7 Mart 2011 Pazartesi

Özelde çalışan sağlık çalışanları ,döner sermaye alamayacak

Artık kamuda çalışan sağlık personeli , döner sermaye ödemesi alamayacak.Maaş ve döner sermaye sabit ödemesini her ayın 15'inde alan kamu sağlık çalışanları , ay içinde ödenen döner sermaye ödemesinden mahrum kalacak.Bu madde 25.02.2011  tarihinden itibaren geçerli olacak.İşte Torba Yasa'nın ilgili maddesi:



MADDE 190 - 4/1/1961 tarihli ve 209 sayılı Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık Kurumları ile Esenlendirme (Rehabilitasyon) Tesislerine Verilecek Döner Sermaye Hakkında Kanun’un 5’inci maddesinin sekizinci fıkrasında geçen “yüzde 4’e kadar” ibaresi “yüzde 6’ya kadar” şeklinde, üçüncü ve dördüncü fıkraları da aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

Personelin katkısıyla elde edilen döner sermaye gelirlerinden, döner sermayeli sağlık kurum ve kuruluşlarında görevli olan memurlar ve sözleşmeli personel ile açıktan vekil olarak atananlara mesai içi veya mesai dışı ayrımı yapılmaksızın ek ödeme yapılabilir. Ancak ilgili kanunlar uyarınca, mesai saatleri dışında özelde çalışma hakkı bulunanlardan bu hakkı kullananlara bu Kanunun ek 3 üncü maddesine göre yapılan ödemeden başka ek ödeme yapılmaz. Sağlık kurum ve kuruluşlarında Bakanlıkça belirlenen hizmet sunum şartları ve kriterleri de dikkate alınmak suretiyle, bu ödemenin oranı ile esas ve usulleri; personelin unvanı, görevi, çalışma şartları ve süresi, hizmete katkısı, performansı, tetkik, eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetleri ile muayene, ameliyat, anestezi, girişimsel işlemler ve özellik arz eden riskli bölümlerde çalışma gibi unsurlar esas alınarak Maliye Bakanlığının uygun görüşü üzerine Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Personelin katkısıyla elde edilen döner sermaye gelirlerinden personele bir ayda yapılacak ek ödemenin tutarı, ilgili personelin bir ayda alacağı aylık (ek gösterge dâhil), yan ödeme ve her türlü tazminat (makam, temsil ve görev tazminatı ile yabancı dil tazminatı hariç) toplamının; klinik şefleri ve şef yardımcıları ile uzman tabip kadrosuna atanan profesör ve doçentlerde yüzde 800’ünü, uzman tabip ve tıpta uzmanlık mevzuatında belirtilen dallarda bu mevzuat hükümlerine göre uzman olanlar ile uzman diş tabiplerinde yüzde 700’ünü, pratisyen tabip ve diş tabiplerinde yüzde 500’ünü, idari sağlık müdür yardımcısı, hastane müdürü ve eczacılarda yüzde 250’sini, başhemşirelerde yüzde 200’ünü, diğer personelde ise yüzde 150’sini geçemez. İşin ve hizmetin özelliği dikkate alınarak yoğun bakım, doğumhane, yenidoğan, süt çocuğu, yanık, diyaliz, ameliyathane, enfeksiyon, özel bakım gerektiren ruh sağlığı, organ ve doku nakli, acil servis ve benzeri sağlık hizmetlerinde çalışan personel için yüzde 150 oranı, yüzde 200 olarak uygulanır. Nöbet hizmetleri hariç olmak üzere mesai saatleri dışında gelir getirici çalışmalarından doğan katkılarına karşılık olarak tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlara bu fıkradaki oranların yüzde 30’unu, diğer personele yüzde 20’sini geçmeyecek şekilde ayrıca ek ödeme yapılır. Sözleşmeli olarak istihdam edilen personele yapılacak ek ödemenin tutarı ise, aynı birimde aynı unvanlı kadroda çalışan ve hizmet yılı aynı olan emsali personel esas alınarak belirlenir ve bunlara yapılacak ek ödeme hiçbir şekilde emsaline yapılabilecek ek ödeme üst sınırını geçemez. Bu fıkra uyarınca personele her ay yapılacak ek ödeme tutarı, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin ek 3’üncü maddesi uyarınca kadro ve görev unvanı veya pozisyon unvanı itibariyle belirlenmiş olan ek ödeme tutarından az olamaz. Bu kapsamdaki personel için 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin ek 3’üncü maddesinin üçüncü fıkrası hükmü uygulanmaz”

GEÇİCİ MADDE 15 - (1) 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 58’nci maddesinin (a) fıkrasının altıncı paragrafının uygulanması nedeniyle devlete ait üniversitelerin tıp ve diş hekimliği fakültelerine bağlı sağlık uygulama ve araştırma merkezi döner sermaye işletme birimlerinde 2011 yılında ortaya çıkabilecek nakit ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla; söz konusu işletmelerin 2010 yılında elde ettiği mesai dışı gelirlerine 2011 yılı için öngörülen deflatör oranının uygulanması suretiyle bulunacak tutar ile bu işletme birimlerinin 2010 yılında gerçekleşen toplam gelirlerinin yüzde 10’una tekabül eden tutardan fazla olanı, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı tarafından 2011 yılı içinde her ayın en geç 15’ine kadar eşit taksitler halinde bunlara ödenir. Döner sermaye işletmelerine ödenen bu tutarlar işletmeye ait muhasebe kayıtlarına hizmet geliri olarak kaydedilir. Sosyal Güvenlik Kurumunca yapılan ödemeler Hazinece karşılanır. Bu Kanun’un yayımı tarihinden önceki aylara ilişkin tutarlar, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir ay içinde ödenir. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin olarak gerekli görülmesi halinde, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı ile Yükseköğretim Kurulu Başkanlığının görüşlerini alarak usul ve esaslar belirlemeye ve ortaya çıkabilecek tereddütleri gidermeye Maliye Bakanlığı yetkilidir.

Özel hastane zincirlerine gidiş var

Lokman Hekim Engürüsağ A.Ş. Genel Müdürü İrfan Güvendi, halka arz sürecini büyük bir başarıyla tamamladıklarını belirtirken, ”11,5 milyon lira civarında bir halka arz geliri oluştu, maliyetleri düşürdüğümüz zaman 10,5 milyon gibi kullanılabilir kaynağımız oluştu” dedi.
 
AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Güvendi, sermayelerini yüzde 25 artırdıklarını ve ardından Ocak ayında yüzde 20′ye denk gelen 2 milyon 800 adet hisseyi sattıklarını bildirdi.
 
Halka arzın ilk gününde İMKB’nin sistemi üzerinde 4 sanayi içinde o günkü tavan fiyat üzerinden yeterli talebin geldiğini ifade eden Güvendi, ”Şirketimiz açısından halka arzı bir başlangıç olarak görüyoruz. Piyasayı şöyle bir incelediğinizde halka arzı gerçekleştirmiş olan firmaların çok daha hızlı büyüdüklerini, bir kabul değiştirdiklerini ve kurumsallaşmalarının daha iyi olduğunu gözlemliyoruz” dedi.
 
Acıbadem’den sonra borsada işlem gören ikinci hastane olduklarını hatırlatan Güvendi, halka arzdan çok başarılı bir sonuç elde ettiklerini, bunun da diğer hastane yatırımlarının halka açılmasının önününü açacağını söyledi. Hisselerine yabancı yatırımcıların da ilgisi olduğunu kaydeden Güvendi, ”Onlar bizim büyüme hamlelerimizi bekliyor, en az 1-2 hastane daha zincirimize eklenmesini bekliyorlar” diye konuştu.
 
Türkiye’de özel sağlık sektörünün zincir hastanelere doğru gittiğini gördüklerini anlatan Güvendi, şirketlerinin de hastane zincirine yenilerini ekleyeceğini söyledi. Güvendi, büyümenin sıfırdan bir hastane yaparak, yarım bir yatırımı tamamlayarak veya var olan bir işletmeyi satın alarak olabileceğini kaydetti.
 
Yeni hastanelerin Ankara’nın Çankaya bölgesinde ve İstanbul’da olacağını dile getiren İrfan Güvendi, büyük bir şirket için İstanbul’da mutlaka olunması gerektiğini söyledi.
-TIP MERKEZLERİ DEVREDEN ÇIKACAK-
Sektör zincir hastaneler konseptine doğru gittiği için 2012 ve 2013 yıllarında tıp merkezlerinin artık iyice devreden çıkacağı dönemler olacağını ifade eden İrfan Güvendi, tıp merkezlerinin ya birleşerek hastane olacağını ya da sistemin çıkacağını, büyük bir kısmının da zaten çıkmış olduğunu bildirdi.
 
2010 yılında bir kişinin yıllık hastaneye gitme ortalamasının 7 olduğunu, önceki yıllarda bu sayının 3′ler civarında bulunduğunu anlatan Güvendi, bunun Türkiye’de sağlık sektörünün büyümeye devam edeceği anlamına geldiğini söyledi.
 
-”ÖZEL HASTANELERİN FİYATI AYRI BELİRLENMELİ”-
Sektörün tek hizmet alıcısının Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) olduğunu kaydeden Güvendi, SGK’nın tekel olmasının da özel sektör açısından fiyatlara olumsuz etki yaptığını söyledi.
SGK’nın devlet hastaneleri, üniversiteler ve özel hastanelerden hizmet satın altığını vurgulayan Güvendi, şunları kaydetti:
 
”SGK tekel olunca fiyatları düzenlemiyor. Özel sağlık sektörünün önündeki en büyük handikaplarından bir tanesi bu. Sağlık Bakanlığı bütçe hazırlanırken ödeneklerini belirtiyor. Biz ise bütçeden ödenek almıyoruz. Personel giderlerimiz var, vergi ödüyoruz, sigorta primi ödüyoruz, yeni yatırım yapıyoruz…vs Ama Sağlık Bakanlığı açısından baktığımız zaman bir finansman giderine katlanmak gerekmiyor, personel giderlerinin ana kalemlerini bütçeden ödüyorsunuz, ana yatırımları bütçeden yapıyorsunuz, Yeşil Kart’tan dolayı zaten bir ödenek alıyorsunuz. Bunları üst üste koyduğunuz zaman özel hastaneler ile devlet hastanelerinin fiyatlarının aynı olmaması gerekiyor. Ama fiyatlarımız aynı belirleniyor. Bu çok hakkaniyetli değil. Çünkü biz devletten sübvansiyon almıyoruz. Ama aynı fiyatlarla hizmet vermek durumundayız.”
 
Sağlık hizmetlerine en az enflasyon kadar zam yapılması gerektiğini vurgulayan İrfan Güvendi, ”Maliye Bakanlığı bütün vergilerini artırdı, ama devlette sattığımız hizmetin fiyatı artmadı, bunu bize yapılan bir haksızlık olarak görüyoruz” diye konuştu.
 
-SEKTÖRÜN BÜYÜKLÜĞÜ 4,5 MİLYAR LİRA-
Güvendi, Türkiye’de özel hastane sektörünün büyüklüğünün 2010 yılında 4,5 milyar lira civarında olduğunu belirtirken, SGK’nın hizmetlerinin yüzde 30′unun özel hastaneler tarafından sağlandığını bildirdi.
 
Bıçak parası konusunda doktorlardan çok hastaların suçlu olduğunu düşündüğüne de ifade eden Güvendi, ”Birçok hastane örneğin kalp ameliyatından fark ücreti almıyor. Buna rağmen bıçak parası alan doktora gidip de şikayet etmeyi anlayamıyorum” dedi.
 
Alıntı: medimagazin.com

Çok para hayat kurtarmayabilir

En ağır hastalara en fazla parayı harcayan hastaneler, her zaman yaşam kurtaramıyor. Maliyet ve ölümlerin birlikte değerlendirildiği bir çalışmada, daha düşük maliyetleri olan hastanelerin mortalite(ölüm) oranlarının beklenenden düşük olduğu belirlendi.

Yapılan bir araştırmada, sepsisli hastaları tedavi etmek için yaptıkları harcamaları incelenen 309 hastanede, söz konusu hastalara solunum cihazı gibi özellikli ve pahalı tedavi yöntemleri uygulandığı belirlendi. Araştırmacılar, bazı hastanelerin daha az harcama yaparak daha fazla hayat kurtardığını saptadılar. Çalışmada yer almayan ve Toronto’daki St. Micheal Hastanesinde yoğun bakım cerrahı olan Dr. John Marshall, sepsis hastaları için daha fazla harcama yapılması gerekmediğini söyledi.

Springfield, Massachusetts’deki Baystate Tıp Merkezi sorumlularından Dr. Tara Lagu, çalışmayı planlarken maliyetler ve tedavi sonuçları hakkında birçok farklılık görmeyi beklediklerini ve bunu da gördüklerini söyledi.

Dr. Lagu ve meslektaşları sepsis olan yaklaşık 167 bin hastayla ilgili bilgiyi değerlendirdiler. Çalışmalarında bu hastaların yaşları, eşlik eden hastalıkların varlığı gibi yaşama şanslarını etkileyen bilgileri de değerlendirdiler. Başlangıçta ölümlerin ve maliyetlerin ayrı değerlendirildiği araştırmada, ölüm oranlarının 1/10 ile 1/3 arasında değiştiği ve maliyelerin de 12-37 bin dolar arasında olduğu tespit edildi.
Araştırmacılar, maliyet ve ölümleri birlikte değerlendirdiklerinde 22 hastanenin belirgin olarak daha düşük maliyetleri olduğunu ve mortalite oranlarının da beklenenden düşük olduğunu, 30 hastanenin de beklenenden yüksek maliyet ve ölüm oranları olduğunu saptadılar.

Dr. Lagu, yüksek maliyetli hastanelerle düşük maliyetleri olan hastaneler arasında dışarıdan görülebilen ayırt edici farklılıklar olmadığını söylerken, hastanelerin büyüklükleri, üniversite bağlantısı olup olmamaları, kentsel ya da kırsal kesimde bulunmaları arasında farklılıklar olmadığını sözlerine ekledi. Neden bazı hastanelerin diğerlerinden daha iyi sonuçlar aldığının çok açık olmadığı belirtilirken, bazı araştırmalarda sepsis hastalarının belirli tedavi yöntemleri uygulanırken daha iyiye gittikleri, ancak mevcut çalışmada söz konusu hastanelerde farklılıkların ne olduğunun ortaya konamadığı dikkat çekti. Bu durumun nedenlerinin de ortaya konması gerektiği belirtildi.

Kaynak: /www.nlm.nih.gov/medlineplus

Domuz gribinden ölümler Balkanlarda devam ediyor

Yunan medyasında yer alan haberlerde, vaka sayısının özellikle 7-13 Şubat arasında tırmanış gösterdiği, hastanelerin yoğun bakım birimlerinde tedavi görenlerin sayısının da yine bu dönemde yükseldiği aktarıldı.

Şubatın son haftasında vaka sayısının azalmaya başladığı, ancak ülkeyi etkisi altına alan kötü hava koşullarının durumu olumsuz etkilemesinin beklendiği ifade edilen haberlerde, halen 107 hastanın yoğun bakım birimlerinde müşahade altında bulunduğu belirtildi.

Bu arada, son günlerde bu hastalığa karşı aşı olanların sayısında kayda değer bir artış gözlendiği vurgulandı. Sağlık uzmanlarının, aşı için henüz geç kalınmadığı açıklamaları da gazetelere taşındı.

Alıntı. medimagazin.com

16 Şubat 2011 Çarşamba

Dekolteye tecavüz normalmiş..



ARTIK KARTLAR AÇIK OYNANIYOR.TECAVÜZÜ  ÖNLEMEK    İÇİN  ÇIPLAKLIKLA  MÜCADELE ETMEK GEREKLİYMİŞ...''SİVAS'TA  YAKILANLAR , FAİLİ MEÇHULLER , DEMOKRASİ ŞEHİTLERİ BOŞUNA ÖLMÜŞ'' DEMEK İSTEMİYORUM  AMA  BU KAFALAR  HERYERDE KARŞIMIZA ÇIKIYOR..''CUMHURİYET'E  EN ÇOK KADINLAR  SAHİP ÇIKMALI '' TEZİ TEKRAR DOĞRULANDI..





AK Parti'li milletvekilleri tarafından TBMM'ye sunulan ve "hadım yasası" olarak nitelendirilen "cinsel saldırı suçu ile çocuklara ve reşit olmayana tecavüzden yargılananların hadım edilmesini" öngören tasarıya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Orhan Çeker'den tartışılacak bir yorum geldi.

Habertürk gazetesinin haberine göre, her ülkede olduğu gibi Türkiye'de de tacizcilerin olduğunu belirten Prof. Orhan Çeker, sorunun kökenine inilmesi gerektiğini ifade ederek, şunları söyledi:

"Sorunun odağında kim var? Kadın var. Kardeşim sen dekolte giyinirsen bu tür çirkinliklerle karşılaşman sürpriz olmayacaktır. Tahrik ettikten sonra sonucundan şikayet etmen makul değildir.

Bu konuda suçu işleyenleri savunduğum anlaşılmasın. Elbette işlenen suç son derece iğrençtir. Lakin bu suçun işlenmesinde dekolte ve tahrik edici kıyafetler giyinen kadının da etkisi küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Bu konuda tabii ki erkek suçludur ama kadının da suçu gözardı edilirse meseleyi çözümde yanlış adım atmış oluruz. Bu olayda her iki taraf da suçludur."
 
Prof. Çeker, "Öncelikle belirtmeliyim ki dinimizde böyle bir ceza yok. Bu siyasi otoritenin kararı ile uygulanan bir ceza yöntemidir" dedi.

KOMİSYON ÖNERDİ

NTV'ye de konuşan Prof. Çeker, "Kadın tahrik edici şekilde giyinmişse, erkek de kendini tutamadıysa suç ortaktır" dedi.

"Kadın normal giyinmiş ve vakur davranmış, buna karşın tacize uğramışsa erkek yüzde 100 suçludur" diyen Çeker, diğer durumda suçun ortak olduğunu bir kez daha vurguladı.

Erkeklerin hadım edilmesinin ne Kuran'da ne de Hz. Muhammed'in sünnetlerinde olmadığını anlatan Prof. Çeker, "Yaygın bir ahlak anlayışı olmadan ve çıplaklık engellenmeden bunun önüne geçmek imkansızdır" yorumunu yaptı.

Çeker, hangi kıyafetlerin tahrik edici olacağına ise bir komisyonun karar vermesi gerektiğini belirtti.
İlahiyat Profesörü Orhan Çeker, ayrıca çıplaklığı özendiren görsel yayınların da yasaklanması gerektiğini söyledi.

Çeker, son olarak namus cinayetlerinin de dinle ilgisinin olmadığını ve dinde bu durumun yeri olmadığını ifade etti.

İNCELEME BAŞLATILACAK

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süleyman Okudan'ı arayarak, İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Orhan Çeker'in açıklamalarıyla ilgili olarak inceleme başlatılmasını, gerekirse soruşturma açılmasını istedi.

Alıntı : ntvmsnbc.com

5 yıldızlı otelde bile fare varmış..

Fildişi Sahilleri’nden 2007 yılında gelen böcekli ve fareli 5 bin tonluk kakao çekirdeklerini piyasaya süren Altınmarka’nın patronu Birol Altınkılıç’a göre kakaolar doğada yetiştiği için böcek olması da normalmiş.

Habertürk'ün haberine göre; Fildişi Sahilleri’nden 2007 yılında getirilen böcekli ve fareli olduğu bilirkişi raporları ile tespit edildiği halde pazara sürülen kakao çekirdeklerini getiren Altınmarka’nın Yönetim Kurulu Başkanı Birol Altınkılıç’a göre kakaoda böcek normalmiş! Yine raporlarla tespit edilen fare için de “Lüks otellerde bile var” savunması yapan Altınkılıç, söz konusu ürünün geldikten sonra 27 işlemden geçtiğini öne sürüyor.

Habertürk Ekonomi’nin gündeme getirdiği olayı ‘yalanlamayan’ Altınkılıç, kakaolarda böcek olmasının normal olduğunu iddia ederek sorularımızı şöyle yanıtladı.

Böcekli kakaoların geliş süreci nasıl oldu?

Ben bugün sadece Türkiye’ye değil dünyaya mal veriyorum ve biz ham bir ürünü alıp 27 işlemden geçiriyoruz. Bunun kabuğu alınıyor, tozu alınıyor, öğütülüyor, bakterizasyondan geçiriliyor, yağı alınıyor. Kakao Fildişi ve Gana’da çıkar. Biz bunu her ay gemilerle getiririz. Dünyanın en ağır standartları Türkiye’de uygulanıyor. Çekirdek kakao getiriyoruz. Geminin ambarında kakao var. Bu kakao çuvallar içinde geliyor. Hollanda’da, Almanya’da, Fransa’da, İsviçre’de de doğasında olan bir ürün bu. Bunlar gelir, zirai karantina ve Tarım Bakanlığı kontrollerinden geçtikten sonra ithalatına müsaade edilir. Bizde de süreç böyle oldu. İthalatı yapıldıktan sonra, taşını çöpünü pisliklerini yani tabiattan gelen şeyleri ayıklıyoruz. Ayıkladıktan sonra kurutma makinesinden geçiyor. 150 derecede kurutup kabuklarını ayıklıyoruz. Öğütüyoruz, bakterilerini öldürüyoruz. Bizimki Türkiye’de kurulu bir fabrika. Ben burada dünya firmalarıyla rekabet ediyorum. 47 ülkeye ihracat yapıyorum. Bu firmalar beni her hafta denetimden geçiriyor. Duvarından tabanına kadar, çalışan personelin tırnak aralarına kadar. Bu denetimlerin hepsini geçtik.

Her gemi geldiğinde bilirkişi raporu isteniyor mu? Sizden istendiğini göre bunda bir gariplik yok mu?

Yurtdışına baktığınızda Gana’dan gemiye yüklüyorlar kakaoyu; dökme olarak. Bizim gibi çuvallara bile koymuyorlar. Kakao fabrikalarına gidin buradaki standartların yarısı yok orada. Burada o kadar ağır standartlar var ki. Biz en iyi çekirdeği getirip onlarla rekabet ediyoruz. Gemide böcekten başka fare de var. Böceklerin bazıları da hayvan leşiyle besleniyor...

Geminin ambarında bir tane fare bulunmuş. Gemi ambarındaki fareyle benim şirketimin ne ilgisi var? Benimle ne ilgisi var bu farenin?

7 bin tonluk koskoca gemi. Bugün otellere gidin lüks otellerin içinde de bulursunuz fare. Geminin içindeki fareyle benim fabrikamın ne ilgisi var? 1 tane fare çekilmiş; 700 kamyon üründen bahsediyoruz burada. Bunlar bizim fabrikaya geliyor, denetleniyor. Karantina Müdürlüğü bakıyor, Tarım Bakanlığı bakıyor.

9.5 milyon dolarlık 5 bin ton kakao geldi


Temmuz 2007’de Fildişi Sahili’nden yola çıkan 5 bin ton kakao çekirdeği, İstanbul Ambarlı Limanı’na yanaşmıştı. Al Hurreya adlı gemideki yükü kontrol eden Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı İstanbul Zirai Karantina Müdürlüğü, kakao çuvallarının içinde çok sayıda canlı ve ölü böcek tespit edilince gemiyi karantinaya aldı. 3 Ağustos’ta ise gemi ambarındaki kakaolar fümigasyon yöntemiyle ilaçlandı. Türkiye’nin toplam kakao çekirdeği ithalatının onda birini oluşturan 5 bin tonluk kakaonun içinde çıkan böceklere ve fareye rağmen çuvallarla gelen ürün, resmi kurumların da bilgisi dahilinde Türkiye’ye sokuldu. Kakao çekirdekleri, özellikle çocukların tükettiği gıda maddesine dönüştürülüp piyasaya sunuldu.

50 BİN TONLUK İTHALAT


Fildişi Sahilleri’nden 2007’de getirilen 5 bin ton böcekli kakao, Türkiye’nin toplam ithalatının da onda birini oluşturuyor. Türkiye’nin 50 bin ila 60 bin ton arasında değişen yıllık kakao ithalatı bulunuyor. Altınmarka tarafından ithal edilen ve içinde böceklerle bir de fare ölüsüne rastlandığı bilirkişi raporlarına giren kakao, Ağustos 2007 fiyatlarıyla 9.5 milyon dolara denk geliyor.

Alıntı: foodinlife.com

Böcekli kakao yiyoruz galiba?..

Şimdide böcekli kakao yemişiz ve belkide yemeye devam ediyoruz..Kakaoyu getiren firma , Türkiye'nin en büyük kakao ithalatçısı..''Buradan kimler kakao almış veya alıyor'' açıklanmalı..İşin kötü yanı ; bu skandalın , alacağını alamayan gemi kaptanının dava açması sonucu ortaya çıkmış olması...Devlet ; otoritesini ögrenci protestosunda bile gösterirken burada göstermiyor..




Fildişi Sahilleri’nden 2007’de getirilen 5 bin ton böcekli kakao, Türkiye’nin toplam ithalatının da onda birini oluşturuyor. Türkiye’nin 50 bin ila 60 bin ton arasında değişen yıllık kakao ithalatı bulunuyor. Altınmarka tarafından ithal edilen ve içinde böceklerle bir de fare ölüsüne rastlandığı bilirkişi raporlarına giren kakao, Ağustos 2007 fiyatlarıyla 9.5 milyon dolara denk geliyor.

4 Temmuz 2007 tarihinde Fildişi Sahili San Pedro’dan yola çıkan 5 bin ton kakao, aynı yılın 28 Temmuz’unda İstanbul Ambarlı Limanı’na yanaşmıştı. Al Hurreya adlı gemideki yükü kontrol eden Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı İstanbul Zirai Karantina Müdürlüğü, kakao çuvallarının içinde çok sayıda canlı ve ölü böcek tespit edince gemiyi karantinaya aldı. 3 Ağustos’ta ise gemi ambarındaki kakaolar fümigasyon yöntemiyle ilaçlandı.

GIDA ÜRÜNÜ HALİNE GELİP SATILDI

Türkiye’nin toplam kakao çekirdeği ithalatının onda birini oluşturan 5 bin tonluk kakaonun içinde çıkan böceklere ve fareye rağmen çuvallarla gelen ürün, resmi kurumların da bilgisi dahilinde Türkiye’ye sokuldu. Kakao yağı, kakao tozu ve kakao likörü haline getirilen kakao çekirdekleri, özellikle çocukların tükettiği gıda maddesine dönüştürülüp piyasaya sunuldu.

TARIM BAKANLIĞI EL KOYDU

Böcekli kakaonun Türkiye'ye sokulduğu iddialarına ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanlığı inceleme başlatma kararı aldı. Kakaonun piyasaya sürüldüğü iddiası üzerine Koruma ve Kontrol Genel Müdürü Muzaffer Aydemir, böyle bir ürünün gümrükten kapısından giremeyeceğini söyledi. Aydemir ancak gari resmi yollardan ülkeye sokulması halinde ancak böyle bir şey olabileceğini aktardı. Aydemir, "Kaçak yollardan Türkiye'ye girmesinin engellenmesi kolluk kuvvetlerimizin, hepimizin görevi. Biz gümrük kapılarında kılı kırk yararak denetimler gerçekleştiriyoruz. Böyle bir şey olması halinde ülkeye grimesi imkansız. Hemen geeri iade ederi" dedi. Aydemir, konuyu inceleyeceklerini belirtti.
 
Alıntı: Habetürk Ekonomi/Deniz BİLİROĞLU

Fruktoz (mısır şurubu ya da çin şekeri) insan sağlığı için tehlikeli mi?

Gerçek mısır şurubunun resmi...Yani fruktoz..Yoğunluğuna lütfen dikkat!!
Fruktoz insan sağlığı için şekerden daha mı zararlı? Aşırı fruktoz tüketiminin vücuda ne gibi zararları var? Fruktozun normal şekerden farkı, aşırı tüketiminde ortaya çıkan sağlık sorunları ve fruktoz kaynakları üzerine...

Fruktoz, vücudumuzun enerji kaynağı basit şekerlerden (monosakkarit) biridir. Fruktoz ve diğer şekerler vücudumuza kan yolu ile dağılırlar. Gıdaların, kan şekerimize olan etkileri, onların glisemik endeksleri ile ölçülür.

Bir gıda maddesini glisemik endeksi (GI) ne kadar düşükse, kan sekerimize glikoz olarak yansıması o kadar düşük olur. Zayıflamak isteyen insanlar düşük glisemik endeksli gıdaları tercih etmeli. Aynı gıda maddesinin bile glisemik endeksi farklılıklar gösterebilir. Örneğin ham muzun GI’si 43 iken olgun muzunki 74 olabilir. Portakal suyunun GI’si portakal meyvesinden, patlamış mısırın GI’si de patlamamış mısırdan daha yüksektir.

İşte fruktozun GI’si ve fiyatı normal şekerden daha düşük olduğu için uzun yıllar, fruktozun normal şeker yerine kullanılması tercih edildi. Ancak son zamanlarda Amerikan Diyabet Birliği (American Diabetes Association) bu konuda ki görüşünde bazı değişiklikler yaptı.

Fruktozu doğal yollardan, genelde yediğimiz meyve ve sebzelerden alabiliriz. Bunun vücuda bir zararı yoktur. Aksine vücudumuzun glikozu işlemesine yardımcı olması açısından faydalıdır da diyebiliriz. Ancak fruktozun suni yollarla da aşırı olarak tüketilmesi vücudumuzun çalışmasında bazı aksamalara yol açar. Günlük şeker ihtiyacımızın %10’nun fruktoz tarafından karşılanması normaldir. Ama daha fazlasının bazı zararları vardır.

Tükettiğimiz karbohidratlar glikoz zincirlerinden oluşur. Tükettiğimiz gıdalar ile aldığımız glikoz, kan şekerimize karıştığı zaman, vücudumuz insülin salgılayarak dengeyi sağlamaya çalışır. Eğer, şeker yerine fruktoz tüketirsek, fruktozun vücudumuzda işlendiği yerin karaciğerimiz olmasından hareketle, karaciğerimiz, tükettiğimiz fruktozu şeker olarak kullanmaya yetişemediği için fruktozu yağa dönüştürür ve bu yağlar kanımıza yüksek oranda trigliserit olarak yansırlar.

Bu dönüşüm vücudumuza 3 nedenden zararlıdır:

• Kanda yüksek trigliserit oranı damar tıkanıklıklarına dolayısı ile kalp hastalıklarına yol açar.

• Ortamda ki aşırı fruktoz, vücudumuzun doygunluk alarm sistemini yanıltır ve bize daha açmışız hissini verdiği için biz yeterli gıdayı almış olsak bile açlık hissimiz dinmediği için yemek yemeğe devam ederiz. Bu, vücudunuzun kilo alma nedenlerinden esas nedenlerden biri olmasa dahi biridir.

• İnsülin, kanımızda glikoz halinde bulunan şekerin, vücut hücrelerinde daha sonra enerjiye dönüşebilecek şekilde depolanmasına yardımcı olan ve pankreas tarafından üretilen bir maddedir. Eğer vücudumuzda insülin üretilmesinde veya insülinin gerektiği gibi kullanılmasında bir aksama varsa, bu şeker hastalığına yol açar. İnsülin bir açıdan hücrelerimizin kapısını, enerjiye dönüşecek glikozu depolamaları için, açmaya yarayan anahtardır. Eğer hücrelerimiz, bu anahtarla açılamıyorsa, insülin hücrelerimizi açmaya etkili olamıyor demektir. Bu olaya da “İnsülin direnci” denir. İşte aşırı fruktoz tüketimi insülin direnci denilen bu olaya da neden olabilir.

FRUKTOZ KAYNAKLARI

Günlük yaşamımızda tükettiğimiz sebze ve meyvelerde bulunan doğal fruktozun vücudumuzda enerjiye dönüşümünde bir problem yaşamayız.

Son yıllarda, mısır nişastasından elde edilen şurubun içindeki glikoz, enzimatik yolla belli oranda fruktoza dönüştürülür. Bu işlem sonucu oraya çıkan ürüne yüksek fruktozlu mısır şurubu veya sanayide söylendiği şekilde “high fructose corn syrup- HFCS” denilir. Ve karışımın içinde ki fruktoz yüzdesine göre HFCS kısaltmasının önüne rakamlar konur. Örneğin bugün, Türkiye de en çok kullanılanı, içecek sanayinde kullanılanı HFCS55’dir (Bu karışımda %55 fruktoz %42 de glikoz vardır). Normal kullandığımız şekerde ki glikoz /fruktoz oranı 50/50’dir. HFCS kullanımının ana amacı, normal şekere göre ucuzluğudur (1Kg normal şeker 1,75 TL+KDV, 1Kg HFCS 55 1,25 TL/Kg).

Mısır nişastasından ele geçen fruktozun, kimyasal açıdan normal gıdalardan alınan fruktozdan hiçbir farkı yoktur. Fruktozun menşei, mısır, pancar, kamış, çilek, soğan, domates ne olursa olsun aynıdır.Kimyasal olarak hiçbir farkı yoktur. Sadece tükettiğimiz gıdalardaki miktarları farklıdır. Örneğin 250 gram domates yediğimiz zaman vücudumuza 2.5 gram fruktoz girerse, teneke kutudaki 330 ml gazlı içecek tükettiğimizde vücudumuza giren fruktoz oranı 23 gramdır (Yani aşağı yukarı 2.5 kilogram domatesinkine eşit).

HFCS ve diğer şekerleri içeren gıdalar

Bugün, nerede ise ambalajlanmış tüm gıdalar içlerinde şeker veya fruktoz içerirler. Örneğin bugün sağlıklı tatlandırıcı diye pazarlanan “meyve konsantreleri” yüksek oranda fruktoz içerirler.

Kaynak : Fructose :Sweet but dangerous. Is HFCS worse than sugar? Laura Dolson, Wikipedia.
Sugar’s many disguises-Recognising sugar on food labels: Laura Dolson

Derleyen: Murat Yasa  /Alıntı: Bilim Teknik 11.02.2011
.

13 Şubat 2011 Pazar

Mısır şurubu (yani kronik hastalık) kol geziyor

Gazozdan çikolataya dek pek çok üründe kullanılan mısır şurubu, kronik hastalıkları salgına dönüştürdüğü ve kanser, kalp, siroz, diyabet gibi çok sayıda hastalığa neden olduğu için Fransa, Hollanda ve İngiltere’de yasaklandı. En büyük üretici olan ABD’de üretim kotası yüzde 10’dan yüzde 2’ye düşürülürken, Türkiye’de yüzde 10’dan 15’e çıkarıldı.



Nişasta bazlı şekerin (NBŞ) bazı AB ülkelerinde yasaklandığı halde Türkiye’de üretim kotasının yüzde 10’dan 15’e çıkarılması bilim insanlarını kaygılandırıyor.
Cumhuriyet Gazetesi’nin haberine göre, dünyanın en büyük 4. şeker pancarı üreticisi olan ülkemizde ton başına 250-300 dolar daha ucuz olan “mısır şurubu” üretmek için 2010’da 500 bin ton mısır ithal edildiği belirtildi.
Uzmanlar, içeriğinde fruktoz olan mısır şurubu ile yapılan gıdaların, kronik hastalıkları salgına dönüştürdüğü, kanser, kalp, siroz, diyabet gibi çok sayıda hastalığa neden olduğunu vurguladı.
Daha az maliyetle elde edilen ve gazozdan çikolataya dek pek çok üründe kullanıldığı belirtilen NBŞ Fransa, Hollanda ve İngiltere’de yasaklanıp en büyük üreticisi olan ABD’de ise üretim kotası yüzde 10’dan yüzde 2’ye düşürülürken ülkemizde üretim kotasının arttırılması yoğun tartışmalara neden oluyor.
İsa Gök (Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı): Avrupa’da kişi başına NBŞ tüketimi 1-1.5 kilo, Türkiye’de ise 6 kilo civarında. Fransa, İngiltere, Hollanda, Almanya gibi ülkelerde de pancardan şeker elde ediliyor. 25 Avrupa ülkesi 1 milyon 200 bin ton NBŞ üretirken Türkiye tek başına 500 bin ton üretiyor. Bir tarafta GDO’lu mısır tüketip halkın sağlığını bozuyoruz diğer taraftan Türkiye’deki çiftçiyi değil, başka ülkeleri desteklemiş oluyoruz. Sendika olarak kotanın düşürülmesi için her yıl dava açıyoruz, mahkeme bizi haklı buluyor ama Bakanlar Kurulu kararı uygulamıyor. ‘Çocuklarınızı NBŞ’den uzak tutun’ adlı kampanya başlattık.
Kenan Demirkol (Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr.): Fruktoz şişmanlığa, şişmanlık da başta kalp damar hastalığından kaynaklı inmeye ve birçok kronik hastalığa yol açıyor. Türkiye’de denetim yok. Piyasada kayıt dışı fruktoz var. Etiketlerde fruktoz oranları belirtilmiyor.
Dr. Yavuz Dizdar (İstanbul Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü): Nişasta bazlı şeker insan metabolizmasıyla uyumlu değil. Mısır şurubu elde edilen mısırın da GDO’lu mısır olma olasılığı yüksektir. Mısır şurubundan elde edilen yüksek fruktoz içerikli şeker, iç organlarda ve karın içinde yağlanmanın en önemli nedenlerinden birisidir. Yağlanma sonucu oluşan metabolik sendromla siroz, karaciğer kanseri, karaciğer rezeksiyonu (karaciğerin bir kısmının ameliyatla alınması) ve transplantasyonu gereken hasta sayısı da artmaktadır. Alkolik olmayan insanlarda da karaciğer yağlanması sık görülür oldu. Bu yağlanmayla diyabet ve kanser gelişmesi olasılığı artmakta…
Türkiye İçecek Gıda Dernekleri Federasyonu üyesi İlknur Menlik ise Türkiye’de GDO’lu üretim olmadığını, fruktoz ve glikozun da tamamıyla yerli mısırdan elde edildiğini savundu.
 Alıntı: Cumhuriyet

Gelecek hafta Tam-Gün'ü görüşecekler

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile dün yaptıkları görüşmede Tam Gün Yasası'nı konuştuklarını belirterek, ''Zannediyorum bir dahaki hafta içerisinde, hem Tam Gün Yasası ile ilgili sorunları, hem sağlıktaki diğer bazı problemleri Sağlık Bakanı, Başbakanımız ve ben biraraya gelerek, bu meseleleri masaya yatırmayı kararlaştırdık'' dedi.

YÖK Başkanı Özcan, Erzurum'da düzenlenen ''25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunlarında'' gümüş madalya alan sporcular ile Türkiye Buz Pateni Federasyonu Başkanı Fahrettin Kandemir'i kabulünden sonra gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Bir gazetecinin ''Dün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmenizde ne konuşuldu?'' sorusu üzerine Özcan, görüşmede Tam Gün Yasası dışında bir konunun konuşulmadığını söyledi.

Başbakan Erdoğan'a konuyla ilgili son gelişmeleri anlattığını belirten Özcan, ''Biliyorsunuz tam gün yasasına geçtikten sonra bizim üniversitelerimizde çalışan öğretim üyelerimizin fark adı altında aldıkları yüzde 20'lik bir meblağ kayboldu. Bunu alamaz duruma düştüler. Yeni bir sistem getiriyorsunuz, bundan bazı öğretim üyeleri zarar görüyor, bu hoş bir şey değildi. Başbakanımıza bunu anlattım. Bunun telafisi için çalışmalar devam ediyordu. Sanıyorum yakın zamanda kaybedilen bu farklar öğretim üyelerine bir şekilde geri verilecek'' dedi.

Başbakan Erdoğan'a konuya ilişkin bir önerisi olduğunu da söyleyen Özcan, ''Öğretim üyelerinin para ile iç içe olması ve paranın üniversite ortamında bu kadar çok konuşulması gerçekten rahatsız edici bir durumdur. Onun için mesela sözleşmeli statü gibi bir statüye geçilmesi belki öğretim üyelerimizi paranın çok konuşulduğu durumdan kurtarır diye düşündük. Böyle bir öneriyle geldim. Kendisi de öneriyi çalışalım dedi. Zannediyorum bir dahaki hafta içerisinde, hem Tam Gün Yasası ile ilgili sorunları, hem sağlıktaki diğer bazı problemleri Sağlık Bakanı, Başbakanımız ve ben biraraya gelerek, bu meseleleri masaya yatırmayı kararlaştırdık. Ben kendilerinden haber bekleyeceğim. Toplantıya çağrıldığımda, üniversiteye ait görüşlerimi kendisine ileteceğim'' diye konuştu.

Tavsiye ettiği sözleşmeli statüde çalışmanın iyi bir sistem olduğunu ifade eden Özcan, ''Şöyle başlanılabilir, geçen sene üniversitede çalışan hocalarımız döner sermaye artı maaş ne kadar ücret aldılarsa bunun aylık ortalaması hesaplanabilir. Önümüzdeki sene bu ücret kendilerine ödenebilir. Böylece onların döner sermaye ile veya herhangi bir parayla ilgili ilişkileri kesilebilir. Kendileri eğitim, öğretimleriyle, araştırmalarıyla çalışmalarına devam edebilirler. Eğer öğretim üyesi o yıl içerisinde performansında bir artış kaydederse bir dahaki yıl vermiş olduğunuz döner sermaye artı maaşta biraz daha artış yapabilirsiniz. Eğer performansında bir düşüş olduysa bu miktardan biraz düşüş yapabilirsiniz. Bu da öğretim üyelerini daha çok çalışmaya teşvik edecek bir sistemdir'' dedi.


Alıntı: medimagazin.com

5 Şubat 2011 Cumartesi

Ben bir aptalım demiş Müjdat Gezen...


YORUMSUZ YAYINLIYORUM.SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?


Buna karar verdim. Çünkü akıllı biri olsam: AKP’ nin yanında olduğumu, Recep Tayyip Erdoğan’dan başka büyük olmadığını ülkemde onikimilyondan fazla açlık sınırında insan bulunmadığını, üç milyon işsiz olmadığını, emekli ve işçilerin refah içinde olduğunu, yakında Avrupa Birliği’ne gireceğimizi, AKP hükümetinin muhteşem bir hükümet olduğunu söyleyip, istediğim kanalda en iyi parayla istediğim işi bulup, reklam filmlerinde boy göstererek, acayip para kazanır gül gibi geçinirdim. Oysa ben bankadan kredi alabilmek için oturduğum evi ipotek ettirip, bu parayla okul yaptırıyorum ve AKP karşıtı olduğum için de tehditler alıyorum…


Bana bakın satılmışlar… Bana bakın AKP uşakları ve popo yalayıcıları… Benim korumalarım yok, zırhlı arabalarım yok, silahım yok… Daha doğrusu ben böyle zannediyordum… Ama varmış. Bu ülkede gerçek Atatürkçü gençler varmış. Gerçek onurlu insanlar varmış. Öğrencilerim dışında yürekli pek çok öğrenci varmış… Elli yıldır kimseyi kandırmadığımı, düşüncelerim uğruna hapis yattığımı ve tek çıkarımın onların çıkarı olduğunu bilen kitleler varmış. “Mış” demem haksızlık olur. Biliyordum. Ama bu denli atik davranacaklarını bilmiyordum… Aldığım riyasız telefonlar, fakslar, mailler satılmışları çok azınlıkta bıraktı…

Size başbakan sofrasında yemek yiyip “haklısınız efendim” diyen sanatçılar mı lazım?... Ben onlardan değilim. Size popo yalayıcı, suya sabuna dokunmayan “siz bilirsiniz efendim” diyen sanatçılar mı lazım? Ben onlardan değilim. Size korkak ürkek “aman parama dokunmayın” diyen sanatçılar mı lazım? Ben o değilim. Size muhalefet etmeyen, el etek öpen, “padişahım çok yaşa” diyen sanatçılar mı lazım? O ben değilim. Ben, kendini bildi bileli fikirlerini açıkça söylemekten korkmayan, dümdüz biriyim. Yaptıklarımı, söylediklerimi herkesin beğenmesini istemem. Neden bir hırsız, bir üçkağıtçı, bir yağcı, bir sahtekar benim yaptıklarımı beğenecekmiş?... Herkesi mutlu etmek gibi bir niyetim hiç olmadı. Söylediklerimden mutlu olmayanlar dönüp kendilerine bakacaklar. “Bu adam ne dedi de biz kızdık?” diyecekler… Ben yetmiş yıla yaklaşan ömrümü toplumuma verdim. Bundan mutlu olmayanlar kendilerine dönüp bakacaklar. “Bu adam neler yapmış, ben ne yapmışım?” diye kendilerini bir gözden geçirecekler. Her türlü eleştiriye açık bir meslek yapıyorum. Beğenen de olacak beğenmeyen de. Ama, tehdit, küfür, hakaret odlumuydu, orada aynen sizin anladığınız dilden giderim.





Alıntı : msmcihangir.com(Müjdat Gezen Sanat Mrk. İnternet Sitesi)

Keçi gribi salgını yok

Sağlık Bakanlığı Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanı Doç. Dr. Mustafa Ertek, ülke genelinde birkaç haftadır yaygın görülen gribal enfeksiyon vakalarının, kamuoyunda ''Keçi Gribi''nden kaynaklandığına dair bilgilerin ''doğru olmadığını'' söyledi.

Ertek, son haftalarda artan gribal enfeksiyonlara, halk arasında ''Keçi Gribi'' olarak bilinen ''Q Ateşi''nin neden olmadığını belirterek, ''Şu ana kadar Türkiye'de herhangi bir keçi gribi vakasına rastlanmadı. Şu an görülen durum, mevsimsel gribal enfeksiyonlardır'' dedi. 

Keçi gribinin, tıp literatüründe ''Q Ateşi'' ya da ''Quensland Ateşi'' olarak adlandırıldığını anlatan Ertek, hastalığın ilk kez 60 yıl kadar önce Avustralya'da Quensland'da ortaya çıktığını belirten Ertek, hastalığın etkeninin Coxiella burnetii isimli bir bakteri olduğunu ifade etti. Ertek'in verdiği bilgiye göre, keçi gribinin etkinlik alanı ve bulaşma şekli şöyle:
Keçi gribi, başta keçiler olmak üzere koyun ve sığır gibi geviş getiren hayvanlarda, hayvanın en çok süt, idrar, dışkı ve plasentasında bulunuyor. İnsanlara doğrudan temasla, solunum yoluyla, pastörize edilmemiş süt ve süt ürünlerinin tüketilmesiyle bulaşıyor. Bakteri normal pastörizasyona (62-65 santigrat derecede 30 dakika) dirençli olup, 71.6 santigrat derece 30 sn'lik pastörizasyon işlemine duyarlılık gösteriyor.'' 

GRİP BENZERİ BULGULARLA ORTAYA ÇIKIYOR
people.uwec.edu'dan alıntıdır.

Hastalık, ani olarak yüksek ateş, titreme, baş ve kas ağrıları, halsizlik gibi grip benzeri bir bulgularla kendini gösteriyor. 2009-2010 tarihleri arasında keçi gribi hastalığı, Hollanda'da 2 bin 300 kişide belirlenmiş ve 6 kişinin yaşamını yitirmesine yol açmıştı. 

SALGINA NEDEN OLMUYOR

Keçi Gribi hastalığı, sanıldığı gibi viral değil bakteriyel bir hastalık olduğu için kuş gribi ya da domuz gribi gibi çok geniş bir alanda yayılan ve etkisini gösteren salgın hastalıklara yol açmıyor. Belli bir bölgede daha sınırlı bir tablo ile kendini gösteriyor. Spesifik bir semptomu olmadığı için ancak laboratuar testleriyle teşhis edilebiliyor. Keçi gribi vakalarında klinik örneklerin teşhisi, Hıfzıssıhha başkanlığındaki laboratuarlarda yapılıyor. 

Alıntı : ntvmsnbc.com

Hamile kadınlar saç boyası kullanmamalı mı?

Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde anne adaylarını bilgilendirmek için düzenlenen ''Gebelikte İlaç Kullanımı'' konulu toplantıda uzmanlar gebelikte alınan ilaçların bebeğe geçme yolları, bu dönemde ilaç kullanımının sınıflandırılması, yanlış ilaç kullanımının zararları, hangi ilacın ne zaman kullanılması gerektiği konularında bilgiler verildi.

Hastane başhekimi Doç. Dr. Ümit Göktolga, ''gebelikte ilaç kullanılmamalı'' ya da ''her ilaç kullanılabilir'' gibi genellemelerin yanlışlığına işaret etti. Hekim kontrolünde, uygun dozda kullanılabilecek ilaçlar bulunduğunu bildiren Göktolga, ''Gebeliğin her dönemi ilaç kullanımı açısından ayrı özelliklere sahiptir. Bunlar içerisinde ilk üç ay (1.Trimaster) en önemli olan dönemdir'' dedi. 

Op. Dr. Ömer Lütfi Tapısız da, gebelikte ilaç kullanırken çok dikkat edilmesi gerektiğini ifade etti. Özellikle gebeliğin ilk ayında ilaç kullanımında ''ya hep ya hiç'' kuralının geçerli olduğunu vurgulayan Tapısız, ''Yani bir aylık bir gebe ilaç kullandığında ya bebeğe hiçbir zarar vermez, ya da düşüğe neden olur. Türkiye'de gebelik sırasında ilaç kullanım oranı çok yüksek. Gebelik sırasında reçeteli ya da reçetesiz ilaç kullanma oranı yüzde 90 düzeyinde'' şeklinde konuştu. Gebelikte ilaç kullanımı nedeniyle ya da kimyasallara maruz kalınmasının bebekte oluşabilecek anomalilerin önlenmesi için doktor onayı olmadan ilaç alınmaması uyarısında bulunan Tapısız, ''Oluşabilecek anomaliler çocuğun hayatı boyunca taşıyacağı olağan dışı bedensel ve zihinsel gelişim bozukluklarını içerebilir. Anne adayının bu anormalliklerin sorumlusu olmaması gerekir'' dedi.
SAÇ BOYALARINA DİKKAT

Op. Dr. Şadıman Altınbaş ise anne adaylarının ağrı kesicileri kullanırken çok dikkat etmeleri gerektiğini bildirdi. Ağrı kesici ve ateş düşürücü ilaçların hekime danışılmadan alınmamasını öneren Altınbaş, ''Eğer ağrı kesici kullanılması gerekiyorsa parasetamol içerikli ilaçlar tercih edilmeli'' tavsiyesini dile getirdi. 

Gebelikte gerekli durumlarda antibiyotik kullanılabileceğini, ancak bunun dozunu ve süresini hekimin belirlemesi gerektiğini vurgulayan Altınbaş, diğer kimyasallarla ilgili de şunlara dikkati çekti:

''Anne adayları gebeliğin ilk üç ayında bitkisel içerikli de olsa kesinlikle saç boyası kullanmamalı, saç düzeltme ve perma gibi işlemleri yaptırmamalıdırlar. İlk üç aydan sonraki dönemde bitkisel içerikli saç boyaları kullanılabilir. Kozmetik kullanımında hiçbir yöntem kesin güvenilir değildir.''

Alıntı :ntvmsnbc.com