30 Mart 2012 Cuma

6 yaş altındaki çocuklara öksürük şurubu önerilmiyor

Dünyada öksürük şurupları tartışılmaya başlandı. Belçika hükümeti yeni aldığı kararda çocuktaki ciddi hastalıkları perdelediği ve yaşam kalitesine herhangi bir katkısı da bulunmadığı için 6 yaş altındakilerin reçetelerine öksürük şuruplarının yazılmasını yasakladı. Türk doktorlar da artık şurupları kolay kolay reçetelerine yazmadıklarını söylüyor.

* Prof. Dr. Aykan Canberk/ İstanbul Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi: Çoğu öksürük şurubunda dextromethorphan gibi balgam söktürücü fakat aynı zamanda kişide uyku eğilimi yaratan katkı maddesi var. Fenilpropanolamin ve türevleri gibi boğazda ve burunda ödem giderici, sempatik sistemi etkileyebilen katkı maddesi var. Bu da küçük çocukta çarpıntı, terleme, huzursuzluk, uykusuzluk gibi yan etkilere sebep oluyor. Bazı şuruplara ise öksürük refleksini azaltmak, gıcıktan koruyarak öksürük krizlerini önlemek amacıyla kodein katılmıştır. Ancak boğmaca dışında kullanılması sorunlar yaratabilir. Bu karar çok doğru bir karardır. Çocukların olduğu kadar koroner kalp hastalığı, hipertansiyon ve şeker hastalığı olan yetişkinlerin de bu ilaçları kullanmamaları gerekiyor.

* Prof. Dr. Ahmet Nayır/ İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Uzmanı: 18 ayın altındaki çocuklara, gripte öksürük şurubu verilmez. Bu şuruplarında adrenalin türevleri etken maddeler var. Ailenin zorlamasıyla yazıyorduk. Belli bir dönem ödemi kurutuyor. Ama ilaçların içinde 12 tane etken madde olması önerilen bir şey değil. Ağrı kesici, ateş düşürücü, antihistamikler gibi... Vitamin, parasetamol ve istirahat vermek zaten yeterli. Gribi ilaçlarla değil; burun damlası, buğu, ateş düşürücü ile kesmek lazım.

Prof. Dr. Hilal Mocan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı:
Öksürük şurubu beyin üzerinde etkili olur

Öksürük doğal bir şeydir. Öksürük şuruplarının bir çeşidi beyin üzerinde etkili olur. Diğeri de balgamı parçalayıp artırır. Çocukta koyu renkli balgam varsa, şurup günde 1-3 kez olacak şekilde balgamı yumuşatma şeklinde kullanılabilir. Biz buna balgam söktürücü diyoruz. Bu, balgamın akciğere çökerek bataklık yapma riskini azaltır. 5-10 gün ilaç kullanmak iyi değil. Şimdi doğal maddelerden oluşan şuruplar var. Bunlar kullanılabilir.


Alıntı : Sabah

27 Mart 2012 Salı

TRT Haber'i cinler sardı

TRT Haber kanalında 25 Mart 2012'de yayınlanan “Büyük Takip” adlı araştırma programında ; konu istihbarat örgütleri ve istihbarat teknikleri olurken, programa damgasını istihbarat tekniği olarak “cinler” damga vurdu.

"Ruslar denizaltılarla cinler aracılığıyla istihbarat sağlıyor"

Devlet Televizyonu TRT Haber’de yayınlanan Büyük Takip adlı programda büyük skandal. Her hafta çeşitli konularda dosya haberler hazırlanan programın bu haftaki konusu istihbarat örgütleri ve istihbarat teknikleri oldu.

TRT Haber kanalında 25 Mart Pazar günkü konusu ise istihbarat örgütleri ve istihbarat teknikleri oldu. İlahiyatçı yazar Mehmet Şeker ve yazar Ömer Özkaya “cinleri” ve istihbarattaki “rollerini” anlatırken, programda şu ilginç tespit yer aldı: “CİA ve Mossad’ın bu alanda (cinler) çalışmaları var. Ancak metafizik yoluyla istihbarat elde etme konusunda en tecrübeli örgüt Rusların KGB’si… Rusların denizaltılarla cinler aracılığıyla istihabarat sağladığı biliniyor.”

"NASA üyesi Özal'ın yardımcısından uydular için cinci hoca istiyor"

Programın ilginçlikler KGB ve cin ilişkisi ile sınırlı kalmazken, yazar Ömer Özkaya, Turgut Özal’ın yardımcılarından ve eski DP Genel Başkanlarından Yalçın Koçak’ın yaşadığını bir olayı anlatıyor: “Koçak’ın yanına bir gün bir Amerikalı referans ile geliyor. ‘Yalçın Bey, ben NASA’da çalışıyorum. Sakarya’da tanıdığınız bir hoca varmış beni ona götürür müsünüz’ diyor. Konuyu soran Yalçın Bey’e gelen Amerikalı, ‘Bizim uzayda birçok uydumuz var ve bunlar zaman zaman bozuluyor. Sakarya’daki hocaya uyduların tamirinde cinleri kullanabilir miyiz onu soracağım’ diyor.”

Alıntı : Medyatava

24 Mart 2012 Cumartesi

GSS gerçeği ile tanışma

Dokuz yıldır süren 'sağlıkta dönüşüme' geniş halk kitlelerinin desteğini sağlayan 'promosyon döneminin' bittiğini, ilköğretimde parasız yatılı ve burslu okuyan öğrencilerin bile muayene ve ilaç katılım payı ödeyecek olmasıyla anlaşılmıştı.

Önceden 'sağlık yardımları okullarınca karşılanan' ilköğretim ve ortaöğretimdeki parasız yatılı, burslu öğrencilerin sağlık masrafları, 1 Ocak itibarıyla 'çocuklara' yüklenmişti.

Yani devletin sağlık hizmeti vermekle mükellef olduğu çocuklar, ilkokul çocukları dahil 'sağlık hakları' katkı payına dönüştürülmüştü.

Her gün yeni bir 'paralı sağlık' uygulamasının tebliği yayınlanırken en son özel hastanelerde hastalardan alınacak farkın yüzdesi de 90'lara çıkmıştı.

Böylece 'Bütün vatandaşlara bütün hastanelerde parasız sağlık hizmeti' kampanyası misyonunu bitirirken, bu popülist söylemin paravanlandığı sağlık sistemindeki köklü değişikler de tamamlanmıştı.
Artık şirketleşmiş ve kalitesine göre sınıflanmış kamu hastaneleri, başhekimlerin yerini alan CEO'lar, çalışma güvencesi kalmamış 120 bin hekim, tamamen taşeronlaşmış 300 bine yakın sağlık emekçisi ve kapılarını faturalarını ödemeyecek hastalara kapatan özel hastaneler, GSS prim borcu olduğu için hizmet alamayan hastalar ve tasfiye edilmiş koruyucu sağlık hizmetleriyle Türkiye'de büyük bir sağlık piyasası kurulmuştu...

Hatta bu piyasaya yabancı doktor ve hemşire ithalatının önü açılarak ücretlerin daha da kırılması sağlanırken performans odaklı ücret sisteminin bol bulamaç tetkik ve tahlile alıştırdığı vatandaşlar için hizmet almanın bedeli her geçen gün kabarıyordu...

Sağlığın piyasalaştırma sürecini maskeleyen 'vatandaş çok memnun' etkili PR'ının maliyet bilançosunda 7 kat artan tedavi giderleri, 4 kat artan ilaç harcamaları, rekor sayıda ameliyat sayısı yer alıyordu.

Sağlık kavramını tamamen 'tetkik, tedavi, ilaca' indirgeyerek koruyucu sağlık hizmetlerini unutturan popülist sağlık politikası da halk tarafından iyice benimsenmişti.

Ama vatandaş için ilaç katılım payı, muayene katılım payı, reçete katılım payı, eş değer ilaç katılım payı ve 35-212 TL arasındaki GSS primiyle artık 'sağlık hizmeti' küçük bir meblağ değildi.

Vatandaş GSS kapsamında olmasına rağmen tüm aşamalarında para ödediği 'hasta pazarının' abone müşterisi olmuştu.

Aile hekimlerinin yazdıkları reçete dahil üç kalem ilaca kadar 3 TL, üç kalemden fazla her bir kutu için 1 TL de, halkın 'akıllı ilaç kullanımı' için uygulandığı söyleniyordu.

Asgari ücret alan, sürekli ilaç kullanan kronik kalp, şeker hastaları ve kanser hastaları da ilaçlarına katkı payı ödemek zorundaydı.

Bakanlığın yayınlandığı Sağlık Uygulama Tebliği ile acil servislere açılan kapı da kapanıyor ve 'herkes kamu, özel hastaneden acil hizmeti alır' propagandasının da sonu geliyordu.

Bundan sonra acile giden hastanın durumunu doktor değerlendirip 'acil bulmazsa' katılım payı ve ilave ücretler tahsil edilecekti.

Ayrıca SGK, kamu ve özel hastanelerin acil servislerine giden hastalar eğer 'yeşil alan muayenesi' kapsamına giriyorsa ve SGK'ya prim borcu varsa fatura bedelleri de ödenmeyecekti.

Açıkçası GSS primini ödeyemeyenler acil sağlık hizmeti alamayacak ve sağlık sisteminden dışlanacaktı.

Hasılı ne diyelim ki 'sağlıkta dönüşüm' tam da böyle bir şeydi... Ne yazık ki promosyonlar bitmişti..

Alıntı: AKŞAM - Nihal KEMALOĞLU

22 Mart 2012 Perşembe

Şimdiye Kadar Yedik; Ama Artık Yemezler!

Son zamanlarda giderek şiddetlenen GDO tartışmaları ilginizi çekmiştir. Biyogüvenlik Kurulu tarafından onaylanan genetiği değiştirilmiş organizmalar et, süt ve yumurta halinde evlere giriyor. Bu durumu değiştirmek isteyen Yemezler kampanyası da geçtiğimiz yıl “Seninki Kaç Santim” kampanyasıyla balıkları kurtarmış olan Greenpeace tarafından düzenlenmiş.

Onay bekleyen 42 GDO türünün ülkemize girmesini istemeyenler hala zaman varken aşağıdaki linkten imza atarak kampanyaya katılabilir.

www.yemezler.org/?ref=199883

Konuyu daha fazla merak edenler içinse Greenpeace tarafından hazırlanmış bir de video bulunuyor:

#yemezler


Bir bumads advertorial içeriğidir.

8 Mart 2012 Perşembe

TEB: Raporlu hastalar da ilaçlar için katkı payı ödeyecek

 Türk Eczacıları Birliği (TEB) Merkez Heyetinden yapılan yazılı açıklamada, dün akşam Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından İntibak Yasası'nın onaylandığı belirtildi.
   
''İçeriğinde emeklileri olumlu yönde etkileyeceğini düşündüğümüz düzenlemeler bulunan İntibak Yasası, aynı zamanda bazı olumsuz durumları da içeriğinde barındırmaktadır'' ifadesine yer verilen açıklamada, ilaçta katılım paylarının yüzde 1'e kadar düşürülmesinin ''ilk bakışta ilaçlardan katılım payı alınmayacakmış gibi görünmesine rağmen katılım payından muaf tutulan kronik rahatsızlığı bulunan hastalardan da katılım payı alınmasının önünü açacak bir uygulama'' olduğu ileri sürüldü.
   
Açıklamada, şunlar kaydedildi:
     ''Sürekli ilaç kullanması gereken kronik hastalık sahibi raporlu hastalar, maddi olarak çok yüksek meblağlara denk düşen ilaçlarının belirli bir kısmını ceplerinden ödeyerek almak zorunda kalacaklar. Asgari ücretle geçinmek durumundaki kanser, şeker, tansiyon ve kronik rahatsızlığı bulunan hastaların öngörülen bu katılım payını ödeyecek olmaları biz eczacıları şimdiden endişelendirmiştir.''
  
     -''Sağlık, yaşam hakkının ayrılmaz bir parçasıdır''-
  
     Anayasanın 56. maddesinin, herkese sağlıklı bir yaşam hakkına sahip olduğunu ifade ederek, bireylerin beden ve ruh sağlığının korunması ve toplum sağlığının geliştirilmesini devletin güvencesi altına aldığı bildirilen açıklamada, şu görüşlere yer verildi:
 
   ''Sağlık hakkı aynı zamanda anayasanın 17. maddesinde yer alan ve evrensel ölçekte temel haklar arasında sayılan yaşama hakkının ayrılmaz bir parçası ve ön koşuludur. Bu anlamda raporlu hastaların ilaçlarından da katılım payı alınmasına ilişkin düzenleme, anayasanın söz konusu hükümlerine ve temel insan haklarına aykırı olduğu gibi, insan hayatını ve halk sağlığını ciddi biçimde tehdit edecek sonuçlara gebedir. Zira söz konusu kronik hastaların yaşamlarını sürdürebilmeleri bu ilaçları temin edebilmelerine bağlıdır. İnsan hayatı gibi büyük önem arz eden bir hususta, sadece tasarruf hedefi çerçevesinde ekonomik kriterler baz alınarak düzenlemeler yapılması sağlık hakkının özünü zedeleyen bir yaklaşımdır.
   
Raporlu hastalardan katılım payı alınmamasının amacı; sürekli ilaç kullanmak zorunda olan ve pahalı olması nedeniyle mali bakımdan bu yükü taşıyamayacak olan ağır kronik hastaların ilaç harcamalarının Anayasa'nın 2. maddesinde ifadesini bulan Sosyal Devlet anlayışının gereği olarak kamu tarafından karşılanmasıdır.''
   
TEB olarak, bu düzenlemeden bir an önce vazgeçilmesini talep ettikleri belirtilen açıklamada, şu ifadeler kullanıldı:
     ''Sağlığa ilişkin kararlarda Sağlık Bakanlığının tekrar asli karar organı haline gelmesi, sağlık alanının vazgeçilmez bileşenleri olarak kamusal görev ifa eden sağlık meslek örgütleri ve sağlık hakkı çerçevesinde faaliyet gösteren diğer sivil toplum örgütleri ile hareket etmesi; halk sağlığını gözeten bütünsel, gerçekçi ve ortak politikalar geliştirmesi gerektiğine inanıyoruz.'

Alıntı : medimagazin

5 Mart 2012 Pazartesi

Daha fazla ilaç harcamaktayız

AİLE HEKİMLİĞİ İLE  BU SAYILARIN  DÜŞECEĞİ  ÖNGÖRÜLMÜŞTÜ.SEVK ZİNCİRİ  OLMAYINCA VE  ACİLLER  ÜCRETSİZ  OLUNCA  BU KADAR OLUYOR SAĞLIKTA  DÖNÜŞÜM...

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, MHP İstanbul Milletvekili Durmuşali Torlak'ın soru önergesine verdiği yanıtta Sağlık Bakanlığı'nın mevcut finansal kaynaklarının etkin ve verimli kullanılması sağlanarak, sınırlı kaynakların israfının önlenmeye çalışıldığını açıkladı. Bakan Akdağ bu kapsamda yapılan çalışmalardan şu örnekleri verdi: "2004-2011 yılları arasında ilaç fiyatları 250 kez düşürüldü. Referans fiyat uygulaması ile ilaç fiyatlarında yüzde 80'e varan oranlarda düşüş sağlandı. İlaçlarda KDV oranı yüzde 8'e düşürüldü. İlaçta orijinal bir ürünün jeneriği piyasaya çıktığında ürünün fiyatı mevcut fiyatın yüzde 60'ını geçemez kuralı getirildi. Reçetelerden ilaçlar için en ucuz eşdeğer ilacın yüzde 15 fazlasına kadar olan ürünlerin karşılığının ödenmesi kuralı getirildi."


Bakan Akdağ bu önlemlerin sonucunda 2002 yılında 699 milyon kutu ilaca 13.4 milyar TL ödenirken, 2011 yılında 1.7 milyar kutu ilaca karşılık 15.8 milyar TL ödendiğini, ilaç kutu sayısında yüzde 147 artış olurken yapılan harcamalardaki artışın yüzde 19'da kaldığını söyledi.

Haber: ANKA

Siberkondriya veya hipokondriak hastalar...

Bazı hastalar, muayene sırasında doktor şikâyetlerini sorduğunda, kendi koydukları teşhisi söylüyor ve bunun kaynağı olarak da internette yaptığı araştırmayı öne sürüyor.

Geçtiğimiz on yıl boyunca, internet kullanarak sağlıkla ilgili bilgilere ulaşan insanların sayısı giderek artış gösterdi. Ancak geçen bu zaman süresince doktorlar, hastaların internette okuduklarına dayanarak sağlıklarıyla ilgili duydukları endişelerde de artış olduğunu gözlemliyor. Bu durum, yeni bir kavramın doğmasına neden oldu: Siberkondriya.

Bu kavram, kişilerin sağlık ve tıpla ilgili internet sitelerinde okudukları bilgilere dayanarak sağlıklarıyla ilgili endişeye kapılmaları olarak tanımlanıyor.

Doktorlar, siberkondriya vakalarındaki artışın insanların internet kullanımındaki artışa bağlı olduğunu ve bunun şaşırtıcı olmadığını ifade ediyorlar. Mayıs 2011 tarihinde gerçekleştirilen bir ankette, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ndeki internet kullanıcılarının yüzde 72’sinin arama motorlarını kullandığı saptandı. Arama motorlarının kullanım durumu 2002 yılında yapılan bir başka ankette yüzde 52 düzeyinde idi.

2010 yılında yapılmış olan bir başka ankete göre, 10 Amerikalı’nın 8’i internet kullanarak sağlık bilgilerine erişmeye çalışıyor. Bu şekilde sağlıkla ilgili bilgi araştıranların birçoğu da çok ciddi sağlık problemleri olduğu kanısına varıyorlar. 2008 yılında 515 “Microsoft” çalışanının katıldığı bir ankette, katılımcıların onda dokuzu en az bir kere, kendilerinde saptadıkları temel semptomlara dayanarak internet üzerinde arama yaptıklarını ve bu sırada çok daha ciddi sağlık sorunlarına yöneldiklerini ifade etti.

Northwestern Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Bölümünde çalışmakta olan Dr. Rahul Khare, internetin genel anlamda çok zengin bir bilgi kaynağı, doğal olarak da birçok tıbbi bilgi içeriği olduğunu söyledi. Khare, insanların sağlık sorunlarını giderek artan oranda internette araştırdıklarını da sözlerine ekledi.

Hastaların internet kullanarak kendilerine teşhis koymaları, doktorların hastalarını sağlık sorunlarıyla, özellikle de kronik hastalıklarda daha fazla ilgilenmeye teşvik ettikleri dönemde artış göstermeye başladı. Bazı sağlık çalışanları güvenilir internet kaynaklarından tıbbi sorunlarla ilgili bilgi edinmenin hastalar için olumlu bir adım olduğunu, zira bu durumun hastaların bilinçlenmesine katkı sağladığını söylüyorlar. Bu durumda bazı sık görülen hastalıklarda (akut apandisit, boğaz enfeksiyonu gibi) hastaların kendi teşhislerini koydukları da ifade ediliyor.

Ancak, daha sıklıkla birçoğu güvenilir olmayan sağlıkla ilgili internet sitelerinin hastaları yanlış yönlendirerek çok ciddi sağlık problemleri olduğunu düşünmelerine sevk ettiğine dikkat çekiliyor. Bu durumda hastanın anksiyetesinin arttığı, gereksiz bir sürü testlerin yapıldığı ve komplikasyonların görülme ihtimalinin arttığı da ekleniyor.

Siberkondriya, doktorların hastalarına muayene sırasında ayırdıkları sürenin artmasına neden oluyor. Doktorlar, bu durumdaki hastalarına sağlık durumlarıyla ilgili açıklama yapmaya daha fazla süre ayırmak zorunda kalıyorlar.

Alıntı : medimagazin

Neden HEKİMLİK yapıyorum?

HER SATIRINA KATILIYORUM. ANCAK  BU  SORUNLARIMIZA  ÇÖZÜM  OLMUYOR.. 
    
Mezopotamya Uygarlıkları’nda hekim saray dışında verdiği hizmetten elde ettiği gelirle geçinirdi, hekimler serbest meslek erbabıydı, fırıncı, hancı veya mimar ile ekonomik anlamda aynı statüde idi, devlet memuru değildi, saraydan her hangi bir ücret almazdı.
 
Yunan tarihçi Diodorus Sicilusun yazdıklarına göre, Mısır Uygarlığı’nda savaş zamanlarında ve Mısır toprakları içindeki seyahatlerinde hastalara ücretsiz tedavi yapılmaktadır. Çünkü burada doktorlar devletten para almaktadır. Devlet adamı ve hekim İmhoetep’in buyrukları arasında “hastanın ödeme gücünü üstünde ücret istenmeyeceği” vurgulanır ki tarihte ilk yazılı kanundur.
 
HammurabiKanunları’na göre, bir hekim soylu bir kişinin kırık kemiğini tedavi etmişse, kendisine 5 gümüş şekel ödenecek, fakat eğer hasta soylu kişi değilse ücret 3 şekel olacaktır. Eğer bu kişi soylu kişinin esiri ise, hekime 2 şekel verilecektir. Kanunun 215. maddesinde doktorun büyük bir operasyon gerçekleştirmesi ya da bir göz hastalığını iyileştirmesi halinde, 10 şekelleödüllendirilmesi gerektiği belirtiliyordu. Hasta, özgür biriyse 5 şekel, köleyse, efendisi onun adına 2 şekel öderdi. Cerrahi operasyonlar için ödenecek ücretler daha yüksekti. 1 şekel, 16.5 gr gümüşdemekti, 10 şekele bir ev, tarla veya vasıflı bir köle alınırdı. Bir inek 7 şekel, bir at 20 şekel, bir kıymetli elbise 30 şekel idi. Bir yapı ustası yılda 8 şekel kazanırdı.
 
Herodot, tarih kitabında Kroton’lu Demokodes isimli hekimin yılda 1 talent kazandığını yazar. 1 talent, 26.2 kg kadar olup yaklaşık 6000 drahme’dir. Drahme ise bir avuç dolu obolosolup bir obolos ise takasta kullanılan bakır çubuktur. Antik Anadolu’da, İyonya’da bir mimar günde 1.5-2 drahme , kitap yazıcısı beş günde yazabildiği 1000 kelimeye 20 drahme alırdı. 50 kg buğday 8 drahme, bir öküz 60 drahme bir ev 3000 drahme idi. Kaba bir hesapla o dönemde bir hekim yıllık kazancıyla 100 öküz veya 2 ev alabilirdi. Bu günkü rakamlarla 1 gümüş talent 300.000 $, 1 altın talent 1 milyon $ olarak hesaplanmaktadır.Asklepion’larda iki çeşit hekimlik vardı, özel ve kamu hekimliği. Özel hekimlikte hastaya hekim kendi evinde bakar ve bir ücret alırdı, kamu hekimliğinde ise “iatreion” veya “taberna” denen mekanlarda hasta bakılır, hekimlerin maaşları yönetimce belirlenirdi, bu hekimlere “iatros demosios” denir ve ücretleri “iatrikon” denen bir vergi ile halktan sağlanırdı, hastadan ayrıca bir ücret talep edilmezdi. Bunun yanı sıra hasta Asklepion’dan çıkmadan önce mali durumuna göre hekime hediyeler verirdi. Zenginler domuz, koyun ve en makbul olarak da horoz sunarken fakirler ise ayakkabılarını, şarap veya yulaflı kekler hediye ederlerdi. Çok fakirlerden ise bir tutam saç veya Asklepion’u yüceltici bir şarkı söylemesi istenirdi. Özel hastaların para ödemeleri taksitlendirilebiliyordu ancak ödeme bir yılı aşamazdı.
 
15.yy da Rönesans’ta, Floransa’da hekimler ve baharat tüccarları “Medici Especiali” adında bir lonca kurmuşlardır, böylece soyluluk ve soylu meslek kavramı para kazanma karşısında kaybetmiş, dönemin egemen ve güçlü meslekleri para getiren işlerde ortak loncalar kurmuşlardır. Baharatçılar ve doktorlar elele, sağlıklı günlere (!). Sanatçılar da bu loncaya sağlıkçılara olan yakınlıkları nedeniyle 2. dereceden kabul edilmişlerdir. Kara mizah kısaca.
 
Bu arada doktorlara Anadolu ve Helen’de “iatros”, Roma’da “medici denildiğini hatırlatalım ve Roma imparatoru Vesparian’ın (MS 79) ve devamında Hadrianus’un (MS 117) doktorları askerlikten, Antonius Pius’un (MS 159) ise hekimleri vergiden muaf tuttuklarını bir dipnot olarak verelim.
 
Anadolu Selçukluları’nda hekimlik serbest meslek uygulaması biçimindeydi. Hekimler yaptıkları hizmet karşılığında halktan ücret alırlardı, bu hekimlere devletin desteği yoktu. Bunun yanı sıra sağlık hizmeti sunan vakıflar kurulmuştu, buralarda sağlık hizmetleri halka ücretsiz sunulurdu, bu vakıflar harcamalarını dükkan, hamam, çarşı gibi gelir getiren öz kaynaklarından sağlarlardı.
 
Günümüzde hekim kazançları yazımızın konusu değil, zaten ülkemizdeki hekimlerin büyük bir çoğunluğunun kazancı yazmaya değer değil.
 


Tıbbı seçmek için en önemli neden insanlara yardım etmek için hekimliğin en uygun meslek olmasıdır, zengin olmak için doktor olmayı, bunun için tıp eğitimi görmeyi ilk başta düşünmez insanlar. Ancak uzun ve zorlu ve bir o kadar da masraflı bir eğitimden sonra hekim diğer insanlardan farklı bir konuma ulaşmış olsa da, yine de hayatını kazanmak zorundadır. Tıbbın dışında mesleğin ticari yönüyle tanışır hekim ve eğitimine başlarken var olan ideallerinden bir kısmı bu süreçte yitirilir. Bu istenilmeyen, hedeflenilmeyen bir durum olsa da maalesef yaşanılandır, gerçektir. Ancak bir ironiyi de beraberinde yaşıyoruz. Şöyle ki; iyi para kazanan hekimin vicdanı para yönünden rahatsız olmaz çünkü kötü hekimin para kazanamayacağına inandığından kendisinin “iyi hekim” olduğuna inanır ve rahatlar. Meslekten para kazanmayı hedeflememiş ve kazanamamış iyi hekimlerin var olduğunu düşündüğümüzde pek de doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır bu yargının. Hekimlikte iyilik ölçüsü kazanılan para olamaz. Tıp bir sanattır, iyileştirme sanatıdır, hekim de bu sanatı başarıyla uyguladığı ölçüde iyi hekimdir.


Alıntı : Doç.Dr.Faik ÇELİK, TIPaTIP

25 Şubat 2012 Cumartesi

Özelde çalışan doktor muayenehaneyi kapatsın!!

İl Sağlık Müdürlükleri tarafından özel sağlık kuruluşlarına gönderilen yazılarla, muayenehanesi olan aynı zamanda özel hastane ve tıp merkezi gibi özel sağlık kuruluşlarında çalışan hekimlerin iki yerde birden çalışamayacağı bildirilmiştir.

İzmir İl Sağlık Müdürlüğü tarafından bir özel hastaneye gönderilen yazıda, hastanede çalışan aynı zamanda muayenehanesi olan hekimlerin isimleri listelenmiş ve bu hekimlerin hastanedeki görevlerine devam edebilmesi için muayenehanelerini kapatması, muayenehane faaliyetine devam edecekse hastanedeki görevinden ayrılışının yapılması gerektiği belirtilmiştir.

Bu yazıda ayrıca, 10.11.2011 tarihine kadar hekimlerin hastaneden ayrılışının yapılması veya muayenehanelerini kapatmaları gerektiği bildirilmiştir.

İzmir İl Sağlık Müdürlüğü’nün bu işlemine karşı, özel hastanede çalışan hekimler adına İzmir Tabip Odası Hukuk Bürosu tarafından dava açılmıştır. İzmir 3. ve 4. İdare Mahkemesi tarafından yapılan yargılamalar sonucunda, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü işlemlerinin yürütmesinin durdurulmasına karar verilmiştir.

Kararda; Anayasa Mahkemesi’nin Tam Gün ile ilgili verdiği karara atıf yapılarak şu gerekçelere yer verilmiştir.

“….Anayasa Mahkemesince söz konusu düzenlemenin iptali ile hekimlerin anılan maddede üç bent halinde sayılan sağlık kurum ve kuruluşlarından yalnızca birinde çalışabileceği yolundaki kısıtlamanın ortadan kaldırıldığı, dolayısıyla hekimlerin söz konusu sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışmalarına ve özel muayenehane açmalarına imkan tanındığı açıktır.
Öte yandan, maddenin üçüncü fıkrasında yer alan “ikinci fıkranın her bir bendi kapsamında olmak kaydıyla birden fazla sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışabilir” ibaresinin Anayasa Mahkemesi’nin sözü edilen iptal kararı ile birlikte değerlendirilmesi sonucunda, özel muayenehaneler sağlık kurum ve kuruluşu olmadığı için ( c ) bendi kapsamında sayılamayacağından, özel muayenehane işleten bir hekimin aynı zamanda (a), (b), ( c ) bentlerinde sayılan sağlık kurum ve kuruluşlarının birden fazlasında da mesleğini icra edebilmesinin önünde hukuki bir engel bulunmadığı sonucuna varılmaktadır.
Yukarıda alıntısı yapılan Anayasa Mahkemesi karar gerekçesi ve yapılan açıklamalar karşısında, hekimlerin özel hastanede çalışıp aynı zamanda muayenehane işletmelerinin önünde hukuken bir engel bulunmadığı açıktır.
Bu durumda, İzmir Özel Gazi Hastanesinde çalışan ve aynı zamanda muayenehane işleten davacının hastanedeki görevine devam edebilmesi için muayenehanesini kapatması, aksi takdirde hastaneden ayrılışının yapılması yolundaki dava konusu işlemde mevzuata ve hukuka uyarlık bulunmamaktadır.”

Daha önce yaptığımız değerlendirmelerde de vurguladığımız üzere, Sağlık Bakanlığı ve İl Sağlık Müdürlüğü’nün Anayasa Mahkemesi kararını ısrarla yanlış yorumladığı ve uyguladığı açıktır. Hekimlerin çalışma alanlarını sınırlayan Tam Gün düzenlemeleri hakkında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen gerekçeli karar ve Danıştay 5. Dairesi’nin değerlendirmeleri birlikte değerlendirildiğinde, muayenehanesi olan hekimlerin özel hastanelerde çalışmasının kısıtlanması hukuka ve yargı kararlarına açıkça aykırıdır.

Benzer nitelikte birçok yargı kararı, İzmir, İstanbul, Ankara ve Denizli gibi illerde verilmiştir. Yargı kararlarının bağlayıcılığı ve gerekçeleri ile birlikte uygulanması gerekliliği karşısında, Sağlık Bakanlığı ve İl Sağlık Müdürlüğü’nün hekimlerin mağdur olmasını engelleyici çözümler üretmesi gerektiği açıktır.

İzmir İl Sağlık Müdürlüğü tarafından özel hastanelere gönderilen 17.01.2012 tarihli, 6325 sayılı yazı ile Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarında yer verilen gerekçelere aykırı şekilde yeni uygulamalar yapılarak hekimlerin özel sağlık kuruluşlarında çalışmalarını kısıtlayıcı uygulamalara gidilmektedir.

Yargı kararları, gerekçeleri bir bütündür. İdarenin yargı kararlarını yorumlama ve gerekçelerini dikkate almama hakkı ve insiyatifi bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve yerel idare mahkemeleri tarafından verilen birçok karara rağmen, hekimlerin özel sağlık kuruluşlarında çalışmalarını kısıtlayıcı düzenlemeler ve uygulamalar iyiniyetli değildir.

Özel sağlık kuruluşlarında çalışan hekimlerin çalışma alanlarına ilişkin kısıtlayıcı uygulamalar Oda’mızca değerlendirilmekte olup bu düzenlemelere karşı da en kısa süre içinde yargı yoluna başvurulacaktır.

Alıntı: izmirtabip.org

Sağlık Bakanlığı : Aile hekimleri kamuda çalışmıyor

Hazine Müsteşarlığı ve Sağlık Bakanlığı tarafından 21 Temmuz 2010 tarihinde Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Tebliği yürürlüğe konulmuştu. Türk Tabipleri Birliği kimi maddelerinin iptali ve yürütmesinin durdurulması için Danıştay’da dava açmıştı.

Bilindiği gibi kamu ya da özel sağlık kuruluşlarında çalışan hekimlerin sigorta primlerinin yarısını kurumları karşılıyor. Ancak Tebliğ’de aile hekimleri mesleğini serbest icra eden hekimler gibi değerlendirilip sigorta primlerini tamamını kendilerinin ödemesi kuralı konmuştu. Türk Tabipleri Birliği bu kuralın hukuka aykırı olduğunu belirterek yürütmesinin durdurulmasını istemişti. Davalı Sağlık Bakanlığı aile hekimlerinin “organik yönden kamu sağlık kurum ve kuruluşuna bağlı çalışmadığı”nı belirterek yapılan işlemin doğru olduğunu savunmuştur.

Danıştay 10. Dairesi yürütmeyi durdurma istemini E.2010/11948 sayılı ve 13 Mayıs 2011 günlü kararıyla reddetmiş, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu ise 8 Aralık 2011 günlü kararı ile itirazı da reddetmiştir. Dosya Dairesinde yapılacak duruşmanın ardından esas hakkında karara bağlanacaktır.
TTB aile hekimliği hizmetlerinin bir kamu hizmeti olması gerektiğini ve aile hekimlerinin kamu görevlisi olarak kamu çalışanları hak ve güvencesinde olmasını savunmaktadır. Bu anlayışla çabalarını devam ettirecektir.

Alıntı: ttb.org

Çocuk yetiştirirken 2 lisan birden verilmeli mi?

Kanada'nın Vencouver kentinde düzenlenen, çocuklarda konuşma becerisinin geç gelişmesi konusundaki bilimsel konferansta sunulan bir araştırmaya göre, çift dille yetişen çocuklar anadilini daha geç öğreniyor.

Florida Atlantic üniversitesinden psikolog Prof. Erika Hoff, iki dille büyüyen çocukların her iki dilde de kelime haznesinin dar ve gramer konusunda zayıf olduklarını söyledi.

Bu durumun, çocukların anaokulunda veya okulda geri kalmasına neden olabileceğini belirten Hoff, gramer açığının genellikle 9-10 yaşına kadar kapandığını, kelime haznesinin ise bazı çocuklarda bu yaşta dahi olması gerekenin altında kaldığını ifade etti.

Hoff ayrıca, yaşadıkları ülke ve kültürden bağımsız olarak çocukların yüzde 6 ila 8'inin, yaşıtlarından daha geç iletişim kurmaya başladığını kaydetti.

Araştırmada yer alan, Maryland üniversitesinden Nan Bernstein Ratner de dilbilimci ve psikologların onlarca kelimeden oluşan bir liste hazırladığını, bu listede, 2-2,5 yaşındaki bir çocuğun bileceği varsayılan kelimelerin yer aldığını belirtti.

Ratner, yerel kültür de dikkate alınarak neredeyse 70 farklı dile uyarlanan listenin, ebeveynlerin çocuklarının dil gelişimini takibine yardımcı olabildiğini ifade etti.

Konuşmanın gecikmesinin duyma konusunda veya bilişsel gelişimde bir soruna ya da otizme işaret edebileceğini söyleyen Ratner, ancak konuşmakta geç kalan çocukların çoğu zaman, sadece geç gelişen çocuklar olduğunu, bunların da beşte dördünün dil konusundaki açığı hiç yardım almadan kendi başına kapattığını bildirdi.

Alıntı. cnnturk.com

Böbrek yetmezliği hakkında bilinmesi gerekenler

Türk Nefroloji Derneği verilerine göre; ülkemizde diyaliz uygulanan veya böbrek nakli yapılmış yaklaşık 70 bin hasta bulunuyor. Bu sayının, gelişmiş birçok ülkenin neredeyse 2 katı olan yıllık yüzde 10 artış oranı ile 2015 yılında 100 bini aşacağı tahmin ediliyor. Yine Türk Nefroloji Derneği tarafından 23 ilde 10.750 erişkinin katılımı ile yapılan ve 2009 yılında sonuçlanan CREDIT çalışması, Türkiye de erişkinlerin yüzde 15.7 sinde çeşitli evrelerde kronik böbrek hastalığı varlığını ortaya koydu. Bu oran, ülkemizde yaklaşık 7.5 milyon kronik böbrek hastası bulunduğuna, yani her 6–7 erişkinden birinin böbrek hastası olduğuna ve sorunun boyutunun tahmin edilenin çok üzerinde olduğuna dikkat çekiyor. İşte bu noktada hemen herkesin aklına şu soru takılıyor: Böbrek yetmezliğine hangi faktörler yol açıyor? En önemlisi de bu hastalığın erken tanısı için hangi sıklıkta hangi testi yaptırmalı? Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Ülkem Yakupoğlu, en çok merak edilen bu soruları yanıtladı...

 
 
Böbrek Yetmezliğine Neler Yol Açabiliyor?
 
Böbrek yetmezliğine neden olan pek çok faktör var. Bunlar arasında en sık görülen etkenleri şöyle sıralayabiliriz:
 
1 - Yüksek Tansiyon: Yüksek tansiyon böbrek içindeki incecik damarlarda yapısal bozukluğa ve tıkanıklığa neden oluyor. Bunun sonucunda da böbrek yetmezliği gelişebiliyor. Ancak koldan ölçülen tansiyon bazen normal değerlerde çıkarak kişiyi yanıltabiliyor. Bunun aksine idrardaki protein kaçağı bunu net olarak gösterebiliyor. İdrarda protein oranını gösteren test Türkiye nin her yerinde yapılabiliyor.
 
2 - Diyabet: Tip 2 diyabet de, tıpkı kan basıncı yüksekliğinde olduğu gibi böbrek içindeki incecik damarlarda yapısal bozukluğa ve tıkanıklığı yol açarak böbrek yetmezliğine neden olabiliyor. Özellikle tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de son dönem böbrek yetmezliğinin en sık nedeni olan diyabet hastalığı görülme oranının 2002 de yüzde 7.2 iken, günümüzde yüzde 12 nin üzerine çıkmış olması endişe verici bir durum olarak görülüyor.
 
3 - Fazla Kilolu Olmak: Fazla kilolu olmak böbreğin içinde yer alan kılcal damarlardaki basıncı artırarak idrarda protein kaçağına yol açıyor.
 
4 - 60 Yaşın Üzerinde Olmak: Yaş ilerledikçe vücuttaki tüm damarlar yaşlanıyor. Doğal olarak kılcal damarlardan çok zengin olan böbrekler de bu süreçten çok etkileniyor. Damar sertliği arttıkça, böbreklerin süzme işlevi de yavaşlıyor.
 
5- Tek Böbrekli Doğmak: Tek böbrekli kişiler dikkat ettikleri zaman ömürlerinin sonuna kadar sağlıklı yaşayabilirler. Ancak susuz kalmamaya, aşırı tuz ve bilinçsiz ilaç tüketmemeye daha çok dikkat etmeliler.
 
 
6- Sigara Alışkanlığı: Sigara böbrek içindeki kılcal damarlardaki dolaşımı yavaşlatıyor ve oksijen miktarını azaltıyor. Bir başka deyişle yüksek kan basıncına benzer şekilde damarlar üzerinde olumsuz etki yaratarak böbrek yetmezliği riskini artırıyor.
 
7- Genetik Geçiş: Böbrek hastalıkları genetik geçişli de olabiliyor. Böbreklerde kist oluşumu, idrar kanallarında tıkanıklık, geri kaçak veya böbrek boyutlarının küçük oluşu gibi yapısal değişiklikler ailenin birçok bireyinde gözlenebiliyor. Tekrarlayan böbrek taşları da yine kalıtsal özellik gösterebiliyor.
 
Diğer Risk Faktörleri Neler?
 
Böbrek taşı,
 
Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları,
 
Sık ağrı kesici kullanımı,
 
Bağ dokusu hastalıkları.
 
Erken Evrede Yakalanırsa Diyaliz Ve Organ Nakline Gerek Olmayabiliyor
 
 
Aslında böbrek yetmezliğine yol açan faktör düzeltilebilir bir aşamadaysa vücutta bir sorun yaratmadan geri dönebiliyor. Bunun nedeni ise böbreklerin çok idareli organlar olmaları. Böbreklerin süzme kapasiteleri yüzde 60 ın altına düştüğünden itibaren kronik böbrek hastalığı olarak kabul ediliyor. Bu organların tamamen iflas etmeleri için süzme kapasitelerinin yüzde 15 ve altına düşmüş olması gerekiyor. Yüzde 15-60 arasında ise geniş bir dönem var. Hasta bu dönemde düzenli bir nefroloji takibi içinde olursa diyaliz ve organ nakline nakle gerek kalmama şansı yüksek oluyor.
 
Testler Ne Zaman Yapılmalı?
 
 
Böbrek yetmezliğinin ileri aşamalara gelmeden yakalanması büyük önem taşıyor. Bu nedenle 60 yaşın üzerindeki kişilerin bilinen bir hastalıkları olmasa bile böbreklerini kontrol ettirmeleri çok büyük bir önem taşıyor.
 
Tansiyonu 40 yaş altında başlaması halinde nefroloji uzmanına mutlaka muayene olmak gerekiyor, çünkü genç yaşlarda ortaya çıkan tansiyon genellikle böbrek kökenli oluyor.
 
Yüksek risk grubundaki kişilere yapılacak olan tarama testleriyle hastalık erken evrede saptanıyor ve bu sayede ilerlemesi önlenebiliyor. Özellikle 40 yaşından itibaren yılda bir kez idrar ve kan tahlili yaptırmak yararlı oluyor.
 
Alınıt: egedesonsoz.com

Serebral palsi nasıl anlaşılır?

Serebral palsi; henüz gelişimini tamamlamamış beyinde, doğum öncesinde, sırasında ve sonrasında meydana gelen bir durum. Postür ve kas gerilimi bozuklukları ile karakterize bir hastalık olan SP ayrıca konuşma, görme ve işitme bozuklukları gibi çok çeşitli problemlere neden olabiliyor.


Kocaeli Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon ABD Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erbil Dursun, serebral palsinin özellikle kas kontrolü ve vücut hareketlerinin kaybıyla karakterize olduğunu belirtiyor.
Serebral palsinin nedenlerini; doğum öncesi nedenler, doğum esnasındaki nedenler ve doğum sonrası nedenler olarak ayıran Prof. Dursun, hastalık etkenleri hakkında şunları söylüyor:

“Erken doğum ve düşük doğum ağırlığı en önemli doğum öncesi nedenler arasında bulunmaktadır Doğum kilosu 1500 gramdan düşük olanlarda normal doğum ağırlıklı olanlara oranla serebral palsi riski 25 kat daha yüksektir. Doğum esnasındaki nedenlere kafa travması veya beynin oksijensiz kalması (asfiksi) örnek gösterilebilir. Ancak yeni yapılan çalışmalarda doğum asfiksisinin pek çok olguda serebral palsiye neden olmadığı bildirilmektedir. Asfiksi beyin bozukluğuna neden olmayıp, beyin bozukluğunun bir göstergesi olarak doğum sırasında gelişebilmektedir. Serebral palsili olguların az bir kısmında bebeğe oksijen sağlayan plasentanın anormalliklerine de rastlanmaktadır. Doğum sonrası nedenler içinde beynin oksijensiz kalması (zehirlenme, boğulma gibi nedenlerle), kafa travması veya beyne zarar veren menenjit gibi enfeksiyonlar örnek gösterilebilir.“

BELİRGİN BELİRTİLER KASLARDA ORTAYA ÇIKIYOR

Hastalıkta en sık görülen belirtiler; spastisite (kasların aşırı kasılması), paralizi (felç), havale, konuşma bozukluğu ve denge bozukluğu olarak sıralanıyor. Prof. Dursun, “Çocuğun normal gelişiminde önemli dönüm noktaları oyuncaklara uzanma (3-4 aylıkken), oturma (6-7 aylıkken) veya yürüme (10-14 aylıkken) gibi motor fonksiyonlardır. Çocuğun yaşına göre bu hareketler normal bir gelişim göstermezse aile serebral palsiden şüphelenmelidir” diyor.

Çocukluk çağının en sık görülen nöromusküler (kas ve sinir) hastalığı olan SP, yaklaşık her 2000 çocuktan 5’ini etkiliyor. Prematür doğumların ise yüzde 15’ini etkiliyor.

SEREBRAL PALSİNİN ÇARESİ VAR MI?

Prof. Dursun’a göre, serebral palsi, tedavi ile tamamen iyileşemez ancak belirtileri hafifletilebilir. Tedavinin konunun uzmanı, tecrübeli bir ekip tarafından yapılması büyük önem taşıyor. “Aksi durumda tedavilerden bir yarar sağlanamayabilir. Aşağıda belirtilen ve özellikle serebral palsi ile uğraşan uzmanlardan yardım almak gerekir” diye konuşan Kocaeli Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon ABD Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erbil Dursun, serebral palsi tedavisinde dikkat edilmesi gereken noktalar hakkında şu bilgileri veriyor:

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon hekimi (fiziyatrist): Kas-iskelet sistemini ilgilendiren problemlerin çözümü, kas gerilimlerinin tedavisi, hareket bozukluklarının tedavisi, takibi ve desteklenmesi, yürümenin tedavisi ve takibi gibi konularla ilgili çalışmalar yapar.

• Ortopedist: Gerektiğinde serebral palsili çocuğun operasyonunu yaparak hareket tedavisi ve gelişimine katkıda bulunur. Ancak cerrahi girişim kararı çok titizlikle ve ekip elemanlarının ortak kararı ile alınmalıdır.

• Fizyoterapist: Hareket bozukluklarını düzeltmek için çeşitli egzersiz programlarını düzenler.

İş uğraşı terapisti: Günlük yaşamda, okulda veya işte serebral palsililerin daha bağımsız olmaları için çalışır.

Konuşma terapisti: İletişim problemlerinin terapilerinde rol alır.

Sosyal hizmet uzmanı: Ailenin özürlülere ait toplumsal kaynaklara erişimine yardımcı olur.

Psikolog: Serebral palsi stresiyle baş etmede hasta ve yakınlarına yardımcı olur.

SEREBRAL PALSİ NASIL TEDAVİ EDİLİR?

Mevcut tedaviler ile hastalığın neden olduğu bulgular hafifletilebilir, çocuğun bağımsızlık düzeyi arttırılabilir, bakımı kolaylaştırılabilir. Her çocuk için tedavi hedefleri farklı olup tedavi seçenekleri de farklıdır. Hastalıkta uygulanacak birçok tedavi yöntemi mevcuttur. Önemli olan, çocuğa o dönemde en uygun ve gerekli olan tedavi seçeneklerinin doğru şekilde uygulanmasıdır. SP için çeşitli ilaç tedavileri verilebilir, egzersiz ve fizyoterapi yöntemleri, iş ve uğraşı tedavisi, ortez uygulamaları yapılabilir. Botulinum toksin tip A uygulamaları tedavide merkezi bir öneme sahiptir. Ancak botulinum toksin tip uygulamaları, çok detaylı postür/yürüme analizlerinden sonra doğru kaslara tecrübeli hekimlerce yapılmalıdır. Aksi takdirde bu uygulamalar çocuğa yararlı olmayabilir. Ayrıca aktivite temelli tedaviler, vücut ağırlığı destekli yürüme bandı eğitimi, hippoterapi (atla terapi), transkraniyal elektrik tedavisi, nörofeedback (nörogeribildirim), seri alçılamalar, kinezyo-bantlama gibi yeni tedavi yöntemleri mevcuttur. Çocuğa hangi tedavilerin uygulanacağına titizlikle karar verilmelidir.”

Alıntı:ntvmsnbc.com