11 Nisan 2012 Çarşamba

Çocuklar spor yaparken ne yapılmalı?

Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Dr. Resmiye Beşikçi, çocuğun spora başlamadan önce kalbinin spora hazır olup olmadığının mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor.

Sporun, çocukluk yaşlarından başlayarak bir yaşam tarzı haline getirilmesi tüm vücut fonksiyonları açısından faydalı. Özellikle büyük şehirlerde çocuklar oyun alanlarından yoksun büyüyen, zamanlarını televizyon ya da bilgisayar başında geçiren çocuklar, hantal ve sağlıksız bireyler olarak yetişiyorlar. Bunun farkında olan ve bilinçlenen aileler, çocuklarına spor yapma fırsatı yaratma çabasındalar. 

Atma, koşma, atlama gibi temel becerilerin öğrenildiği yaşlardan sonra genellikle 6-7 yaş civarında çocukların spora başlayabileceklerini belirten Dr. Resmiye Beşikçi, sporun çocuğun gelişimine etkilerini şöyle anlatıyor:
“Erken yaşlarda sporla tanışmak çocuklara; spora başladıkları ilk yıllarda fiziksel aktivitenin yanı sıra oyun ve eğlence ortamı sunar, daha sonraki yaşlarda da onlara sağlıklı bir kas ve iskelet sistemi, düzgün bir postür kazandırır, sağlıklı büyümeye yardım eder. Daha da önemlisi kalp ve damar sağlığına ömür boyu sürecek olumlu katkılar sağlar. Düzenli spor yapmanın yaşam tarzı haline gelmesinin ilk adımları erken yaşlarda atılır. Özellikle takım sporlarında yer almak çocuklarda işbirliği, sorumluluk ve disiplin gibi kavramların gelişimine de yardım eder. “ 

SPOR EN ÇOK KALBİ ETKİLİYOR 

Egzersiz yapmak, tüm vücut fonksiyonlarında değişiklikler yaratmakla birlikte en çok kalbi etkiliyor. Çünkü spor sırasında vücudun oksijen ihtiyacı artıyor. Bu da kalbin daha hızlı çalışması ve daha çok kanı pompalamasını sağlıyor. Bu nedenle dinlenme halindeyken hiç bir şikâyete yol açmayan bazı kalp hastalıkları ağır efor gerektiren sporları yaparken yorgunluk, çarpıntı, nefes darlığı, göğüste ağrı, bayılma şeklinde belirtilerle ortaya çıkabiliyor. Zaman zaman bu belirtilerin en korkulanı olan ani ölüm bile görülebiliyor.
Profesyonel ya da amatör bazı sporcuların medyaya yansıyan ani ölüm haberleri bu konuyu zaman zaman gündeme getiriyor. Yapılan araştırmalarda, sporculardaki ani ölümlerin yüzde 95’inin kardiyovasküler nedenlerden olduğu biliniyor. 

SPOR YAPILDIĞI SÜRECE DÜZENLİ KONTROL ŞART

Bütün bunların sporun aslında belirli kurallar ve sınırlar içerisinde yapılması gerektiğini ortaya koyduğunu vurgulayan Dr. Beşikçi, bu kuralların başında da sağlık kontrollerinin geldiğini belirtiyor. Dr. Resmiye Beşikçi, konuyla ilgili şunları söylüyor: 

“Özellikle ağır efor gerektiren basketbol, voleybol, futbol, yüzme gibi yarışmalı sporlara başlamadan önce çocukların mutlaka kalp kontrolünden geçirilmesi gerekir. Genç sporcularda ani ölüm, özellikle altta yatan ve genelde önceden bilinmeyen doğumsal kalp hastalıklarına bağlıdır. Kalp kasının aşırı kalınlaşması, koroner arter anomalileri, kalp ritim bozukluğuna sebep olan bazı durumlar, doğuştan ya da sonradan olan kalp kapak bozuklukları egzersiz sırasında belirti oluşturabilecek hatta ani ölüme yol açabilecek ilk akla gelen kalp hastalıklarıdır. Çocuğun sadece spora başlarken değil spora devam ettiği sürece de belli aralıklarla kalp kontrolleri mutlaka yaptırılmalıdır.” 

Alıntı : ntvmsnbc.com

Diş röntgeninde kanser ihtimali

Sonuçları Cancer dergisinde yayımlanan, yaklaşık 3000 kişinin katıldığı ve Yale Üniversitesi bilim insanlarının, Elizabeth Claus başkanlığında yürüttüğü araştırmaya göre, her yıl bir veya daha fazla diş röntgeni çektirmek 10 yaş altı çocuklarda ise menenjiom ihtimalini beş kat artırıyor.

Bilimciler, gelişmiş ülkelerde diş röntgenlerinin, sıklıkla çekiliyor olması nedeniyle insanlar için önemli bir radyasyon kaynağı oluşturduğuna dikkati çekti. 

Menenjiomlar çoğu zaman masum tümörler de olsa beynin farklı bölgelerine baskı yaparak, hastanın yaşamını olumsuz etkiliyor, ameliyatla alınmaları gerekebiliyor. 

Ayrıca Tiroidoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Cumali Aktolun, İngiltere`de yapılan bir araştırmanın, diş röntgenlerinin yaydığı radyasyonun tiroid kanserinde rol oynayabileceğini ortaya çıkardığını bildirdi.

Aktolun, diş ve çene hastalıklarının teşhisinde ve uygulanan tedavinin takibi için diş röntgeninin yaygın olarak kullanıldığını belirtti.

Diş röntgeni çekimi için X-ışını radyasyonu yayan makinelerin kullanıldığını ifade eden Aktolun, bu makineden X-ışını çıktığını, diş ve çeneye ulaşırken çevresinde bulunan diğer dokulara da etki ettiğini söyledi. Çeneye en yakın organlardan birinin tiroid olduğunu anlatan Aktolun, bu nedenle diş röntgeni çekiminde tiroid organına, X-ışını adlı radyasyonun ulaştığını ve zarar verdiğini savundu.

Hem yetişkin hem de çocuklarda diş filminin artık sık olarak kullanılan bir tetkik olduğunu belirten Aktolun, "Özellikle çocuklara son yıllarda yapılan ortodontik (diş ve çene düzeltme) tedavisinin takibi için her kontrolde, yani neredeyse her ay diş röntgen filmi çekilmektedir. Diş röntgeni, normal küçük boy diş filmi ve panoramik diş filmi olmak üzere iki türdür. Hastalar, küçük diş filmi çekilirken daha az radyasyona maruz kalmaktadır. Ancak, panoramik diş filmi çekilen hastalar çok daha fazla radyasyona maruz kalır" dedi.

Diş röntgenlerinden kaynaklanan radyasyonun, başta tiroit olmak üzere diğer organlara verdiği kanser yapıcı zarar konusu üzerinde, uzun yıllardır çalışıldığını anlatan Aktolun, "Birçok araştırma ve makale yayınlanıyordu. Ancak, İngiltere Brighton and Sussex Tıp Fakültesinde yapılan ve Acta Oncologica isimli kanser dergisinin Ekim sayısında yayınlanan geniş tabanlı karşılaştırmalı bir araştırma, tiroid uzmanlarında oldukça geniş ilgi uyandırdı" dedi.

TIP DOKTORLARI ÇOCUKLARA RÖNTGEN ÇEKTİRMEZ

Amerikan Tiroid Birliğinin, bu yeni araştırmanın sonuçlarını ve tam metnini kendi yayınlarında kaynak olarak göstererek konuya olan ilgiyi, taze ve diri tutmaya çalıştığını ifade eden Aktolun, şu bilgileri verdi:

"Bu konuda en önemli husus şudur: Normalde, çok önemli bir gerekçe olmadıkça, tıp doktorları, çocuklara (18 yaş altı) röntgen filmi çektirmez. Bunun nedeni, çocukluk çağında bütün hücrelerin radyasyona çok duyarlı ve hassas olmasıdır. Bu hücreler sık sık ve yüksek miktarda radyasyona maruz kalırsa kanser görülme olasılığı artar. İşte bu nedenle, çok zorunlu kalmadıkça 18 yaş altı çocuklara radyasyon veren filmler çektirilmez, bunun yerine MR veya ultrasonografi tercih edilir.

Hâlbuki diş hekimleri, çocuk hastalara çok sıklıkla diş filmi çektirebilmektedir. Burada diş hekimlerini rahatlatan husus, diş filmlerinde kullanılan radyasyonun miktarının çok düşük olmasıdır. Ancak, düşük de olsa radyasyonun etkileri birikmektedir. Üstelik son yıllarda daha da sık kullanılan panoramik röntgen tetkikinde, çocuklara ciddi miktarda radyasyon verilmektedir. Bu radyasyondan en çok da tiroid etkilenebilmektedir. İngiltere`de yapılan araştırma, diş röntgenlerinin yaydığı radyasyonun tiroid kanserinde rol oynayabileceğini ortaya çıkarmıştır. Toplam 313 tiroid kanseri hastasının geçmişi incelenerek yapılan ve aynı zamanda aynı sayıda aynı yaş ve cinsiyette karşılaştırmalı bir hasta grubu da kullanan bu meta analiz çalışmasında tiroid kanseri riskinin, geçmiş yıllarda diş röntgeni çektirmiş hastalarda ortalama 2 kat arttığı belirlendi."

DİŞ HEKİMLERİ VE TEKNİSYENLERİ DE RİSK ALTINDA

Diş hekimlerinde ve diş teknisyenlerinde tiroid kanserinin daha sık görüldüğünü belirten Aktolun, her diş hekiminin, küçük boy diş röntgeni çekimi yaptığını, bu nedenle bu çekimi yapan diş hekimleri ve diş teknisyenlerinin de radyasyona maruz kaldığını ifade etti.

Aktolun, özellikle küçük boy diş filmi makinelerinin, direkt çeneye dayanıp çekim yapılırken, aslında X-ışını radyasyonu yaydığını, sonuçta hasta, diş hekimi ve diş teknisyeninin tiroidinin, bu radyasyona maruz kaldığını söyledi.

Çocuklar, diş röntgeni çekilirken, tiroidinin röntgen ışınından korunması için boğaz bölgesine mutlaka "Kelebek Kurşun" takılması gerektiğine dikkati çeken Aktolun, "Ayrıca, çocuklarda ve yetişkinlerde, çok sık röntgen çekiminden kaçınılmalıdır. Sadece çok gerekli olduğu durumlarda diş röntgeni çekimi yapılmalıdır. Panoramik röntgen tetkikinden daha da kaçınılmalı, çok sınırlı sayıda çocuk hastada kullanılmalıdır. Diş hekimleri ve diş teknisyenleri de kendilerini koruyacak tedbirleri almalı, tiroidin röntgen ışınından korunması için mutlaka boğaz bölgesine özel `Kelebek Kurşun` takmalıdır" diye konuştu. 

Alıntı : ntvmsnbc.com , AA

Bebekte ağız bakımı

Bebek 6 aylıkken ilk süt dişleri çıkmaya başlıyor. 20 adet süt dişin tamamının çıkması ise 3 yaşında tamamlanıyor. Süt dişlerinin erken ya da geç çıkmasının endişelenilecek bir durum olmadığını belirten Ortodonti Uzmanı Dr. Kıvanç Cebesoy, literatürde bebek doğduğunda dişlerinin olduğunu bildiren yayınlar olduğunu söylüyor.

Erken çıkan dişlerde ağız bakımının daha zor olacağını vurgulayan ve dişlerin iki yaşına kadar su ile temizlenmesi gerektiğini belirten Cebesoy şunları aktarıyor: “İlk 6–8 aylık dönemde bebeğinizin beslenmesini takiben steril bir gazlı bezi, kaynamış ve soğutulmuş bir suyla nemlendirerek; dişleri, damakları ve dudakları hafifçe temizleyin. 8 ay ile 2 yaş arası, dişlenmenin hızlı devam ettiği dönemdir. Anneler, işaret parmaklarına yerleştirdikleri silikon parmak fırçalar ile dişlerin üzerindeki artıkları kolaylıkla temizleyebilir. Sürmekte olan diş bölgesindeki diş etine masaj yaparak bu bölgenin rahatlatılması da sağlanabilir. 2 yaşına kadar sadece suyla temizlik önerilmektedir. 3 yaşından sonra ise fırçalama, florür oranı çok düşük çocuk diş macunları ve normal diş fırçası ile ebeveyn kontrolünde, çocuk tarafından yapılabilir. Sadece bu yaşlarda oluşturabileceğiniz diş fırçalama alışkanlığı, ileriki yaşlarda çocuğun vazgeçemeyeceği ve sürekli eksikliğini hissedeceği bir eyleme dönüşecektir.” 

BEBEĞİNİZİN DİŞLERİ ÇÜRÜMESİN

Cebesoy’a göre, çocuğun diş hekimiyle tanışması 3 yaşından sonra planlanmalı. Cebesoy, özellikle uykuya dalma problemi olan bebeklere, ballı ya da şekerli süt verildiğini, uyku sırasında tükürük salgısındaki azalmanın da etkisiyle çürük yapıcı bakterilerin hızla çoğaldığını belirtiyor.

Cebesoy, “Bu gibi davranışlar, 6 ay gibi kısa sürede bebeğin bütün dişlerinin yok olmasına ve biberon çürüğüne yol açabilir. Özellikle lolipop gibi ağızda zor eriyen ya da karamelize olmuş, dişlerin üzerine yapışabilen şekerlerden uzak durulmalı. Çocuk mutlaka şeker yiyecekse, ağızda daha çabuk eriyen şekerler tercih edilmeli. Şeker tüketiminden sonra da asit oranının düşürülebilmesi için dişlerin temizlenmesi gerekir” diyor. 

“Ş,S, T” HARFLERİNİ SÖYLEYEMİYORSA DİKKAT

Özellikle 4 yaşından sonra devam eden bebeklik yutkunmaları, süt dişleri üzerinde yıkıcı etki meydana getirip, çenelerin ön bölgede birbirinden ayrılmasına neden olabiliyor. Ortodonti Uzmanı Dr. Kıvanç Cebesoy, “Bu durumun devam ettiği 6–7 yaş çocuklarda şahlanmış gibi duran ön kesici dişler, asimetrik bir çene görüntüsüne neden olurken, çocuğun ısırmasına izin vermeyecektir. Ayrıca, konuşma sırasında ş, s, t gibi bazı harflerin telaffuzunda güçlük yaratacaktır. Anneler genellikle çocuklarının çekirdek gibi kabuklu yemişleri yiyemediklerinde durumu fark ederler. Bu dönemde yapılacak dil egzersizleri ile problem 1 ay gibi kısa sürede çözülür" diye konuşuyor.

Alıntı : ntvmsnbc.com

8 Nisan 2012 Pazar

Sağlık Bakanlığı Taşra Teşkilatı İle ilgili son gelişmeler

2 Nisan 2012 itibariyle tüm Türkiye'de yeni sisteme geçildi.İl müdürlükleri ; il sağlık müdürlüğü , il halk sağlığı müdürlüğü ve kamu hastane birlikleri olarak 3'e ayrıldı.Bu mevkilere atamalar başladı.Atananlar gelinceye kadar görevleri il sağlık müdürleri tarafından vekaleten yürütülüyor.Bu arada kurumlar da personel paylaşımlarını yaptı ve bakanlık buna göre gerekli değişimleri gerçekleştirdi.

İlçelerde ise ilçe sağlık müdürlükleri kuruldu.Ancak bunların personel sayısında beklenildiği gibi artış yok.Eskiden il müdürlüklerinde olan görevler birleştirilerek sorumlulara dağıtılcak.Nüfusa göre ortalama 2-3 doktor , 2-3 hemşire , tıbbi sekreter ve toplum sağlığı eknisyeninden oluşan kadrolar planlanıyor.İlçe sağlık müdürlüğü görevleride vekaleten TSM Sorumlu Hekimi tarafından yürütülüyor.

Son aşamada boş kalan kadrolar için il içi atamaların açılması planlanıyor.Ayrıca geçici görev ile çalışanların 2012 sonuna kadar görevlerine devam etmesi söz konusu.Artık geçici görevleri birimler değil , personel şube yapacak.İhtiyacı olan birimler sadece kişiyi ve ihtiyaç süresini bildirecek.Geri kalan ayrıntılar ve süre ,personel şubesi tarafından yapılcak.Bu görevlendirme geçici görev veya kadronun nakli ile görvelendirme şeklinde olabilecek.

Döner sermaye konusuna gelince.Bu ayrılmadan en çok TSM etkilenecek.Çünkü 112 gelirinden de pay alan TSM , artık bu payını kaybedecek ve döner seramayede düşüş yaşayacak.112 ve hastanelerde ise, eski alınan miktarlar devam edecek.

30 Mart 2012 Cuma

6 yaş altındaki çocuklara öksürük şurubu önerilmiyor

Dünyada öksürük şurupları tartışılmaya başlandı. Belçika hükümeti yeni aldığı kararda çocuktaki ciddi hastalıkları perdelediği ve yaşam kalitesine herhangi bir katkısı da bulunmadığı için 6 yaş altındakilerin reçetelerine öksürük şuruplarının yazılmasını yasakladı. Türk doktorlar da artık şurupları kolay kolay reçetelerine yazmadıklarını söylüyor.

* Prof. Dr. Aykan Canberk/ İstanbul Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi: Çoğu öksürük şurubunda dextromethorphan gibi balgam söktürücü fakat aynı zamanda kişide uyku eğilimi yaratan katkı maddesi var. Fenilpropanolamin ve türevleri gibi boğazda ve burunda ödem giderici, sempatik sistemi etkileyebilen katkı maddesi var. Bu da küçük çocukta çarpıntı, terleme, huzursuzluk, uykusuzluk gibi yan etkilere sebep oluyor. Bazı şuruplara ise öksürük refleksini azaltmak, gıcıktan koruyarak öksürük krizlerini önlemek amacıyla kodein katılmıştır. Ancak boğmaca dışında kullanılması sorunlar yaratabilir. Bu karar çok doğru bir karardır. Çocukların olduğu kadar koroner kalp hastalığı, hipertansiyon ve şeker hastalığı olan yetişkinlerin de bu ilaçları kullanmamaları gerekiyor.

* Prof. Dr. Ahmet Nayır/ İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Uzmanı: 18 ayın altındaki çocuklara, gripte öksürük şurubu verilmez. Bu şuruplarında adrenalin türevleri etken maddeler var. Ailenin zorlamasıyla yazıyorduk. Belli bir dönem ödemi kurutuyor. Ama ilaçların içinde 12 tane etken madde olması önerilen bir şey değil. Ağrı kesici, ateş düşürücü, antihistamikler gibi... Vitamin, parasetamol ve istirahat vermek zaten yeterli. Gribi ilaçlarla değil; burun damlası, buğu, ateş düşürücü ile kesmek lazım.

Prof. Dr. Hilal Mocan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı:
Öksürük şurubu beyin üzerinde etkili olur

Öksürük doğal bir şeydir. Öksürük şuruplarının bir çeşidi beyin üzerinde etkili olur. Diğeri de balgamı parçalayıp artırır. Çocukta koyu renkli balgam varsa, şurup günde 1-3 kez olacak şekilde balgamı yumuşatma şeklinde kullanılabilir. Biz buna balgam söktürücü diyoruz. Bu, balgamın akciğere çökerek bataklık yapma riskini azaltır. 5-10 gün ilaç kullanmak iyi değil. Şimdi doğal maddelerden oluşan şuruplar var. Bunlar kullanılabilir.


Alıntı : Sabah

27 Mart 2012 Salı

TRT Haber'i cinler sardı

TRT Haber kanalında 25 Mart 2012'de yayınlanan “Büyük Takip” adlı araştırma programında ; konu istihbarat örgütleri ve istihbarat teknikleri olurken, programa damgasını istihbarat tekniği olarak “cinler” damga vurdu.

"Ruslar denizaltılarla cinler aracılığıyla istihbarat sağlıyor"

Devlet Televizyonu TRT Haber’de yayınlanan Büyük Takip adlı programda büyük skandal. Her hafta çeşitli konularda dosya haberler hazırlanan programın bu haftaki konusu istihbarat örgütleri ve istihbarat teknikleri oldu.

TRT Haber kanalında 25 Mart Pazar günkü konusu ise istihbarat örgütleri ve istihbarat teknikleri oldu. İlahiyatçı yazar Mehmet Şeker ve yazar Ömer Özkaya “cinleri” ve istihbarattaki “rollerini” anlatırken, programda şu ilginç tespit yer aldı: “CİA ve Mossad’ın bu alanda (cinler) çalışmaları var. Ancak metafizik yoluyla istihbarat elde etme konusunda en tecrübeli örgüt Rusların KGB’si… Rusların denizaltılarla cinler aracılığıyla istihabarat sağladığı biliniyor.”

"NASA üyesi Özal'ın yardımcısından uydular için cinci hoca istiyor"

Programın ilginçlikler KGB ve cin ilişkisi ile sınırlı kalmazken, yazar Ömer Özkaya, Turgut Özal’ın yardımcılarından ve eski DP Genel Başkanlarından Yalçın Koçak’ın yaşadığını bir olayı anlatıyor: “Koçak’ın yanına bir gün bir Amerikalı referans ile geliyor. ‘Yalçın Bey, ben NASA’da çalışıyorum. Sakarya’da tanıdığınız bir hoca varmış beni ona götürür müsünüz’ diyor. Konuyu soran Yalçın Bey’e gelen Amerikalı, ‘Bizim uzayda birçok uydumuz var ve bunlar zaman zaman bozuluyor. Sakarya’daki hocaya uyduların tamirinde cinleri kullanabilir miyiz onu soracağım’ diyor.”

Alıntı : Medyatava

24 Mart 2012 Cumartesi

GSS gerçeği ile tanışma

Dokuz yıldır süren 'sağlıkta dönüşüme' geniş halk kitlelerinin desteğini sağlayan 'promosyon döneminin' bittiğini, ilköğretimde parasız yatılı ve burslu okuyan öğrencilerin bile muayene ve ilaç katılım payı ödeyecek olmasıyla anlaşılmıştı.

Önceden 'sağlık yardımları okullarınca karşılanan' ilköğretim ve ortaöğretimdeki parasız yatılı, burslu öğrencilerin sağlık masrafları, 1 Ocak itibarıyla 'çocuklara' yüklenmişti.

Yani devletin sağlık hizmeti vermekle mükellef olduğu çocuklar, ilkokul çocukları dahil 'sağlık hakları' katkı payına dönüştürülmüştü.

Her gün yeni bir 'paralı sağlık' uygulamasının tebliği yayınlanırken en son özel hastanelerde hastalardan alınacak farkın yüzdesi de 90'lara çıkmıştı.

Böylece 'Bütün vatandaşlara bütün hastanelerde parasız sağlık hizmeti' kampanyası misyonunu bitirirken, bu popülist söylemin paravanlandığı sağlık sistemindeki köklü değişikler de tamamlanmıştı.
Artık şirketleşmiş ve kalitesine göre sınıflanmış kamu hastaneleri, başhekimlerin yerini alan CEO'lar, çalışma güvencesi kalmamış 120 bin hekim, tamamen taşeronlaşmış 300 bine yakın sağlık emekçisi ve kapılarını faturalarını ödemeyecek hastalara kapatan özel hastaneler, GSS prim borcu olduğu için hizmet alamayan hastalar ve tasfiye edilmiş koruyucu sağlık hizmetleriyle Türkiye'de büyük bir sağlık piyasası kurulmuştu...

Hatta bu piyasaya yabancı doktor ve hemşire ithalatının önü açılarak ücretlerin daha da kırılması sağlanırken performans odaklı ücret sisteminin bol bulamaç tetkik ve tahlile alıştırdığı vatandaşlar için hizmet almanın bedeli her geçen gün kabarıyordu...

Sağlığın piyasalaştırma sürecini maskeleyen 'vatandaş çok memnun' etkili PR'ının maliyet bilançosunda 7 kat artan tedavi giderleri, 4 kat artan ilaç harcamaları, rekor sayıda ameliyat sayısı yer alıyordu.

Sağlık kavramını tamamen 'tetkik, tedavi, ilaca' indirgeyerek koruyucu sağlık hizmetlerini unutturan popülist sağlık politikası da halk tarafından iyice benimsenmişti.

Ama vatandaş için ilaç katılım payı, muayene katılım payı, reçete katılım payı, eş değer ilaç katılım payı ve 35-212 TL arasındaki GSS primiyle artık 'sağlık hizmeti' küçük bir meblağ değildi.

Vatandaş GSS kapsamında olmasına rağmen tüm aşamalarında para ödediği 'hasta pazarının' abone müşterisi olmuştu.

Aile hekimlerinin yazdıkları reçete dahil üç kalem ilaca kadar 3 TL, üç kalemden fazla her bir kutu için 1 TL de, halkın 'akıllı ilaç kullanımı' için uygulandığı söyleniyordu.

Asgari ücret alan, sürekli ilaç kullanan kronik kalp, şeker hastaları ve kanser hastaları da ilaçlarına katkı payı ödemek zorundaydı.

Bakanlığın yayınlandığı Sağlık Uygulama Tebliği ile acil servislere açılan kapı da kapanıyor ve 'herkes kamu, özel hastaneden acil hizmeti alır' propagandasının da sonu geliyordu.

Bundan sonra acile giden hastanın durumunu doktor değerlendirip 'acil bulmazsa' katılım payı ve ilave ücretler tahsil edilecekti.

Ayrıca SGK, kamu ve özel hastanelerin acil servislerine giden hastalar eğer 'yeşil alan muayenesi' kapsamına giriyorsa ve SGK'ya prim borcu varsa fatura bedelleri de ödenmeyecekti.

Açıkçası GSS primini ödeyemeyenler acil sağlık hizmeti alamayacak ve sağlık sisteminden dışlanacaktı.

Hasılı ne diyelim ki 'sağlıkta dönüşüm' tam da böyle bir şeydi... Ne yazık ki promosyonlar bitmişti..

Alıntı: AKŞAM - Nihal KEMALOĞLU

22 Mart 2012 Perşembe

Şimdiye Kadar Yedik; Ama Artık Yemezler!

Son zamanlarda giderek şiddetlenen GDO tartışmaları ilginizi çekmiştir. Biyogüvenlik Kurulu tarafından onaylanan genetiği değiştirilmiş organizmalar et, süt ve yumurta halinde evlere giriyor. Bu durumu değiştirmek isteyen Yemezler kampanyası da geçtiğimiz yıl “Seninki Kaç Santim” kampanyasıyla balıkları kurtarmış olan Greenpeace tarafından düzenlenmiş.

Onay bekleyen 42 GDO türünün ülkemize girmesini istemeyenler hala zaman varken aşağıdaki linkten imza atarak kampanyaya katılabilir.

www.yemezler.org/?ref=199883

Konuyu daha fazla merak edenler içinse Greenpeace tarafından hazırlanmış bir de video bulunuyor:

#yemezler


Bir bumads advertorial içeriğidir.

8 Mart 2012 Perşembe

TEB: Raporlu hastalar da ilaçlar için katkı payı ödeyecek

 Türk Eczacıları Birliği (TEB) Merkez Heyetinden yapılan yazılı açıklamada, dün akşam Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından İntibak Yasası'nın onaylandığı belirtildi.
   
''İçeriğinde emeklileri olumlu yönde etkileyeceğini düşündüğümüz düzenlemeler bulunan İntibak Yasası, aynı zamanda bazı olumsuz durumları da içeriğinde barındırmaktadır'' ifadesine yer verilen açıklamada, ilaçta katılım paylarının yüzde 1'e kadar düşürülmesinin ''ilk bakışta ilaçlardan katılım payı alınmayacakmış gibi görünmesine rağmen katılım payından muaf tutulan kronik rahatsızlığı bulunan hastalardan da katılım payı alınmasının önünü açacak bir uygulama'' olduğu ileri sürüldü.
   
Açıklamada, şunlar kaydedildi:
     ''Sürekli ilaç kullanması gereken kronik hastalık sahibi raporlu hastalar, maddi olarak çok yüksek meblağlara denk düşen ilaçlarının belirli bir kısmını ceplerinden ödeyerek almak zorunda kalacaklar. Asgari ücretle geçinmek durumundaki kanser, şeker, tansiyon ve kronik rahatsızlığı bulunan hastaların öngörülen bu katılım payını ödeyecek olmaları biz eczacıları şimdiden endişelendirmiştir.''
  
     -''Sağlık, yaşam hakkının ayrılmaz bir parçasıdır''-
  
     Anayasanın 56. maddesinin, herkese sağlıklı bir yaşam hakkına sahip olduğunu ifade ederek, bireylerin beden ve ruh sağlığının korunması ve toplum sağlığının geliştirilmesini devletin güvencesi altına aldığı bildirilen açıklamada, şu görüşlere yer verildi:
 
   ''Sağlık hakkı aynı zamanda anayasanın 17. maddesinde yer alan ve evrensel ölçekte temel haklar arasında sayılan yaşama hakkının ayrılmaz bir parçası ve ön koşuludur. Bu anlamda raporlu hastaların ilaçlarından da katılım payı alınmasına ilişkin düzenleme, anayasanın söz konusu hükümlerine ve temel insan haklarına aykırı olduğu gibi, insan hayatını ve halk sağlığını ciddi biçimde tehdit edecek sonuçlara gebedir. Zira söz konusu kronik hastaların yaşamlarını sürdürebilmeleri bu ilaçları temin edebilmelerine bağlıdır. İnsan hayatı gibi büyük önem arz eden bir hususta, sadece tasarruf hedefi çerçevesinde ekonomik kriterler baz alınarak düzenlemeler yapılması sağlık hakkının özünü zedeleyen bir yaklaşımdır.
   
Raporlu hastalardan katılım payı alınmamasının amacı; sürekli ilaç kullanmak zorunda olan ve pahalı olması nedeniyle mali bakımdan bu yükü taşıyamayacak olan ağır kronik hastaların ilaç harcamalarının Anayasa'nın 2. maddesinde ifadesini bulan Sosyal Devlet anlayışının gereği olarak kamu tarafından karşılanmasıdır.''
   
TEB olarak, bu düzenlemeden bir an önce vazgeçilmesini talep ettikleri belirtilen açıklamada, şu ifadeler kullanıldı:
     ''Sağlığa ilişkin kararlarda Sağlık Bakanlığının tekrar asli karar organı haline gelmesi, sağlık alanının vazgeçilmez bileşenleri olarak kamusal görev ifa eden sağlık meslek örgütleri ve sağlık hakkı çerçevesinde faaliyet gösteren diğer sivil toplum örgütleri ile hareket etmesi; halk sağlığını gözeten bütünsel, gerçekçi ve ortak politikalar geliştirmesi gerektiğine inanıyoruz.'

Alıntı : medimagazin

5 Mart 2012 Pazartesi

Daha fazla ilaç harcamaktayız

AİLE HEKİMLİĞİ İLE  BU SAYILARIN  DÜŞECEĞİ  ÖNGÖRÜLMÜŞTÜ.SEVK ZİNCİRİ  OLMAYINCA VE  ACİLLER  ÜCRETSİZ  OLUNCA  BU KADAR OLUYOR SAĞLIKTA  DÖNÜŞÜM...

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, MHP İstanbul Milletvekili Durmuşali Torlak'ın soru önergesine verdiği yanıtta Sağlık Bakanlığı'nın mevcut finansal kaynaklarının etkin ve verimli kullanılması sağlanarak, sınırlı kaynakların israfının önlenmeye çalışıldığını açıkladı. Bakan Akdağ bu kapsamda yapılan çalışmalardan şu örnekleri verdi: "2004-2011 yılları arasında ilaç fiyatları 250 kez düşürüldü. Referans fiyat uygulaması ile ilaç fiyatlarında yüzde 80'e varan oranlarda düşüş sağlandı. İlaçlarda KDV oranı yüzde 8'e düşürüldü. İlaçta orijinal bir ürünün jeneriği piyasaya çıktığında ürünün fiyatı mevcut fiyatın yüzde 60'ını geçemez kuralı getirildi. Reçetelerden ilaçlar için en ucuz eşdeğer ilacın yüzde 15 fazlasına kadar olan ürünlerin karşılığının ödenmesi kuralı getirildi."


Bakan Akdağ bu önlemlerin sonucunda 2002 yılında 699 milyon kutu ilaca 13.4 milyar TL ödenirken, 2011 yılında 1.7 milyar kutu ilaca karşılık 15.8 milyar TL ödendiğini, ilaç kutu sayısında yüzde 147 artış olurken yapılan harcamalardaki artışın yüzde 19'da kaldığını söyledi.

Haber: ANKA

Siberkondriya veya hipokondriak hastalar...

Bazı hastalar, muayene sırasında doktor şikâyetlerini sorduğunda, kendi koydukları teşhisi söylüyor ve bunun kaynağı olarak da internette yaptığı araştırmayı öne sürüyor.

Geçtiğimiz on yıl boyunca, internet kullanarak sağlıkla ilgili bilgilere ulaşan insanların sayısı giderek artış gösterdi. Ancak geçen bu zaman süresince doktorlar, hastaların internette okuduklarına dayanarak sağlıklarıyla ilgili duydukları endişelerde de artış olduğunu gözlemliyor. Bu durum, yeni bir kavramın doğmasına neden oldu: Siberkondriya.

Bu kavram, kişilerin sağlık ve tıpla ilgili internet sitelerinde okudukları bilgilere dayanarak sağlıklarıyla ilgili endişeye kapılmaları olarak tanımlanıyor.

Doktorlar, siberkondriya vakalarındaki artışın insanların internet kullanımındaki artışa bağlı olduğunu ve bunun şaşırtıcı olmadığını ifade ediyorlar. Mayıs 2011 tarihinde gerçekleştirilen bir ankette, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ndeki internet kullanıcılarının yüzde 72’sinin arama motorlarını kullandığı saptandı. Arama motorlarının kullanım durumu 2002 yılında yapılan bir başka ankette yüzde 52 düzeyinde idi.

2010 yılında yapılmış olan bir başka ankete göre, 10 Amerikalı’nın 8’i internet kullanarak sağlık bilgilerine erişmeye çalışıyor. Bu şekilde sağlıkla ilgili bilgi araştıranların birçoğu da çok ciddi sağlık problemleri olduğu kanısına varıyorlar. 2008 yılında 515 “Microsoft” çalışanının katıldığı bir ankette, katılımcıların onda dokuzu en az bir kere, kendilerinde saptadıkları temel semptomlara dayanarak internet üzerinde arama yaptıklarını ve bu sırada çok daha ciddi sağlık sorunlarına yöneldiklerini ifade etti.

Northwestern Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Bölümünde çalışmakta olan Dr. Rahul Khare, internetin genel anlamda çok zengin bir bilgi kaynağı, doğal olarak da birçok tıbbi bilgi içeriği olduğunu söyledi. Khare, insanların sağlık sorunlarını giderek artan oranda internette araştırdıklarını da sözlerine ekledi.

Hastaların internet kullanarak kendilerine teşhis koymaları, doktorların hastalarını sağlık sorunlarıyla, özellikle de kronik hastalıklarda daha fazla ilgilenmeye teşvik ettikleri dönemde artış göstermeye başladı. Bazı sağlık çalışanları güvenilir internet kaynaklarından tıbbi sorunlarla ilgili bilgi edinmenin hastalar için olumlu bir adım olduğunu, zira bu durumun hastaların bilinçlenmesine katkı sağladığını söylüyorlar. Bu durumda bazı sık görülen hastalıklarda (akut apandisit, boğaz enfeksiyonu gibi) hastaların kendi teşhislerini koydukları da ifade ediliyor.

Ancak, daha sıklıkla birçoğu güvenilir olmayan sağlıkla ilgili internet sitelerinin hastaları yanlış yönlendirerek çok ciddi sağlık problemleri olduğunu düşünmelerine sevk ettiğine dikkat çekiliyor. Bu durumda hastanın anksiyetesinin arttığı, gereksiz bir sürü testlerin yapıldığı ve komplikasyonların görülme ihtimalinin arttığı da ekleniyor.

Siberkondriya, doktorların hastalarına muayene sırasında ayırdıkları sürenin artmasına neden oluyor. Doktorlar, bu durumdaki hastalarına sağlık durumlarıyla ilgili açıklama yapmaya daha fazla süre ayırmak zorunda kalıyorlar.

Alıntı : medimagazin

Neden HEKİMLİK yapıyorum?

HER SATIRINA KATILIYORUM. ANCAK  BU  SORUNLARIMIZA  ÇÖZÜM  OLMUYOR.. 
    
Mezopotamya Uygarlıkları’nda hekim saray dışında verdiği hizmetten elde ettiği gelirle geçinirdi, hekimler serbest meslek erbabıydı, fırıncı, hancı veya mimar ile ekonomik anlamda aynı statüde idi, devlet memuru değildi, saraydan her hangi bir ücret almazdı.
 
Yunan tarihçi Diodorus Sicilusun yazdıklarına göre, Mısır Uygarlığı’nda savaş zamanlarında ve Mısır toprakları içindeki seyahatlerinde hastalara ücretsiz tedavi yapılmaktadır. Çünkü burada doktorlar devletten para almaktadır. Devlet adamı ve hekim İmhoetep’in buyrukları arasında “hastanın ödeme gücünü üstünde ücret istenmeyeceği” vurgulanır ki tarihte ilk yazılı kanundur.
 
HammurabiKanunları’na göre, bir hekim soylu bir kişinin kırık kemiğini tedavi etmişse, kendisine 5 gümüş şekel ödenecek, fakat eğer hasta soylu kişi değilse ücret 3 şekel olacaktır. Eğer bu kişi soylu kişinin esiri ise, hekime 2 şekel verilecektir. Kanunun 215. maddesinde doktorun büyük bir operasyon gerçekleştirmesi ya da bir göz hastalığını iyileştirmesi halinde, 10 şekelleödüllendirilmesi gerektiği belirtiliyordu. Hasta, özgür biriyse 5 şekel, köleyse, efendisi onun adına 2 şekel öderdi. Cerrahi operasyonlar için ödenecek ücretler daha yüksekti. 1 şekel, 16.5 gr gümüşdemekti, 10 şekele bir ev, tarla veya vasıflı bir köle alınırdı. Bir inek 7 şekel, bir at 20 şekel, bir kıymetli elbise 30 şekel idi. Bir yapı ustası yılda 8 şekel kazanırdı.
 
Herodot, tarih kitabında Kroton’lu Demokodes isimli hekimin yılda 1 talent kazandığını yazar. 1 talent, 26.2 kg kadar olup yaklaşık 6000 drahme’dir. Drahme ise bir avuç dolu obolosolup bir obolos ise takasta kullanılan bakır çubuktur. Antik Anadolu’da, İyonya’da bir mimar günde 1.5-2 drahme , kitap yazıcısı beş günde yazabildiği 1000 kelimeye 20 drahme alırdı. 50 kg buğday 8 drahme, bir öküz 60 drahme bir ev 3000 drahme idi. Kaba bir hesapla o dönemde bir hekim yıllık kazancıyla 100 öküz veya 2 ev alabilirdi. Bu günkü rakamlarla 1 gümüş talent 300.000 $, 1 altın talent 1 milyon $ olarak hesaplanmaktadır.Asklepion’larda iki çeşit hekimlik vardı, özel ve kamu hekimliği. Özel hekimlikte hastaya hekim kendi evinde bakar ve bir ücret alırdı, kamu hekimliğinde ise “iatreion” veya “taberna” denen mekanlarda hasta bakılır, hekimlerin maaşları yönetimce belirlenirdi, bu hekimlere “iatros demosios” denir ve ücretleri “iatrikon” denen bir vergi ile halktan sağlanırdı, hastadan ayrıca bir ücret talep edilmezdi. Bunun yanı sıra hasta Asklepion’dan çıkmadan önce mali durumuna göre hekime hediyeler verirdi. Zenginler domuz, koyun ve en makbul olarak da horoz sunarken fakirler ise ayakkabılarını, şarap veya yulaflı kekler hediye ederlerdi. Çok fakirlerden ise bir tutam saç veya Asklepion’u yüceltici bir şarkı söylemesi istenirdi. Özel hastaların para ödemeleri taksitlendirilebiliyordu ancak ödeme bir yılı aşamazdı.
 
15.yy da Rönesans’ta, Floransa’da hekimler ve baharat tüccarları “Medici Especiali” adında bir lonca kurmuşlardır, böylece soyluluk ve soylu meslek kavramı para kazanma karşısında kaybetmiş, dönemin egemen ve güçlü meslekleri para getiren işlerde ortak loncalar kurmuşlardır. Baharatçılar ve doktorlar elele, sağlıklı günlere (!). Sanatçılar da bu loncaya sağlıkçılara olan yakınlıkları nedeniyle 2. dereceden kabul edilmişlerdir. Kara mizah kısaca.
 
Bu arada doktorlara Anadolu ve Helen’de “iatros”, Roma’da “medici denildiğini hatırlatalım ve Roma imparatoru Vesparian’ın (MS 79) ve devamında Hadrianus’un (MS 117) doktorları askerlikten, Antonius Pius’un (MS 159) ise hekimleri vergiden muaf tuttuklarını bir dipnot olarak verelim.
 
Anadolu Selçukluları’nda hekimlik serbest meslek uygulaması biçimindeydi. Hekimler yaptıkları hizmet karşılığında halktan ücret alırlardı, bu hekimlere devletin desteği yoktu. Bunun yanı sıra sağlık hizmeti sunan vakıflar kurulmuştu, buralarda sağlık hizmetleri halka ücretsiz sunulurdu, bu vakıflar harcamalarını dükkan, hamam, çarşı gibi gelir getiren öz kaynaklarından sağlarlardı.
 
Günümüzde hekim kazançları yazımızın konusu değil, zaten ülkemizdeki hekimlerin büyük bir çoğunluğunun kazancı yazmaya değer değil.
 


Tıbbı seçmek için en önemli neden insanlara yardım etmek için hekimliğin en uygun meslek olmasıdır, zengin olmak için doktor olmayı, bunun için tıp eğitimi görmeyi ilk başta düşünmez insanlar. Ancak uzun ve zorlu ve bir o kadar da masraflı bir eğitimden sonra hekim diğer insanlardan farklı bir konuma ulaşmış olsa da, yine de hayatını kazanmak zorundadır. Tıbbın dışında mesleğin ticari yönüyle tanışır hekim ve eğitimine başlarken var olan ideallerinden bir kısmı bu süreçte yitirilir. Bu istenilmeyen, hedeflenilmeyen bir durum olsa da maalesef yaşanılandır, gerçektir. Ancak bir ironiyi de beraberinde yaşıyoruz. Şöyle ki; iyi para kazanan hekimin vicdanı para yönünden rahatsız olmaz çünkü kötü hekimin para kazanamayacağına inandığından kendisinin “iyi hekim” olduğuna inanır ve rahatlar. Meslekten para kazanmayı hedeflememiş ve kazanamamış iyi hekimlerin var olduğunu düşündüğümüzde pek de doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır bu yargının. Hekimlikte iyilik ölçüsü kazanılan para olamaz. Tıp bir sanattır, iyileştirme sanatıdır, hekim de bu sanatı başarıyla uyguladığı ölçüde iyi hekimdir.


Alıntı : Doç.Dr.Faik ÇELİK, TIPaTIP

25 Şubat 2012 Cumartesi

Özelde çalışan doktor muayenehaneyi kapatsın!!

İl Sağlık Müdürlükleri tarafından özel sağlık kuruluşlarına gönderilen yazılarla, muayenehanesi olan aynı zamanda özel hastane ve tıp merkezi gibi özel sağlık kuruluşlarında çalışan hekimlerin iki yerde birden çalışamayacağı bildirilmiştir.

İzmir İl Sağlık Müdürlüğü tarafından bir özel hastaneye gönderilen yazıda, hastanede çalışan aynı zamanda muayenehanesi olan hekimlerin isimleri listelenmiş ve bu hekimlerin hastanedeki görevlerine devam edebilmesi için muayenehanelerini kapatması, muayenehane faaliyetine devam edecekse hastanedeki görevinden ayrılışının yapılması gerektiği belirtilmiştir.

Bu yazıda ayrıca, 10.11.2011 tarihine kadar hekimlerin hastaneden ayrılışının yapılması veya muayenehanelerini kapatmaları gerektiği bildirilmiştir.

İzmir İl Sağlık Müdürlüğü’nün bu işlemine karşı, özel hastanede çalışan hekimler adına İzmir Tabip Odası Hukuk Bürosu tarafından dava açılmıştır. İzmir 3. ve 4. İdare Mahkemesi tarafından yapılan yargılamalar sonucunda, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü işlemlerinin yürütmesinin durdurulmasına karar verilmiştir.

Kararda; Anayasa Mahkemesi’nin Tam Gün ile ilgili verdiği karara atıf yapılarak şu gerekçelere yer verilmiştir.

“….Anayasa Mahkemesince söz konusu düzenlemenin iptali ile hekimlerin anılan maddede üç bent halinde sayılan sağlık kurum ve kuruluşlarından yalnızca birinde çalışabileceği yolundaki kısıtlamanın ortadan kaldırıldığı, dolayısıyla hekimlerin söz konusu sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışmalarına ve özel muayenehane açmalarına imkan tanındığı açıktır.
Öte yandan, maddenin üçüncü fıkrasında yer alan “ikinci fıkranın her bir bendi kapsamında olmak kaydıyla birden fazla sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışabilir” ibaresinin Anayasa Mahkemesi’nin sözü edilen iptal kararı ile birlikte değerlendirilmesi sonucunda, özel muayenehaneler sağlık kurum ve kuruluşu olmadığı için ( c ) bendi kapsamında sayılamayacağından, özel muayenehane işleten bir hekimin aynı zamanda (a), (b), ( c ) bentlerinde sayılan sağlık kurum ve kuruluşlarının birden fazlasında da mesleğini icra edebilmesinin önünde hukuki bir engel bulunmadığı sonucuna varılmaktadır.
Yukarıda alıntısı yapılan Anayasa Mahkemesi karar gerekçesi ve yapılan açıklamalar karşısında, hekimlerin özel hastanede çalışıp aynı zamanda muayenehane işletmelerinin önünde hukuken bir engel bulunmadığı açıktır.
Bu durumda, İzmir Özel Gazi Hastanesinde çalışan ve aynı zamanda muayenehane işleten davacının hastanedeki görevine devam edebilmesi için muayenehanesini kapatması, aksi takdirde hastaneden ayrılışının yapılması yolundaki dava konusu işlemde mevzuata ve hukuka uyarlık bulunmamaktadır.”

Daha önce yaptığımız değerlendirmelerde de vurguladığımız üzere, Sağlık Bakanlığı ve İl Sağlık Müdürlüğü’nün Anayasa Mahkemesi kararını ısrarla yanlış yorumladığı ve uyguladığı açıktır. Hekimlerin çalışma alanlarını sınırlayan Tam Gün düzenlemeleri hakkında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen gerekçeli karar ve Danıştay 5. Dairesi’nin değerlendirmeleri birlikte değerlendirildiğinde, muayenehanesi olan hekimlerin özel hastanelerde çalışmasının kısıtlanması hukuka ve yargı kararlarına açıkça aykırıdır.

Benzer nitelikte birçok yargı kararı, İzmir, İstanbul, Ankara ve Denizli gibi illerde verilmiştir. Yargı kararlarının bağlayıcılığı ve gerekçeleri ile birlikte uygulanması gerekliliği karşısında, Sağlık Bakanlığı ve İl Sağlık Müdürlüğü’nün hekimlerin mağdur olmasını engelleyici çözümler üretmesi gerektiği açıktır.

İzmir İl Sağlık Müdürlüğü tarafından özel hastanelere gönderilen 17.01.2012 tarihli, 6325 sayılı yazı ile Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarında yer verilen gerekçelere aykırı şekilde yeni uygulamalar yapılarak hekimlerin özel sağlık kuruluşlarında çalışmalarını kısıtlayıcı uygulamalara gidilmektedir.

Yargı kararları, gerekçeleri bir bütündür. İdarenin yargı kararlarını yorumlama ve gerekçelerini dikkate almama hakkı ve insiyatifi bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve yerel idare mahkemeleri tarafından verilen birçok karara rağmen, hekimlerin özel sağlık kuruluşlarında çalışmalarını kısıtlayıcı düzenlemeler ve uygulamalar iyiniyetli değildir.

Özel sağlık kuruluşlarında çalışan hekimlerin çalışma alanlarına ilişkin kısıtlayıcı uygulamalar Oda’mızca değerlendirilmekte olup bu düzenlemelere karşı da en kısa süre içinde yargı yoluna başvurulacaktır.

Alıntı: izmirtabip.org