8 Eylül 2010 Çarşamba
ÖSYM’nin yükünü DSM alacak
08 Eylül 2010
Türkiye’nin en güvenilir kurumlarından birisiyken bir anda Türkiye’nin en tartışmalı kurumu haline gelen ÖSYM, en kısa zamanda yeniden yapılandırılacak. Bu çerçevede üniversitelere yönelik sınavlar dışında, diğer tüm sınavların yükü ÖSYM’nin üzerinden alınacak. Kamuya ait sınavlar için Devlet Sınav Merkezi öngörülüyor.
1974’te rahmetli Altan Günalp tarafından üniversitelere merkezi yerleştirme ile öğrenci alınması için kurulan ÖSYM, sonraki yıllarda yarattığı güven ortamı nedeniyle, devlete ait tüm sınavları üstlenen bir konuma geldi. Bu da üzerindeki iş yükünü altından kalkılamaz hale getirdi ve güvenlik zafiyetlerinin yaşanmasına neden oldu.
Son yaşanan kopya skandallarından sonra, YÖK ve devlet katında ağır basan görüş, Devlet Personel Dairesi’ne bağlı olarak kurulacak bir Devlet Sınav Merkezi’nin kademeli olarak ÖSYM’nin yapmakta olduğu kamuya ait tüm sınavları yapar hale gelmesi. Bu merkezin kurulmasında ÖSYM’nin de kurucu partnerlerden birisi olacağı da özellikle vurgulanıyor.
Peki ÖSYM’nin üzerindeki sınav yükü azalırsa, kopya ya da çalınmaların önüne geçilir mi? Evet demek o kadar kolay değil. Çünkü, bu konuda öylesine büyük bir rant söz konusu ki, sistemi delmek isteyenler hep olacak.
Bu konuda asıl önemli olan ÖSYM’nin nasıl bir güvenlik zırhı ile korunacağı?
Bugüne kadar olduğu gibi, kuruma olan aidiyet duygusu ile mi koruma sağlanacak yoksa günümüz teknolojisinden de yararlanılarak çok gelişmiş güvenlik önlemleri mi alınacak? Bunu da zaman gösterecek.
Bayramdan hemen sonra ilköğretim birinci sınıflar, sonraki hafta da diğer okullar açılacak. Ama öğretmen atamaları henüz gerçekleşmiş değil. Milli Eğitim Bakanlığı bu konuda ne olacaksa bir an önce olsun noktasında. YÖK ve ÖSYM de aynı görüşte. Acak hiçbir kurum bu konuda öne çıkmak istemiyor. Çünkü nasıl bir karar alınırsa alınsın, büyük tepkilere neden olacak.
Bu yüzden şu anda tüm gözler Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nda. Onların vereceği kararı gerekçe göstererek hareket edecekler.
Ama YÖK’teki genel hava, hiç içlerine sinmese de iptalden yana. “Çünkü, soruşturma derinleştikçe, ortaya çıkan tablo iptal varsayımını biraz daha güçlendiriyor. Şu andaki genel eğilim iptalden yana ama yarın ne olur, hangi noktaya gelinir, onu şimdiden söylemek doğru olmaz” görüşündeler.
YÖK’ü bu kadar tedirgin eden ise alın teri ile başarılı olanların yaşayacağı moral bozukluğu. “İptal son çare. Ona gelinceye kadar, her türlü olasılık düşünülecek” diyorlar.
Gelişmeleri hep birlikte yakından izleyeceğiz. Bakalım ne olacak? Umarız en adil olan yapılır. Kimsenin hakkı yenmez. Kopyacılar da cezasız kalmaz...
Ertelemeler niye?
Yılbaşına kadar gerçekleşecek tüm sınavların ertelenmesi, KPSS’nin iptal edilip yerine yeni bir sınav yapılması için mi? Bu yöndeki değerlendirmeleri de Ankara’ya sorduk. Ne MEB ne de YÖK, teyit eder bir görüş ortaya koymadı. Ama kesinlikle hayır da demiyorlar. “Gelişmelere göre hareket edilecek” diyor, başka bir yorum ya da öngörüden söz etmiyorlar.
Oysa atama bekleyen sadece öğretmenler değil, diğer kamu kurum ve kuruluşlarına girmek için bu yönde alınacak kararı bekleyen yüz binlerce genç var. Onlar da, tıpkı alınteri ile yüksek puan alan öğretmenler gibi tedirginler. Bir an önce önlerini görmek istiyorlar.
Yeni iddialar
ÖSYM’ye duyulan güven kevgire dönünce iddiaların da ardı arkası kesilmiyor. Şimdi de dil sınavları ile belgeler yağıyor. 30, 40 alırken birden bire 70, 80’lerin nasıl alındığı soruluyor. Yabancı dil öğrenmenin öyle üç beş ayda çözülecek bir sorun olmadığı dile getiriliyor. Daha da iddialı olanlar, dil sınavlarında birdenbire yüksek puan alanlardan pek çoğunun İngilizceyi tarzanca konuşmanın ötesine geçemeyeceğini iddia ediyorlar.
İşte bu yüzden TBMM’ye verilen araştırma komuyonu kurulmasına yönelik önerge, Meclis açılır açılmaz, tüm partilerin oybirliği ile kabul edilmeli ve bu yöndeki tüm iddialar enine boyuna araştırılmalıdır. Yoksa sınavlara zerre kadar güven kalmayacak. Ve bu arada, belki MEB’in gerçekleştirdiği sınavlara da göz atılır ve onlar da şaibeden kurtulur...
Özetin özeti: Birileri artık bu konuyu ciddiye almalı. Çünkü çalınan sadece gençlerin değil, bu ülkenin de geleceği!..
İşte iptal edilen sınavlar..
Bu arada ÖSYM’nin ertelediği sınavların listesi de belli oldu. Bu karara göre ertelenen sınavlar şunlar:
Tıpta Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı (Sonbahar Dönemi)
2010-TUS Sonbahar Dönemi - 18.09.2010 / 19.09.2010
Kamu Personel Seçme Sınavı (Ortaöğretim / Önlisans)
2010-KPSS Ortaöğretim / Önlisans - 26.09.2010
Maliye Bakanlığı İç Denetçi Aday Belirleme Sınavı
2010-İç Denetçi - 02.10.2010
Üniversitelerarası Kurul Yabancı Dil Sınavı (Sonbahar Dönemi)
2010-ÜDS Sonbahar Dönemi - 03.10.2010
Adalet Bakanlığı İcra Müdür ve İcra Müdür Yardımcılarını Seçme Sınavı
2010-İcra - 09.10.2010
Tıpta Yan Dal Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı (Sonbahar Dönemi) 2010-YDUS Sonbahar Dönemi - 17.10.2010
Tıpta Uzmanlık Dernekleri Yeterlik Sınavları
2010-Tıpta Yeterlik - 24.10.2010
Maliye Bakanlığı Mali Hizmetler Uzman Yardımcılığı Özel Yarışma Sınavı
2010-MHUY - 30.10.2010
Adalet Bakanlığı İdari Yargı Hakim Adaylığı Yarışma Sınavı
2010-İdari Yargı - 31.10.2010
Kamu Personeli Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavı (Sonbahar Dönemi)
2010-KPDS Sonbahar Dönemi - 07.11.2010
Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı (Sonbahar Dönemi)
2010-ALES Sonbahar Dönemi - 28.11.2010
Adalet Bakanlığı Adli Yargı Hakim ve Savcı Adaylığı Yarışma Sınavı
2010-Adli Yargı - 19.12.2010
İlaçta son kullanım tarihi karmaşası
Nurten Saydan Hürriyet’e yaptığı açıklamada, karekod uygulamasına geçilmesine rağmen, eczanelerde yüzde 50 oranında karekodsuz ilaç bulunduğunu belirterek, Bakanlığın bunun için bir düzenleme yaptığını belirtti. Saydan Hürriyet’e şunları söyledi:
İki ayrı son kullanma tarihi
“Karekodsuz ürünlerimize geçici karekod gönderdiler. Örneğin, elimizdeki ilacın son kullanma tarihi 2013’tü, ama gönderilen karekodların miadı 31 Aralık 2010’du. Bakanlığa bir yazı yazarak, bunun sorun olacağını eldeki ilaçların son kullanma tarihleri nedeniyle atılarak milli servetin heba olacağını anlattık. Sanal bir miad koyamayacaklarını bildirdik. Değişen bir şey olmayınca Danıştay’a dava açtık. Dava sonuçlanmadan Sağlık Bakanlığı yeni bir düzenleme yaptı. Bu kez son kullanma tarihi 2012-2013 olan ilaçlara miadı 2020 olan geçici karekodlar gönderdiler. Üstelik eczacının ‘asıl miada’ dikkat ederek vatandaşa satış yapması gerektiğini bildirdiler. İlaçlar elimizde kalmayacağı için mutluyuz, ama bu defa da ilaç kutularının üzerinde iki miad olacak. Sağlık Bakanlığı bu konuya dikkat etmeliydi. Her ilacın son kullanma tarihine göre geçici karekod uygulanmalıydı. Bu sorumsuzluktur.”
Sağlık Bakanlığı’nın genelgesi
“Bilindiği üzere ilaç ambalajlarına 2 boyutlu barkod zorunluluğu getirilmiştir. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Başkanlığı ile birlikte konunun diğer paydaşları olan üreticiler, ilaç depoları ve eczaneler ile yapılan toplantılar sonucu uygulamanın 16 Mayıs 2010 tarihinden itibaren başlatılması kararı alınmıştır. Ürünlerin anılan tarihte karekodlu ve karekodsuz olarak piyasada bulunacağı söz konusu olduğundan geçiş süresi verilerek etiketleme yolu ile bütün ürünlerin karekodlu hale getirilmesi planlanmıştır. Etiketleme işlemleri Temmuz 2010 ayında sonlandırılmıştır. Etiketlenemeyen ürünler depolar tarafından iade alınmıştır. İlaç firmaları ve ecza depoları ile yapılan iki toplantıda iade edilen ürünler arasında ‘etiketi sökülmüş G2D’li ürünler’ bulunduğu ve ‘eczanelerin G2D’li ürünleri almak istemedikleri’ bilgisi edinilmiştir.
Konu incelendiğinde problemin ürünler üzerinde yer alan sanal son kullanma tarihi ile ilgili olduğu görülmüştür. Sanal tarih olarak belirlenen 31.12.2010 tarihi Bakanlığımızca sistemde gerekli değişiklik yapılarak 31.12.2020 olarak değiştirilmiştir. Uygulamanın amacı milli servet değerinde olan bu ürünlerin ziyan olmamasını temin etmektir. Ancak G2D’li ürünler üzerinde yer alan gerçek ‘son kullanma tarihlerinin’ eczacılarımız tarafından daha evvelce yapılageldiği şekli ile gözle kontrol edilmesi ve sistem tarafından onaylanan ‘son kullanma tarihi’ ile yetinilmemesi gerekmektedir.”
Kaynak:Hürriyet
ÖSYM yeniden yapılandırılacak
Amasya'da gazetecilerin sorularını yanıtlayan Özcan, bir gazetecinin ''KPSS ve YGS'de yaşanan olaylar ile ilgili ve gelecekte böyle olayların yaşanmaması için ne tür çalışmalar yapılıyor?'' sorusu üzerine şunları söyledi:
''KPSS ve YGS ile ilgili soruşturma devam etmektedir. Bu nedenle devam eden soruşturmayla ilgili çok fazla konuşamayacağım. Soruşturmayı beklemek önemli. Çünkü soruşturma nerede aksaklık olduğunu, eğer varsa kaçakların nerede olduğunu gösterecek. Bizde bundan sonra yapacağımız çalışmalarda bu tür kaçakların olmaması için elimizden geleni yapacağız. ÖSYM çok uzun zamandan beri pek bir şey yapılmadan devam eden bir kurum. Bu bize iyi bir fırsat diye düşünüyorum. ÖSYM'nin yapısını yeniden ele alıp ona yeni bir şekil vermek için çalışmalarımızı başlattık. Şimdi arkadaşlarımızla ne tür çalışmalar, ne tür değişiklikler yapılacak diye tartışıyoruz. İnşallah soruşturmanın bittiği zamana denk gelecek şekilde bizde bu tür fikir çalışmalarını bitiririz. Ondan sonrada yapmak istediğimiz şeyleri de ÖSYM'de gerçekleştiririz. Bu güne kadar ilk olarak ÖSYM'ye hiç bir şekilde karışmadık. Tamamen bağımsız bir kuruluş olarak hareket ettiler. Bu bir gelenekti. Bizde bu geleneği bozmadık. Ama bundan sonra ÖSYM'ye daha fazla bakmamız ÖSYM'nin işleri ile ilgilenmemiz gerekli. Bu da ortaya çıkmış oldu böylece.''
Yürütülen soruşturmanın ardından çıkacak kararlara göre atamaların yapılabileceğini de belirten Özcan, ''Savcılıktan bize, bu sınavda kopya çekenler şunlardır ve sadece o arkadaşların sınavları iptal edilir, diğerlerinin ki kabul edilir diye bir yazı gelirse bunu uygularız. Ama savcılıktan bu yaygın bir şekilde yapılmıştır ve sınav öncesi yapılmıştır diye bir sonuç çıkarsa o zaman herkesin sınavını iptal etmek gerekiyor. Çünkü bu kadar uygunsuz davranışın, düzensizliğin olduğu sınavı insanlara kabul ettirmekte zor olur. Bizim yapabileceğimiz en iyi hususlardan bir tanesi fazla vakit geçirmeden sınavı tekrar etmektir'' dedi.
-''ÖSYM İŞ YÜKÜ AĞIR BİR KURUM HALİNE GELDİ''
ÖSYM'nin iş yükü çok ağır bir kurum olduğunu ve sadece akademik türden sınavları yaparken, daha sonra devlet memurları ile ilgili sınavları da yapan bir kurum haline geldiğini kaydeden Özcan, bu durumun kurumun adıyla bile uyuşmadığını açıkladı.
Özcan, kurumun adının Öğrenci Seçme Yerleştirme Merkezi olduğunu ancak memur sınavlarını dahi yaptığını belirterek şu görüşleri belirtti:
''Yapılan sınavların hususlarını tekrar ele alıp gözden geçirmek gerekiyor. Belki bu tür sınavlar bir başka kuruluşa verilebilir. Mesela öğretmen sınavlarını Milli Eğitim Bakanlığı'na verilip sadece akademik üniversiteyle alakalı olanları ÖSYM'nin yapması uygun olur diye düşünüyoruz. Tartışmalarda YÖK hiç işin içinde yok. Doğrusu da budur zaten. Hiç karışmadığımız, müdahale etmediğimiz bir kurum için suçlanmamız abestir. Biz sistemi kurduktan sonra güzel bir sistem getirebilirsek bundan sonra ÖSYM yine eskiden olduğu gibi bağımsız bize bağlı ama gayet bizden bağımsız çalışmasına devam edebilir.''
Özcan, oğlu Kaan Özcan'ın vatani görevini yerine getirmesinden dolayı gurur ve mutluluk duyduğunu da ifade etti.
YÖK Başkanı Özcan, açıklamalarının ardından oğlu ile Amasya'dan ayrıldı.
Kaynak:AA
29 Temmuz 2010 Perşembe
TÜRK DİŞ HEKİMLERİ BİRLİĞİ'NDEN AÇIKLAMA
DİLEKÇE:
http://www.tdb.org.tr/tdb/v2/ekler/zorunlu_mali_sorumuluk_sigortasi_dava_dilekcesi-28.07.2010.pdf
ÖZEL SEKTÖRDE ÇALIŞACAKLARA
1)Kesinlikle tek özel sağlık kuruluşu olan bir il veya ilçede başlamayın ,mutlaka başka alternatifleriniz olsun, en azından bir tanesiyle anlaşamazsanız diğerine geçersiniz.
2)Başlangıçta size gökteki yıldızları vaad edebilirler , ayaklarınız yere bassın çünkü karşınızda sizinle pazarlık yapan kişi tam bir esnaf ve sizin gibi onlarca hekimle daha önceden konuşmuş bir profesyonel.
3)Tüm branşlarda doktor aranıyor ilanlarına rağbet etmeyin.Eğer yeni bir sağlık kuruluşuysa değerlendirilebilir;ancak bu %1 den az ihtimal ,Çünkü genelde bu ilanlar hekimlerle yeni sözleşme döneminde eski hastaneler tarafından hekimin pazarlık gücünü kırmak için yapılıyor,bunu yapanların çoğuda maalesef sevgili meslektaşlarımız hani o Hipokrat yemininde kardeşimiz olanlar.
4) Eğer konuşurken sık sık'' etik'' kelimesi içeren allı pullu cümleler kuruluyorsa o işyerinden süratle uzaklaşın arkanıza bile bakmayın.
5)ilanlarda hangi kurum olduğu yazmıyor , sadece tel.no varsa aramayın çünkü daha önce aynı yere sizin gibi en az 25 kişi başvurdu vebir süre çalıştı ve ayrıldı.
6)Daha ilk görüşmede sizden önceki hekimin ne kadar kötü ve tembel olduğunu söylüyorsa siz ayrılırkende aynı şeylerin olmaması için hiç bir garantiniz yok.
7) Mutlaka sözleşme yapın . sözleşmesiz çalışmayın
8)Ücret konusunda her zaman net elime ne geçecek diye sorun ,cevabını almadan ayrılmayın.Eğer futbolcunun top çevirmesi gibi lafı çeviriyorsa derhal uzaklaşın Çünkü size söylediği rakamlar asla net değil , söylediği rakamların yaklaşık %35 i vergi kesintisine gidecek .Ayrıca bağkur ve sigortanızın bir bölümünüde size ödettireceğinden emin olabilirsiniz.
9)yıllık izinler ücretlimi değilmi diye mutlaka sorun.
10)Çoğu defa sizi bağkurlu yapıp düşük prim ödeyeceksiniz böylece geleceğinizden de çalacaklar.
11)Laboratuardan pay veriyormusunuz diye sorun eğer bu pay vermeyi etik bulmuyoruz diyorsa madde 4 ' ü tekrar okuyun
12)görüştüğünüz kişi DOKTORSA ve size biz diğer hastane sahipleri gibi inşaatcı veya müteahhit değiliz diyorsa o meslektaşınızdan süratle uzaklaşabilirsiniz çünkü tam bir fırıldakla karşı karşıyasınız.
13)eğer bu 12 maddeyi okuyup hala özele geçmek istiyorsanıza sizde benim gibi bilgisayarın karşısına geçip yaklaşık 6 ay geçtikten sonra bir oniki maddede siz hazırlarsınız.
Not şu anda üç aylık maaşımı alamadım , devletin tayin açıklamasını Mecnun' un Leyla ' yı beklediği gibi sağlık bakanlığı personel şube genel müdürlüğü internet sitesi başında bekliyorum.
UZ. DR. Y.Y.
MEDİMAGAZİN.COM DAN ALINTIDIR
DOMUZ GRİBİ AŞISI İLE GELEN YÜKSELİŞ
İSTANBUL Sanayi Odası'nın (İSO) önceki gün açıkladığı en büyük 500 sanayi şirketi sıralamasına "Domuz Gribi" damga vurdu.
İSO 500 sıralamasında en uzun sıçramayı Domuz Gribi aşısını Türkiye'ye getiren şirket yaptı. İSO 500'de en fazla sıçrama yapan 3'üncü şirket olan ilaç devi GlaxoSmithKline (GSK), 192 basamak birden atladı. 2008'de 416'ncı sırada yer alan GSK, bu yıl açıklanan listede 224'üncü sıra yer buldu. 2008'de 129.8 milyon TL satış yapan İngiliz ilaç devi GSK, bu yıl satışlarını yüzde 90'a yakın artırdı ve 225.4 milyon TL'ye ulaştırdı.
Dünya kamuoyunu aylarca endişelendiren ve Dünya Sağlık Örgütü'nün ısrarla "aşı olun" dediği Influenza A (H1N1) virüsü yani Domuz Gribi'ne karşı hükümetler birbiri ardına sipariş vermişti. Aşının en büyük üreticilerinden olan GSK'ya başta ABD olmak üzere birçok ülke yüzmilyonlarca adet taleplerde bulundu. Türkiye de 300 milyon euroluk 43 milyon adetlik siparişte bulunmuştu.
ALINTIDIR
Hekim mali sorumluluk sigortası eksiklikleri hakkında
2)sigorta şirketleri tam olarak güvenilmez yarın öbürgün yok bunu kapsamıyor yok o branş bunun yetkisinde değil falan diyecekler.
3) her hekime az yada çok küçük hatalardan dolayı dava açılıp primler yükseltilecek.bu varsayımdan öte gerçek
4) büyük davalar öyle 300.000 tl falan olmuyor . anestezistler kadın doğumcular daha büyükleriyle karşılaşabilir.kalanını doktor cepten ödeyecek
5)300.000 tl lik ödemeye avukat ücretleri falan dahil değil onlar ayrıca hekim tutmuşsa cebinden hasta tutmuşsa hekimden alınacak.
6) bazı branşlarda karışıklıklar var anestezi hekimi yoğun bakım tabibidir aynı zamanda oysa yoğun bakım ayrı bir branş gözüküyor.onunda ayrıca primini mi yatıracak.anestezi hekimi ağrı yada bakar oysa algoloji 3. grupta . hiç ağrı hastası bakmayacakmı?bir anestezist ağrı hastasıyla ilgili bir konuda hiç bir şey yapmayacakmı.yaparsa sigorta şirketi ödeme yapmayabilir.
7) dahiliye 3. grupta oysa dahili yoğun bakım 4. grupta dahiliye hekimi hangisinden sorumlu keza yoğun bakımı olan diğer gruplar.
8)bazı iç içe geçmiş branşlar var mesela rinoplasti plastik ve kbb , boyun cerrahisi kbb plastik karışık .yarın sigorta şirketi davalık bir durumda bizim ödeme yetkimzi bu alanda yok bunun kapsamıyor plastik 4. gruptan kbb 3. gruptan prim yatırdı ödeme yapmam diyebilir.
9) avukatlar güvenilmez halkı ufak tefek doktor hatalarına karşı dava açmaları için kışkırtabilirler.hastalar doktorları para kazanma kapısı olarak görebilir.doktorun cesareti güveni kırılır.hata yapabilirim diye karışmayabilir üniversite hastanelerine sevk artacaktır.
10) doktor zaten hipokrat yemini etmiştir doğruluğu , dürüstlüğü vicdanı ve ahlakı ile alakalıdır.bunu kanunla sınırlayamazsın.
11) hangi meslek grubu mali sorumluluk sigortası yatırmaktadır . o zaman veli öğretmenden davacı olsun vatandaş polisten davacı olsun her mesleğe mali sorumlukuk sigortası şartı getirilsin hangisini hatası yokki hatta hakime bile mali sorumluluk sigortası şartı getirilsin.haksız karar veren yokmu?
12)hemen hemen tüm meslek gruplarının gelirleri hekimden yüksek . oysa en yüksek puan alan onlar en çok en uzun süre okuyanlar onlar en zor şartlarda çalışan onlar.en riskli işleri yapanlar onlar.üstelik toplumun en zeki kısımlarından oluşuyorlar.ama iş para kazanmaya geldimi fazla kazanıyor deniyor.hangi hekim çocuğunu hekim yapmak ister söylermisiniz?hekimlere laf söyleyenlere yapılacak en iyi beddua onların da çocuğu inşallah hekim olur da görürler.
13)bilgilendirilmiş olur kağıdı işleminde hastanın hekimi sorumlu tutacağı alanlar sınırlandırılmalı hasta her türlü girişimi kabul etmeli.riski üzerine almalı.çünkü cerrahi girişimler her şeye gebedir her şey olabilir.hasta her türlü invaziv girimide kabul etmelidir.
14)kısacası hekimin hekim olma kendi başına karar verme, kendi işine hakim olma risk alma yetisini kaybedecek, ne olur ne olmaz ben sevkediyim de aman başıma bişey gelmesin dedirtecek bu sistem yürümez yürümesi zordur.hekimlik zor zanaattir.bu meslek içinden çıkacak çürükler elbet ayıklanır toplum nazarında zaten gözden düşerler.
15) kısa vade de hastanın lehine gibi görünen tüm bu durumlar uzun vadede hastalar için çok Zaralıdır. Bunu zaman gösterecektir.
16) abd de bu sistem yürümemiş çok kar edeceklerini düşünen sigorta şirketleri çok zarar etmiştir.sistem hekimi mağdur etmeyecek şekilde düzenlenmiştir.Fakat TÜRKİYE DE ne yapar yapar bu zararı hekime giydirirler.arabaların kaskolarında olduğu gibi ülkemizde hangi sigorta şirketi zarar etmişki.
Saygılarımla.
Kendisi de emekli bir doktor olan bir doktor yakını…
alıntıdır...
21 Temmuz 2010 Çarşamba
İzmir’de 255 hamileye aşı yapılmış!
Hamilelere yapılması riskli kızamıkçık aşıdan İzmir’de ilk belirlemelere göre gebeyken aşı yapılan ve aşı yapıldıktan sonra gebe kalan kadın sayısı 100 civarındaydı. 60 kadın ise, aşı nedeniyle bebeklerinin özürlü doğma ihtimalini göze alamayarak kürtaj yaptırmak zorunda kalmıştı. Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şubesi, Türk Tabipler Birliği Pratisyen Hekimler Kolu ve Pratisyen Hekimlik Derneği ortak çalışmasıyla ortaya çıkartılan sağlık skandalı Bakanlık tarafından reddedilmişti.
SES’in ele geçirdiği bir belge ile Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın konuyla ilgili kamuoyuna yanlış bilgi verdiği, skandalın boyutlarının belirtilenden de büyük olduğu ortaya çıktı.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Adana Milletvekili Prof. Dr. Nevin Gaye Erbatur’ un yazılı soru önergesine 31-12-2009 tarihinde Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın verdiği cevapta, aşı sırasında gebe olan ya da 4 hafta içinde gebe kalan 1554 kişiden numune alınarak incelenmek üzere Sağlık Bakanlığı’na gönderildiği, İzmir de aşı sırasında gebe olan ya da dört hafta içinde gebe kalan kadın sayısı 255, bu nedenle kürtaj olan kadın sayısı 58 olarak bildirildiği ortaya çıktı.
GEÇ DE OLSA GİZLENEMEYEN GERÇEKLER
Konuyla ilgili basın Türk Tabipler Birliği Pratisyen Hekimler Kolu ve Pratisyen Hekimlik Derneği ile ortak basın açıklaması düzenleyen Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şube Başkanı Dr. Ergun Demir, “Sağlıkla ilgili, hemen her konuda olduğu gibi aşılama hizmetlerinde güvensizlik yaratan kamuoyunu yanıltan ve yanlış bilgi veren Sağlık Bakanı Recep Akdağ için bugün tarihe not düşüyoruz.” dedi.
Açıklamada, SES’in 8 Ekim 2009 tarihinde Sağlık Bakanlığı’a sorduğu sorular, Kızamıkçık Aşısı ve uygulama hatalarına ilişkin görüşleri ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın CHP Adana Milletvekili Prof. Dr. Nevin Gaye Erbatur’un yazılı soru önergesine verdiği cevap metinleri belge olarak basın mensuplarına sunuldu.
“BAKAN AKDAĞ ÖZÜR DİLEMELİDİR”
Dr. Demir, “Sağlık Bakanlığı’na tetkikleri gönderilen 1554 kadının ve İzmir de aşı olduğu ancak kürtaj yapılmadığı bildirilen 197 kadın gerçekten izlenmiş midir? Bebeklerin bugünlerde doğmuş olması gerekir. Bebeklerin sağlığı, konjenital kızamıkçık sendromu açısından izlenmekte midir? Kaçı normal miadında, ayına göre normal ağırlıkta ve sağlıklı olarak doğmuştur? Aşılama bir ekip hizmetidir, ekip hizmeti sağlık ocaklarında vardı ancak aile hekimliği sistemi ile ekip hizmeti ortadan kaldırılmıştır. Sağlık Bakanlığı’nın bu süreçte ağır ihmali vardır. Sağlık Bakanı’nı bu hatalar zinciri ve olayı örtme gayretleri nedeni ile vatandaşlardan, kürtaj edilerek kaybedilen bebekler nedeniyle anne ve babalardan, yalanının yakalanması nedeniyle bunu ortaya çıkaranlara savurduğu tehditlerden dolayı özür borçludur ve gereğini yapmaya davet ediyoruz.” dedi.
SAĞLIK BAKANINA SORULAR
SES İzmir Şube Başkanı Dr. Ergun Demir, Sağlık Bakanı Akdağ’ın hala yanıtlamadığı ve acil yanıt gerektiren soruları şöyle sıraladı;
-Kızamıkçık aşı kampanyası Temmuz- Ağustos aylarında ve aile hekimliği pilot uygulamasına geçilen 33 ille sınırlı tutulmasını hangi bilimsel gerekçelerle yaptınız?
-Sağlık Bakanlığı Kızamıkcık Aşısı Bilimsel Kurulu (03-08-2009) kararın da; “Gebe kadınlara kızamıkçık aşısı konjenital kızamıkcık sendromu teorik riski nedeni ile yapılmamalıdır. Aşılama sonrası gebe olduğu tespit edilen kişiler, prenatal tanı merkezi olan referans merkezlerde takib edilmesi gereklidir. Bu kişilerde direkt küretaj endikasyonu yoktur takip edecek prenatal tanı merkezinin önerileri doğrultusunda hareket edilir’’ denilmektedir. Gebe olduğu halde kızamıkçık aşısı yapılan kadın sayısı kaçtır?
- Kızamıkçık Aşısı yapıldıktan sonra gebe kalan kadın sayısı kaçtır?
- İnfertilite tedavisi gören kaç kadına kızamıkçık aşısı yapılmıştır?
- Toplam kaç vaka prenatal tanı merkezlerinde takip edilmektedir?
- Toplam kaç vakada küretaj yapılarak gebelik tahliye edilmiştir?
-Kızamıkçık hastalığına yönelik sürveyans sistemini iyileştirmek için ne yaptınız?
-Aşı kampanyası yapılmadan önce Aile hekimlerine, elemanlarına ve halka yönelik yeterince bilgilendirme ve eğitim çalışması yapılmış mıdır?
-18 – 35 yaş arası kadın hedef nüfusta istenen bağışıklama oranına ulaşılmış mıdır? Yoksa hedef nüfusun sadece %40’na mı ulaşılabilmiştir?
-Ülkemizde birinci basamak sağlık hizmetlerinin sağlık ocakları tarafından sunulduğu dönemde yapılan diğer ulusal aşı kampanyalarında (çocuk felci, kızamık…) hedef nüfusta gerçekleşen bağışıklama oranları kaçtır? %40 mı yoksa %90–95’lerde mi olmuştur?
-Çok yüksek oranlara ulaşamayan bağışıklama çalışmalarının konjenital kızamıkçık sendromunu kontrol edemediği çok sayıda araştırma ile gösterilmiştir. 18-35 yaş kadın kızamıkçık aşılama yüzdesi %40 da kalmıştır. Peki siz bu aşı kampanyasını niçin yaptınız?
-Aşı kampanyasında kullanılan aşıların temin yolu nedir? İhale ile alınmışsa belirlenen tutar ve aşı adedi nedir? Aşılar hangi tarihte Sağlık Bakanlığı’na teslim edilmiştir ve teslim edilen aşıların son kullanma tarihleri nelerdir? Son kullanma tarihi biten ve imha edilen aşı miktarı nedir?
-Temmuz -Ağustos 2009 Aşılama Programında amaç konjenital kızamıkçık enfeksiyonunu ve konjenital kızamıkçık sendromunu engellemek midir? Yoksa son kullanma tarihi Ağustos 2009 olan aşıları tüketmek midir?
UYGULAMA HATALARINA İLİŞKİN SES’İN GÖRÜŞLERİ
-Koruyucu sağlık hizmeti alan ve hastalığın oluşmasını engelleyecek aşılama uygulamalarını önemsiyor ve destekliyoruz.
-Aşılama bir ekip hizmetidir. Ekip hizmeti sağlık ocaklarında vardı ancak, Sağlıkta Dönüşüm Programı ile ekip ortadan kaldırılmıştır.
-Aşılamada önemli olan hedeflenen aşılama oranının gerçekleşmesidir. Yani hedef kitleye ulaşılmasıdır. Hedef nüfusun en az %90’nına ulaşılması beklenir.
-Düşük aşılama hızları, virüsün dolaşımını da yavaşlattığından yıllar içinde duyarlı kişi havuzları oluşturmaktadır. Sonuçta düşük aşılama oranı nedeniyle aşılama programı sonrasında Yunanistan, Hollanda gibi ülkelerde yaşandığı gibi “Konjenital kızamıkçık Sendromu Salgınlar” meydana gelmektedir.
-Çok yüksek oranlara ulaşamayan bağışıklama çalışmalarının Konjenital Kızamıkçık Sendromu kontrol edemediği çok sayıda araştırma göstermiştir.
-Surveyans Sistemleri güçlendirilmeli ve işletilmelidir.
-Aşılama öncesi gerekli sorgulama yapılarak gebe olan, gebe olma olasılığı bulunan veya 4 hafta içinde gebelik planlayan kişilere aşı kesinlikle yapılmamalıdır. Aileye iyi bir danışmanlık verilerek, olumsuz sonuçlara karşı önlem alınmalıdır.
-Aşılama evlilik öncesi uygulaması önemlidir. Evlilik öncesi kadınlardan istenen rutin tetkiklere Rubelle Ig6 tetkiki ilave edilmelidir. Rubelle Ig6 tetkiki negatif olanlara aşı adetin ilk günü uygulanmalıdır.
-Sağlık Bakanlığı ilgili uzmanlık dernekleri (Priontoloji, Enfeksiyon hastalıkları, Klinik Mikrobiyoloji, Jinekoloji ve Obstetri, Halk Sağlığı) ve TTB‘nin de içinde ve katkıda bulunduğu bir izleme ve takip komisyonu oluşturulmalı, bu komisyon süreci yönetmelidir.
-Aşılanan gebeler ve aşılandıktan sonra gebe kalanlar Literatür bilgileri ışığında bilgilendirilmeli, gebe izlemi gerekliliği konusunda İyi bir danışmanlık verilmelidir.
-Gebelikte kızamıkçık aşısı uygulanmış olan ya da aşı olduktan sonra gebe kalan kadınların ve doğum sonrası dönemde bebeklerin yakın izlemi gereklidir. Sosyal Güvencesi olsun, olmasın her türlü tetkik, muayene ve ulaşım giderleri Sağlık Bakanlığı tarafından karşılanmalıdır.
ALINTIDIR...EGEDESONSOZ.COM
18 Temmuz 2010 Pazar
Hürriyet Gazetesi Yazarı Şükrü Kızılotun 15.07.2010 tarihli Köşe Yazısı...
BUGÜN Anayasa Mahkemesi Tam Gün Yasası’nı esastan görüşecek.
Ardından da “Tam Gün mü” yoksa “Tam Güm mü” o belli olacak.
Tam Gün Yasası, sadece tıp doktorlarını değil diğer üniversitelerde çalışan öğretim üyelerini de kapsıyor.
TELİF OLAYI TAM GÜM
Tam Gün Yasası’nın, “Tam Güm” diyebileceğimiz düzenlemelerinden biri; kitap ve makale yazanlara ile diğer eserlere ait telif ücretinin döner sermayeye aktarılması ile ilgili...
Yasayı hazırlayanlar, bu ülkede “telif ücreti” diye bir ücretin olmadığının, doğru deyimin “telif geliri” ya da “telif kazancı” olduğunun bile farkında değiller!..
Bir yetkiliyle konuştum, “Evet haklısınız, telif ücreti deyimini yanlış kullanmışız” dedi.
“Peki. Kitap ve makale yazanın telif gelirinin döner sermayeye aktarılması, bilimsel çalışma yapmayı baltalamaz mı?” şeklindeki sorum üzerine de;
“Biz bununla üniversite mensuplarınca görevleri ile bağlantılı verdiği hizmeti örneğin mütalaa verilmesi ya da konferans karşılığı alınan gelirleri kastettik” demez mi!..
İster inanın, ister inanmayın, yanıt aynen böyle!..
“Mütalaa ve konferans geliri telif değil. Bunların telif olması için örneğin kitap veya dergide yayımlanması gerekir” dediğimde, karşımdaki “Biz bunu telif olarak düşünmüştük” diyebildi.
TAM GÜMLÜK SORULAR
İşsizlik ciddi bir sorunken, doktor muayenehaneleri ve tıp merkezlerinin arka arkaya kapanmasına ve buralarda çalışan onbinlerce elemanın işsiz kalmasına neden olan bu düzenlemenin zamanı mıydı?
Üniversitelerde öğretim üyelerine, “Bilimsel çalışma ve araştırma yaptığında, asistanlarla ilgilendiğinde, ücretin artmayacak. Sekiz saatlik mesai dışında, muayene ve ameliyat yaptığında, ücretin artacak” deniliyor.
Dünyada bunun örneği var mı?
· Bir doktor, 12 saat aralıksız ameliyat yapabilir mi? 10 saattir ameliyat yapan doktora canını emanet eden hastanın, canından daha değerli neyi olabilir?
· Sekiz saatten fazla çalışma olayında, bazı hocaların ameliyat listesine ilave edilmesi ya da normal çalışma saatlerinde yavaşlama gibi etik dışı durumlar olur mu?
· Üniversite hastanelerinin esas görevi eğitim ve araştırmaya yönelik hasta tedavisi değil mi? Diğer hastanelerden farkı olmamalı mı? Bizdeki üniversite hastanelerinin dünyada örneği var mı?
· Hem ücretsiz, hem hastane ve hekim seçimi, hem de en üst düzeyde tedavi olayının dünyada örneği ve buna inanan var mı?
· Sağlık hizmetleri katkı-katılım payı, fark ücreti getirilerek daha fazla paralı hale dönüştürülmüyor mu?
KADROSUZ DOKTORLAR
Kontenjanların dolu olması nedeniyle, özel sağlık kurumlarında iş bulamayan doktorlar ve sağlık görevlileri, kayıtdışı olarak istihdam edilebilecek.
Benzer sorun, muayenehanesi olan doktorun, en fazla bir hastanede çalışabilmesi yönünden de ortaya çıkacak. Bu durumda olan bazı doktorlar, diğer hastanelerde, kayıtdışı olarak görev, örneğin ameliyat yapabilecekler.
Kayıtdışı ekonomi özellikle kayıtdışı istihdam, Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri. Kayıtdışılık önlenmeye çalışılırken, sadece sağlık hizmetleri yönüyle bakılıp, mali ve ekonomik boyutu göz ardı edilen yeni sistemin, tahribatları tahmin edilenin de ötesinde olabilecek.
Ortalık daha fazla karışmadan, tam güme dönüşen bu yasaya, yargı tarafından bir neşter atılması bekleniyor...
ALINTIDIR
AİLE HEKİMLİĞİ YALANINDA PERDELER AÇILIYOR
25.5.2010 da yayımlanarak yürürlüğe giren; sendikalar ve sivil toplum örgütlerince yargıya taşınan Aile Hekimliği Uygulama Yönetmeliği (AHUY) Aile Hekimlerine deveye hendek atlatmaktan zor koşullar dayatmıştı.
Dün de hekim kamuoyunun tartışmasına açılan Aile Hekimliği Ödeme yönetmeliği Aile Hekimlerinin ciddi gelir kayıplarına yol açacaktır. TAHUD (Türkiye Aile Hekimliği Uzmanları Derneği) web sitesinde yayımlanan yönetmelik taslağının uygulamaya konması ile bugüne göre bir aile hekiminin ciddi gelir kaybı söz konusudur.
Ayrıca kamuoyunda “Aile Hekimlerine Katsayı Müjdesi” olarak duyurulan taslaktaki uygulama ile aile hekiminin kayıtlı nüfus başına aldığı ücrette nüfusa ve nüfus yapısına bağlı olarak ortalama % 10 bir kayıp söz konusudur. Sonuçta aile hekimlerinin eline geçen ücretteki düşüş bu yönetmelik taslağının yürürlüğe girmesi ile 2200 TL’yi bulmaktadır. Öngörülen bu uygulama başta iş kanunu olmak üzere bek çok yasa ve teamüller aykırıdır. En azından müktesep hak gaspıdır. Sözleşme devam ederken yeni uygulamaların konması üstelik aile hekimlerine danışılmadan konması kabul edilebilir değildir.
Söz konusu bu iki yönetmelik Aile Hekimliği’ni pratisyen hekimler açısından yapılabilir, uygun bir iş olmaktan çıkartmaktadır. Nasılsa başka gidecekleri yer yok diye bu tip dayatmaları kabul etmeyeceğimizin bilinmesini isteriz.
Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı ve yayınlamak için hazırlıklarını sürdürdüğü bu iki yönetmelik pratisyen aile hekimlerini mağdur edecek ve sonuçta Sağlıkta Dönüşüm Programının 1. Basamak Hizmet Sunum modeli olarak dayatılan Aile Hekimliği Uygulaması ve ülkenin 1. Basamak sağlık hizmetleri sıkıntıya sokacaktır. Sonuç olarak sıkıntı değil sorunlara çözüm istiyoruz.
Biz Pratisyen Hekimlik Derneği Adana Şubesi olarak Sağlık Bakanlığından 25.05.2010 Tarihli Aile Hekimliği Uygulama Yönetmeliğini geri çekmesini, TAHUD sitesinden tartışmaya açtığı Aile Hekimliği Ödeme Yönetmeliğinin yayımından vazgeçmesini, bu yönetmelikler ile ilgili çalışmaya konuyla ilgili tüm sivil toplum örgütlerini katmasını, pratisyen hekimlerin mağduriyetine yol açmamasını talep etmekteyiz.
Dr. Halit ATİK
Pratisyen Hekimlik Derneği
Adana Şubesi
Basın Sözcüsü
ALINTIDIR
11 Temmuz 2010 Pazar
Bir doktorla evli doktor olmayan bir eşin serzenişi:
2 YIL ÖNCE YAZILAN ANCAK BUGÜNDE GEÇERLİ OLAN BİR YAZI.BU ÜLKEDE DOKTOR OLMAK...SÖZDE 14.000 TL(???) ALINAN , YAN GELİP YATILAN , ONURU AYAKLAR ALTINA ALINAN BİR MESLEK..BU ÜLKEDE BAŞKA HANGİ MESLEĞİN MAAŞI VE MESLEK OLAYLARI BU KADAR GÖZ ÖNÜNDEDİR?
Ben tıp okumadım, iyi ki de okumamışım.
Türkiye'nin baba bir üniversitesinin eşek bağlasan geçer denilen bir
bölümünde, çimlere ve boğaza karşı işletme okudum. En zorlu zamanım, altı
günde yedi finale girdiğim son dönem oldu, uykusuz kaldım, sonra bitti
gitti. Bizim endüstriciler, inşaatçılar, makineciler, bilgisayarcılar
vardı. Bilgisayarcılar bir hafta proje kasar uyumazlardı. Endüstriciler
triple, integrallerle kafayı çizerlerken, inşaatçıları ve makinecileri bitiren
dinamikti. Hepsi çalıştı, çabaladı, sabahladı. Sonra onlarınki de bitti
gitti.
Ama onun ki bitmedi. Biz mezun olup keplerimizi havaya
fırlattığımızda, o hala kafam kadar İngilizce pediatri kitaplarıyla
boğuşuyordu. Dâhiliye stajlarında, geceleri, yüzüne sıçramış kanı bile
silemeden, hacettepe hastanenin bir köşesinde, kahve ve sigara eşliğinde
kendine gelmeye çalışıyordu. Ortalama iki ayda bir görüşüyorduk. Bazen üç
dört aya çıkıyordu süre. Ben işe başladım, telefonla aradığımda geceleri, o
ya yurdun çalışma salonunda ya da hastanenin kantininde oluyordu. Ya
binlerce sayfa notla uğraşıyor, ya da yoğun bakımdaki hastaların başında
oluyordu. Sonraki iki sene böyle geçti. Ben üniversiteme bayılmazdım, ama
mezuniyet töreninde yine de kepimi fırlattım. O kendi törenine gitmedi,
altı sene ebemi bellediler dedi, sevinecek hiçbir şeyim yok. Ben mezun
olduğum gün, sözleşmemi imzalamıştım. O mezun olduğunda bir işi yoktu.
Dahası bir diploması da yoktu. Sağlık Bakanlığı diplomasına el koymuştu. Ya
TUS'u kazanacak ya da zorunlu hizmete gidecekti. Benim arkadaşlarım -yani
mühendisler, avukatlar, işletmeciler- üniversitede, hadi bilemedin
üniversiteyi bitirdiklerinde nişanlandılar, işlerini yoluna koyup
yuvalarını kurdular. Bir doktorla birlikteyseniz böyle bir şansınız yoktur.
Çünkü üniversite bittiğinde aslında hiç bir şey bitmez. Söylediği gibi,
sevinecek bir şeyiniz Yoktur.
Mezun oldu ve aylarca ders çalıştı. Sonra TUS'a girdi, olmadı. Zorunlu
hizmet kurasında Kars'ı çekti, doğunun Paris'i Kars.
Doğuya gitmekle sorunu olan bir insan değildi zaten, gitti. Doğu
nedir bilir misiniz? Ben bilmem, ama o anlattı. Doğu, hiç bir
aletinizin olmadığı
hastanelerde tanı koyabilmek için insanüstü çaba sarf etmektir. Gerekli
araçlar olmadan hastanızı iyileştirmeye çalışmaktır. Doğu, devletin
ambulanslara benzin koymadığı ve sevki gerçekleştirmek için hasta
yakınlarından ambulansa benzin almasını beklediğiniz yerdir. Hasta
yakınlarının parası yoksa doktorun üzerine yürümesidir. Doğu, aşı yapmak
için jilet gibi kayalara tırmanmak, dağ köylerine çıkmak, sonra da aşı
yaptığınız çocukların ailelerinden azar yemektir. Doğu, devletin
götürmediği her türlü hizmetin sorumlusu olmaktır. Halkın gözünde
devlet olmaktır, devletin beceremediği her şeyin müsebbibi olmaktır.
Döndüğünde TUS'u kazanmıştı, üniversite hastanesinde uzmanlığa
başladı. Evlendik. Haftada iki gece penceresi olmayan, buz gibi bir
laboratuarda nöbet tutuyordu. Buz gibiydi, çünkü yan depodaki ilaçlar bozulmasın diye soğutuluyordu bütün bölüm. Yazın sıcağında, o, tepesinden esen rüzgârla hasta oluyordu. Gecenin bir yarısı gelen kanlara bakıyordu, esrar aldıklarından şüphelenilen ve yaka paça getirilen askerlerin idrarlarına. Zırıl zırıl çalan telefonlara
koşuyordu, zehirlenenlerle, intihar edenlere boğuşuyordu. O benim eşim.
Haftada iki gece görmediğim, haftada iki gece nöbet tutan, ve sonra ertesi
gün hiç bir şey olmamış gibi işine devam etmesi beklenen eşim. Nöbet
tuttuğu saat başına 1 YTL 66 kuruş alıyor. Evliliğimizin ilk yılları, onun
hayatının en güzel yıllarında yaşadığı travmayı atlatmasına yardım etmekle
geçti, yaraları sarmakla. Biz 300 sayfalık kitaptan korkarken, o mezun
olduğunda 15000 sayfa notu çöp torbalarına doldurup atmıştı. Geri kalan
kitaplar şu an üç kütüphaneyi doldurmuş şekilde evde duruyor. Bu sene
uzmanlığını alacak. Devlet uzmanlık diplomasına el koyacak, çünkü bir daha
zorunlu hizmete gitmesi gerekiyor. Uzman olarak çalışmaya başladığı zaman
maaşı düşecek. Ondan sonra askere gidecek ve orada nöbet tutmaya devam
edecek. Sonra gelecek, 35 yaşında, hayatı yarılamış bir insan olarak, geri
kalan yıllarını huzur içinde geçirmesi umulacak. Benim eşim bunu
yapmayacak, çünkü uzman olduğu gün doktorluktan istifa ediyor. Hayatının 11
senesini bu işe adadı ve istifa ediyor, çünkü artık acı çekmenin anlamsız
olduğuna karar verdi. Böylece, Türkiye bir kendini tanrı sanan
cibilliyetsiz bir doktordan kurtulmuş olacak, bayram edebilirsiniz. İstifa
ediyor, çünkü evlendiğimizin haftası eve tüp takmaya gelen usta sen doktor
olmuşsun ama ben senden daha fazla kazanıyorum, keyfim de tıkırında dedi
ona. İstifa ediyor, çünkü ondan 150 puan daha düşük alan insanlar
hayatlarını yoluna koydular, evlerini aldılar, çocukları 3-5 yaşına geldi.
İstifa ediyor, çünkü erken ölmesinden korktuğumu biliyor. İstifa ediyor,
çünkü 11 senede şunu anladı:
Türkiye'de doktor olmak ... yemek ve bunu bütün sevdiklerine sürmektir.
Saygılarımla,
10 Temmuz 2010 Cumartesi
TAMGÜNE HUKUKÇU BİR DOKTORUN BAKIŞI
Dr.Erkin Göçmen:TTB tamgün davasında hekimleri yanılttı!
Doktor Aktüel, Tam Gün Davasının son durumu hakkında hukukçu ve hekim Erkin Göçmen’le son durumu değerlendirdi.
Sayın Göçmen, Anayasa Mahkemesi çevrelerinden aldığımız haberlere göre bir aksilik olmazsa Tam Gün Davası bu hafta sonuçlanacak. Kuşkusuz sonucu önceden kestirmek zor. Deneyimleriniz ışığında sizce dava nasıl sonuçlanacak?
Ben, Mahkemeden kamuda çalışan hekimlere serbest çalışma hakkı tanıyacak bir karar çıkacağını sanmıyorum. Zaten Davada Sağlık Bakanlığı doktorlarının serbest çalışmasına ilişkin bir talepte bulunulmadı. Sadece üniversiteler için böyle bir talepte bulunuldu.
Ama bu böyle bilinmiyor?
Doğru. Maalesef bu konuda Tabipleri Birliği hekimleri yanılttı. Gerçek durumu gizledi. Hala da gizliyor. Gerçekte Dava, TTB raporu üzerine Anamuhalefet Partisince açıldı. Ancak TTB raporunda Sağlık Bakanlığı değil üniversite mensuplarının hakları savunuldu.
Üniversiteler için iptal gelirse Sağlık Bakanlığı mensupları ne yapacak.
Bu kişiler için artık bireysel hak arayışları başlayacak. Bunlar da çeşitli yollarla kendi durumlarını Anayasa Mahkemesine taşımaya çalışacak. Ancak bu yol oldukça meşakkatli.
Peki diğer hükümlere ilişkin öngörüleriniz neler?
Kanunun özel sektörde SGK ile sözleşmeli kurumlarda çalışan doktorun SGK ile sözleşmesi olmayan bir kurumda çalışmasına yasak getiren hükmüyle, telif haklarının döner sermayeye aktarılmasına ilişkin hükmünün ve malpraktis sigorta primlerinin yarısının doktordan alınmasına ilişkin hükmünün iptal edileceğini düşünüyorum. Diğer hükümler büyük bir olasılıkla iptal edilmeyecek.
Bu konuda Anayasa Mahkemesinin yıllar önce verdiği bir karar vardı. Bunda durum neydi?
O zamanlar üniversiteler Anayasa Mahkemesine dava açabiliyordu. 1978 Kanununda üniversiteler kendi mensupları için part time hakkı talep etmişlerdi. Ancak bu talep reddedilmişti.
Aynı zamanda hekim olan hukukçu Dr.Erkin Göçmen'in yoğun gündem arasında kaybolan ve bu konudaki uyarılarını içeren yazısını yayınlıyoruz:
SAĞLIK BAKANLIĞINDAKİ HEKİMLERİN TAM GÜN DAVASINDAKİ DURUMU
Erkin Göçmen (Tıp Doktoru-Hukukçu)
Tam Gün Kanununun iptaline ilişkin olarak Anayasa Mahkemesinde açılan davanın, üniversiteler haricinde çalışan kamu görevlisi hekimleri kapsamayacağına dair görüşümüz üzerine çok sayıda telefon ve email aldık. Bunların önemli bir kısmında bundan sonra hukuken neler yapılabileceği soruluyordu. Sorulardan bir kısmında ise Kanunun 7 nci maddesinin de iptalinin istendiği ve bu madde iptal edilirse, Sağlık Bakanlığında çalışan hekimlerin de serbest çalışma hakkına kavuşup kavuşamayacağı hususu merak ediliyordu.
Öncelikle şunu belirtmemiz gerekiyor: Anamuhalefet Partisi tarafından açılan davada, açıkça, “sadece üniversitelerde çalışan kamu görevlisi hekimler için serbest çalışma hakkı talep ediyorum” gibi bir ifade bulunmuyor. Tam Gün Kanunu ile beş kanunda değişiklik yapıldı. Bir kanun da tamamen yürürlükten kaldırıldı. Sorun bu kaldırılan ve değiştirilen kanunlar arasındaki karmaşık ilişkiden kaynaklanıyor.
Durumu sırayla izah edersek:
1) Sağlık Bakanlığına bağlı kuruluşlarda görevli hekimler 657 sayılı Kanuna tabi olarak çalışmaktadırlar.
2) 657 Sayılı Kanunun 28 inci maddesine göre, memurlar tacir sayılmalarını gerektirecek bir faaliyette bulunamaz, ticaret ve sanayi müesseselerinde görev alamaz, ticari mümessil veya ticari vekil olamazlar.
3) Bu hükme göre sadece hekimler değil, 657’li hemşireler, ebeler, eczacılar, fizyoterapistler vb. diğer sağlık görevlileri de serbest çalışamaz. Bunun için ayrıca bir özel kanunla bu hükmün bertaraf edilmesi gerekir. Örneğin, Kimya Mühendisliği Kanununa göre, devlet görevlisi kimya mühendisleri mesai saatleri dışında serbest çalışabilir. Bu hükme göre 657 sayılı Kanuna göre çalışan bir kimya mühendisi, mesai saatleri dışında kendi işinde çalışabilmektedir.
4) 1980 yılında çıkan 2368 sayılı Sağlık Personelinin Tazminat ve Çalışma Esaslarına Dair Kanunda aynı hak sağlık personeline de verilmiştir. Bu Kanunun 4 üncü maddesine göre, özel kanunlarına göre mesleğini serbest olarak icra etme hakkına sahip sağlık personeli mesai saatleri dışında serbest olarak çalışabilmektedir.
5) Ancak Tam Gün Kanunuun 19 uncu maddesinin (a) bendi ile 2368 sayılı Kanun da yürürlükten kaldırıldı. Bundan sonra 657 sayılı Kanuna tabi olarak çalışan sağlık personelinin serbest çalışma hakkı olmayacak (1 Ağustos 2010’dan itibaren geçerli olacak).
6) Şimdi Anayasa Mahkemesindeki davaya dönelim. Davada, öğretim üyelerinin devamlı statüde görev yapma zorunluluğuna ilişkin 3 üncü maddenin iptali istendi. Eğer bu madde iptal edilirse, önceki hüküm geçerlilik kazanacak yani eskiden olduğu gibi, doçent ve profesör hekimler isterlerse kısmi statüde görev yapabilecekler. Fakat bu hüküm Sağlık Bakanlığında çalışan doçent ve profesörleri yine etkilemeyecek. Çünkü bunlarda YÖK Kanununa göre değil 657 sayılı Kanuna göre çalışmaktadırlar.
7) Bu arada Kanunun 7 nci maddesinde yer alan “Tabipler, diş tabipleri ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar,aşağıdaki bentlerden yalnızca birindeki sağlık kurum ve kuruluşlarında mesleklerini icra edebilir”, hükmündeki“aşağıdaki bentlerden yalnızca birinde” ibaresinin de iptali istendi.
8) Kanaatimizce bu ibare iptal edilecek. Ancak bu durumda da yine 657’lilerin serbest çalışma hakkı olmayacak. Zira, yukarıda sözünü ettiğimiz 28 inci maddedeki yasak hala yürürlükte olacak. Eğer 7 nci maddedeki bu ibare iptal edilirse SGK ile sözleşmeli özel hastanede çalışan bir hekim aynı zamanda muayenehanesinde veya SGK ile sözleşmesi bulunmayan bir özel hastanede de çalışabilecek. Ancak bir hekim hem Sağlık Bakanlığı hastanesinde hem de özel hastanede görev yapamayacak.
9) Bu hükmün iptali geniş yorumlanarak, 657 sayılı Kanuna tabi çalışanlara serbest çalışma hakkı doğduğu iddia edilemez. O zaman diğer sağlık çalışanları için “yalnızca birinde” gibi bir yasak bulunmuyor. Bu yasak yoksa mevcut duruma göre bir eczacı, hemşire, ebe veya fizyoterapist serbest çalışabilmeli. Oysa böyle bir uygulama yapılamıyor. Çünkü burada asıl yasak 657 sayılı Kanunun 28 inci maddesinde. Bu madde ise yerli yerinde duruyor.
10) Bu sebeple Sağlık Bakanlığı görevlisi hekimlerin serbest çalışma hakkı için, 2368 sayılı Kanunu yürürlükten kaldıran hükmün de iptali istenmeliydi. Maalesef bu istenmemiştir. Sorun bundan kaynaklanmaktadır. Ancak demokraside çare tükenmez. Kuşkusuz başka hukuki çözümler vardır.
ALINTIDIR