamaktan yukarı doğru şöyle tanımlıyor: “Kendini tanıma, kendi duygu ve düşüncelerinin farkında olma, neyi niçin ve nasıl yaptığını bilme, duyguları yönetebilme, duyguların esiri olmadan duyguların gücünü kullanabilme, onları yapıcı bir şekilde ortaya çıkarabilme, kendini motive edebilme, harekete geçirebilme, başkalarının duygularını anlayabilme, empatinin gücünü kullanabilme, sosyal ilişkileri sağlıklı yürütebilme.”

Öncelikle anne babalar, çocuklarının hayatta başarılı olmasına yardım edebilmek için davranışlarının “çocukta güven, merak, öğrenme zevki ve bir sınır kavramı oluşmasında” etkili olduğunun bilincine varmalılar. Zira sonradan edinilecek duygusal beceriler ilk yıllarda oluşturulan temelin üzerine inşa ediliyor. Anne babaların bu konuda bilinçli ve becerikli eğitimciler olabilmeleri için önce kendi duygusal zekalarını yükseltme yollarını araştırmaları gerekiyor.

Çocuğun duygusal zekasını geliştirmenin yolları
1. Çocuğunuzu duygularını keşfetmesi ve ifade etmesi konusunda teşvik edin, ona örnek olun.
2. Net kurallar ve sınırlar oluşturun ve bunlara bağlı kalın. Uymadığında önce onu uyarın, bu onun kendi özdenetimini kazanmasına yardımcı olur. (TV ve bilgisayar başında geçireceği süreyi sınırlı tutmak gibi.)
3. Çocuğa empati yapmayı öğrenmesi için sosyal sorumluluk projeleri konusunda bilgi verin, çalışmalara birlikte katılın. Böylece ona duyarlı olmayı öğretebilir, onu yardımseverliğe teşvik edebilirsiniz.
4. Dürüstlüğün önemini vurgulayan sohbetler yapıp bu konuda örnek hikayeler anlatın.
5. Ailede ortak sorunlar yaşandığında çözüm üretme konusunda çocuğun da fikrini sorun. Kendi düşüncelerini ifade etmesine izin verin. Sorun çözme becerilerini geliştirmenin en iyi yolu haftalık aile toplantıları ayarlamaktır.
6. Kendi problemlerini çözmesi konusunda ona yardımcı olun, alternatif çözümler üretmesi için destekleyin; sorunları kesinlikle onun yerine çözmeye kalkışmayın.
7. Okul içi ve dışı sosyal faaliyetlere katılmaya yüreklendirin. Çocuğunuzun arkadaş edinmesi için yaşına uygun fırsatlar yaratmak önemlidir.
8. Çocuğun hata yapmasına izin verin, böylece sonuçlarına katlanmayı öğrenebilir. Hata yaptığında özür dilemeyi öğretin. Siz de hatalarınızı itiraf edin ve yeri geldiğinde özür dilemekten kaçınmayın.
9.  Çocuğunuzla birlikte geçirdiğiniz zamanı karşılıklı memnun olunan bir sürece dönüştürün. Fiziksel teması ihmal etmeyin. Herkesin kucaklanmaya ihtiyacı vardır. Kabul, sevecenlik ve şefkat duygularını çocuk yaşarak ve hissederek öğrenir. 
10. Çocuğunuzu kendisine uygun hobiler bulmaya teşvik edin. Devam etmesi konusunda destekleyin, sebat etmeyi öğrenmesini sağlayın. Fakat kurstan kursa koştuğu, hafta sonu faaliyetlerine boğulan bir programdan kaçının.
11. Çocuğa iş birliğine dayalı oyunlar öğretmek, başarının grup sürecinin bir parçası olduğunu anlamasını sağlar. Rekabete dayalı bir dünya ile başa çıkmasını kolaylaştırır.  
12. Olumsuz duygularını nasıl kontrol edebileceğini öğretin. Öfke, kızgınlık gibi duygular normal duygulardır, sadece nasıl ifade edildikleri önemlidir. 
13. Çocukla ilişkide iyimser olmak önemlidir. Çocuk anne babasını gözlemleyerek kendi davranış tarzını oluşturur. Kötümserlik eğilimi önceki nesillere göre artış göstermekte. Kötümserliği öğretmenin, çocuğu depresyona yatkın hale getirmek gibi büyük bir riski vardır.

Alıntı: bebek.com

Hamilelikte bulantıları kusmaları gidermenin 15 yolu

Uzman Diyetisyen Işın Sayın:
 
‘’Gebelerde 6. haftadan itibaren bebeğin büyüme hormonu dediğimiz Beta HcG hormonu seviyesi kanda yükselirken, beraberinde bazı şikayetler gelişmeye başlar. Bunlar, sabah şiddetli biçimde başlayan ve gün içinde de tekrarlayan bulantılar; iştahsızlık, kusma, midede yanma, reflü şeklindedir. Bu esnada hızlı kilo kaybına bağlı halsizlik yorgunluk, mineral, vitamin yetersizlikleri gelişebilir. Bu durum genelde 12. Haftaya kadar devam eder. 12. Haftaya kadar kilo veriyor olmak bebeğin gelişimine zarar vermez. Genellikle 12. Haftadan sonra bulantılar sona erip bebeğin sinirsel, zihinsel gelişiminin başladığı dönemde annenin beslenmesinin, iştah ve kilo artışının ideal seviyelere gelmesi beklenir.’’ diyor. İşte ilk üç ay bulantı bebeğe zarar vermese de anneyi rahatsız eden bu bulantıyı önlemenin, anne adayını rahatlatmanın çareleri:

1.    Anne adayları yediklerinizi çok iyi çiğneyin. Asla hiçbir gıdayı püre kıvamına gelmeden yutmayın.
2.    Başucunuzda sarı, az tuzlu veya tercihen tuzsuz leblebiyi eksik etmeyin.
3.    Elinizin altında içinde katkı maddesi olmayan, tercihen çavdarlı kıtırlar, çubuklar bulundurun.
4.    Ara öğünlerde ağıza birer birer atılan ve yavaş yavaş çiğnene fındık uygun olabilir.
5.    Ara öğünlerde içecek olarak az tuzlu ayran için.
6.    Ara öğünlerde tercihiniz çok sıcak veya çok soğuk olmayan şekersiz süt olabilir.
7.    Şekerli içeceklerden uzak durun, bunlar bulantıyı arttırabilir.
8.    Eğer yalnızca bulantınız var, midede yanma, reflü şikayetleriniz yoksa gün içinde içme suyuna limon dilimi koyup bekletin, birazını içine sıkarak için.
9.    Mevsimindeyseniz, yeşil mandalina da bulantı kesme özelliğine sahiptir ve aynı şekilde limon gibi suda kullanılabilir. İçeceklere haşlanmış közlenmiş sebzeyle yapılan besinlere eklenebilir.
10.    Öğünlerde bir oturuşta tek çeşit besin tüketin. Mide kapasitesini zorlamayın.
11.    Çiğ salata tüketilmeyin, eğer yiyecekseniz, çok iyi çiğneyin.
12.    Bulgur da mide asidini emici özelliktedir. Çok iyi çiğnenmesi şartıyla mide de bulantı ve reflüyü engellemeye yardımcıdır.
13.    Acı olan olmayan baharatlar, susam, keten tohumu, kepekli gıdaların kepekleri gibi minik taneli mide çeperine yapışabilecek gıdalardan uzak durun.
14.    Çorba, ayran, su gibi sıvıları ara öğünde alın ve mide kapasitesini zorlamayın.
15.    Yüksek belli, dar kıyafetler mideye bası oluşturarak bulantı ve reflüyü tetikleyebilir. Daha bol, düşük belli giysileri tercih edin.

Alıntı : bebek.com

16 Kasım 2012 Cuma

Doktora eziyette yeni dönem

Yozgat’ta göreve başlayan Kamu Hastaneleri Birliği (KHB) Genel Sekreteri Dr. Tuncay Öztürk, sağlık konusunda sürekli iyiye koşacaklarını ve bütün halka en iyi hizmeti sunmaya çalışacaklarını belirterek, “Burada bizim arzumuz sahipsiz olarak adlandırılan yol yöntem noktasında sıkıntısı olan halkımıza gönül rahatlığıyla işini yaptırma en iyi hizmeti alma noktasında çaba sarf edeceğiz” dedi.

Yozgat’ta şuanda ilçe devlet hastanelerini ziyaret edip orda görev yapan personelle tanışma toplantısı yaptıklarını ifade eden Öztürk, “Şimdi dahili olarak önce bir sıkıntıları ortaya koymamız gerekiyor. En kısa sürede yapılabilecekleri yapmak istiyoruz. Yozgat’ta problemin büyük çoğunluğunu halledecek bir proje zaten varmış ama hukuk noktasında bir takılma yaşanmış, yani onu tekrar gündeme çekip bir şeyler yapılabilirliği noktasında o hastane projesini tekrar canlandırmamız gerekiyor” diye konuştu.
Yozgat’ta bulunan binaların 1963 yılından kalan eski binaların olduğuna dikkat çeken Öztürk, “Bu binaları kabul edilir bir şekilde ek binalarla geçici destekleyeceğiz. Biz yeni yapılacak hastane veya her hangi bir proje bir yılı geçecek bir sürede tamamlanacaksa biz bunu uzak bir mesafe olarak algılıyoruz. Elimizdekini en iyi şekilde değerlendirme noktasında düşüncelerimiz var. Ama şuanda birliğimiz Yozgat noktasında kurumsal kimliğini oluşturmaya çalışıyoruz. İnşallah bir hafta 10 gün sonra sebep sonuç noktasında düşüncelerle ilçelerimize uğrayacağız. Elimizden gelen her şeyi en iyi şekilde yapacağız. Bütçemizi el verdiği sürece hizmet kalitesinden ödün vermeden daha da ileriye götüreceğiz” şeklinde konuştu.

Donanım noktasında hastanelerimizin bir sıkıntısı bulunmadığını sadece fiziki mekan sıkıntısı bulunduğuna değinen Öztürk, sözlerini şöyle sürüdür. “Uzman hekim noktasında ciddi bir açığımız var. Daha önce kazanılmış hak noktasında mecburi süresini bitiren hekimler tayin isteyip gidiyordu. Şimdi böyle olmayacak, mecburi hizmet süresini dolduran doktor yerine yeni birisi gelinceye kadar başka bir yere gidemeyecek, bekleyecek. Yeni sistemin başka bir amacıda buydu. Bu yetki artık bakanlıkta değil bizdedir. Hekim yönünden düşünürseniz kötü bir durum ama halk açısından düşünürseniz bunu yapılması gerekiyor.

Alıntı:medimagazin.com

6 yıllık doktora bitmiyorsa rektör de üniversite de sorumludur

 Yurt genelindeki birçok üniversitede yüzlerce asistanın işini kaybetmesine yol açacak gelişmenin fitili geçen sene yürürlüğe giren 6111 No’lu kanunla ateşlendi. Kamuoyunda “Torba Yasa” olarak bilinen bu yasadan yola çıkan YÖK, araştırma görevlileri için ömür biçti.

YÖK’ten üniversitelere gönderilen yazı “3 yılda yüksek lisansı, 6 yılda doktorayı bitiremeyenlerin okulla ilişkisi kesilsin” diyordu. 

Tüm üniversite camiasını sarsan bu kararda, söz konusu sürenin geçmişi de kapsaması, askerlik, doğum izni ve yurtdışı görevi gibi sürelerin göz ardı edilmesi, akademisyenler için sancılı bir sürecin başlayacağını işaret ediyordu. 

Çok gecikmeden yıllarca üniversiteye hizmet vermiş birçok araştırma görevlisi kapı önüne konulmaya başladı. Ayrıca 30’lu yaşlarında işsizlikle tanışan akademisyenlerin, başka üniversitelerde kadro almalarının önü de kapatıldı. 

Araştırma görevlilerinin bir anda “doktoralı işsiz” haline dönüştüğü okullardan biri de köklü bir geçmişe sahip İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) oldu. 

Şu ana kadar bu üniversitede 40’a yakın doktora öğrencisinin üniversiteden atıldığı öne sürüldü. Bu sayının yılsonuna kadar 200’e çıkmasının beklendiği bildirildi. 

Yıllardır dirsek çürüttükleri üniversiteden bu şekilde atılmayı kabul etmeyen İTÜ’lü araştırma görevlileri, YÖK ve Rektörlük imzalı bu ortak karara karşı direniş başlattı. 

Ayazağa Yerleşkesi’nde bulunan Rektörlük binası karşısında çadır kuran araştırma görevlileri, “Asistan kıyımına son” diyerek art arda protesto gösterileri düzenledi. 

İmza toplayan, oturma eylemi yapan akademisyenler, yaklaşık iki hafta önce Makine Fakültesi’nde sabahladı.
Üniversite yerleşkesinde geniş katılımlı bir yürüyüş yapmaya hazırlanan araştırma görevlileri, ntvmsnbc’ye konuştu. 

BAYSAN: HEM DOKTORASIZ HEM İŞSİZ OLMAYACAĞIZ

Endüstri Mühendisliği’nde doktora eğitimini sürdüren Serdar Baysan, 7 senedir araştırma görevlisi olduğunu belirterek, “Zaten normal bir doktora en az 5 yıl sürer. 1.5 yıl yurtdışında görev yaptım ama onu saymıyorlar. Benim 2 yılım kaldı” diye konuştu. 

Serdar Baysan, üniversite yönetiminin herhangi bir kanun olmadan sadece YÖK’ün görüş yazısıyla araştırma görevlilerini işten çıkarmasına tepki gösterdi.

Açılan davada mahkeme heyetinin davayı görüşmeyi reddettiğini belirten Baysan, “Üniversitelere gönderilen yazıda YÖK Yürütme Kurulu’nun değil, YÖK Başkan Yardımcısı’nı imzası var. Mahkeme, ‘Bu yazı bir görüştür, yürütmesini durduramam’ diyor. Yani durdurulacak bir yürütme bile ortada yok” dedi. 

Uygulamayla tüm araştırma görevlilerinin huzursuz olduğunu belirten Baysan, mevcut belirsizliğin bir an önce giderilmesini istedi. 

Eylemlere devam edeceklerini ifade eden Baysan, şöyle konuştu: “2009’da yapılan gösterilerde arkadaşlarımız “doktoralı işsiz olmayacağız” diyorlardı. Şimdi ise “doktorasız ve işsiz olmayacağız’ diyoruz. Yerleşkede yapacağımız eylemin kalabalık olmasını bekliyoruz. Sesimizi duyurmak istiyoruz.” 
Erkan OĞUR ve İsmail Hakkı DEMİRCİOĞLU'da eyleme destek verdiler

ALAÇAM: BAŞARININ MÜKAFATI KOVULMAK

Fen Bilimleri Enstitüsü’nde araştırma görevlisi olan Sema Alaçam da, sorunun sadece İTÜ’yle sınırlı olmadığını söyledi. 

Alaçam, “Diğer üniversitelerde de mağduriyet yaşayan pek çok arkadaşımız var. Yıldız Teknik’te, Mersin Üniversitesi’nde de işten çıkarılanlar var. Boğaziçi Üniversitesi’nde de sıkıntılar başladı. Hiçbir gerekçe bu işten çıkarmaları meşru kılmıyor” diye konuştu. 

Başarılı birçok araştırma görevlisinin işini kaybettiğine dikkat çeken Alaçam, “Çalışanın cezalandırıldığı bir sistemle karşı karşıyayız. Araştırma görevlisi arkadaşlarımız makaleler hazırlamış, yurtdışında görev almış, haftada 20 saat derse girmişler. Ama başarıyı işten atılmayla mükafatlandırıyorlar. ‘6 yılda neden bitirmediniz?’ söylemi, nitelik kaygısı gözetmeyen içi boş bir söylemdir” dedi. 

‘6 YILIN SORUMLUSU SADECE BİZ DEĞİLİZ'

“Akademik çalışmalar süreyle sınırlandırılamaz” diyen Sema Alaçam, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bir doktoranın 6 yılda bitirilmemesinin sorumlusu sadece doktora adayı değildir. Aynı zamanda birlikte çalıştığı iş arkadaşları, hocaları ve amirleri, kendilerinden beklenen işler ve verilen görevlerdir; üniversitesidir. Araştırma görevlilerine hesap sormadan önce üniversitenin bunu kendisine sorması lazım. Bu sürenin kısalmasını elbette biz de isteriz. Altyapı uygun olursa neden olmasın. Bu uygulama, geleceğe dönük olabilir ama geçmişi kapsamasını kesinlikle kabul etmiyoruz. Haksızlığa uğrayan arkadaşlarımızın mağduriyeti giderilene kadar eylemlerimize devam edeceğiz. Hakların kaybedilmesine göz yumamayız.” 

ÜNAL: BİLİMDE SÜRE DAYATMASI OLMAZ

Rektörlüğün kararından önce araştırma görevlisi kadrosuna geçen Endüstri Mühendisliği Bölümü'nde görevli Murat Engin Ünal, birçok arkadaşının üniversiteden atılması nedeniyle kendi durumuna sevinemiyor.
Söz konusu kararla araştırma görevlilerinin hayatının altüst edildiğini vurgulayan Ünal, “Bence sorun, insanların planlarının hiçe sayılmasıdır. ‘Üniversiteler rekabetçi olsun, hesap verilebilir olsun’ falan deniyor. Bunlar kulağa güzel geliyor ama işten atılma korkusu akademisyenlerin psikolojisini bozuyor” dedi.

‘İKİ SENE MALZEME BEKLEYENLER VAR’

Ünal, şu ifadeleri kullandı: “Araştırma görevlisine ‘Doktoranı şu kadar sürede bitireceksin’ denilemez. Bir teçhizatın gelmesini iki sene bekleyen doktora öğrencileri var. Öğrenciler ucu açık tezlerin altına girebilir. Kafasında zor sorular vardır, bunların üzerine gidebilir. 6 sene sınırlaması kesinlikle doğru değil. Bu durum akademisyenleri daha basit, daha kolay tezler yapmaya yöneltecek. Bilim dünyasında böyle bir rekabet asla kabul edilemez.” 


Geçmişte bu sürenin 10 yıla kadar çıktığını hatırlatan Ünal, “En azından eski sisteme geri dönülmesini istiyoruz. Arkadaşlarımız işine geri alınsın, bu uygulama kaldırılsın” dedi. 

EREN: AKADEMİK HAYATTAN BİZİ ATAMAZSINIZ

Endüstri Mühendisliği’nde doktora yapan Zafer Eren, öncelikli olarak işten çıkarılacak araştırma görevlileri arasında yer almıyor. Her ne kadar “şimdilik” topun ağzında olmasa da Eren de tıpkı diğer meslektaşları gibi huzursuz. 

Eren, geleceğe yönelik kaygılarını “Tezimi verdiğimde beni de atabilirler. İTÜ, Boğaziçi Üniversitesi ve ODTÜ modelini örnek almaya çalışıyor. Kendi üniversitesinde doktora yapan öğrencileri tutmak istemiyorlar” sözleriyle anlattı. 

Eren, şöyle konuştu: “Bu düzenlemeyi pat diye yürürlüğe alamazsınız. Bu süreçte kendime daha önce sormadığım soruları sormaya başladım. Yüksek lisansa başlarken 50/d’nin ne olduğunu bile bilmiyordum. Kadroyu, sözleşmeyi falan hiç düşünmedim. Sadece akademisyen olmak istedim. Bir makine mühendisini işten atabilirsiniz ama makine mühendisliğinden atamazsınız. Bu, beni akademik hayatın dışına itmek, ‘Sen akademisyen olamazsın’ demektir.”

DOĞAN: ESNEK ÇALIŞMA SİSTEMİNİ DAYATIYORLAR

İnşaat Fakültesi’nden Anıl Doğan ise “esnek çalışma sistemi” adı verilen sistemin asistanlar üzerinde denenmeye çalışıldığını ifade etti. 


Doğan, şunları dile getirdi:
“Bu yaşadığımız süreç, Bologna sürecinden bağımsız değil. Avrupa’da eğitimi paralı hale getirilmesine çalışıyorlar. Türkiye’de de çalışma esnekleşiyor, performansa dayalı değerlendirmeler yapılıyor. İTÜ pilot üniversite olarak seçildi. Çünkü İTÜ, bir mühendislik okuludur. Sanayiyle birebir iletişim halindedir.
Devlet karşılamadığı için ürünleri sanayiye satması gerekiyor. Bu durum, aslan payını alan üniversite ve hocaların hoşuna gidiyor. En büyük kârı özel şirketler yapıyor, en büyük zararı ise halk görüyor. Halk onlardan alınan vergilerle yapılan ürünleri alabilmek için bu şirketlere para ödemesi gerekiyor. Sermaye, hocaların daha fazla kendisine hizmet etmesini istiyor. Bu durumda Marksist bir hocanın artık üniversitelerde barınması mümkün olmayacak. Çünkü proje alamayacak, bu nedenle de performansı düşük olacak.
Esnek çalışma dayatmasını asistanlardan başlattılar. Üniversitenin varlığını özel sektörden alacağı ortak projelerle sürdürmesi isteniyor. Özel sektör olmasa üniversite iş yapamaz görünecektir. Mesela Temel Bilimler bölümünü kapatıyorlar. ‘Mezunlar iş bulamıyor, bu yüzden de kontenjanlar açık kalıyor’ deniyor. Türkiye’nin Temel Bilimler'le üretilen bilimi emperyalist ülkelerden satın alması isteniyor.”

İŞ BIRAKMA EYLEMİ YOLDA

Endüstri Mühendisliği bölümünde doktorasını sürdüren Didem Çınar da üniversitenin araştırma görevlilerinden kurtulmak istediğini savundu.

Çınar, “Araştırma görevlilerini 33/a’ya geçirmek istemiyorlar. Bizlerden kurtulmak istiyorlar. Araştırma görevliliği için bölümde alınan karar, fakülte ve üniversite tarafından dikkate alınmıyor. Herhangi bir neden belirtmiyorlar” dedi. 

Sorunun çözümü için kapısını çaldıkları Rektör Mehmet Karaca’nın kendileriyle görüşmediğini kaydeden Didem Çınar, “Rektör Yardımcısı’yla görüşüyoruz ama o da maalesef etkin olamıyor. Bir komisyon kuruldu, yapılan toplantıya temsilcimiz de katıldı. Ancak sonuçtan memnun değiliz” diye konuştu.

Geri adım atmamakta kararlı olduklarını vurgulayan Çınar, “Bundan sonra yapacağımız eylem, iş bırakma eylemi olacak” dedi.

Alıntı: ntvmsnbc.com

15 Kasım 2012 Perşembe

Doktor efendi dönemi bitti

Dr. Cengiz Çetin yirmi üç yaşındaydı.
Sualtı Hekimliği’nde asistanlığa başladığının yirminci günü, vurgun yiyen iki dalgıcın tedavisi için basınç odasına girdi.
İstanbul Tıp Fakültesi’ndeki İkinci Harb-i Umumî’den kalma alet patladı
27 Temmuz 1998 günü hayatını kaybetti.

Dr. Göksel Kalaycı altmış altı yaşındaydı.
Önce genel cerrahi sonra göğüs cerrahisi ihtisası yapmış, profesör olmuştu.
Ameliyat ettiği hastası “Ben ölürsem sen de öleceksin” diye tehdit etti.
Hastanın yakını tarafından, yıllarını verdiği İstanbul Tıp Fakültesi’nin bahçesinde vuruldu…
11 Kasım 2005 günü hayatını kaybetti.

Dr. Ali Menekşe elli bir yaşındaydı.
Giresun Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde göğüs hastalıkları uzmanıydı.
Bir çocuğunu doğumda, on altı yaşındaki kızını da Ankara yolunda geçirdiği trafik kazasında kaybetmişti.
15 Ocak 2008’de, elli birinci doğum gününde, hastası tarafından vuruldu
4 Şubat 2008 günü hayatını kaybetti.

Dr. Tolga Erdem yirmi yedi yaşındaydı.
Ege Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Şırnak Devlet Hastanesi’nde göreve başlamıştı.
Başladığının birinci ayında iki acil hastayı ambulansla Diyarbakır’a götürdü…
Dönerken Mardin’in Midyat ilçesi yakınlarında ambulans virajda kayıp devrildi
9 Şubat 2009 günü hayatını kaybetti.

Dr. Ersin Aslan otuz yaşındaydı.
(1982 yılının 14 Mart günü, Tıp Bayramı’nda doğmuştu.)
Gaziantep Devlet Hastanesi’nde göğüs cerrahisi uzmanı olarak çalışıyordu.
Ameliyatını bitirip servise çıktı…
Daha önce ameliyat ettiği hastanın on yedi yaşındaki torunu tarafından bıçaklandı
17 Nisan 2012 günü hayatını kaybetti.

Dr. Mustafa Bilgiç yirmi altı yaşındaydı.
Samsun’da On Dokuz Mayıs Üniversitesi’nde acil tıp asistanıydı.
Karısı da aynı tıp fakültesinde çocuk ihtisası yapıyordu.
Tedavi ettiği Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastasının iğnesi eline battı
21 Eylül 2012 günü hayatını kaybetti.

Kenan Evren askeri cuntanın başıydı…
Mecburi hizmete gelen doktorları ağaca bağlayın, kaçmasınlar.” dedi.

İmren Aykut Çalışma Bakanı’ydı…
Ne verirseniz verin bu doktorların gözü doymaz.” dedi.

Tansu Çiller Dışişleri Bakanı’ydı…
Hariciye Vekaleti’yle hariciye koğuşunu karıştırdı, hastanelere “Balyoz Harekâtı” düzenledi. (Balyoz Davası hakimlerinin gözünden kaçtı, ceza almadı.)

Yıldırım Aktuna Sağlık Bakanı’ydı…
Hafta sonu makamında bulamadığı başhekimin kapısını kırdırttı.

Osman Durmuş Sağlık Bakanı’ydı…
Fuzuli yere yakıyor diye başhekimin ellerini kalorifer peteğinde kızarttı.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ “Doktorların eli hastaların cebinde.” dedi.
Yetmedi…
Üstüne bi de “Paracı doktorlar gürültü yapıyor.” ilave etti.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Ben doktora iğne yaptırmam, doktorlar adamı felç ederler alimallah.” dedi.
Yetmedi…
Üstüne bi de “Doktor efendi dönemi bitti.” ilave etti…
Noktayı koydu.

Doktor efendi dönemi bitti!..

Toprakları bol olsun!

Alıntı: Birgün.net

4 Kasım 2012 Pazar

İşte genel sekreterlerin tam listesi

İdari yapıdaki köklü değişiklikle yöneticilerin görevleri yeniden tanımlandı, kamu hastane birlikleri faaliyete geçerek 87 genel sekreter atandı. Başhekimler artık sadece tıbbi hizmetlerden sorumlu olacak.

Sağlık bakanlığı Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu Başkanı Hasan Çağıl, bugün başlayan yeni dönemi anlattı.

Bugün itibariyle Türkiye genelinde 87 kamu hastane birliğinin faaliyete geçtiğini bildiren Çağıl, “Kamu hastane birlikleri, kamu hizmeti sunan hastanelerin, her ilde bir tane kurulan birlik bölgesi içerisinde tek bir yönetim altında toplanmasıdır” dedi.

İstanbul, Ankara ve İzmir'de birden fazla birlik bulunduğunu ifade eden Çağıl, bu nedenle 87 birlik genel sekreterinin görev yapacağını bildirdi.

SÖZLEŞMELİ YÖNETİCİ DÖNEMİ

Yeni sistemle gelen en önemli değişiklikle hastaneler ve bunların bağlı olduğu birliklerdeki yöneticilerin tümünün sözleşmeli hale geldiğini anlatan Çağıl, sözleşme süresince bu yöneticilerin belirli kriterler baz alınarak karneyle takip edileceğini bildirdi.

Karnesi iyi olanların görevine devam edebileceğini, yeterli başarı gösteremeyenlerin ise ya kazancının düşeceğini ya da “sınıfta kalacağını” bildiren Çağıl, bunların sözleşmesinin sona ereceğini kaydetti.

Sistemden amacın, hastanelerde vatandaşa daha iyi hizmet sunmak olduğunu dile getiren Çağıl, “Bir yöneticinin karnesinde hangi notlar olacak?” sorusuna şu yanıtı verdi:

“Sağlık hizmetlerini, hastaneleri her yönüyle takip ediyoruz. Hazırladığımız çok değişik karne notlarını oluşturacak parametreler var. Mesela en önemlileri çalışanlarla hastaların memnuniyeti. Bu en önemli parametrelerden birisi. Yine hastalarımızın sağlık hizmetine ulaşmasındaki süreler. Gecikme var mı, zamanında ulaştırabiliyor muyuz veya ihtiyaç olan malzemeyi temin edebilme kabiliyeti. Bunu doğru bir şekilde takip etme. Bunun gibi yüze yakın parametre karne notunu oluşturacak. Hizmet kalitesi, tıbbi hizmetin kalitesi, aynı hastanın tekrar hastaneye gelme oranı gibi birçok parametre var. Bunlar yöneticilerimizin karne notlarını oluşturacak.”

BAZI DURUMLARDA İKİNCİ ŞANS VERİLMEYECEK

Yılda iki kez genel değerlendirme yapılacağını, bunun haricinde her ay gözlemciler vasıtasıyla notlar verileceğini ifade eden Çağıl, obezite mücadelesi yapan ya da 112 acil gibi bakanlığın diğer birimlerinin vereceği notların da göz önüne alınacağını söyledi.

Bazı önemli parametrelerin yerine getirilmemesi halinde ise yöneticilere ikinci bir şans tanınmayacağını vurgulayan Çağıl, “Ciddi sağlık problemlerine sebep olabilecek, vatandaşımızın sağlık hizmeti alımını aksatabilecek ciddi noktalarda affetme, ikinci şans verme, ikinci altı ayı bekleme imkanımız yok. O noktalarda kötü not alındığında hemen ilişiği kesilecek” diye konuştu.

BAŞHEKİM YERİNE HEKİMBAŞI

Bir soru üzerine, hastanelerdeki başhekimlerin görev tanımlarının da değiştiğini bildiren Çağıl, başhekimlerin geçmişte hastanelerin tüm yönetiminden sorumlu olduğunu anımsattı.

Ancak ülkede eğitimi verilmesine rağmen sağlık idareciliğinin gelişemediğine dikkati çeken Çağıl, şu bilgileri aktardı:

“Bundan sonrası için başhekim dediğimiz kişileri gerçek anlamda hekimlik hizmetlerinin, tıbbi hizmetlerin sorumlusu haline getiriyoruz. Onlar için hekimbaşı ya da tıbbi hizmetler direktörü diyebiliriz. Sadece tıbbi hizmetlerden, tıbbi hizmeti veren kişilerin, nöbetlerin, çalışma yerlerinin planlanması. Yani bugünkü başhekimlik, sağlık hizmetine artık ağırlık olarak yönelmiş bulunuyor. Verdiğimiz sağlık hizmetinin kaliteli olup olmadığı, doğru hizmeti verip vermediğimiz hususları tamamen bugünkü başhekimlerin sorumluluğunda olacak.”

"ÖZELLEŞTİRMEYE Mİ GİDİYOR?"

“Kamu hastane birliklerinin kurulmasıyla, bir süre sonra kamu hastanelerinin özelleştirilmesinin gündeme geleceği” tartışmalarının anımsatılması üzerine Çağıl, “Ülkedeki sağlık sistemi, hizmet sunumunda oluşmuş fiyatlar, özel hastanelerin bile 'lütfen bizi kamu satın alsın' dediği bir dönemde, kamu hastanelerinin özelleştirilmesi hiç bir zaman gerçekleşmez ki bu sistem bunu da öngörmüyor” dedi.

Sistemin, tamamen işini beceremeyen yöneticilerin, kamunun sağladığı olanaklar içinde oturduğu koltuktan kalkmaması hadisesini ortadan kaldırdığını vurgulayan Çağıl, bunun sağlık hizmetinin gelişmesini bugüne kadar engelleyen en önemli problemlerden biri olduğuna dikkati çekti.

VATANDAŞ MEMNUNİYETİ ARTACAK

Vatandaş memnuniyetini artırmanın başlıca hedefleri olduğunu ifade eden Çağıl, hizmetin iyi sunumuyla memnuniyetin daha da artacağını söyledi.

Hasta memnuniyetini çok yakından takip edeceklerini bildiren Çağıl, bunun anketler ya da bakanlığın SABİM gibi iletişim hatları yoluyla yapılacağını bildirdi.

OTELCİLİK HİZMETİ İÇİN AYRI YÖNETİCİ


Bakanlık hastanelerinde aynı zamanda otelcilik hizmeti verildiğini, bu konuda ciddi mesafe katettiklerini ifade eden Çağıl, “Bundan sonrasını çok daha profesyonellerin yönetimine devretmeyi düşünüyoruz. O sebeple birlik yapısında, kamu hastaneleri içerisinde özellikle belirli bir büyüklüğün üstündeki hastanelerde sağlık otelciliğini çok daha geliştirebilmeye yönelik ilave müdür dediğimiz otelcilik hizmetleri müdürlükleri oluşturduk. Bunlara yönelik altyapıyı da oluşturmaya çalışıyoruz” diye konuştu.

Bu hizmetin profesyonellerce yapılmasının yerinde olacağını vurgulayan Çağıl, uygulamanın ilk etapta 300 yatağın üzerindeki hastanelerde başlayacağını, sonrasında daha küçük hastaneler için de yaygınlaştırılabileceğini belirtti.

Bütün bunların hastalara daha iyi bir hizmet sunulması amacıyla uygulamaya geçirildiğini vurgulayan Çağıl, yeni yöneticilerin ciddi bir çalışmayla seçildiğini söyledi.

Çağıl, “Eskiden her hastane kendi adına her işi yapan birer yapıydı ama şimdi birlik yapısı oluşturduğumuz için 10 hastanede ayrı ayrı yapıyı farklı ekiplerle oluşturmak yerine birçok hizmeti tek bir yerde birlik noktasında oluşturduk. Hastanelere de çok küçük işler kaldı” dedi.

Çalışanlar için farklı bir sistem öngörülmediğini, insan kaynaklarının verimli kullanılması için bu sisteme geçildiğini belirten Çağıl, çalışanların düzenini bozmak ya da yerlerini değiştirmek niyetleri olmadığını vurguladı.


BİRLİK SEKRETERLERİ


Bugün itibariyle göreve başlayacak birlik genel sekreterleri şunlar:

Adana: Kemal Kiraz
Adıyaman: Hüseyin Şen
Afyonkarahisar: Ayhan Erenoğlu
Ağrı: Burak Karabulut
Aksaray: Ertuğrul Ünkoç
Amasya: Mehmet Rüştü Ertosun
Ankara 1: Şerif Serdar Mercan
Ankara 2: Doğan Akdoğan
Antalya: Erdoğan Taş
Ardahan: Gökhan Demiral
Artvin: Ekrem Akbaş
Aydın: Mehmet Özkan
Balıkesir: Hasan Yılmaz
Bartın: Osman Açıkgöz
Batman: Faruk Günak
Bayburt: Hulki Aşır
Bilecik: Mustafa Yılmaz
Bingöl: Muhammet Akif Güler
Bitlis: Şevki Erkal
Bolu: Murat Özmen
Burdur: Sedat Kavas
Bursa: Yavuz Baştuğ
Çanakkale: Kenan Eliuz
Çankırı: Mehmet Tahiroğlu
Çorum: Turgay Happani
Denizli: Kasım Çetin
Diyarbakır: Muhammet Güzel Kurtoğlu
Düzce: Lütfi Çırakoğlu
Edirne: İlhan Açıkgöz
Elazığ: Tarkan Özdemir
Erzincan: İsmayil Yılmaz
Erzurum: Fazlı Erdoğan
Eskişehir: Hüseyin Seyhan Fidan
Gaziantep: Kadir Çağlar Çatak
Giresun: Beytullah Şahin
Gümüşhane: Aziz Ahmet Surel
Hakkari: Vakkas Özmercan
Hatay: Ömer Akın
Iğdır: Bülent Kaya
Isparta: Osman Aydın
İstanbul Ana Güney: Tuncay Palteki
İstanbul Ana Kuzey: Şuayip Birinci
İstanbul Bakırköy: İhsan Bakır
İstanbul Beyoğlu: Güven Bektemur
İstanbul Fatih: Hamza Müslümanoğlu
İzmir Güney: Behzat Özkan
İzmir Kuzey: Osman Nuri Dilek
Kahramanmaraş: Kamil Türkmen
Karabük: Seyfettin Kalay
Karaman: Nuriye Ulu
Kars: Hasan Arslan
Kastamonu: Mustafa Uyanık
Kayseri: Ahmet Gödekmerdan
Kırıkkale: Dilek Öztaş
Kırklareli: Muhammed Mustafa Saymaz
Kırşehir: Mehmet Öncel
Kilis: Sedat Çakıcı
Kocaeli: Hasan Aydınlık
Konya: Mehmet Bekerecioğlu
Kütahya: Mithat Ekici
Malatya: Şükrü Özdemir
Manisa: Murat Türkyılmaz
Mardin: Muhammet Şemseddin Döğücü
Mersin: Mehmet Yavuz Gözükara
Muğla: Gürbüz Akçay
Muş: Hacı Yusuf Güneş
Nevşehir: Atila Oğuz Boyalı
Niğde: Emirhan Yardan
Ordu: Hasan Öztürk
Osmaniye: Cem Uraldı
Rize: Şafak Sünbül
Sakarya: Ünal Küçükyılmaz
Samsun: Hasan Rıza Aydın
Siirt: Muhammet Doğan
Sinop: Haluk Ünver
Sivas: İbrahim Ethem Özsoy
Şanlıurfa: Turhan Sulhan
Şırnak: Hakan Tokur
Tekirdağ: Yakup Çağ
Tokat: Arslan Erkan
Trabzon: Mustafa Kasapoğlu
Tunceli: Yusuf Güney
Uşak: Yalçın Atlı
Van: Vural Polat
Yalova: Ahmet Altıner
Yozgat: Tuncay Öztürk
Zonguldak: Korkut Eren

Saydan: Paran kadar sağlık dönemi devam ediyor


Sosyal Güvenlik Kurumu'nun Sağlıkta dönüşüm adı altında yaptığı sürekli değişen uygulamalar, vatandaşı da eczacıyı da bezdirdi.

Konuya ilişkin bir açıklama yapan Tüm Eczacı İşverenler Sendikası (TEİS) Genel Başkanı Ecz. Nurten Saydan: ''SGK, bu ülkenin sağlık otoritesi değil, finans kurumudur. Sağlıkta dönüşüm adı altında yaptığı sürekli değişimler vatandaşın ve eczacının başını döndürdü. Yapılan son değişimlerle her kutu ilaca ayrı para ödeme dönemini başlatırken, bir yandan da muayene ücretlerinin geçen yıla göre yüzde 70 artması vatandaşı da eczacıyı da mağdur etti'' dedi.

Saydan yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:

''Önce SSK, Bağkur ve Emekli sandığı bir araya getirilmeye çalışıldı, ama hala getirilmediğini kurum da bizler de çok iyi biliyoruz. Hala 3 kurum için ayrı ayrı işlem yapılmaktadır. Çalışan devlet memurları, yeşil kartlı vatandaşlar SGK bünyesine dahil edilmiş ama kurum hala eskisi gibi işlemektedir. Neredeyse 75 milyonu kapsadığını iddia eden kurumun ilaç harcaması elbette artacaktır. Artmaması matematiksel olarak mümkün değildir.

Vatandaşlarımız her ay SGK ya oldukça yüksek miktarda prim yatırmaktadır. Ve haklı olarak ilaç ve sağlık hizmeti beklemektedir. Üstelik muayene ücreti, yazılan her kutu ilaç için ilave katkı payı, ayrıca aldığı ilaçlar için katılım payı (emeklilerde %10, çalışanlarda %20) ve en ucuz ilaca göre SGK tarafından yapılan düzenleme ile eşdeğer ilaç farkı ödemektedir. Bütün bu ücretler maalesef eczanelerimizden tahsil edilmektedir. SGK tarafından eczanelerimiz MUAYENE ÜCRETİ TAHSİL VEZNESİ gibi kullanılmaktadır.

Kurum yetkililerince vatandaşlara net olarak anlatılmayan bu durumdan bütün eczacılarımız şikayetçidir. Vatandaş haklı olarak, 'bu para nerden çıktı?' 'SGK'ya neden prim ödüyorum?' 'Ben sana mı muayene oldum?' 'Hastanede para ödemiştim veya ben hastaneye gitmedim ki, ne zaman gitmişim?' gibi sorular soruyor.

Biz bu ülkenin eczane eczacıları bu sorulara cevap vermekten yıldık. Bize kalmayan, bizim olmayan bir ücretin derdini anlatmaya mecbur değiliz. Sürekli olarak gün içinde ve gece nöbetlerde mesaimizin %80'nini bunların nedenlerini anlatmakla tüketiyoruz. Bu durum meslektaşlarımızın ilaç ve danışmanlık hizmetine zarar verdiği gibi bizlerinde sağlığını bozmakta ve mesleğimizin yıpranmasına neden olmaktadır.

Sosyal Güvenlik Kurumu; ya bizim zorunlu tahsilatçılık yapmamıza neden olan bu uygulamayı eczanelerimizin üstünden alsın, yahut çıkıp vatandaşların ne için ne kadar ödediklerini kamuoyuna açıklasın."

HER KUTU İLACA AYRICA PARA ÖDENİYOR

Vatandaşın, 8 Mart 2012'de yapılan yeni değişiklikle her kutu ilaca ayrıca para ödediğini hatırlatan Ecz. Nurten Saydan, açıklamasını şöyle sürdürdü:

"Aile Hekimliğinde, sağlık ocağında yani 1. basamak sağlık hizmeti veren yerlerde muayene olup 1 kutu bile ilaç yazdırıp, eczanelerimizden almaya kalkarsanız 3 lira muayene ücreti ödersiniz. 3 kutudan fazla aldığınız her kutu ilaç için 1 lira daha fazla ödeme yaparsınız. İlacın fiyatı 50 kuruş bile olsa 1 lira ödersiniz. 4 kutuya dört,5 kutu ilaca beş lira ödeyeceğiniz bu durumda ayrıca her kutu ilacın (%10-20) katılım payını ve ucuz ilaca göre farkını ödersiniz..

Devlet ve üniversite hastanelerine gittiğiniz zaman reçete yazdırsanız veya yazdırmasanız da Sosyal Güvenlik Kurumu 5 lira muayene ücreti alır. Eğer reçeteniz varsa 1 kutu ilaç için bile 5+3=8 lira para ödersiniz. Eğer yazdırdığınız ilaç kutu sayısı 3 taneyi geçerse yine her kutu ilaç için ilacın fiyatı ne olursa olsun 1 lira daha ödersiniz. Özel hastanelerde de durum değişmemektedir. Muayene parası 12 liradır. Reçete yazılırsa 3 kutu ilaca kadar 12+3=15 lira ödenecek olup, yine fazla yazılacak her kutu ilaç için 1 lira daha ödeme yaparsınız.

YÜZDE 70 ARTAN MUAYENE ÜCRETLERİNE VATANDAŞ İSYAN EDİYOR !


Vatandaşlarımız reçetesindeki 3 liralık ilaç için 3 lira para ödüyor. Ayrıca hastanelerden ancak fatura edilince sisteme düşen birikmiş muayene ücretleri ise hastaların ödeme gücünü zorlamaktadır. Çoğu vatandaşımız ilaçlarını almaktan vazgeçiyor. Bunun sonucu olarak sadece “muayene olarak” iyileşemediği için kısa bir süre sonra tekrar doktora gitmek zorunda kalıyor.

Kendisini sağlık otoritesi sanan kuruma buradan sormak istiyoruz: Genç nüfusumuz var, ama neden senede ortalama 9 defa doktora gidiyoruz?

Bunun sebebi geçen seneye oranla %70 artmış olan muayene ücretleri (yeni ismi ile reçete parası) olmasın?

SGK Bu ülkenin sağlık otoritesi olmadığını, finans kurumu olduğunu fark etmediği ve tedavi sürecine sadece günü kurtaran ekonomik kıstaslarla müdahil olduğu sürece, sağlık harcamalarının azalması mümkün değildir. Dünyada bir çok ülke bu yöntemi denemiş ve harcamaların orta ve uzun vadede arttığını görerek vazgeçmiştir. Siyasi iradenin bunun farkına varmasının, Sağlık Bakanlığı’nın da görev alanına sahip çıkmasının, vatandaşımızın ve gelecek kuşakların sağılığı için elzem olduğunu kamuoyunun bilgisine ve dikkatine bir kez daha sunuyoruz.''

Alıntı: medimagazin.com