12 Temmuz 2012 Perşembe

Noter tasdikli torpiller , mahkeme tarafından iptal edildi

“Noter tasdikli torpil skandalı” karara bağlandı. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi akademik kadrolarına yapılan ‘torpilli atamalar’, Ankara 5. İdare Mahkemesi tarafından iptal edildi. Ankara Tabip Odası tarafından açılan dava ve alınan sonuç, yükseköğretim kurumlarındaki kadrolaşma açısından emsal niteliğinde. 

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi tarafından geçen yıl ocak ayında, tıp fakültesine 35 akademik personel alınması için ilan verilmiş ancak aranan şartların “kişiye özel” belirlendiği yolunda Ankara Tabip Odası ve Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası’nın itirazı olmuştu. Detaylı bir çalışma yürüterek ilanda tarif edilen isimleri tek tek saptayan ATO ve SES, daha başvuru süresi dolmadan “yeni üniversiteye atanacaklar” listesini hazırlayarak notere onaylatmıştı.

Dava süreci karışmıştı

İki meslek örgütünün hazırladığı 32 kişilik listesinin 31’inin ilan edilen kadrolara atanması üzerine ATO, söz konusu atamaların iptali için yargıya başvurmuştu. ATO davayı açtığı Ankara 5. İdare Mahkemesi’ne atamaların yürütmesini durdurmuş; ancak Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nin karara itirazını değerlendiren Ankara Bölge İdare Mahkemesi Ağustos ayında verdiği kararla “ATO’nun dava açma ehliyeti yok” diyerek, yerel mahkemenin yürütmeyi durdurma kararını kaldırmış ve atamalara yeşil ışık yakmıştı.

Ehliyeti yok iddiasına “itibar edilmedi”

Son olarak Ankara 5. İdare Mahkemesi 09 Nisan 2012’de davayı esastan karara bağladı ve atamaları iptal etti. Mahkeme ayrıca, ATO’nun “tabipliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak” amacıyla ve “mesleğin haysiyetini ve meslektaşlarının hukuk ve menfaatlerini diğer makamlar nezdinde savunmak” göreviyle kurulmuş bir meslek örgütü olduğunun altını çizerek, bu durum karşısında dava açma ehliyetine sahip olduğuna hükmetti.

‘Keyfi ve kişiye özel’ atamalara iptal 

YBÜ öğretim üyesi alım ilanının ‘subjektif, keyfi ve kişiye özel’ olduğunu belirten Mahkeme, atamaların tümünün iptaline karar verdi.  Gerekçeli iptal kararında; bu koşulların “bazı kişileri tarif eder mahiyette olduğu, böylece objektif değerlendirme imkanın ortadan kalktığı, ilana sadece oldukça spesifik olarak belirlenen şartlara haiz kişilerin başvuru yapabildiği“, bu nedenle koşulların “keyfi ve kişiye özel bir nitelik taşıdığı” tespitinde bulunuldu. Mahkeme kararında, kadroya atanacak 31 ismin ATO tarafından önceden bilinip tespit ettirilmiş olmasını da, işlemin kişiye özel oluşunun bir göstergesi olarak ayrıca vurguladı.

Kriterler subjektif

Kadroların kimisi için 10 kimisi için 8 kimisi için 5 yıl profesörlük şartı getirilirken bazı kadrolar için ‘üst düzey sağlık idareciliği’, bazıları için de ‘sağlık idareciliği’ bazıları için “klinik yöneticiliği” gibi kriterler ilan edildiğine dikkat çeken Mahkeme kararında, bu koşulların “subjektif” “denetlenebilir olmaktan uzak” ve “eşitlik ilkesini ihlal eder” nitelikte olduğu da ifade edildi.

Alıntı: hekimpostasi.org.tr

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Tamamlayıcı sağlık sigortası huzurlarınızda...

 PARAN KADAR SAĞLIK SİSTEMİNİN AYAK SESLERİ GELİYOR.DİKKAT EDİLİRSE HERŞEY AÇIK UÇLU OLARAK  CEVAPLANMIŞ...


Tamamlayıcı Veya Destekleyici Sağlık Sigortası Uygulaması Hakkında Yayınlanan Genelgeye İlişkin Bilgilendirici Duyuru

 28 Haziran 2012 tarihinde Kurumumuz tarafından yayınlanan 2012/25 sayılı  Genelge ile Tamamlayıcı veya Destekleyici Sağlık Sigortası ile ilgili düzenlemeler yapılmıştır. Konu ile ilgili olarak Genelgeye ilişkin açıklayıcı soru ve cevaplar aşağıda yer almaktadır.

Soru: Tamamlayıcı Sağlık Sigortası (TSS) nedir?
Cevap: Kurum tarafından kapsama alınmayan, kapsama alındığı halde kısmen  karşılanan, yani cepten ilave ücret ödenmesi yapılan ya da bireylerin daha yüksek standartlarda sağlık hizmeti talep ettiği durumlarda devreye giren özel sağlık sigortası türüdür.
Yıllardır birçok gelişmiş dünya ülkesi (Almanya, Hollanda, Fransa vs.) tarafından uygulanmakta ve sağlık harcamalarının sürdürülebilirliğine katkı sağlamaktadır.

Soru: Türkiye’deki geçmişi nedir?
Cevap: Türkiye’de 2000’li yılların başından itibaren yoğun şekilde tartışılmaya başlanmıştır. İlk kez 5510 sayılı Kanunun 98. maddesinde konu edilmiştir. 2011 Ekim ayında yayımlanan Orta Vadeli Programda (2012-2014) “tamamlayıcı emeklilik ve sağlık sigortası modellerinin geliştirileceği” konusuna yer verilmiştir.

Soru: Bu Genelge ile getirilen yenilik nedir?
Cevap: Önceden ilave ücret, otelcilik ücreti gibi hastalar tarafından cepten ödenen kısımların sigorta şirketleri tarafından ödenmesi sağlanmıştır. Yani, Kurum tarafından ödenmesi gereken sağlık hizmetleri Kuruma, ilave ücret ise özel sigorta şirketine fatura edilebilecektir.
 Ayrıca, sigorta şirketi ve hastane bir sağlık hizmetinin fiyatı konusunda kendi arasında anlaşma yaptığı takdirde, sağlık hizmet bedelinin SUT fiyatı Kuruma, SUT’un üzerinde kalan kısmı da sigorta şirketine fatura edilebilecektir.

 Soru: Genelgeye niçin ihtiyaç duyuldu?
Cevap: Halihazırdaki uygulamada var olan ancak herhangi bir düzenleme bulunmadığı için özellikle Kurumumuzdaki geri ödeme uygulamalarında sıkıntı yaşanmasına yol açan bir konuydu. Genelge ile uygulamadaki farklılıklar ortadan kaldırılmıştır.

 Soru: Bu Genelge ile SGK kapsamından çıkarılıp özel sigorta kapsamına alınan herhangi bir sağlık hizmeti var mıdır?
Cevap: Hayır. Genelge mevcut durumdaki uygulamayı Kurumumuz açısından düzenlemekte ve Kurum tarafından karşılanan sağlık hizmetleri aynı şekilde karşılanmaya devam edilmektedir.

 Soru: Tüm vatandaşlar Tamamlayıcı Sağlık Sigortası yaptırmak zorunda mıdır?
Cevap: Hayır. Tamamen isteğe bağlıdır.

Soru: Hangi hizmetler Tamamlayıcı Sağlık Sigortası kapsamındadır?
Cevap:
a- Kurumca finansmanı sağlanmayan sağlık hizmetleri (estetik girişimler, akupunktur gibi alternatif tedaviler vs.),
b- İlave ücret tutarları,
c- Otelcilik ücreti gibi hastadan alınabilecek tutarlar,
d- Sağlık hizmet sunucusu ile sigorta şirketi arasında yapılabilecek anlaşmaya göre, Sağlık Uygulama Tebliği fiyatları üzerinde kalan tutarlar,

Soru: Hasta katılım payları da Tamamlayıcı Sağlık Sigortası kapsamında mıdır?
Cevap: Hayır. Kanun gereği hasta katılım payları özel sigorta konusu yapılamaz. Ancak bununla ilgili bir değişiklik konusunda çalışmalarımız sürmektedir.

Soru: Bu Genelge ile % 90 ilave ücret sınırı kalktı mı?
Cevap: Hayır. Sadece önceden hastalar tarafından ödenen ilave ücretler, artık sigorta şirketleri tarafından ödenebilecek. Ancak hastaneler ilave ücreti yasal sınırlar içerisinde almak zorunda.

Soru: Hastane ile özel sigorta şirketi anlaştığı takdirde, sağlık hizmetini SUT fiyatı dışında bir fiyattan faturalandırabilecek mi?
Cevap: Evet. Sigorta şirketi ve hastane bir sağlık hizmetinin fiyatı konusunda kendi arasında bir anlaşma yapabilir. Bu durumda, sağlık hizmet bedelinin SUT fiyatı Kuruma, SUT’un üzerinde kalan kısmı da sigorta şirketine fatura edilebilir.

 Örnek: TSS’li bir kişi “Normal Doğum” için sözleşmeli/protokollü bir sağlık hizmet sunucusuna başvurduğunda;  SUT fiyatı: 400 TL (Kuruma fatura edilir)
İlave Ücret % 90: 360 TL (Sigorta şirketine fatura edilebilir)
Sigorta şirketi ile hastane arasındaki Normal Doğum fiyat anlaşması: 1000 TL
(1000-400= 600 TL Sigorta şirketine fatura edilebilir)

Alıntı:medimagazin.com.tr

5 Temmuz 2012 Perşembe

Üniversite hastaneleri Sağlık Bakanlığı'na , aile hekimlerine nöbet

BAZI KANUNLARDA  DEĞİŞİKLİK  YAPILMASINI  ÖNGÖREN TORBA YASA  TBMM GENEL KURULU'NDA YASALAŞTI.BAKALIM  TORBADAN  NELER  ÇIKMIŞ?

Nargile, 'tütün ürünleri' kapsamına alınarak, 'sağlığa zararlıdır' işlemine tabi tutulacak. Nargile artık 18 yaşından küçüklerin tüketimlerine sunulamayacak.

'TAM GÜN DELİNDİ'

Tam Gün Yasası nedeniyle üniversitelerde boşalan akademisyen kadrosuna dönük de düzenleme yapıldı. Kamu hastanelerinden istifa ederek özele geçen profesör ve doçentlerden sözleşmeli personel olarak yararlanılması hükme bağlandı. Buna göre, özel muayenelerde ya da özel hastanelerde çalışan profesör ve doçentler, kamuda ameliyat yapamazken, vakıf üniversitelerinin yanı sıra devlete ait eğitim ve araştırma hastanelerinde sözleşmeli eğitim görevlisi olarak çalışabilecek.

Üniversite hastaneleri, artık Sağlık Bakanlığı'nın oldu

Aile hekimlerine ve aile sağlığı elemanlarına ücreti karşılığında nöbet görevi verilebilecek.

Alıntı: Akşam/Ebru TOKTAR ÇEKİÇ

İntern hekime aylık maaş verilecek

 EN SONUNDA..TEMİZLİK İŞÇİSİ OLARAK BİLE KULLANILAN GENÇ MESLEKTAŞLARIMIZA   ,EMEKLERİNİN KARŞILIĞI AZ DA OLSA VERİLECEK...

28 Haziran 2012 tarihinde Meclis'te görüşülen 208 sıra sayılı 'Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi' kabul edildi. Buna göre tıp fakültesinde 5. yılını tamamlayıp, 6. yılına geçen intern öğrencilerine öğretim üyelerinin koordinasyonu altında yaptıkları işler için 310 TL ücret ödenecek. Ayrıca internlük süresi de emeklilikten sayılacak ve intern ücretlerinin de tıp fakültelerinin bütçelerinden karşılanacağı vurgulandı.

"KANUN 5 BİN 500 ÖĞRENCİYİ YAKINDAN İLGİLENDİRİYOR"

Konuyla ilgili olarak açıklamalarda bulunan AK Parti Adana Milletvekili Necdet Ünüvar, söz konusu kanun değişikliğinin Türkiye genelindeki tıp fakültelerinde akademik eğitim alan yaklaşık 5 bin 500 öğrenciyi yakından ilgilendirdiğine dikkat çekti. Kendisinin de bir hekim olduğunu hatırlatan Ünüvar, bu noktada da tıp fakültesi öğrencilerinin hangi sorun ve sıkıntılarla karşı karşıya kaldığını bildiğini, kendisinin de aynı yollardan geçtiğini anlattı.

"GÜLHANE ASKERİ TIP AKADEMİSİ DE UYGULAMAYA DAHİL EDİLECEK"

Ünüvar, "Bu kanunla tabii ki tıp fakültesi öğrencilerinin sorunlarını tamamen çözmüş değiliz ama onlara bir destek ya da yaralarına bir merhem olma yolunda çok başarılı bir adım olduğunu düşünüyorum" dedi.

Kanun teklifinin yasalaşmasında Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın da büyük bir çaba ortaya koyduğunu hatırlatan Ünüvar, "Grupların ortak önergesi ile Türk vatandaşı olup tıp fakültelerinin 5. yılını bitirip, 6. yılına geçen öğrencilere intern eğitimi döneminde; öğretim üyesi rehberliğinde yaptıkları uygulama çalışmaları sonucunda ilgili kurumların bütçelerinden 12 ay süresince ücret ödeyecek. Uygulamaya 'Gülhane Askeri Tıp Akademisi' de dahil edilecek" ifadesini kullandı.

"ÖDEMELERDEKİ USULÜ BAKANLIK, YÖK VE MALİYE BELİRLEYECEK"

İnternlük ücretinin, tıp fakültelerinin kendi bütçesinden karşılanacağını vurgulayan Necdet Ünüvar, internlerin sağlık sigortalarından da faydalanabileceğinin altını çizdi. Ünüvar, açıklamasını da şöyle sürdürdü:

"Kanunu resmi gazetede yayınlandıktan sonra Sağlık Bakanlığı, YÖK, Maliye Bakanlığı ödemedeki usul ve esasları belirleyerek bu sene internlük yapan kişileri de kapsayacak şekilde uygulanacak. Bir hekim olarak bu kanunun, tıp fakültelerinde öğrenim gören kardeşlerime hayırlı olmasını diliyorum."

Alıntı: medimagazin.com.tr

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Çok güzel bir yorum...

ŞU AN YAŞADIĞIMIZ KAOSU ANLATAN BİR YORUM.ASLINDA 10-15 YILDIR YAŞANAN , ANCAK SON 5 YILDA HAT SAFHAYA ULAŞAN ÇELİŞKİLER VE SORUNLARIMIZI ANLATIYOR.DOKTOR ARKADAŞIMIZIN  BU YAZININ HERKESE ULAŞMASINI İSTEDİĞİNİ DÜŞÜNEREK YAYINLIYORUZ....

Yazılı ve sözlü platformlarda hekimlerin “maneviyatları hiçe sayılarak”, sürekli ve bıktırıcı bir şekilde “maddiyatları”  tartışılmaktadır. Binlerce meslek varken her ortamda sadece hekimin maaşının tüm ayrıntıları ile bahçıvanlar, bilimum memurlar, milletvekilleri, tır şoförleri ve tinerciler tarafından tartışılmasından son derece rahatsızım. Kamuoyunu, bu çok merak ettiği hekim maddiyatı ile ilgili olarak aydınlatmak için bir hekim olarak kendimi görevlendirmiş bulunuyorum.

Hekim paragöz mü?

Böyle bir toplumsal algı yaratılmıştır ancak tamamen yanlıştır. Aslında yirmili yaşların sonuna kadar paranın ne olduğunu en az hekimler bilir. Hatta hiç bilmeyenleri ve hala aile yardımıyla  geçinenler de vardır. Otuz yaşında ortalama bir hekim muhtemelen ilk arabasının taksitlerini ödüyor ve “kuşku ile korku” karışık olarak bir sonraki döner sermaye ödemesinin ne kadar olacağını ve taksitine yetip yetmeyeceğini bekliyordur.

Bu noktada biri çıkıp “ben 32 yaşındayım, üniversite de şu, bu bölüm mezunuyum, işim bile yok” diye bize serzenişte bulunabilir. Aslında zaten serzenişte bulundukları için bu yazıyı yazıyorum. Dostum, ben hekimim. Ne devletim, ne hükümetim ne de avukatım. Ağlama platformu da değilim. Atanamıyorsan ya da para kazanamıyorsan benimle ne alakası var?

Hekimin parayla işi yoktur. Para için hiç kimse hekimliği seçmez. Kanıt mı istiyorsunuz?

Hayatı boyunca girdiği bütün sınavlarda en iyi %3’e giren IQ’ lara sahip insanların amacı yüz kişiden üç-dördünün sahip olabileceği tesadüfi bir zenginlik olamaz ve bu hasbelkader zenginlik için 45-50 yaşına geleceği meslek olan hekimliği seçmez.Yüz kasaptan üçü, yüz avukattan üçü nasıl zenginse, hekimin de bu hakka sahip olduğunu unutmayın.

Bizim maaşlarımızı sürekli ameliyat masasına yatıran toplumumuz ve bürokratlar aşağıdaki soruların yanıtlarına göre, bize bir fiyat biçerse, Sağlık Bakanlığı, YÖK ve biz hekimler hep beraber rahatlarız.

Her gün kaç çocuğunuza menenjit tanısı konulup, hızla tedavi edilip hayata sakatlık, ölüm olmadan döndürüldüğünü biliyor musunuz?

Kaçınıza akut kalp krizi denilip acil müdahale ile hayatınızın geri kalanını daha konforlu ve daha az ölüm korkusuyla yaşamanız sağlanıyor?

Kaçınızın bir kazada paramparça olmuş kemikleri saatler süren ameliyatlar sonrası eski haline getiriliyor?

Biraz daha büyürse birazdan sizi öldürecek bir beyin kanamasının acil tanısı konulup tedavi edilerek kaçınız hayata yeniden merhaba diyorsunuz?

Apandisitiniz patlamadan, akciğeriniz sönmeden müdahale edilip kaçınız tam şifa ile işinizin başına, ailenizin kucağına dönüyorsunuz?

Size çok basit gelen bu hastalıklar için acilden, laboratuardan ameliyat masasına kaç kişi yirmi dört saat hazır kıta bekliyor biliyor musunuz?

Bu soruların cevabı biz hekimler için maddiyat ile ölçülemeyecek değerlerdedir. Bu yüzden hekim aslında para konuşamaz. Çünkü yaptığı işin para karşılığı olmadığını bilir. Bir hastasını kaybettiğinde en yakınını kaybetmiş gibi olur hekim. Hiçbir tıbbi hatası olmasa bile, vicdanın bir köşesinde o hasta sürekli yaşamaya devam eder. Hep bir acaba vardır ve bilimsel gelişmeler arttıkça o acabalar hep devam eder. Yaşayan her hastanızla yaşar, ölen her hastanızla ölmeye devam edersiniz. Tıbben yapabilecek hiçbir şey olmadığını bildiğiniz halde kalbinizde taşıdığınız o “acabalar” sizi hep kemirir.

Toplum inanışına göre, acil tanınız, doğru müdahaleniz veya sekiz saat süren ameliyatınız ya da günlerce süren yoğun bakımınız sonrası tamamen sağlıklı olarak topluma sunduğunuz bireyin aslında sadece “verilmiş sadakası” vardır.  Yaptığınız onca şeyler olmasa da “verilmiş sadaka” zaten onu hayata döndürecektir. Sadakanın  elbette yardımı olabileceğini ama aslında tam da öyle olmadığını bir tek siz bilirsiniz.Tekrar başa dönüyorum. Bunun maddi karşılığı yoktur. Burası en hassas noktadır. İşini yapan mutlu ve maddi yeterliliğe sahip bir hekim bu “hayata döndürme” işinden kendisini besleyen ve bir sonraki hastaya hazırlayan maneviyatı kazanır. Bazıları ise o “sadaka”dan pay biçer kendine. İşte onlar mesleğin yüzsüz paragözleriydi ve isim, isim her hastanede bilinmekteydi. Ama bunları temizlemek yerine bütün hekimleri cezalandırmak yoluna gidilince hepimiz “sadaka” dan beslenen aç gözler gibi sunulduk sizlerin gözüne. Bu “yüzde bir” bile olmayan yüzkaraları yüzünden “paragöz” olarak algı yaratılması sayıları yüz binin üzerindeki namuslu hekim için en büyük hakarettir.

İçinde insan olan her işin akut, öncelikli sorunları vardır. Ancak sadece hekimler akut sorunu, akut olarak çözmek zorundadır. Yargıç davayı 3 yıla yayabilir, polis cinayeti 5 yılda çözebilir ama kalp krizinin acil kapısı-anjiyo odası süresi dakikalarla yarışır. Neden yüksek maaş ödensin? Hekimin senin EKG’ni yorumlayıp senin geleceğinle ilgili hayati bir karar vereceğine inanıyor ve “su saati okuyan memur gibi” bakmadığına inanıyorsan bunu sorgulamayacaksın. 

Ha bu arada, kaçınız su saatini okuyan adama gidip maaşını soruyorsunuz? Sadece merak ettim. Belki de toplum her şeyi sorguluyordur da biz hekimler fazla alınganızdır.

Hekimin seçme şansı olmadığını da biliyormusunuz? Şu an bir özel hastane, Devlette kazandığımızın 2,3 katı maaş teklif etse bile istifa edip, özelde çalışamıyoruz. Çünkü Bakanlık özele gidebilmemiz için kadro vermiyor. Devletten istifa edip, daha iyi ücretle kendi işini yapamayan başka meslek grubu var mı acaba?
Sürekli çıkıp duran yönetmeliklerle yaşam standartlarımızın değiştirilmesi bizi hasta ediyor. Döner sermaye belirsizliklerinden birçok hekim ev kredisinden bile uzak duruyor. Kiralık evimizi, çocuğumuzun okulunu bir sonraki yönetmeliğe kadar seçmiş olma kaygısı ile yaşıyoruz.

Sandığınız kadar rahat değiliz. Lütfen eleştirirken, tartışırken nasıl bir tutsaklık içinde olduğumuzu bilip öyle yazın, konuşun. Hepinize mutlu, sağlıklı günler.

Uzm. Dr. C.A.

Alıntı:medimagazin.com

13 Haziran 2012 Çarşamba

Babalık erkeği nasıl etkiler?

"Dünyaya gelişinin ilk zamanlarında anneyle bir bütün halinde olan bebek, babanın direk varlığını hissedemeyebiliyor. Ancak baba, hem anne hem de bebek üzerinde güçlü bir etkiye sahip. Babanın desteğini alabilen, baba tarafından sakin ve dingin tutulabilen anne, bebeğine ve bebeğinin dünyaya gelişiyle kendi yaşamında oluşan değişimlere karşı daha toleranslı olabiliyor."

Bu tespitler Psikolojik Danışman Necmiye Doğruer'e ait. Bu önemli süreci başarıyla yürütmeleri için babalara önerilerde bulunan Doğruer, öncelikle doğum sonrası depresyonuna değiniyor. 

Doğum sonrası depresyonunun, etkileri farklı olsa da sık karşılaşılabilen bir durum olduğunu belirten Doğruer, sadece anne değil, tüm aile üzerinde büyük etkisi olan bu durumun bazen ilişkilerde zorlayıcı bir hale gelebildiğini ifade ediyor. 
Necmiye Doğruer, doğum sonrası depresyonun yarattığı etkiyle, anne ve baba rolüne alışmaya çalışan çiftin arasında ayrılık oluşabildiğini vurguluyor. “Bu süreçte erkeğin de zorlandığını unutmamakla birlikte kadının zorlandığı koşulların daha sarsıcı olduğu bir gerçektir” diyen Doğruer, eşi tarafından verilen duygusal destek ve kollayıcı, kapsayıcı duruşun, kadının annelik serüvenindeki bu zorlu etabı kolaylıkla aşmasında en büyük destek olduğunun altını çiziyor. 

“Babanın destekleyici tavrı hem anne için hem de bebek için oldukça kıymetlidir” diyen Doğruer, “Eşiyle sakinleşen ve duygusal olarak kollanan anne, doğum sonrası depresyonunu daha kolay atlatabilir, bebek için daha duyarlı ve tamamlayıcı bir anne olur. Bu anlamda babanın varlığı daha da anlam kazanır” şeklinde konuşuyor. 

BABAYI DIŞARIDA BIRAKMAMAK GEREKİR

Necmiye Doğruer, “Hamilelik süreci ve ardından gelen doğum, bebek ve annenin birlikte paylaştıkları bir dönemdir. Bu süreçte, hatta doğum sonrası süreçlerde babaların varlığını, desteğinin önemini dışarıda bırakmamak gerekir” uyarısında bulunuyor. Oluşan üçgeni iyi tanımanın ve hassas dengeleri kollamanın hem kadının hem de erkeğin işi olduğunu belirten Doğruer, ancak gerek doğum ve gerekse doğumun ardından bebeğin bakımında en büyük yükün kadına ait olduğunu, erkeğe de hem eş hem de baba olarak daha destekleyici bir pozisyon alma görevi kaldığını ifade ediyor.

BABA OLMAK ERKEĞİ GÜÇLENDİRİR 

Babalığın, erkeğin yaşamındaki kişisel kıymeti azalmadığını aksine artırdığını, erkeğin duruşuna yeni anlamlar eklediğini belirten Doğruer, bebeğin babası ve kadının eşi olma göreviyle, erkeğin daha da büyüyüp, güçlendiğinin altını çiziyor ve babalara şu önerilerde bulunuyor:
• Eşinizle birlikte yaşama getirdiğiniz bebeğinizle zaman geçirmekten kaçınmayın.
• Anneliğe alışmaya çalışan eşinizin duygu durumunu yakından takip edin.
• Anne olarak eşinizin, baba olarak sizin yaşadığınız duygusal karmaşaların doğal olduğunu bilmekte fayda var.
• Sizin baba olarak duyduğunuz kaygıların doğal olduğunu bilin ve duygularınızdaki değişimleri korkmadan yaşayın. Doğal seyrinde yaşanabilen duygular zorlu durumlarla daha rahat baş etmenizi sağlar.
• Eş olma rolünüzü babalık rolünüzün önünde tutun.
• Ara sıra yeni oluşan üçgenin dışına çıkın ve eşinizle vakit geçirin.
• Anne olarak doğum sonrası her türlü etkiyle farklı bir duygulanım hattına geçen eşinizin sizden bir parça daha desteğe ihtiyacı olduğunu göz ardı etmeyin.
• İlk başta oldukça zorlayıcı koşullar yaşansa da yaşamda oldukça güçlü ve kıymetli bir değişim yaşadığınızı bilin.
• Baş edemediğiniz düzeyde bir durum yaşanıyorsa eşinizle birlikte destek almaktan çekinmeyin.
Bir annenin, hem kendisi hem de bebeği için destek alabileceği en kıymetli kişinin eşi olduğunu belirten Doğruer, “yarı ebeveyn olan baba, hem dünyaya gelen bebeği hem de eşi için önemlidir” diyor. 

Alıntı : ntvmsnbc.com

İyi bir baba nasıl olmalı?

Sağlıklı baba-çocuk iletişimi hakkında bilgi veren Çocuk ve Ergen Psikolojisi Uzmanı Özge Merve Türk, sağlam ilişkinin temellerini bebeklik döneminde atılması gerektiğini söylüyor. Türk’ün iyi bir baba-çocuk ilişkisi için dikkat çektiği noktalar ve önerileri şöyle:

“Bebeklik döneminden itibaren anne ile paylaşım içerisinde çocuğun temel bakım ve gereksinimlerine katılan, sınır ve kuralları ihmal etmeden çocuk ile eğlenen, oynayan, anlayan bir baba modeli baba-çocuk ilişkisi için ideal bir model oluşturmakta, ergenlikteki sorunlarla daha iyi baş edebilmeye zemin hazırlamaktadır. 

ÇOCUKLAR NASIL BİR “BABA” İSTER?

Erken dönemde baba ve çocuk arasında kurulan ilişki oldukça önemlidir. Çocukluk döneminde baba ve çocuğun oyun oynaması, zaman geçirerek birbirleri ile iletişim içinde olmaları ergenlik sürecini de etkilemektedir. Ergenler otorite sahibi, güvenilir bir baba figürüne sahip olmak isterler. Üç-beş yaşları cinsel kimliğin oluşmaya başladığı yaşlardır ve bu yaşlarda erkek çocuğun özdeşim figürü “baba” olmaktadır.


ONA “GÜVEN VEREN” OLUN

Ergenlik büyümektir, değişimdir. Ergenin fiziksel ve ruhsal açıdan değiştiği bu dönemleri bilmek, tanımak gerekir. Ergen, toplum içinde yeni bir kimlik edinmeye çalışmaktadır, yeni düşünce ve inanç sistemleri ortaya çıkar. İşte bu dönemde baba destekleyen, yönlendiren olmalıdır. Sorunları tehdit ve azar olmadan paylaşmalısınız. Birlikte zaman geçirmek ve güven veren konumda olmak ergen-baba ilişkisinde temel noktalardır. Bu, anlaşmazlıkların en aza indirgenmesini sağlar. 

YAŞ FARKI KAÇ OLURSA OLSUN PAYLAŞIM ÖNEMLİ

Çocuğunuz ile aranızdaki yaş farkı kaç olursa olsun aranızdaki paylaşım çok önemlidir. Oyun oynayarak zaman geçirmek, beraber etkinlik yapmak baba-çocuk etkileşimini arttırır. Sürekli olarak emirler yağdıran, tehdit eden bir baba çocuk ile iyi iletişim kuramaz. Anlamak, dinlemek ve düşünceleri paylaşmak gerekmektedir. Bir baba olarak çocuğunuz ile beraber katılacağınız çeşitli aktivitelere bulun. Kısacası zaman geçirmek için ortam yaratın. Tabi burada çocuğun nelerden hoşlanabileceği göz önünde tutun Yaş farkına odaklanmak çocuk ile geçirilecek kaliteli zamanı engeller. Geçirdiğiniz zamanın süresine takılmayın. Önemli olan kaliteli zaman geçirmek; yani çocuğunuz ile geçirdiğiniz sürede neler paylaştığınız, iyi bir iletişim içinde olunduğu zamandır. 

SEVGİ VE SAYGI BİR BÜTÜNDÜR

Sevgi ve saygı iletişimde bir bütündür. İkisi olmadan iyi bir iletişim söz konusu değildir. Aşırı sevgi göstermeye çalışan babalar zaman zaman baba otoritesini çocuğa bırakmakta; yani çocuğun yönettiği, kuralları koyduğu bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu yanlıştır, çocuğa her zaman baba olduğunuzu ve sınır-kuralları koyduğunuzu göstermelisiniz. Aynı zamanda onunla eğlenceli vakit geçirebilmeli, sorunları ile ilgili olarak paylaşmalı, yanında olduğunuzu hissettirmelisiniz. Bu şekilde karşılıklı sevgi-saygı zemini oluştuğunda iyi bir baba –çocuk ilişkisinin temelleri atılmış olmaktadır. 

BABALAR HER ŞEYİ EN SON MU DUYMALI?

Bu durumda annenin rolü çok önemlidir. Anne ve baba ortak bir noktada buluşabiliyor ise babanın ne tepki göstereceği endişesi en az seviyede olur. Çocuk, baba ve annenin bir olaya nasıl tepki göstereceğini tahmin edebilir. Buna göre davranışlarını düzenleyebilir. İstenilmeyen davranışta sorun baba ile paylaşılır ve baba çocuk ile karşılıklı konuşarak, çocuğun sebeplerini anlar ve kendi düşüncelerini paylaşarak ona nasıl davranması gerektiğini anlatmaya çalışır. Bu noktada korkutmamak, tehdit etmemek önemlidir. Korkulan bir baba figürü çocuğun daha fazla hata yapmasına neden olur. Çocuk birçok konuyu paylaşmaz, yalan söyleyebilir. Bu nedenle net, anlaşılır şekilde sorunları doğrudan konuşarak paylaşmak, karşılıklı duygu paylaşımı sorunları daha iyi çözümlemeye yardımcı olacaktır."

Alıntı: ntvmsnbc.com

Türkiye'nin kürtaj gerçeği

Son dönemde kamuoyunda tartışılan kürtajla ilgili bilimsel verilere değinen TJOD, kürtajın yasaklanmasının kadın sağlığını nasıl etkileyeceğine dikkat çekti.

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil imzasıyla yayınlanan açıklamada kürtaj ve kadın sağlığı ile ilgili şu bilimsel noktalara yer verildi: 

“Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’ nün hesaplamalarına göre, dünyada her yıl, 210 milyon civarında gebelik meydana gelmekte, bunların yaklaşık 1/3’ü istenmeden oluşmaktadır. Dünyada meydana gelen gebeliklerin 46 milyonu isteyerek düşükle sonlanmaktadır. Yasaklamalar nedeniyle düşüklerin 19 milyonu güvenli olmayan koşullarda gerçekleşmektedir. Güvenli olmayan düşüklere bağlı olarak dünyada her sekiz dakikada bir kadın ölmektedir. Güvenli olmayan düşükler dünyadaki anne ölümlerinin yüzde 13’üne, her yıl 68 bin kadının ölümüne ve 5,3 milyon kadının hastalık ve sakatlığına neden olmaktadır. 

TÜRKİYE’DE 10 BİN ANNE ÖLDÜ

Ülkemizde 1950’li yıllardan başlayarak sağlıksız düşüklerin çok yaygın olarak yapılması ve bu durumun anne ölümlerindeki büyük payı; sağlık politikalarının değiştirilmesindeki temel nedeni oluşturmuştur. Ne var ki bu durumun tıp uzmanlarınca fark edilmesinden sonra, politikalara yansıtılması, verilen yoğun çabalara rağmen yaklaşık on yıl sürmüştür. Bu kaybedilen 10 yılda, yıllık düşük sayısının yılda 500 bin civarında, ölen anne sayısının ise, 10 bin civarında olduğu tahmin edilmiştir. 

Türkiye’de anne ölümleri içinde düşüğün payı yalnızca yüzde 2’dir. Dünyada düşüğün anne ölümleri içindeki payının yüzde 13 olduğu hatırlanacak olursa bu durumun Türkiye açısından bir başarı olarak değerlendirilmesi gerekir. İsteyerek düşükler, özellikle gelişmekte olan ülkelerde kadın sağlığında önemli bir sorun oluşturmakta; üreme çağındaki kadınların başlıca ölüm nedenleri arasında yer almaktadır. Türkiye örneği dahil pek çok ülkede, düşüğün yasa ile yasaklanması, onun yapılmasını engelleyememektedir. 

200 BİN ÇOCUK YETİMHANELERE BIRAKILDI 

Romanya’da kürtajın yasaklandığı 1966 ile 1989 arasında 10.000 kadın sağlıksız koşullarda yapılan kürtaj sonucu ölmüş ve yaklaşık 200.000 çocuk yetimhanelere bırakılmıştır. Kürtajın yasaklandığı ülkelerde, düşükler azalmamakta, tersine güvenli olmayan düşükler hızla yükselmektedir. 

İsteyerek düşüklerin yasa dışı olarak yapılması durumunda, kadın sağlığında yaratacağı ciddi sonuçlar bilinen bilimsel gerçeklerdir. Anne sağlığı göstergelerinin gereği, 1983 yılında, Türkiye’de 10 haftaya kadar olan isteyerek düşüklere yasal olarak izin verilmiş; aynı yasa ile aile planlaması hizmetlerinin yaygınlaştırılması da hedeflenerek, diğer bazı önlemler getirilmiştir. Türkiye’de isteğe bağlı düşüğün yasalaştığı dönemin başlangıcında, her dört gebelikten biri istemli düşük ile sonuçlanırken, sadece yirmi yıl içinde bu sayı her on gebelikten bire düşmüştür. 

TÜRKİYE’DE İSTEMLİ DÜŞÜKLERİN ÖZELLİKLERİ 

TNSA -2008 verilerine göre Türkiye’de istemli düşüklerin özellikleri şöyle:
• 40 yaş ve üzerindeki kadınların her üç gebeliğinden biri isteyerek düşük ile sonlanmaktadır.
• Kürtaj oranı eğitimsiz kadınlarda yüzde 5.5 iken, lise mezunu kadınlarda yüzde 13’tür.
• Kürtaj olan kadınların sadece beşte biri öncesinde modern bir gebeliği önleyici yöntemi kullanmaktadır.
• Kürtaj olan kadınların üçte ikisi sonrasında aile planlaması yöntemi kullanmaktadır.
• Kürtaj kararlarının yarısını eşler birlikte, dörtte bir evli kadının kendisi tarafından almaktadır.
• Kürtajların yüzde 90’ı gebeliğin ilk iki ayı içerisinde gerçekleşmektedir.
• Kürtajların yüzde 70’i özel sağlık kuruluşlarınca gerçekleştirilmektedir.
• Türkiye’de isteyerek düşükler genel sağlık sigortası kapsamında karşılanmamaktadır. 

Türkiye’de 10 haftaya kadar kürtajın serbest bırakılmasından bu yana, • Kürtajlar 3 kat azalmıştır.
• Anne ölüm hızı 6 kat azalmıştır.
• Modern Aile Planlaması Yöntem Kullanımı 2 kat artmıştır.
• Kadınların Yaşam Süresi 14 yıl artmıştır.
• Dünyada 8 anne ölümünden biri sağlıksız kürtajlardan oluşmakta iken, Türkiye’de ise sadece 50 anne ölümünden birinin nedeni sağlıksız kürtajdır.
• 1950’li yıllarda anne ölümlerinin yaklaşık yarısı düşükler nedeni ile iken, bugün sadece anne ölümlerinin yüzde 2’si güvenli olmayan düşükler nedeniyledir.
• Güvenli olmayan düşüklere bağlı ölüm ve sakatlıklar sağlık gündeminden çıkmıştır.
• Kürtajın yasaklanması, anne ölümlerini ciddi biçimde artıracaktır.
Sağlık Bakanlığı’nın 2005 yılında yayınlanan “Üreme Sağlığı Ulusal Stratejik Eylem Planı’nda düşüklerin azaltılması ile ilgili hedefler ortaya konulmuştur: Sağlık Bakanlığı düşüklere bağlı ölümleri 100 000 canlı doğumda 5’in altına indirmeyi, isteyerek düşükleri 2013 yılında 100 gebelikten 5.7’ye yanı yarı yarıya düşürmeyi hedeflemiştir. Bakanlığımız stratejik eylem planında bu hedeflere ulaşmak için düşük sonrası kontraseptif yöntem kullanımını arttırmak ve aile planlamasında karşılanmamış ihtiyacı azaltmak gerektiğini vurgulamıştır. 

KÜRTAJ İHTİYACINI AZALTMAK İÇİN NELER YAPILABİLİR? 

• İlköğretimden başlayarak yapılandırılmış bir cinsel sağlık ve üreme sağlığı konularını yaş grubuna uygun olacak şekilde müfredatın parçası haline getirmek,
• Gençlere yönelik cinsel sağlık, üreme sağlığı akran eğitim programlarını yaygınlaştırmak,
• Genç Dostu Sağlık Hizmeti Merkezlerini yaygınlaştırmak,
• İstenmeyen gebeliklerin tümünü oluşmadan önlemek,
• Karşılanmamış aile planlaması ihtiyacını ortadan kaldırmak,
• Aile planlaması hizmetlerini birinci basamakta kaliteli, sürekli ve her düzeyde yaygın sunmak,
• Aile planlaması hizmetleri ve malzemelerinin tümünü genel sağlık sigortası kapsamına almak,
• Kadının statüsünü güçlendirmek,
• Üreme sağlığında erkek katılımını güçlendirmek,
• Aile planlaması alanındaki yanlış toplumsal inanışların önüne geçmek,
• Topluma dayalı üreme sağlığı eğitimlerini ve duyarlılık yaratma çalışmalarını ilgili bakanlık ve kuruluşlar ve STK’larla eşgüdüm içerisinde sürekli uygulamak. Ülkede insan haklarını dayalı, 1994 Kahire Nüfus ve Kalkınma Bildirgesinde güvence altına alınan eylem planlarını tümüyle hayata geçirmek gerekmektedir."

Alıntı: ntvmsnbc.com

Sıcak havalarda başağrısından kurtulmak için ne yapmalıyız?

Baş ağrısının yaz aylarında rahatsız edici boyutlara ulaşabildiğini belirten Nöroloji Uzmanı Dr. Bilge Çetin, uzun süre klima kullanımının sorunu tetiklediğini söylüyor.

Çetin, “Kronik ağrıları olan kişiler bunun çoğunlukla farkına bile varamayabilir. Oysaki bilimsel çalışmalar sıcak havalarda damarların genişlemesiyle baş ağrılarının da arttığını göstermektedir. Sıcak hava, tansiyon yükselmelerine neden olduğu için özellikle hipertansiyon hastalarının kan basıncı seviyelerinde sıcağa bağlı olarak belirgin bir artış görülebilir. Yüksek tansiyon da sıklıkla, kendisini ensede ağrı ile gösterir. Sıcakların yanında lodos da özellikle migreni tetikleyen en önemli nedenlerden biridir. Sıcaklar nedeniyle artan klima kullanımı da, baş ağrılarına neden olur. Klimalı ortamda uzun süre bulunmak baş ağrılarını tetikleyebilir” diyor. 

TEDAVİ AĞRI TİPİNE GÖRE YAPILIYOR 

Tedavinin şekline karar vermeden önce ağrının tipinin belirlenmesi büyük önem taşıyor. Dr. Çetin, baş ağrısında tedavi seçenekleri hakkında şunları söylüyor: “Gerilim tipi baş ağrısında depresyon tedavisine yönelik ilaçlar faydalı olabilirken; migren tedavisinde ilk basamak, hastalığın tetikleyicilerinden mümkün olduğunca uzak durmaktır. Düzenli uyku, sağlıklı beslenme ve düzenli egzersizler ile mevsimsel değişikliklere karşı önlemler almak gerekir. Bunlara dikkat edilmesine rağmen ataklar sık ise, hastaya atak sıklığını azaltıcı ilaç tedavisi uygulanır. Migren tedavisinde kullanılabilecek pek çok ilaç mevcuttur. Bu ilaçların sırayla denenmesi gerekebilir. Bu noktada hastaların sabırla tedavilerini sürdürmesi ve doktorlarıyla devamlı bağlantı halinde kalmaları, tedavide başarıyı yakalamak için çok önemlidir. Yarım bırakılan tedaviler nedeniyle, migren teşhisi konmuş pek çok kişi, hastalığın tedavi edilemeyeceği düşüncesine kapılmaktadır. Baş ağrısını bir kader olmadığı unutulmamalıdır. Hastaların öncelikle bir nöroloji uzmanına başvurması ve sabırla tedavilerini sürdürmesi iyi sonuçlar almak için yeterli olacaktır.” 

BAŞINIZI SICAKTAN KORUYUN! 

Nöroloji Uzmanı Dr. Bilge Çetin’in yaz sıcaklarında, baş ağrısı riskini azaltmak için sıraladığı öneriler ise şöyle:
• Güneş ışınlarının dik geldiği en sıcak saatlerde kendinizi ve başınızı koruyun. Bu saatlerde çok fazla dışarıda kalmamaya özen gösterin.
• Güneşe çıkmak zorunda kaldığınızda şapka veya şemsiye kullanın.
• Ani ısı değişikliklerinden kaçının (Çok sıcak ortamdan, klimatize edilmiş soğuk ortama geçmemeye dikkat edin.)
• Klimadan gelen soğuk havaya doğrudan maruz kalmayın.
• Su ve soğuk ayran gibi serinletici sıvıların tüketimini artırın.
• Çok sıcaklarda alkol tüketimi baş ağrılarını tetikleyeceğini unutmayın.

Alıntı: ntvmsnbc.com

Acile gelen hastaların %86'sı ACİL DEĞİL

Gümüşhane Üniversitesi (GÜ) ev sahipliğinde yapılan İlk ve Acil Yardım Sempozyumu’nda konuşan Sağlık Bakanlığı 112 Acil Sağlık Hizmetleri Daire Başkanı Mehmet Koşargelir, acil servise gelen hastaların tamamının gerçekten acil olmadığına dikkat çekti. Koşargelir, şunları söyledi:

''Uluslararası öngörülen rakam, hastaların üçte birinin gerçek olduğudur. Ancak Sağlık Bakanlığı müfettişlerinin yapmış olduğu bir araştırmaya göre acil servise gelen hastaların yüzde 86'sının acil olmadığı anlaşıldı. Ama biz üçte bire göre hazırlık yapıp yolumuza devam etmeliyiz. Çünkü acil servise gelen hastaların birçoğundan tetkik istiyoruz. Hekim olarak emin olamıyoruz. Tetkik istiyoruz ki onun acil olup olmadığına karar verelim. Vatandaş kendisinin acil olup olmadığını anlayamaz. Bu yüzden tüm bu gelişmeleri sağlarken, hem hastane acil servislerinin hem bu servislere hasta getiren hastane öncesi ekiplerin hem de vatandaşlarımızın elbirliği ile hareket etmesinde çok büyük faydalar var.'' 

Alıntı:ntvmsnbc.com

8 Mayıs 2012 Salı

184 SABİM'den kurtulma reçetesi

kayseride bir ilçede beyin cerrahı olarak çalışmaktayım.bugün 02.00 civarında depresyon fraktürü ve akut subdural hematom nedeniyle bir hasta geldi.hastanın ciddi hayati tehlikesi vardı.operasyon önerdim ancak cevap aynen doktor bizi sevk et.biz burada ameliyat olmayızdı klasik cevap.peki öyleyse dedim.birkaç yeri aradım hastayı kabul eden yok.bu arada hasta yakınlarından mevcut bulunduğum hastanede ameliyat olmayacaklarına dair şahitli tutanak aldım.tabii burada hep bağırış çağırış.ama dik durdum.adamlarda imzaladı. sonra 112 ye haber verdim. çıktım gittim.saat 04:00 civarında hastaneden aradılar. yer bulamamışlar.gelmemi istiyorlar falan filan.bende gelmeyeceğimi hastaların imzayı artık attığını söyledim.15 dakika sonra 184 ten aradılar.burası çok önemli...telefon açar açmaz adamın birisi telefonlarınız kaydediliyor filan dedi aşağılaycı ses tonuyla.bende Iphonu mu açtım ve bende sizin konuşmalarınızı kaydediyorum.isminiz nedir diye sordum tam olarak ismini öğrendim.ve daha cümlesine başlamadan eğer bana mobbing tarzında bir söz söylerse veya ithamda bulunursa kişisel olarak kendisine dava açacağımı başında söyledim.adam neye uğradığını şaşırdı.kekeledi filan hastaya bakmıyormuşsunuz, hastaneye gelmiyuormuşsunuz filan diyecekti.hemen durumdan eğer hastalar şikayetçi ise yazılı olarak şikayet etmeleri gerektiğini, 184 ün kanunen benim için hiç bir bağlayıcığı olmadığını söyledim.durumu ifade ettim.şahitli tutanağımın olduğunu yine bildirdim.adam kuyruğu kıstırıp kapattı telefonu.ben hastayada her halükarda gidecektim.nede olsa insanız ama bu konuşmadan sonra bir yer bulup oraya göndermişler...
sonuç 1: 184 gibi sağlık bakanlığı ile ilişkili tüm telefon görüşmelerini kaydedin
sonuç 2: başından mobbing tarzında konuşma olursa dava edeceğinizi söyleyin
sonuç 3: ne yaparsanız yapın şahitli ve kayıtlı yapın
kendinize iyi bakın.hoşçakalın.

Alıntı : medimagazin.com/okuyucu  yorumları

Laktoz intoleransı salgın yapmaz


Prof.Dr. Aydoğdu, "Laktoz intoleransının ani ve kitlesel salgınlar yapma özelliği yoktur. Süt içimini takiben çocuklarımızda gelişen yakınmaların en geçerli nedeni, sütlerin hazırlanması veya taşınması sırasında oluşabilecek, kontaminasyon (mikropla bulaşma)-bozulma olarak görünmektedir" dedi.

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim dalı Öğretim Üyesi Pediatrik Gastroenterolog Prof.Dr. Aydoğdu, okul sütü projesinden sonra gelişen olaylar ve bunlara yönelik yapılan açıklamalar karşısında Dernek olarak değerlendirme yapma zorunluluğu doğduğunu söyledi. Prof.Dr. Aydoğdu, yönetim kurulu adına yaptığı açıklamada süt dağıtımı ardından ani gelişen bulantı, kusma ve ishal yakınmaları ile farklı bölge ve şehirlerde yaklaşık 2 bin ilköğretim öğrencisinin etkilendiğini hatırlattı. Aydoğdu, şunları söyledi:

"Bu durumu Sayın Sağlık Bakanımız ve diğer resmi yetkililer hazımsızlık, laktoz intoleransı (tahammülsüzlük) veya süt allerjisi ile ilişkilendirecek beyanatlarla açıklamakta ancak, yapılacak tahlil sonuçlarının beklendiğini de eklemektedir. Laktoz intoleransı, süt şekeri laktozunun sindirilmesini sağlayan laktaz enziminin yetersizliği ile ortaya çıkan bir durumdur. Süt alımını izleyen 1-2 saat içinde, hafif veya şiddetli karın şişliği, kramp tarzında karın ağrısı, bulantı, bol sulu ishal ile belirti verir. İshal her zaman görülmeyebilir. Görülme sıklığı yaşla beraber artar. Özellikle Asya ve Afrikalılar'da sıktır. Görülme sıklığında ırksal farklılıklar büyük önem taşımaktadır. İskandinav ülkeleri ve Hollanda'da hiç görülmezken toplumumuzda kitlesel bir araştırma yapılmamış olmakla birlikte yüzde 50-70'e varan oranlarda olduğu düşünülmektedir. Ancak laktoz intoleransının ani ve kitlesel salgınlar yapma özelliği yoktur. Laktoz intoleransı olan bireyler süt ve süt ürünlerinin bir kısmı ile değişik oranlarda rahatsız olduklarını bilir ve tanımlarlar."

İNEK SÜTÜ ALERJİSİ DE SALGINA YOL AÇMAZ

Prof. Dr. Sema Aydoğdu, inek sütü alerjisinin özellikle 3-5 yaş altındaki çocuklarda ve yüzde 2-7 sıklıkta görülen geçici bir hastalık olduğunu, ilköğretim çağı çocuklarında görülme sıklığının yüzde 0.5 civarında olduğunu söyledi. İnek sütü alerjisinin de belli bir bölgede veya belli bir okulda kitlesel ve ani ishal salgınlarına neden olmasının mümkün olmadığını kaydeden Prof.Dr. Aydoğdu, sulu ishalden çok kanlı ishal, kusma, deri döküntüleri, astıma benzer yakınmalara yol açtığını kaydetti. Prof. Dr. Sema Aydoğdu, proje öncesinde veli çocuklarının laktoz intoleransı, süt alerjisi, süt ile ilgili hazımsızlık olup olmadığı, süt verilmesini isteyip istemedikleri hakkında yazılı bilgi alındığını anlatırken, "Bu evrak bilgileri ile laktoz intoleransı ve süt alerji olan çocukların baştan dışlandığı ve ishal salgınının bunlarla ilişkili olmadığı kanısı ağır basmaktadır" dedi.

Prof. Dr. Sema Aydoğdu, sözlerini şöyle sürdürdü: "Su veya gıda hijyeninin bozulması ile ilişkili olarak gelişebilecek gıda zehirlenmeleri mikroplu gıdanın yenilmesinden sonra saatler içinde ani başlangıçlı bulantı, kusma, halsizlik, sulu ishal, kramp tarzında karın ağrıları ile ortaya çıkar ve mikroplar vücuttan atılana kadar devam eder. Bu süreçte aşırı sıvı kaybı ve halsizlik gelişebilir. Kaybedilen sıvının ağızdan karşılanamaması durumunda damardan sıvı verilmesi gerekebilir. Yukarıdaki bilimsel doğrular eşliğinde düşünüldüğünde, süt içimini takiben çocuklarımızda gelişen yakınmaların en geçerli nedeni, sütlerin hazırlanması veya taşınması sırasında oluşabilecek, kontaminasyon (mikropla bulaş)-bozulma olarak görünmektedir."

"PROJE ÖNEMLİ, YÜRÜMELİ"

Prof. Dr. Aydoğdu, dernek olarak her gün içilecek sütün çocuk sağlığına katkılarına ve bu nedenle projenin yürümesinin önemine inandıklarının da vurguladı. Prof. Dr. Sema Aydoğdu, "Ancak böyle kitlesel bir projenin yürütülmesi sırasında ürün sağlığına yönelik tedbirlerin büyük bir ciddiyet içinde alınması gerekliliği ve kamuoyunun bu konuda doğru bilgilenme hakkı olduğu unutulmamalıdır. Bu noktalar kampanyanın yürümesi ve hedefine ulaşması açısından ayrıca önemlidir" dedi.

Alıntı : egedesonsöz.com

Süt değil çocuklar bozuk!!!


Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından, 6-7 Mayıs tarihlerinde Bakanlık binasında yapılan toplantı sonucu, Okul Sütü Programı Ortak Bilim Kurulunun açıklaması kamuoyuna duyuruldu.

Açıklamada, okul çağı çocuklarına süt içme alışkanlığı kazandırılması amacıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı işbirliğinde Ulusal Süt Konseyi'nin desteği ile 2 Mayıs 2012 tarihinde okul sütü programı başlatıldığı, bu program kapsamında günde yaklaşık 7,2 milyon kutu süt dağıtımının planlandığı hatırlatıldı.

Söz konusu uygulamanın ilk günlerinde çeşitli nedenlerle rahatsızlanan bazı öğrenciler sağlık kuruluşlarına başvurduğu belirtilen açıklamada, sağlık ve gıda güvenilirliği yönünden programı ve gelişmeleri değerlendirmek, bir rapor hazırlamak ve kamuoyuyla paylaşmak üzere Sağlık ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı uzmanlardan oluşan iki ayrı kurul oluşturulduğu belirtildi.

Her iki bilim kurulunun müşterek çalışmasıyla varılan sonucun bildirildiği açıklamada, sütün, bileşiminde yer alan yüksek kalitede protein, yağ, laktoz, kalsiyum, fosfor, riboflavin gibi bileşenler ile üstün besleyici değere sahip olduğu, sütün bileşimine bakıldığında çeşitli yaş grupları için temel besin ögelerini içerdiği görüldüğü ifade edildi.

Her gün çocukların iki su bardağı süt veya eşdeğer süt ürünü tüketmeleri bilim çevrelerince tavsiye edildiği vurgulanan açıklamada, şunlar kaydedildi: ''Türkiye'de kişi başına yıllık süt tüketimi yaklaşık 25 litre iken bu miktar diğer gelişmiş ülkelerde 80-100 litre arasındadır. Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan Türkiye'de Okul Çağı Çocuklarında Büyümenin İzlenmesi Projesi araştırma verilerine göre; 6-10 yaş grubunda süt içmediklerini ifade edenlerin oranı yüzde 11 olarak bulunmuştur. Çocukların ancak yüzde 30'u ise düzenli olarak süt içtiklerini ifade etmişlerdir. Gelişme çağındaki çocuk ve ergenlerin süt ihtiyaçlarının karşılanması dünyada birçok ülkede okul sütü uygulamaları ile sağlanmaktadır. Ülkemizde de okul sütü uygulamaları okul çağı çocuklarının büyüme ve gelişmelerine önemli katkıda bulunacaktır.

Program kapsamında ana sınıfı ve 1-5. sınıfa devam eden çocuklara UHT teknolojisiyle hazırlanmış tam yağlı süt dağıtılmasına başlanmıştır.

UHT süt; çiğ sütün en az 135 derecede 1 saniye süre veya en uygun zaman-sıcaklık kombinasyonunda yüksek sıcaklıkta kısa süre tutulması ve aseptik koşullarda ambalajlanması ile oda sıcaklığında depolandığında bile bozulmaya neden olabilecek tüm mikroorganizmaları ve sporlarını yok eden bir ısıl işlem ile elde edilen, raf ömrü uzun (3-4 ay) olan süttür.''

‘HASTALIK YAPICI BULGU YOK’

UHT teknolojisinde, yüksek kalitede çiğ süt kullanılmasının zorunlu olduğuna işaret edilen açıklamada, peyniraltı suyu veya peyniraltı suyu tozunun, sütün ısıl işleme olan dayanıklılığını azalttığından kesinlikle kullanılmadığı belirtildi.

Bu program kapsamında ihale şartnamesi gereği de yurt içinde üretilmiş çiğ süt kullanımı zorunlu olduğundan sütlerin üretiminde süt tozu kullanılmasına da izin verilmediğine dikkat çekilen açıklamada, programın başlamasını takiben sağlık kuruluşlarına değişik şikayetlerle başvuruların olması üzerine Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından süt dağıtımı yapılan bütün illerden süt örnekleri alınarak ayrıntılı fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik analizlere tabi tutulduğu kaydedildi.

Açıklamada, bugüne kadar örneklerin hiç birisinde hastalık yapıcı mikroorganizma ya da bakteri toksinine (Stafilokok enterotoksini) rastlanmadığına dair verilerin mevcut olduğunu bildirildi.

SİVAS’TA DAĞITIM DURDURULDU

Fiziksel özellikleri uygun olmadığı bildirilen Sivas ili süt örnekleri hem Sağlık Bakanlığı hem de Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı laboratuvarlarında incelendiği, hastalık yapıcı mikroorganizma ya da bakteri toksini ve diğer toksik maddeler yönünden hiçbir olumsuzluğa rastlanmadığı belirtilen açıklamada, ''Sivas ili süt örneklerinde hastalık yapıcı olmayan (saprofit) mikroorganizmaların bulunması nedeniyle örnekler sterilite şartlarını sağlamadığından, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca bu firmaya ait ürünlerin dağıtımı durdurulmuş ve bu firma dağıtım zincirinden çıkarılmıştır'' ifadesi kullanıldı.

‘UYGULAMA KESİNTİYE UĞRAMASIN’

Hastaneye başvuran çocuklarla ilişkili olarak da mevcut verilerin gıda zehirlenmesini düşündürmediği vurgulanan açıklamada, ancak Okul Sütü Programı'nın tüm aşamalarının dikkatlice ve titizlikle ileri incelemelerine devam edileceği bildirildi.

Açıklamada, şöyle denildi: ''Sonuç olarak, Türkiye'de süt tüketiminin sınırlı olduğu göz önüne alındığında, Okul Sütü Programı sağlıklı nesillerin yetiştirilmesinde ve beslenme ile ilişkili muhtemel sağlık sorunlarının azaltılmasına katkı sağlayacaktır.

Mevcut veriler ışığında, uygulamanın kesintiye uğratılmasını veya durdurulmasını gerektirecek bir durum tespit edilmemiştir.''

Alıntı : egedesonsöz.com