Bilindiği gibi Marmara Üniversitesi Hastanesinin binasının depreme dayanıklı olmaması nedeniyle Pendik - Kaynarca bölgesinde halen inşaatı devam eden yeni binasına Temmuz - Ağustos gibi taşınması planlanıyor. Bu nedenle öncelikli olarak acil servis hizmeti durdurulmuş, yaklaşık bir aydır da bir blok tamamen kapanarak hizmet kapasitesi yarıya düşürülmüştür. Bu süreçte personelin ve asistan hekimlerin yaşadığı mağduriyetler hiç kimse tarafından dikkate alınmamıştır. Örnek olarak şirket temizlik işçilerinin iki ay maaşı verilmemiş, yapılan iş bırakma sonrası 2 ay gecikmeli olarak ödenmiştir.
Kapanan bloklar nedeniyle asistan hekim odaları da kapanmış, ancak yeni bir yer gösterilmemiş, son çare olarak da iki bölüme (örneğin KBB ve Ortopedi) bir oda verilerek sorun giderilmeye çalışılmıştır. Bununla birlikte neredeyse duran eğitimden ve hastaların memnuniyetsizliklerini hekimlerden çıkarmalarından hiç bahsetmiyoruz bile. Ancak son yapılan uygulama tüm asistanları çileden çıkarmıştır.
Tam gün geldi, tüm hekimler 4-5 bin lira maaş alacak dediler, aleme duyurdular, her gelen hasta 'ooo hocam artık iyi para alıyorsunuz' demeye başlamışken 500-600 lira aldığımız döner sermaye paylarının da bu aydan itibaren kesilmiş olması tüm asistan hekimleri iyice zor durumda bırakmıştır.
4-5 bin maaş alamayacağımızı biliyoruz (varsın halk öyle bilsin) ama hiç olmazsa arada bir verdikleri döner sermayenin de kesilmesi ne oluyor şimdi. Nöbet ücretleri (ben iki yıldır asistanım) bu güne kadar bir kez bile zamanında yatmadı. Allah zeval vermesin 1 430 lira maaşımız var. İnşallah onu kesmezler. Düşünün, İstanbul'da bir doktor 1430 lira aylık gelirle normal standartlarda bir aile geçindirecek? Nasıl olacak bu? Ben söyleyeyim, 1 ay boyunca işe gelmeyerek hiç olmazsa ayda 100 lira yol parası, yaklaşık 100 lira çay yemek parası vermemiş olacağız belki bu sayede evde karnımızı doyuracağız. Bakın gazete ilanlarına vasıfsız eleman arayanlar ne diyor; 850 lira maaş+prim+yol+yemek parası. Emin olun bizim aldığımız maaşı da geçiyor bu miktar.
Yani keşke okumasamıydık?Evet, bu düzeltilmezse asistan hekimler olarak işi bırakalım diyeceğiz.Ah, Ah... Tabi bu da mümkün değil. Hocalarımızın sözü varken üzerimizde biz nasıl iş bırakalım. Anlaşılan ses çıkarmadan vasıfsız bir eleman statüsünde 1430 tl maaşla işimize devam edeceğiz. Gelin de bu ruh hali ile hasta bakın...
İsmini vermek istemeyen Asistan Doktor.
medimagazin.com'dan alınmıştır.
24 Mart 2010 Çarşamba
21 Mart 2010 Pazar
Başbakan market sinyali verdi, reçetesiz ilaç girişimcisi patladı
20-03-2010
Başbakan Erdoğan'ın, markette ilaç satışının önünü açacaklarını söylemesi, girişimcileri hareketlendirdi. Reçetesiz ilaçları da kapsayan tezgâh üstü ürünleri üreten veya ithal eden firma sayısı yaklaşık 200'e ulaşırken mağaza sayısı da artıyor.
Vitaminler, doğum kontrol hapları, tüy dökücüler, zayıflama hapları, hamilelik testleri ve daha birçok ürünü kapsayan tezgâh üstü ürünler-over the counter (OTC) pazarı, girişimcilerin yeni yatırım alanı oldu.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "Markette ilaç satışının önünü açacağız" açıklamasıyla gündeme gelen OTC pazarına yönelik ürün üreten ya da ithal eden firma sayısı 200'e ulaştı. Eczacıbaşı İlaç ve Genesis İlaç gibi sektörün önde gelen oyuncuları bu pazardaki ürün gamını artırırken bireysel yatırımcılar da yeni ürünlerini sunmaya hazırlanıyor. Doktora gitmeden basit müdahalelerle çözülebilecek sorunlara yönelik ürünlerin yer aldığı OTC pazarı, Sosyal Güvenlik Kurumu'nun ilaç ödemelerini geciktirmesi nedeniyle eczacıların nakit sıkıntısını da önemli ölçüde gidermeye başladı. Öyle ki artık eczanelerde satılan ürünlerin yüzde 50'sinin OTC ürünlerinden oluştuğu kaydediliyor.Dünya genelinde yaklaşık 100 milyar dolarlık büyüklüğe sahip OTC pazarının Türkiye'de de 450-750 milyon dolarlık hacmi olduğu tahmin ediliyor. Yasanın çıkması halinde pazarın katlanarak büyümesi bekleniyor. Cironun yarısı OTC'denYaklaşık 10 yıldır Türkiye pazarında faaliyet gösteren Genesis İlaç'ın 7 farklı OTC ürünü var. 2008'de 15-16 milyon dolarlık ciroya ulaşan firma, bunun yarısını OTC ürünlerinden sağladı. Türk halkının bu ürünler konusunda bilinç düzeyi arttıkça OTC satışlarının yükseldiğini vurgulayan Genesis İlaç Genel Müdürü Dr. Tufan Diker, OTC ürünleri satan eczanelerin de ilaç şirketleri kadar kâr etmeye başladığını söylüyor. Türkiye'de henüz bir OTC yasası olmadığını kaydeden Diker, "Tüm dünyada OTC ürünleri, bir yasa çerçevesinde değerlendirilir. Bu yasa, ilaç olanla olmayan ürünü ayırt etmek için kullanılır. Türkiye'de ise sadece geri ödenip ödenmediğine bakılarak OTC ve ilaç tanımı yapılıyor. Ödenmeyen ilaçlar, OTC kapsamına giriyor. Birçok OTC ürünü, ilaç kapsamına alınıp düşük fiyattan ödeme yapıldığı için yurtdışındaki büyük OTC üreticileri Türkiye'ye gelemiyor" diyor.Sektörün bir an önce yasaya kavuşması gerektiğini belirten Diker, yasayla eczacıların reçetesiz ilaç satmasının kolaylaşacağını ve eczanelerin nakit sıkıntısının da ortadan kalkacağını anlatıyor.
Ürün gamı genişliyor
Türkiye OTC pazarının önemli oyuncuları arasında yer alan Eczacıbaşı İlaç da yeni ürünleriyle pazardan aldığı payı artırmayı hedefliyor. 2008'den bu yana Türkiye OTC pazarına 7 ürün sunduklarını kaydeden Eczacıbaşı İlaç Pazarlama Genel Müdürü Ayşe Özger, Eczacıbaşı'nın hedef alt pazarlardaki payının yüzde 5 ila 22 arasında değiştiğine dikkat çekiyor. Türkiye OTC pazarında 200 civarında firmanın faaliyet gösterdiğini anlatan Özger, "Bu pazarın gelişmesi için tanıtım kurallarının netleşmesi ve ürün çerçevesinin kesinleşmesi gerekiyor. Ayrıca Tarım Bakanlığı'ndan izinli ürünlerde ambalaj bilgileri konusunun ve bu tür destek ürünlerine ilişkin yönetmeliğin güncellenmesi gerekiyor" diyor.OTC pazarındaki potansiyeli görüp sektöre yatırım yapanlardan biri de Bülent Oran. Üreme sağlığına yönelik ürünleri Türkiye'ye getiren Fertiltr'nin Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Oran, Türk halkının OTC ürünlerine her geçen yıl daha fazla önem verdiğini söylüyor. Doktora gitmeden de çözülebilecek basit sağlık problemleri için OTC ürünlerinin tercih edilmeye başlandığını anlatan Oran, "Örneğin Türkiye'de eskiden çocuğu olmayan herkes, ‘Tüp bebek yaparım' diyordu. Oysa tüp bebekle çocuk sahibi olabilme ihtimali yüzde 35. Ayrıca çok ciddi rahatsızlığı olmayanların sadece üreme dönemlerini bilmeleri yeterli oluyor. OTC pazarında bu tür sorunları giderici ürünler mevcut" diye konuşuyor.
Eczanedeki oranı artacak
İlaç sektöründe uzun yıllar çalıştıktan sonra OTC pazarına atılma kararı alan 2 kadın girişimci tarafından 2007'de kurulan Medfors Sağlık Hizmetleri de kadın sağlığına yönelik 7 farklı ürünüyle pazarda öne çıkıyor. Önümüzdeki aylarda yeni OTC ürünlerinin ithalatını da gerçekleştireceklerini belirten Medfors Sağlık Hizmetleri Yönetici Ortağı Şebnem Diker, "Bizim ürünlerimizde kadın sağlığı öne çıkıyor. Önümüzdeki 2 ay içinde 3 farklı ürünü daha getirteceğiz" diyor. Sağlık sektöründeki geri ödeme sıkıntısı nedeniyle eczanelerin OTC ürünlerine ağırlık vermeye başladığını kaydeden Diker, önümüzdeki yıllarda eczanelerde daha fazla OTC ürünü göreceklerini söylüyor.2000'den beri OTC sektöründe faaliyet gösteren Armoni Medikal Ürünler de pazarda 20'ye yakın ürünüyle faaliyet gösteriyor. Türkiye OTC pazarının özellikle son yıllarda ciddi bir gelişme kaydettiğini belirten Armoni Medikal Ürünler Genel Müdürü Harun Piltan, buna karşı her önüne gelen ürünün de ithal edilmemesi gerektiğini belirtiyor. İthal edilecek OTC ürünlerinin pazarın ihtiyacı gözetilerek belirlenmesi gerektiğine dikkat çeken Piltan, "OTC pazarında faaliyet gösteren firmalara tavsiyem, başarısı kanıtlanmış ürünleri getirsinler. Niş ürünler kazandırıyor. Bizim portföyümüzde cinsel bakım ve sağlık ürünleri öne çıkıyor" diyor. Vega Dış Ticaret çatısı altında faaliyet gösteren Alkalife Türkiye'nin ortağı Hicret Akarsu ise modern yaşamın getirdiği olumsuzlukların OTC ürünlerine olan talebi artırdığını söylüyor. Türkiye nüfusunun bu anlamda OTC pazarının gelecek vaat ettiğini kaydeden Akarsu, "2 ay önce bu pazara girdik. Ürünümüzü zamanla eczanelerde de satışa sunacağız" diye konuşuyor. Erken cinsiyet testi endişe yarattı Son yıllarda firmaların üst üste yatırım yaptığı OTC sektöründe toplum sağlığına yönelik birbirinden ilginç ürünler piyasaya sürülüyor. OTC kapsamına giren ürünler arasında burun tıkanıklıklarını gideren deniz suyu, kandaki PH dengesini düzenleyen su, eski Mısır'daki gibi kulak temizliği yapan ürünlere kadar pek çok seçenek mevcut. Yurtdışında çok satmasına rağmen bazı ürünler kültürel farklılıklardan dolayı bazı ülkelerde tepki de çekiyor. Hatta bazı ülkelerde yasaklanıyor. Bu ürünlerden biri de hamileliğin 8. haftasında cinsiyet belirlemek için kullanılan testler. ABD'den ithal edilen bu testlerin Türkiye'de de eczanelerde satışına başlandı. Ama kız ve erkek çocuk ayrımının yaygın olduğu Türkiye'de cihazın cinsiyetlerden dolayı kürtajlara neden olabileceğinden endişe ediliyor. 11 ülkede test edilen cihazın Çin'de ve Hindistan'da satılması yasak.
Dünyada 100 milyar dolarlık pazarı var
OTC pazarının dünya ekonomisindeki büyüklüğü 100 milyar dolar civarında. Türkiye'deki hacmi ise 450-750 milyon dolar arasında. Dünya genelinde reçetesiz ilaçların toplam ilaç sektöründeki payı ise yüzde 6. Türkiye'de de oran aynı. Bu pazarda en büyük pay reçetesiz ilaçların ortaya çıktığı ülke olarak kabul edilen ABD'ye ait. Reçetesiz olarak satılmasına izin verilenler arasında en büyük payı yüzde 22 ile soğuk algınlığı ve öksürük ilaçları alıyor. Bunları ağrı kesici ve sindirim ilaçları izlerken, Türkiye'de toplam 503 milyon kutu ilacın reçetesiz satılabileceği tahmin ediliyor. 503 milyon kutu ilacın 292 milyonu ise şu anda devletin geri ödeme kapsamında yer alıyor. İstanbul Akademi Danışmanlık tarafından hazırlanan rapora göre 292 milyon kutu ilacın geri ödemesinin yapılmamasıyla devlet toplam 1.49 milyar dolar tasarruf sağlayabilir. Ancak eczaneler bu duruma karşı çıkıyor. Türk halkının ilaç kullanımı konusunda yeteri kadar bilgiye sahip olmadığını iddia eden eczacılara göre bu ilaçların ödeme kapsamından çıkarılması tasarruftan çok zarara neden olacak.
REFERANS
Başbakan Erdoğan'ın, markette ilaç satışının önünü açacaklarını söylemesi, girişimcileri hareketlendirdi. Reçetesiz ilaçları da kapsayan tezgâh üstü ürünleri üreten veya ithal eden firma sayısı yaklaşık 200'e ulaşırken mağaza sayısı da artıyor.
Vitaminler, doğum kontrol hapları, tüy dökücüler, zayıflama hapları, hamilelik testleri ve daha birçok ürünü kapsayan tezgâh üstü ürünler-over the counter (OTC) pazarı, girişimcilerin yeni yatırım alanı oldu.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "Markette ilaç satışının önünü açacağız" açıklamasıyla gündeme gelen OTC pazarına yönelik ürün üreten ya da ithal eden firma sayısı 200'e ulaştı. Eczacıbaşı İlaç ve Genesis İlaç gibi sektörün önde gelen oyuncuları bu pazardaki ürün gamını artırırken bireysel yatırımcılar da yeni ürünlerini sunmaya hazırlanıyor. Doktora gitmeden basit müdahalelerle çözülebilecek sorunlara yönelik ürünlerin yer aldığı OTC pazarı, Sosyal Güvenlik Kurumu'nun ilaç ödemelerini geciktirmesi nedeniyle eczacıların nakit sıkıntısını da önemli ölçüde gidermeye başladı. Öyle ki artık eczanelerde satılan ürünlerin yüzde 50'sinin OTC ürünlerinden oluştuğu kaydediliyor.Dünya genelinde yaklaşık 100 milyar dolarlık büyüklüğe sahip OTC pazarının Türkiye'de de 450-750 milyon dolarlık hacmi olduğu tahmin ediliyor. Yasanın çıkması halinde pazarın katlanarak büyümesi bekleniyor. Cironun yarısı OTC'denYaklaşık 10 yıldır Türkiye pazarında faaliyet gösteren Genesis İlaç'ın 7 farklı OTC ürünü var. 2008'de 15-16 milyon dolarlık ciroya ulaşan firma, bunun yarısını OTC ürünlerinden sağladı. Türk halkının bu ürünler konusunda bilinç düzeyi arttıkça OTC satışlarının yükseldiğini vurgulayan Genesis İlaç Genel Müdürü Dr. Tufan Diker, OTC ürünleri satan eczanelerin de ilaç şirketleri kadar kâr etmeye başladığını söylüyor. Türkiye'de henüz bir OTC yasası olmadığını kaydeden Diker, "Tüm dünyada OTC ürünleri, bir yasa çerçevesinde değerlendirilir. Bu yasa, ilaç olanla olmayan ürünü ayırt etmek için kullanılır. Türkiye'de ise sadece geri ödenip ödenmediğine bakılarak OTC ve ilaç tanımı yapılıyor. Ödenmeyen ilaçlar, OTC kapsamına giriyor. Birçok OTC ürünü, ilaç kapsamına alınıp düşük fiyattan ödeme yapıldığı için yurtdışındaki büyük OTC üreticileri Türkiye'ye gelemiyor" diyor.Sektörün bir an önce yasaya kavuşması gerektiğini belirten Diker, yasayla eczacıların reçetesiz ilaç satmasının kolaylaşacağını ve eczanelerin nakit sıkıntısının da ortadan kalkacağını anlatıyor.
Ürün gamı genişliyor
Türkiye OTC pazarının önemli oyuncuları arasında yer alan Eczacıbaşı İlaç da yeni ürünleriyle pazardan aldığı payı artırmayı hedefliyor. 2008'den bu yana Türkiye OTC pazarına 7 ürün sunduklarını kaydeden Eczacıbaşı İlaç Pazarlama Genel Müdürü Ayşe Özger, Eczacıbaşı'nın hedef alt pazarlardaki payının yüzde 5 ila 22 arasında değiştiğine dikkat çekiyor. Türkiye OTC pazarında 200 civarında firmanın faaliyet gösterdiğini anlatan Özger, "Bu pazarın gelişmesi için tanıtım kurallarının netleşmesi ve ürün çerçevesinin kesinleşmesi gerekiyor. Ayrıca Tarım Bakanlığı'ndan izinli ürünlerde ambalaj bilgileri konusunun ve bu tür destek ürünlerine ilişkin yönetmeliğin güncellenmesi gerekiyor" diyor.OTC pazarındaki potansiyeli görüp sektöre yatırım yapanlardan biri de Bülent Oran. Üreme sağlığına yönelik ürünleri Türkiye'ye getiren Fertiltr'nin Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Oran, Türk halkının OTC ürünlerine her geçen yıl daha fazla önem verdiğini söylüyor. Doktora gitmeden de çözülebilecek basit sağlık problemleri için OTC ürünlerinin tercih edilmeye başlandığını anlatan Oran, "Örneğin Türkiye'de eskiden çocuğu olmayan herkes, ‘Tüp bebek yaparım' diyordu. Oysa tüp bebekle çocuk sahibi olabilme ihtimali yüzde 35. Ayrıca çok ciddi rahatsızlığı olmayanların sadece üreme dönemlerini bilmeleri yeterli oluyor. OTC pazarında bu tür sorunları giderici ürünler mevcut" diye konuşuyor.
Eczanedeki oranı artacak
İlaç sektöründe uzun yıllar çalıştıktan sonra OTC pazarına atılma kararı alan 2 kadın girişimci tarafından 2007'de kurulan Medfors Sağlık Hizmetleri de kadın sağlığına yönelik 7 farklı ürünüyle pazarda öne çıkıyor. Önümüzdeki aylarda yeni OTC ürünlerinin ithalatını da gerçekleştireceklerini belirten Medfors Sağlık Hizmetleri Yönetici Ortağı Şebnem Diker, "Bizim ürünlerimizde kadın sağlığı öne çıkıyor. Önümüzdeki 2 ay içinde 3 farklı ürünü daha getirteceğiz" diyor. Sağlık sektöründeki geri ödeme sıkıntısı nedeniyle eczanelerin OTC ürünlerine ağırlık vermeye başladığını kaydeden Diker, önümüzdeki yıllarda eczanelerde daha fazla OTC ürünü göreceklerini söylüyor.2000'den beri OTC sektöründe faaliyet gösteren Armoni Medikal Ürünler de pazarda 20'ye yakın ürünüyle faaliyet gösteriyor. Türkiye OTC pazarının özellikle son yıllarda ciddi bir gelişme kaydettiğini belirten Armoni Medikal Ürünler Genel Müdürü Harun Piltan, buna karşı her önüne gelen ürünün de ithal edilmemesi gerektiğini belirtiyor. İthal edilecek OTC ürünlerinin pazarın ihtiyacı gözetilerek belirlenmesi gerektiğine dikkat çeken Piltan, "OTC pazarında faaliyet gösteren firmalara tavsiyem, başarısı kanıtlanmış ürünleri getirsinler. Niş ürünler kazandırıyor. Bizim portföyümüzde cinsel bakım ve sağlık ürünleri öne çıkıyor" diyor. Vega Dış Ticaret çatısı altında faaliyet gösteren Alkalife Türkiye'nin ortağı Hicret Akarsu ise modern yaşamın getirdiği olumsuzlukların OTC ürünlerine olan talebi artırdığını söylüyor. Türkiye nüfusunun bu anlamda OTC pazarının gelecek vaat ettiğini kaydeden Akarsu, "2 ay önce bu pazara girdik. Ürünümüzü zamanla eczanelerde de satışa sunacağız" diye konuşuyor. Erken cinsiyet testi endişe yarattı Son yıllarda firmaların üst üste yatırım yaptığı OTC sektöründe toplum sağlığına yönelik birbirinden ilginç ürünler piyasaya sürülüyor. OTC kapsamına giren ürünler arasında burun tıkanıklıklarını gideren deniz suyu, kandaki PH dengesini düzenleyen su, eski Mısır'daki gibi kulak temizliği yapan ürünlere kadar pek çok seçenek mevcut. Yurtdışında çok satmasına rağmen bazı ürünler kültürel farklılıklardan dolayı bazı ülkelerde tepki de çekiyor. Hatta bazı ülkelerde yasaklanıyor. Bu ürünlerden biri de hamileliğin 8. haftasında cinsiyet belirlemek için kullanılan testler. ABD'den ithal edilen bu testlerin Türkiye'de de eczanelerde satışına başlandı. Ama kız ve erkek çocuk ayrımının yaygın olduğu Türkiye'de cihazın cinsiyetlerden dolayı kürtajlara neden olabileceğinden endişe ediliyor. 11 ülkede test edilen cihazın Çin'de ve Hindistan'da satılması yasak.
Dünyada 100 milyar dolarlık pazarı var
OTC pazarının dünya ekonomisindeki büyüklüğü 100 milyar dolar civarında. Türkiye'deki hacmi ise 450-750 milyon dolar arasında. Dünya genelinde reçetesiz ilaçların toplam ilaç sektöründeki payı ise yüzde 6. Türkiye'de de oran aynı. Bu pazarda en büyük pay reçetesiz ilaçların ortaya çıktığı ülke olarak kabul edilen ABD'ye ait. Reçetesiz olarak satılmasına izin verilenler arasında en büyük payı yüzde 22 ile soğuk algınlığı ve öksürük ilaçları alıyor. Bunları ağrı kesici ve sindirim ilaçları izlerken, Türkiye'de toplam 503 milyon kutu ilacın reçetesiz satılabileceği tahmin ediliyor. 503 milyon kutu ilacın 292 milyonu ise şu anda devletin geri ödeme kapsamında yer alıyor. İstanbul Akademi Danışmanlık tarafından hazırlanan rapora göre 292 milyon kutu ilacın geri ödemesinin yapılmamasıyla devlet toplam 1.49 milyar dolar tasarruf sağlayabilir. Ancak eczaneler bu duruma karşı çıkıyor. Türk halkının ilaç kullanımı konusunda yeteri kadar bilgiye sahip olmadığını iddia eden eczacılara göre bu ilaçların ödeme kapsamından çıkarılması tasarruftan çok zarara neden olacak.
REFERANS
Sağlıkta kadrolaşma iddiası
ntvmsnbc.com'dan alıntıdır..
Meclis alt komisyonundan geçen Kamu Hastane Birlikleri yasa tasarısı, Türkiye’deki tüm başhekim ve hastane yöneticilerinin yerine sözleşmeli kadro açılmasını öngörüyor. Sağlıkçılar tepki gösterirken, komisyon başkanı tasarıyı savunuyor.
ANKARA - TBMM alt komiyonundan geçen Kamu Hastane Birlikleri yasa tasarısına tepki var.
Tasarıda, Türkiye'deki tüm başhekim ve hastane yöneticilerinin görevlerine son verilmesi ve yerlerine 6820 sözleşmeli personel alınması öngörülüyor. Ayrıca, hastane yönetimleri birleştirilerek sayı 837'den 400'e düşürülecek.
Ayrıca, Hastane Birlikleri’nin başında genel sekreter bulunması öngörülürken, sağlık meslek örgütleri sağlıkçı olma şartı bulunmayan sekreterinin maaşının 8.410 lirayı bulacağını ileri sürüyor.
"SİYASİ KADROLAŞMA"
Görevlendirmelerin mevcut personel ile yapılabileceğini savunan sağlık meslek örgütlerince, mevcut tasarının kadrolaşmayı da beraberinde getireceği savunuldu: “Siyasi müdahelelere açık bir kadrolaşma yapılacak. Mevcut idarecilerin görevi kanunla sonlandırılıyor. Kamu Hastane Birliği, istediği kişiyi oraya atabilecek.”
Benzer uygulamaların geçmişte batılı ülkelerde başarısız olduğu savunan sağlıkçılar, Hastane Birlikleri Yönetim Kurulu’nda ticaret odası temsilcisi bulunmasına da tepki gösterdi: "Oda yönetim kuruluna temsilci veriyor. Aynı ticaret odası hastaneye mal satacak. Bu ilişki nerede görüldü?"
"BAKAN YETKİYİ DEVREDİYOR"
Alt komisyon başkanı Necdet Ünüvar ise, sağlıkçılardan gelen tepkilere karşılık, “Kamu Hastane Birlikleri’nde bir yönetim kurulu var ve 7 kişiden oluluyor. Vali, İl Genel Meclsi’nin ve Sağlık Bakanlığın’ın atacağı kişiler var. Bu, Sağlık Bakanı elindeki mutlak yetkisini bir yönetim kuruluna devrediyor anlamına geliyor” şeklinde konuştu.
Ünüvar, hastane sayısının azalmasına ilişkin de, “Kamu Hastane Birlikleri ile bazı hastaneler birliğe tabi oluyor. Dolayısıyla hastane sayısı azalmış oluyor. Kamu Hastane Birliği oluştuktan sonra bazı hastanelerin işlevselliğini artırmak için bazı birleşmeler söz konusu olacak” ifadelerini kullandı.
Meclis alt komisyonundan geçen Kamu Hastane Birlikleri yasa tasarısı, Türkiye’deki tüm başhekim ve hastane yöneticilerinin yerine sözleşmeli kadro açılmasını öngörüyor. Sağlıkçılar tepki gösterirken, komisyon başkanı tasarıyı savunuyor.
ANKARA - TBMM alt komiyonundan geçen Kamu Hastane Birlikleri yasa tasarısına tepki var.
Tasarıda, Türkiye'deki tüm başhekim ve hastane yöneticilerinin görevlerine son verilmesi ve yerlerine 6820 sözleşmeli personel alınması öngörülüyor. Ayrıca, hastane yönetimleri birleştirilerek sayı 837'den 400'e düşürülecek.
Ayrıca, Hastane Birlikleri’nin başında genel sekreter bulunması öngörülürken, sağlık meslek örgütleri sağlıkçı olma şartı bulunmayan sekreterinin maaşının 8.410 lirayı bulacağını ileri sürüyor.
"SİYASİ KADROLAŞMA"
Görevlendirmelerin mevcut personel ile yapılabileceğini savunan sağlık meslek örgütlerince, mevcut tasarının kadrolaşmayı da beraberinde getireceği savunuldu: “Siyasi müdahelelere açık bir kadrolaşma yapılacak. Mevcut idarecilerin görevi kanunla sonlandırılıyor. Kamu Hastane Birliği, istediği kişiyi oraya atabilecek.”
Benzer uygulamaların geçmişte batılı ülkelerde başarısız olduğu savunan sağlıkçılar, Hastane Birlikleri Yönetim Kurulu’nda ticaret odası temsilcisi bulunmasına da tepki gösterdi: "Oda yönetim kuruluna temsilci veriyor. Aynı ticaret odası hastaneye mal satacak. Bu ilişki nerede görüldü?"
"BAKAN YETKİYİ DEVREDİYOR"
Alt komisyon başkanı Necdet Ünüvar ise, sağlıkçılardan gelen tepkilere karşılık, “Kamu Hastane Birlikleri’nde bir yönetim kurulu var ve 7 kişiden oluluyor. Vali, İl Genel Meclsi’nin ve Sağlık Bakanlığın’ın atacağı kişiler var. Bu, Sağlık Bakanı elindeki mutlak yetkisini bir yönetim kuruluna devrediyor anlamına geliyor” şeklinde konuştu.
Ünüvar, hastane sayısının azalmasına ilişkin de, “Kamu Hastane Birlikleri ile bazı hastaneler birliğe tabi oluyor. Dolayısıyla hastane sayısı azalmış oluyor. Kamu Hastane Birliği oluştuktan sonra bazı hastanelerin işlevselliğini artırmak için bazı birleşmeler söz konusu olacak” ifadelerini kullandı.
19 Mart 2010 Cuma
Beyin ölümünün dönüşü yoktur
medimagazin.com'dan alınmıştır.
Dernek, Haluk Deda'yı umut tacirliği ile suçladı
Türk Nöroşirürji Derneği, beyin ölümü gerçekleşen Buket Bulut’u muayene eden hekimi reklam amacıyla umut tacirliği yaptığı gerekçesiyle disiplin kuruluna sevk etti
Türk Nöroşirürji Derneği, geçtiğimiz günlerde yaşanan tramvay kazasının ardından yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren Buket Bulut’a beyin ölümü tanısı konulmasının ardından hastayı muayene eden Dr. Haluk Deda’nın tespitlerine yönelik bir basın açıklaması yaptı.
Türk Nöroşirürji Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Doç. Dr. Ethem Beşkonaklı’nın basına yaptığı açıklamada, Dr. Deda’nın muayene sonrası kamuoyuna yansıyan sözlerinin bilim dışı olduğu belirtilerek Dr. Deda’nın umut tacirliği yaptığı söylendi.
Açıklama, reklam kampanyası olarak yorumlandı
Doç Dr. Beşkonaklı konuyla ilgili basın açıklamasında, “Sayın Başbakanımız ve Sağlık Bakanlığımızın insani duyguları ve iyi niyetli çabalarını, Basın-Yayın kuruluşlarımızın kamuoyu bilgilendirmesine yönelik tüm insani yaklaşımlarını fırsat bilen Dr. Haluk Deda, geçmişte de benzerlerini sıklıkla yaptığı yeni bir reklam kampanyasını, bu kez yoğun bakımda yatan bir öğrenci kızımızı ve ailesinin acılı duygularını istismar ederek gerçekleştirmiştir” diye konuştu.
Yanlış beyanlar, nakil bekleyen hastaların umutlarını yok eder
Kurullar tarafından "beyin ölümü" tanısı konulmuş hastalar konusunda kamuoyunun yanlış bilgilendirilmesinin, hasta yakınlarını kuşkuya düşürebileceğini; dahası yaşamından ümit kesilen hastaların organlarıyla yeniden hayat bulabilecek binlerce hastamızın umutlarını ve tedavilerini de engelleyeceğini ifade eden Doç. Dr. Beşkonaklı, “Beyin ölümü gelişen bir hastanın kurtarılması söz konusu olamaz. Devletimizin yasaları tarafından teşvik edilen ve ‘beyin ölümü tespit kurullarınca’ bilimsel yollarla saptanması sonrası uygulanan bu işlemlerin kişisel reklamlar uğruna başarısızlığa ve kaosa sürüklenme ihtimali, Beyin ve Sinir Cerrahlarının bilimsel ve mesleki kuruluşu olan Türk Nöroşirürji Derneğini de rahatsız etmektedir” dedi.
Hekim disiplin kuruluna sevk edildi
Muayene sonrası sarf ettiği sözler nedeniyle hekimi Türk Nöroşirürji Derneği Disiplin Kuruluna sevk ettiklerini bildiren Beşkonaklı, “Dileğimiz bilimsel yollar la geri dönüşsüz ‘beyin ölümü’ tanısı konulan hasta yakınlarının bu reklam girişimlerinden etkilenmemesi ve kendi acılarına rağmen kurtarılabilecek yaşamlara katkıda bulunmasıdır” diye konuştu.
Dernek, Haluk Deda'yı umut tacirliği ile suçladı
Türk Nöroşirürji Derneği, beyin ölümü gerçekleşen Buket Bulut’u muayene eden hekimi reklam amacıyla umut tacirliği yaptığı gerekçesiyle disiplin kuruluna sevk etti
Türk Nöroşirürji Derneği, geçtiğimiz günlerde yaşanan tramvay kazasının ardından yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren Buket Bulut’a beyin ölümü tanısı konulmasının ardından hastayı muayene eden Dr. Haluk Deda’nın tespitlerine yönelik bir basın açıklaması yaptı.
Türk Nöroşirürji Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Doç. Dr. Ethem Beşkonaklı’nın basına yaptığı açıklamada, Dr. Deda’nın muayene sonrası kamuoyuna yansıyan sözlerinin bilim dışı olduğu belirtilerek Dr. Deda’nın umut tacirliği yaptığı söylendi.
Açıklama, reklam kampanyası olarak yorumlandı
Doç Dr. Beşkonaklı konuyla ilgili basın açıklamasında, “Sayın Başbakanımız ve Sağlık Bakanlığımızın insani duyguları ve iyi niyetli çabalarını, Basın-Yayın kuruluşlarımızın kamuoyu bilgilendirmesine yönelik tüm insani yaklaşımlarını fırsat bilen Dr. Haluk Deda, geçmişte de benzerlerini sıklıkla yaptığı yeni bir reklam kampanyasını, bu kez yoğun bakımda yatan bir öğrenci kızımızı ve ailesinin acılı duygularını istismar ederek gerçekleştirmiştir” diye konuştu.
Yanlış beyanlar, nakil bekleyen hastaların umutlarını yok eder
Kurullar tarafından "beyin ölümü" tanısı konulmuş hastalar konusunda kamuoyunun yanlış bilgilendirilmesinin, hasta yakınlarını kuşkuya düşürebileceğini; dahası yaşamından ümit kesilen hastaların organlarıyla yeniden hayat bulabilecek binlerce hastamızın umutlarını ve tedavilerini de engelleyeceğini ifade eden Doç. Dr. Beşkonaklı, “Beyin ölümü gelişen bir hastanın kurtarılması söz konusu olamaz. Devletimizin yasaları tarafından teşvik edilen ve ‘beyin ölümü tespit kurullarınca’ bilimsel yollarla saptanması sonrası uygulanan bu işlemlerin kişisel reklamlar uğruna başarısızlığa ve kaosa sürüklenme ihtimali, Beyin ve Sinir Cerrahlarının bilimsel ve mesleki kuruluşu olan Türk Nöroşirürji Derneğini de rahatsız etmektedir” dedi.
Hekim disiplin kuruluna sevk edildi
Muayene sonrası sarf ettiği sözler nedeniyle hekimi Türk Nöroşirürji Derneği Disiplin Kuruluna sevk ettiklerini bildiren Beşkonaklı, “Dileğimiz bilimsel yollar la geri dönüşsüz ‘beyin ölümü’ tanısı konulan hasta yakınlarının bu reklam girişimlerinden etkilenmemesi ve kendi acılarına rağmen kurtarılabilecek yaşamlara katkıda bulunmasıdır” diye konuştu.
Tıp merkezinin kapısına kilit
YILLAR ÖNCE İŞÇİLERİN KENDİ PARALARIYLA KURULAN SSK, BİR GECEDE ÖZELLEŞMİŞ VE ÇALIŞANLARI DA ,BİR GÜN SONRA ELLERİNDE PROTOKOL DEFTERLERİYLE DEVLET HASTANELERİNE GİTMİŞTİ.RESMEN BİR GASP YAPILMIŞTI.BU YAŞANANLARDA AYNI O DÖNEMLERİ HATIRLATIYOR.BAĞIŞLARLA KURULAN VE ÖZELLİKLE ANADOLU'DA ÖNEMLİ HİZMETLER VEREN KIZILAY'A BAĞLI TIP MERKEZLERİ ;TAM GÜN İLE SAĞLIK BAKANLIĞI BÜNYESİNE GEÇTİ..DAHA İYİ HİZMET VEREBİLMEK İÇİN(!!).HİZMETİ HEP BERABER GÖRÜYORUZ.BURSA'DA SETBAŞI'NDA YILLARCA HİZMET VEREN MERKEZ DE BU SÜREÇTEN NASİBİNİ ALDI..SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM SÜRÜYOR.
BURSA (İHA) - Bursa Kızılay Tıp Merkezi, Ankara'daki genel merkez tarafından Sağlık Bakanlığı'na devredilmek üzere kapatıldı. Kapısına kilit vurulan merkez çalışanları ücretsiz izne çıkarıldı.
Hastaların kapıdan döndüğü merkezde halen Kızılay Genel Merkezi müfettişlerinin teftişi sürerken, çalışan personel ise ücretsiz izne çıkarıldı. Sağlık Bakanlığı'na 26 Mart 2010 tarihinde tam devri gerçekleşecek olan Kızılay Tıp Merkezi'nde İl Sağlık Müdürlüğü ile Bursa Devlet Hastanesi yetkililerinin incelemesi de devam ediyor. Kızılay Tıp Merkezi'nin Bursa Devlet Hastanesi'nin poliklinikleri olarak faaliyet göstermesi bekleniyor.
Sağlık Bakanlığı ile Kızılay Genel Merkezi arasında yapılan protokol gereği, "tıp merkezi misyonunu sürdürmek" üzere Sağlık Bakanlığı'na devredilen Kızılay Tıp Merkezi'nde çalışan 6 hekim devlet memuru statüsüne geçerken, hemşire, idari personel ve diğer yardımcı personel ise 4 B hükümlerine göre yine kamu sağlık kuruluşlarında sözleşmeli personel olarak istihdam edilecek. Tıp merkezinde çalışan emekli hekimler ise anlaşma kapsamı dışında kaldı.Kızılay sağlık çalışanlarının kıdem tazminatlarının ise Kızılay tarafından 5 yıllık bir süre içinde Sağlık Bakanlığı'na ödeneceği açıklandı. Bu ödemenin, kira ve demirbaş bedelleri karşılığı mahsuben gerçekleşeceği öngörülüyor.
Kızılay sağlık alanından çekiliyor
Kızılay Genel Merkezi'nin yönetim değişikliğinden itibaren tıp merkezlerinin kapatılması gündemdeydi. Hükümetin sağlık sistemindeki liberal politikalarına paralel olarak harekete geçen Kızılay Genel Merkezi, birkaç hastane dışındaki tüm tıp merkezlerini kapattı ve böylece sağlık alanından da çekilmiş oldu.
Öte yandan uygulama kapsamında 3 Mart'ta bazı tıp merkezleri tamamen kapatılırken, bazıları ise Sağlık Bakanlığı'na devredildi. Bursa'da faaliyet gösteren Kızılay Tıp Merkezi'nin bundan sonra yine amacı doğrultusunda faaliyet göstermesi, başta hizmet binası olmak üzere ve iç donanımı, makine ve teçhizat bağışını yapan hayırseverleri de kırmamış olacak.
Anadolu'daki Kızılay şubeleri bünyelerinde faaliyet gösteren tıp merkezlerinin kapatılmasına yönelik tepkiler; Sivas, Gebze, Kocaeli gibi çeşitli il ve ilçelerin yerel basınlarında yer aldı. Kızılay Tıp Merkezleri'nin kapatılmasına yönelik tepkilere gerekçe olarak hastaların mağdur olmasının yanı sıra afete müdahalede sağlık ekiplerinin de gerektiği ve mevcut uygulama ile bunun ortadan kaldırılmış olması gösteriliyor.
Savaş alanında yaralanan ya da hastalanan askerlere hiçbir ayrım gözetmeksizin yardımcı olmak amacıyla kurulan Türk Kızılayı, yeni bir dönemece giriyor. Bundan böyle depremde, selde ve diğer afetlerde Kızılay ile birlikte sembolleşen hemşire, hastabakıcı gibi görüntülere rastlanmayacak.
medimagazin.com'dan alıntıdır
BURSA (İHA) - Bursa Kızılay Tıp Merkezi, Ankara'daki genel merkez tarafından Sağlık Bakanlığı'na devredilmek üzere kapatıldı. Kapısına kilit vurulan merkez çalışanları ücretsiz izne çıkarıldı.
Hastaların kapıdan döndüğü merkezde halen Kızılay Genel Merkezi müfettişlerinin teftişi sürerken, çalışan personel ise ücretsiz izne çıkarıldı. Sağlık Bakanlığı'na 26 Mart 2010 tarihinde tam devri gerçekleşecek olan Kızılay Tıp Merkezi'nde İl Sağlık Müdürlüğü ile Bursa Devlet Hastanesi yetkililerinin incelemesi de devam ediyor. Kızılay Tıp Merkezi'nin Bursa Devlet Hastanesi'nin poliklinikleri olarak faaliyet göstermesi bekleniyor.
Sağlık Bakanlığı ile Kızılay Genel Merkezi arasında yapılan protokol gereği, "tıp merkezi misyonunu sürdürmek" üzere Sağlık Bakanlığı'na devredilen Kızılay Tıp Merkezi'nde çalışan 6 hekim devlet memuru statüsüne geçerken, hemşire, idari personel ve diğer yardımcı personel ise 4 B hükümlerine göre yine kamu sağlık kuruluşlarında sözleşmeli personel olarak istihdam edilecek. Tıp merkezinde çalışan emekli hekimler ise anlaşma kapsamı dışında kaldı.Kızılay sağlık çalışanlarının kıdem tazminatlarının ise Kızılay tarafından 5 yıllık bir süre içinde Sağlık Bakanlığı'na ödeneceği açıklandı. Bu ödemenin, kira ve demirbaş bedelleri karşılığı mahsuben gerçekleşeceği öngörülüyor.
Kızılay sağlık alanından çekiliyor
Kızılay Genel Merkezi'nin yönetim değişikliğinden itibaren tıp merkezlerinin kapatılması gündemdeydi. Hükümetin sağlık sistemindeki liberal politikalarına paralel olarak harekete geçen Kızılay Genel Merkezi, birkaç hastane dışındaki tüm tıp merkezlerini kapattı ve böylece sağlık alanından da çekilmiş oldu.
Öte yandan uygulama kapsamında 3 Mart'ta bazı tıp merkezleri tamamen kapatılırken, bazıları ise Sağlık Bakanlığı'na devredildi. Bursa'da faaliyet gösteren Kızılay Tıp Merkezi'nin bundan sonra yine amacı doğrultusunda faaliyet göstermesi, başta hizmet binası olmak üzere ve iç donanımı, makine ve teçhizat bağışını yapan hayırseverleri de kırmamış olacak.
Anadolu'daki Kızılay şubeleri bünyelerinde faaliyet gösteren tıp merkezlerinin kapatılmasına yönelik tepkiler; Sivas, Gebze, Kocaeli gibi çeşitli il ve ilçelerin yerel basınlarında yer aldı. Kızılay Tıp Merkezleri'nin kapatılmasına yönelik tepkilere gerekçe olarak hastaların mağdur olmasının yanı sıra afete müdahalede sağlık ekiplerinin de gerektiği ve mevcut uygulama ile bunun ortadan kaldırılmış olması gösteriliyor.
Savaş alanında yaralanan ya da hastalanan askerlere hiçbir ayrım gözetmeksizin yardımcı olmak amacıyla kurulan Türk Kızılayı, yeni bir dönemece giriyor. Bundan böyle depremde, selde ve diğer afetlerde Kızılay ile birlikte sembolleşen hemşire, hastabakıcı gibi görüntülere rastlanmayacak.
medimagazin.com'dan alıntıdır
Nevralji daha çok kadınların canını yakıyor
İSTANBUL - Amerikan Hastanesi Nöroloji Bölümü Dr. Bülent Kahyaoğlu, nevraljilerde zaman zaman hassasiyetin çok arttığını, en ufak bir temasın bile çok şiddetli acı duyulmasına neden olabileceğini söyledi ve "Hatta öksürmek veya yemek yemek gibi hareketler bile spazm krizlerini teşvik edebilir” dedi.
Nevraljinin sinir yollarının biri boyunca duyulan şiddetli ağrı spazmlarından oluştuğunu söyleyen Dr. Bülent Kahyaoğlu, hastalık hakkında şu bilgileri verdi:"Sinir sisteminin herhangi bir yerindeki (beyin, omurilik, çevresel sinirler) bir hastalığa bağlıdır. Bu tür bozuklukların başlattığı ağrı tablosunun genel ismi nevraljidir. Ancak bir çok vakanın nedeni bilinmemektedir. Genellikle de 50-70 yaşlarında ortaya çıkar. Hastalığın temel nedenlerinin yanı sıra nöropatik ağrılı hastalarda uyku bozukluğu, sıkıntı, enerji azlığı, dikkat azalması, depresyon, iştahsızlık sıktır.
EN ÖNEMLİ BELİRTİ, YANMA VE KARINCALANMA
Belirtiler genellikle yanma, karıncalanma, temas ya da ısıya duyarlılık ve elektirik çarpması tarzındaki ağrılardır. Saniyeler ya da dakikalar süren, kesik krizler halinde gelen ağrılar günler hatta haftalar boyunca devam edebilir. Nevraljiler çok sık rastlanan bir durumdur. En önemli örnekleri olan şeker hastalığı ve kronik bel ağrısıdır.
AĞRI YOLLARINDA AŞIRI DUYARLILAŞMA
Nevraljinin temelinde, çevresel ağrı yollarının aşırı duyarlılaşması ve beyindeki ağrı merkezlerinde duyarlılaşma ile denetim mekanizmalarının kaybı yatar. Nevralji ya da nöropatik ağrı, sinir sisteminin herhangi bir yerinde oluşan hasar nedeniyle olabilir. Sinir yaralanmaları, beyin omurilik travmaları, beyin damar hastalıkları, MS, zona, diyabet ve tümörler en belli başlı nedenlerdir. Özellikle uyku bozuklukları, sıkıntı ve depresyon ağrıyı belirgin şekilde artırır.
TEDAVİDE KULLANILAN YÖNTEMLER
Sinir ağrısı çok hızlı şimsek gibi hissedilir. Tedavide genel ağrı kesiciler pek fazla işe yaramaz, özel ağrı kesiciler kullanılır. Tedavi haftalar bazen aylar boyunca devam eder. İlaç tedavisi ile önemli oranda iyileşme olur, tedaviye dirençli olgularda ise algoloji uzmanlarınca girişimsel uygulamalar yapılır."
ntvmsnbc.com'dan alıntıdır
Nevraljinin sinir yollarının biri boyunca duyulan şiddetli ağrı spazmlarından oluştuğunu söyleyen Dr. Bülent Kahyaoğlu, hastalık hakkında şu bilgileri verdi:"Sinir sisteminin herhangi bir yerindeki (beyin, omurilik, çevresel sinirler) bir hastalığa bağlıdır. Bu tür bozuklukların başlattığı ağrı tablosunun genel ismi nevraljidir. Ancak bir çok vakanın nedeni bilinmemektedir. Genellikle de 50-70 yaşlarında ortaya çıkar. Hastalığın temel nedenlerinin yanı sıra nöropatik ağrılı hastalarda uyku bozukluğu, sıkıntı, enerji azlığı, dikkat azalması, depresyon, iştahsızlık sıktır.
EN ÖNEMLİ BELİRTİ, YANMA VE KARINCALANMA
Belirtiler genellikle yanma, karıncalanma, temas ya da ısıya duyarlılık ve elektirik çarpması tarzındaki ağrılardır. Saniyeler ya da dakikalar süren, kesik krizler halinde gelen ağrılar günler hatta haftalar boyunca devam edebilir. Nevraljiler çok sık rastlanan bir durumdur. En önemli örnekleri olan şeker hastalığı ve kronik bel ağrısıdır.
AĞRI YOLLARINDA AŞIRI DUYARLILAŞMA
Nevraljinin temelinde, çevresel ağrı yollarının aşırı duyarlılaşması ve beyindeki ağrı merkezlerinde duyarlılaşma ile denetim mekanizmalarının kaybı yatar. Nevralji ya da nöropatik ağrı, sinir sisteminin herhangi bir yerinde oluşan hasar nedeniyle olabilir. Sinir yaralanmaları, beyin omurilik travmaları, beyin damar hastalıkları, MS, zona, diyabet ve tümörler en belli başlı nedenlerdir. Özellikle uyku bozuklukları, sıkıntı ve depresyon ağrıyı belirgin şekilde artırır.
TEDAVİDE KULLANILAN YÖNTEMLER
Sinir ağrısı çok hızlı şimsek gibi hissedilir. Tedavide genel ağrı kesiciler pek fazla işe yaramaz, özel ağrı kesiciler kullanılır. Tedavi haftalar bazen aylar boyunca devam eder. İlaç tedavisi ile önemli oranda iyileşme olur, tedaviye dirençli olgularda ise algoloji uzmanlarınca girişimsel uygulamalar yapılır."
ntvmsnbc.com'dan alıntıdır
McDonalds'ın hamburgerleri
ntvmsnbc'dan alıntıdır
19 Mart. 2010 Cuma
WASHINGTON - Amerikalı beslenme uzmanı Joann Bruso, McDonalds'taki ürünlerde bulunan koruyucu maddelerin çocukların sağlıklı beslenmesi üstündeki etkilerini incelemek için enteresan bir deneye imza attı.
ABD, Colorado'da yaşayan Joann Bruso, McDonalds'ın hamburger ve patates kızartmasından oluşan Happy Meal menüsünü, ne kadar sağlıklı olduklarını görmek için, bir sene boyunca mutfağının bir rafında sakladı.
SİNEK VE BÖCEKLER BİLE KONMADI
Menüyü üstünü kapamadan sakladığını belirten Bruso, "Bu dönem içerisinde tabii ki birçok kez camları açık bıraktım. Ama sinekler ve böcekler bu menünün üzerine konmadı. Bu size neyi gösteriyor? Sinek ve böcekler bile bu yiyecek ile uğraşmıyor" dedi.
Sekiz torunu da olan 62 yaşındaki Bruso, sağlıklı beslenme konusunda ebeveynlere tavsiyeler verdiği blog'unda her gün hamburger ve patates kızartmalarının değişimini yazdı.
Ancak beklenenin aksine hamburger ve patates kızartması bir sene içerisinde çok az bir değişim gösterdi.
Joann Bruso:YEMEK DEDİĞİN BOZULMALIDIR
Amerikalı beslenme uzmanı deneyinin, bu gıdaların içinde yer alan koruyucu maddelerin ne kadar güçlü olduğunu ve bunun çocukların sağlığı üzerinde yol açabileceği olumsuz etkileri gösterdiğini söylüyor.
Bruso, "Yemek dediğin bozulmalıdır. Hatta beklettiğin zaman kokmalıdır. Eğer bunlar olmuyorsa, o gıda bozulmuyotsa, bu o gıdanın çocuklar için ne kadar sağlıksız olduğunu gösterir.
ABD'li beslenme uzmanı evinin bulunduğu bölgenin kuru, nemsiz bir iklime sahip olduğunu ve bunun da gıdaların bozulmamasında etkili olabileceğini söylüyor.
19 Mart. 2010 Cuma
WASHINGTON - Amerikalı beslenme uzmanı Joann Bruso, McDonalds'taki ürünlerde bulunan koruyucu maddelerin çocukların sağlıklı beslenmesi üstündeki etkilerini incelemek için enteresan bir deneye imza attı.
ABD, Colorado'da yaşayan Joann Bruso, McDonalds'ın hamburger ve patates kızartmasından oluşan Happy Meal menüsünü, ne kadar sağlıklı olduklarını görmek için, bir sene boyunca mutfağının bir rafında sakladı.
SİNEK VE BÖCEKLER BİLE KONMADI
Menüyü üstünü kapamadan sakladığını belirten Bruso, "Bu dönem içerisinde tabii ki birçok kez camları açık bıraktım. Ama sinekler ve böcekler bu menünün üzerine konmadı. Bu size neyi gösteriyor? Sinek ve böcekler bile bu yiyecek ile uğraşmıyor" dedi.
Sekiz torunu da olan 62 yaşındaki Bruso, sağlıklı beslenme konusunda ebeveynlere tavsiyeler verdiği blog'unda her gün hamburger ve patates kızartmalarının değişimini yazdı.
Ancak beklenenin aksine hamburger ve patates kızartması bir sene içerisinde çok az bir değişim gösterdi.
Joann Bruso:YEMEK DEDİĞİN BOZULMALIDIR
Amerikalı beslenme uzmanı deneyinin, bu gıdaların içinde yer alan koruyucu maddelerin ne kadar güçlü olduğunu ve bunun çocukların sağlığı üzerinde yol açabileceği olumsuz etkileri gösterdiğini söylüyor.
Bruso, "Yemek dediğin bozulmalıdır. Hatta beklettiğin zaman kokmalıdır. Eğer bunlar olmuyorsa, o gıda bozulmuyotsa, bu o gıdanın çocuklar için ne kadar sağlıksız olduğunu gösterir.
ABD'li beslenme uzmanı evinin bulunduğu bölgenin kuru, nemsiz bir iklime sahip olduğunu ve bunun da gıdaların bozulmamasında etkili olabileceğini söylüyor.
16 Mart 2010 Salı
Doktorlar ‘Tam Gün’e Karşı , Ama Neden?
Tam Gün Yasa Tasarısı ne getiriyor?
Hekimlerin çalışma koşullarına ve düzenini yeniden ele alan tasarının en önemli iki maddesi, üniversitede yarı zamanlı çalışanların serbest meslek icrasının yasaklanması ve muayenehane sahibinin başka bir sağlık kuruluşunda çalışmasının engellenmesi. Kamu ve üniversite hastanelerindeki hekimlerin muayenehane açması ya da özel sektörde çalışması engelleniyor. Bunun dışında çalışma saatlerinde de değişiklik söz konusu. Yasa, hekimleri çalıştıkları yere göre üçe ayırıyor. Bunlar, kamu kurumları, SGK’yla anlaşmalı özel kurumlar ve anlaşmalı olmayan özel kuruluşlar. Günlük çalışma süresi 8 saat olarak planlanıyor. Ancak gelirini artırmak isteyen hekimlere mesai dışı çalışarak daha fazla kazanabilme seçeneği sunuluyor. Mevcut maaşlarda iyileştirme olmayacak ancak hekimlerin performans adı verilen döner sermayeden bir ek ödemeyle gelirlerini artırma şansı var. Kamu sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışan tabip, diş tabibi ve uzman olanlar, tıbbi kötü uygulama nedeniyle kendilerinden talep edilebilecek zararlarla kurumlarınca kendilerine yapılacak rüculara karşı sigorta yaptırmak zorunda kalacaklar.
Yasaya neden karşı çıkılıyor?
-Tasarı insanca yaşanacak bir özlük hakkı içermiyor.
- Tasarı günlük 8 saatlik mesainin üzerine aylık 130 saat nöbet, 120 saat icap nöbeti tutturup parasını ödeyeceğini, aylık 160 saatlik normal çalışma süresinin üzerine 250 saat de fazla çalıştıktan sonra daha da fazla çalıştırabileceğini ancak bunun parasını ödemeyeceğini söylemektedir.
- Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmeleri herhangi bir meslek mensubunun fazla çalışmasının yılda 270 saati aşamayacağını söylüyor. Tasarı bir yıllık toplam fazla çalışma süresini sadece bir ayda yaptırmayı öngörebiliyor.
- Mesleki değerler, performans ödeme sistemi koşullarında “ne kadar tetkik/ ameliyat o kadar kazanç” anlayışıyla iyice tükenecektir.
- Bu durum tıp eğitiminin bütün aşamalarını (sürekli mesleki gelişim etkinlikleri vb.) olumsuz etkileyecektir.
- Kamu/özel bütün hekimlerin, ücretinin düşürülmesi demektir.
- Uzun süre çalışmayı ve niteliksiz hizmeti doğurur. Hastaların sağlık hakkını tehdit eder.
milliyet
Hekimlerin çalışma koşullarına ve düzenini yeniden ele alan tasarının en önemli iki maddesi, üniversitede yarı zamanlı çalışanların serbest meslek icrasının yasaklanması ve muayenehane sahibinin başka bir sağlık kuruluşunda çalışmasının engellenmesi. Kamu ve üniversite hastanelerindeki hekimlerin muayenehane açması ya da özel sektörde çalışması engelleniyor. Bunun dışında çalışma saatlerinde de değişiklik söz konusu. Yasa, hekimleri çalıştıkları yere göre üçe ayırıyor. Bunlar, kamu kurumları, SGK’yla anlaşmalı özel kurumlar ve anlaşmalı olmayan özel kuruluşlar. Günlük çalışma süresi 8 saat olarak planlanıyor. Ancak gelirini artırmak isteyen hekimlere mesai dışı çalışarak daha fazla kazanabilme seçeneği sunuluyor. Mevcut maaşlarda iyileştirme olmayacak ancak hekimlerin performans adı verilen döner sermayeden bir ek ödemeyle gelirlerini artırma şansı var. Kamu sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışan tabip, diş tabibi ve uzman olanlar, tıbbi kötü uygulama nedeniyle kendilerinden talep edilebilecek zararlarla kurumlarınca kendilerine yapılacak rüculara karşı sigorta yaptırmak zorunda kalacaklar.
Yasaya neden karşı çıkılıyor?
-Tasarı insanca yaşanacak bir özlük hakkı içermiyor.
- Tasarı günlük 8 saatlik mesainin üzerine aylık 130 saat nöbet, 120 saat icap nöbeti tutturup parasını ödeyeceğini, aylık 160 saatlik normal çalışma süresinin üzerine 250 saat de fazla çalıştıktan sonra daha da fazla çalıştırabileceğini ancak bunun parasını ödemeyeceğini söylemektedir.
- Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmeleri herhangi bir meslek mensubunun fazla çalışmasının yılda 270 saati aşamayacağını söylüyor. Tasarı bir yıllık toplam fazla çalışma süresini sadece bir ayda yaptırmayı öngörebiliyor.
- Mesleki değerler, performans ödeme sistemi koşullarında “ne kadar tetkik/ ameliyat o kadar kazanç” anlayışıyla iyice tükenecektir.
- Bu durum tıp eğitiminin bütün aşamalarını (sürekli mesleki gelişim etkinlikleri vb.) olumsuz etkileyecektir.
- Kamu/özel bütün hekimlerin, ücretinin düşürülmesi demektir.
- Uzun süre çalışmayı ve niteliksiz hizmeti doğurur. Hastaların sağlık hakkını tehdit eder.
milliyet
Sezaryen Sadece Türkiye’de Değil Tüm Dünyada Artıyor
doktoruz.com'dan alınmıştır.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın sezaryen oranlarının çok fazla olduğunu ve bununla ilgili hekimlere yönelik çeşitli yaptırımlar uygulanacağını belirtmesi üzerine Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil, “Yalnızca hekimi suçlu olarak görüp onu cezalandırarak, sağlık göstergelerinin bir anda iyileşeceğini sanmak doğru bir yaklaşım değildir” dedi.
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın artan sezaryen oranları ile ilgili olarak "Hangi önlemler alacağımızı ilgili dernek ve meslektaşlar çok iyi biliyorlar” yaklaşımının yanlış olduğuna dikkat çekti.
İtil, “Sezaryen oranları, yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada artış göstermektedir. Avrupa’da %20-25 sezaryen oranları görülürken, ABD’de de sezaryen oranı %25 civarındadır. Örneğin İtalya’da %36 sezaryen oranları mevcuttur” diyerek konunun sadece Türkiye ile ilgili olmadığını da vurguladı.
İtil, sezaryen oranlarının tüm dünyada artmasının nedenlerini de şöyle açıkladı:
“Bunun en önemli nedenleri
- Türkiye’de bir çok yerde “ağrısız doğumun” yaptırılmaması ve doğumun özendirici olmaması
- Artan malpraktis cezaları ve hekimin malpraktis korkusu
- Türkiye’den daha az doğurganlık oranına sahip ülkelerde tüm doğumlar ebeler tarafından takip edilmekte ve sonlandırılmaktadır.halbuki ülkemizde,gecede 20-25 doğum olan doğumevlerinde tek sorumlu nöbetçi uzman olup tüm doğumlara hakim olması mümkün değildir.
- Ebe eğitimi ve yetkinliği yetersiz olup, bir çok ebe eleman eksikliği nedeniyle hemşire olarak görev yapmaktadır.
- Bilinmeyen nedenler ya da anne isteği ile yaptırılan sezaryenler, tüm endikasyonlar içerisinde % 4 civarında olup büyük bir yer kaplamaktadır.
- En önemli sezaryen nedenleri gebelik zehirlenmeleri ve kanamalardır. Ülkemizde antenatal bakımın henüz Avrupa seviyesinde olmadığı da düşünüldüğünde, acil sezaryen oranlarının da yükseleceği aşikardır.”
Dernek Başkanı İtil Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın "Hangi önlemler alacağımızı ilgili dernek ve meslektaşlar çok iyi biliyorlar” yaklaşımının yanlış olduğunu şöyle açıkladı:
“Bakanlığın 2008 yılı uygulamalarında,sezaryen oranı %20nin üzerinde olan kurumların performans puanları düşürülüyor ve burada görev yapan hekimler de çalıştığı yerden Ankara’ya görevlendirilerek cezalandırılıyordu. Biz Sayın Bakanla yaptığımız görüşmede bunun onur kırıcı bir şey olduğunu ve bu uygulamanın kaldırılmasını istemiştik. Kendisi bu uygulamanın doğru olmadığını söyledi ve yürürlükten kaldırmıştı. Meslek örgütü olarak artan sezaryen oranlarının nedenleri ve düşürülmesi ile ilgili Bakanlıkla ortak toplantılar düzenledik...
Sayın Bakanın son konuşmasında sözünü ettiği, “Hangi önlemler alacağımızı ilgili dernek ve meslektaşlar çok iyi biliyorlar” sözü herhalde bu uygulamalarla ilişkilidir. Her halde Sayın Bakan, kendisini de üzdüğünü belirttiği bu uygulamaya geri dönmeyecektir.
Yalnızca hekimi suçlu olarak görüp onu cezalandırarak, sağlık göstergelerinin bir anda iyileşeceğini sanmak doğru bir yaklaşım değildir. Hekimi cezalandırmak yerine, diğer branşlara göre mağdur edilmiş olan kadın doğum hekimlerinin, performans ve ücretlendirmelerinde iyileştirmeler yapmak daha doğru bir yoldur. Ocak 2009 yılında kendisine bununla ilgili verdiğimiz dosyayla ilişkin hiçbir iyileştirme yapılmamıştır.
Türkiye’de sezaryen oranları 2001 yılında % 21iken 2009 yılında %47 oranlarına gelmiştir. O zaman da aynı uzmanlar görev yapıyordu.
Sağlıkta Dönüşümle birçok hakkı elinden alınmış ve hala alınmaya çalışılan hekimlerin daha da üzerine gitmek, sağlık göstergelerini iyileştirmeyecektir.”
08.01.2010
Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın sezaryen oranlarının çok fazla olduğunu ve bununla ilgili hekimlere yönelik çeşitli yaptırımlar uygulanacağını belirtmesi üzerine Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil, “Yalnızca hekimi suçlu olarak görüp onu cezalandırarak, sağlık göstergelerinin bir anda iyileşeceğini sanmak doğru bir yaklaşım değildir” dedi.
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın artan sezaryen oranları ile ilgili olarak "Hangi önlemler alacağımızı ilgili dernek ve meslektaşlar çok iyi biliyorlar” yaklaşımının yanlış olduğuna dikkat çekti.
İtil, “Sezaryen oranları, yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada artış göstermektedir. Avrupa’da %20-25 sezaryen oranları görülürken, ABD’de de sezaryen oranı %25 civarındadır. Örneğin İtalya’da %36 sezaryen oranları mevcuttur” diyerek konunun sadece Türkiye ile ilgili olmadığını da vurguladı.
İtil, sezaryen oranlarının tüm dünyada artmasının nedenlerini de şöyle açıkladı:
“Bunun en önemli nedenleri
- Türkiye’de bir çok yerde “ağrısız doğumun” yaptırılmaması ve doğumun özendirici olmaması
- Artan malpraktis cezaları ve hekimin malpraktis korkusu
- Türkiye’den daha az doğurganlık oranına sahip ülkelerde tüm doğumlar ebeler tarafından takip edilmekte ve sonlandırılmaktadır.halbuki ülkemizde,gecede 20-25 doğum olan doğumevlerinde tek sorumlu nöbetçi uzman olup tüm doğumlara hakim olması mümkün değildir.
- Ebe eğitimi ve yetkinliği yetersiz olup, bir çok ebe eleman eksikliği nedeniyle hemşire olarak görev yapmaktadır.
- Bilinmeyen nedenler ya da anne isteği ile yaptırılan sezaryenler, tüm endikasyonlar içerisinde % 4 civarında olup büyük bir yer kaplamaktadır.
- En önemli sezaryen nedenleri gebelik zehirlenmeleri ve kanamalardır. Ülkemizde antenatal bakımın henüz Avrupa seviyesinde olmadığı da düşünüldüğünde, acil sezaryen oranlarının da yükseleceği aşikardır.”
Dernek Başkanı İtil Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın "Hangi önlemler alacağımızı ilgili dernek ve meslektaşlar çok iyi biliyorlar” yaklaşımının yanlış olduğunu şöyle açıkladı:
“Bakanlığın 2008 yılı uygulamalarında,sezaryen oranı %20nin üzerinde olan kurumların performans puanları düşürülüyor ve burada görev yapan hekimler de çalıştığı yerden Ankara’ya görevlendirilerek cezalandırılıyordu. Biz Sayın Bakanla yaptığımız görüşmede bunun onur kırıcı bir şey olduğunu ve bu uygulamanın kaldırılmasını istemiştik. Kendisi bu uygulamanın doğru olmadığını söyledi ve yürürlükten kaldırmıştı. Meslek örgütü olarak artan sezaryen oranlarının nedenleri ve düşürülmesi ile ilgili Bakanlıkla ortak toplantılar düzenledik...
Sayın Bakanın son konuşmasında sözünü ettiği, “Hangi önlemler alacağımızı ilgili dernek ve meslektaşlar çok iyi biliyorlar” sözü herhalde bu uygulamalarla ilişkilidir. Her halde Sayın Bakan, kendisini de üzdüğünü belirttiği bu uygulamaya geri dönmeyecektir.
Yalnızca hekimi suçlu olarak görüp onu cezalandırarak, sağlık göstergelerinin bir anda iyileşeceğini sanmak doğru bir yaklaşım değildir. Hekimi cezalandırmak yerine, diğer branşlara göre mağdur edilmiş olan kadın doğum hekimlerinin, performans ve ücretlendirmelerinde iyileştirmeler yapmak daha doğru bir yoldur. Ocak 2009 yılında kendisine bununla ilgili verdiğimiz dosyayla ilişkin hiçbir iyileştirme yapılmamıştır.
Türkiye’de sezaryen oranları 2001 yılında % 21iken 2009 yılında %47 oranlarına gelmiştir. O zaman da aynı uzmanlar görev yapıyordu.
Sağlıkta Dönüşümle birçok hakkı elinden alınmış ve hala alınmaya çalışılan hekimlerin daha da üzerine gitmek, sağlık göstergelerini iyileştirmeyecektir.”
08.01.2010
Sağlık reformu üç yılda komaya soktu
AİLE HEKİMLİĞ İLE DEVLETİN TASARRUF ETTİĞİNİ SÖYLEYENLERİN OKUMASI DİLEĞİYLE....
İSTANBUL - 'Kara deliği kapatacağız' iddiasıyla Şubat 2005'te başlayan sağlık reformuyla halkın sağlık gideri yüzde 92 arttı. TÜİK'in verilerine göre cepten sağlık harcaması 5.7'den 11 milyar liraya çıktı.
2005 yılında uygulamaya giren sağlık reformu, ailelerin sağlık harcamalarının katlanmasına yol açtı. Toplam sağlık harcamaları içinde ailelerin üstüne düşen pay arttı. TÜİK'in verilerine göre reformun ilk 3 yılında halkın sağlık harcaması yüzde 92.3 arttı. Halkın faturasındaki artış oranı devletin 1.5, özel sektörün ise 2 katı.
Şubat 2005'te çıkartılan yasayla uygulamaya giren “sağlık reformu”, vatandaşın sağlık harcamalarının devletten de, özel sektörden de daha fazla artmasına yol açtı. SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı'na devredilmesiyle başlayan ve genel sağlık sigortası sistemi ile sağlık hizmetlerine erişimi kolaylaştıracağı öne sürülen yeni sistem, vatandaşın sağlık faturasını üç yıl içinde yüzde 92.3 artırdı. Oysa aynı dönemde TÜİK'in 2007 yılını kapsayan en son verilerine göre cari sağlık harcamaları 2004-2007 arasında kamuda yüzde 55.9, özel sektörde yüzde 46.8 arttı. Böylece vatandaşın sağlık harcamalarındaki artış oranı, özel sektörün iki katını, devletin ise 1.5 katını buldu.
Reel artış yüzde 85'i buldu
Vatandaşın sağlık harcamalarındaki artışta nüfus ve enflasyonun etkisi, toplam artış oranı ile kıyaslanamayacak kadar düşük bir düzeyde. 2004-2007 arasında nüfus yüzde 3.72, sağlık ürün ve hizmetlerindeki enflasyon ise yıllık ortalamalara göre yüzde 4.02 ile sınırlı kaldı.
Sağlıktaki üç yıllık enflasyon hesaba katıldığında vatandaşın harcamasındaki reel artış, yüzde 84.9'u buluyor. Nüfus artışı hesaba katıldığında vatandaşın kişi başına sağlık harcaması yüzde 85.4 arttı. Hem enflasyon, hem de nüfus artışı birlikte dikkate alındığında vatandaşın kişi başına sağlık harcamalarındaki reel artış yüzde 78.2'yi buluyor.
Asgari ücretteki artışın 2.5 katı
Ailelerin kişi başına sağlık harcamasındaki artış oranı, asgari ücretteki artış oranının 2.5 katını buldu. Maaşını ay sonunda alan bir asgari ücretlinin 2004 yılı içinde eline ayda ortalama 302.97 TL geçerken, bu miktar 2007'de 407.86 TL oldu. Asgari ücretteki yüzde 34.62'lik artışa karşın ailelerin kişi başına sağlık harcaması yüzde 85.38'e ulaştı.
3 yıllık sürede 4 kişilik bir ailenin toplam sağlık harcaması 291 TL artarak 341 liradan 632 liraya ulaştı. Reform öncesinde 4 kişilik bir ailenin aylık ortalama sağlık harcaması 28.4 lira iken, 2007'de 52.7 liraya yükseldi. Üç yılda ortalama asgari ücrette gerçekleşen 104.89 liralık artışın 24.27 lirasını tek başına sağlıktaki artış götürdü. 4 kişilik bir aile 2004'te asgari ücretin yüzde 9.38'ini sağlığa harcıyordu. 2007'de bu oran üçte bir artarak yüzde 12.92'ye çıktı.
Ailelerin hastane ve doktor harcaması katlandı
2004-2007 arasında vatandaşın sağlık harcamaları içinde en yüksek oranlı artış yüzde 152.5 ile hastane harcamalarında meydana geldi. Doktor ve ayakta bakım harcamaları yüzde 101.2, ilaç ve tıbbi bakım harcamaları ise yüzde 72.8 arttı. 4 kişilik bir ailenin doktor harcaması 3 yılda 114 TL artarak 235 liraya, ilaç harcaması 88 TL artarak 220 liraya, hastane harcaması da 52 TL artarak 89 liraya çıktı.
HABERTÜRK
İSTANBUL - 'Kara deliği kapatacağız' iddiasıyla Şubat 2005'te başlayan sağlık reformuyla halkın sağlık gideri yüzde 92 arttı. TÜİK'in verilerine göre cepten sağlık harcaması 5.7'den 11 milyar liraya çıktı.
2005 yılında uygulamaya giren sağlık reformu, ailelerin sağlık harcamalarının katlanmasına yol açtı. Toplam sağlık harcamaları içinde ailelerin üstüne düşen pay arttı. TÜİK'in verilerine göre reformun ilk 3 yılında halkın sağlık harcaması yüzde 92.3 arttı. Halkın faturasındaki artış oranı devletin 1.5, özel sektörün ise 2 katı.
Şubat 2005'te çıkartılan yasayla uygulamaya giren “sağlık reformu”, vatandaşın sağlık harcamalarının devletten de, özel sektörden de daha fazla artmasına yol açtı. SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı'na devredilmesiyle başlayan ve genel sağlık sigortası sistemi ile sağlık hizmetlerine erişimi kolaylaştıracağı öne sürülen yeni sistem, vatandaşın sağlık faturasını üç yıl içinde yüzde 92.3 artırdı. Oysa aynı dönemde TÜİK'in 2007 yılını kapsayan en son verilerine göre cari sağlık harcamaları 2004-2007 arasında kamuda yüzde 55.9, özel sektörde yüzde 46.8 arttı. Böylece vatandaşın sağlık harcamalarındaki artış oranı, özel sektörün iki katını, devletin ise 1.5 katını buldu.
Reel artış yüzde 85'i buldu
Vatandaşın sağlık harcamalarındaki artışta nüfus ve enflasyonun etkisi, toplam artış oranı ile kıyaslanamayacak kadar düşük bir düzeyde. 2004-2007 arasında nüfus yüzde 3.72, sağlık ürün ve hizmetlerindeki enflasyon ise yıllık ortalamalara göre yüzde 4.02 ile sınırlı kaldı.
Sağlıktaki üç yıllık enflasyon hesaba katıldığında vatandaşın harcamasındaki reel artış, yüzde 84.9'u buluyor. Nüfus artışı hesaba katıldığında vatandaşın kişi başına sağlık harcaması yüzde 85.4 arttı. Hem enflasyon, hem de nüfus artışı birlikte dikkate alındığında vatandaşın kişi başına sağlık harcamalarındaki reel artış yüzde 78.2'yi buluyor.
Asgari ücretteki artışın 2.5 katı
Ailelerin kişi başına sağlık harcamasındaki artış oranı, asgari ücretteki artış oranının 2.5 katını buldu. Maaşını ay sonunda alan bir asgari ücretlinin 2004 yılı içinde eline ayda ortalama 302.97 TL geçerken, bu miktar 2007'de 407.86 TL oldu. Asgari ücretteki yüzde 34.62'lik artışa karşın ailelerin kişi başına sağlık harcaması yüzde 85.38'e ulaştı.
3 yıllık sürede 4 kişilik bir ailenin toplam sağlık harcaması 291 TL artarak 341 liradan 632 liraya ulaştı. Reform öncesinde 4 kişilik bir ailenin aylık ortalama sağlık harcaması 28.4 lira iken, 2007'de 52.7 liraya yükseldi. Üç yılda ortalama asgari ücrette gerçekleşen 104.89 liralık artışın 24.27 lirasını tek başına sağlıktaki artış götürdü. 4 kişilik bir aile 2004'te asgari ücretin yüzde 9.38'ini sağlığa harcıyordu. 2007'de bu oran üçte bir artarak yüzde 12.92'ye çıktı.
Ailelerin hastane ve doktor harcaması katlandı
2004-2007 arasında vatandaşın sağlık harcamaları içinde en yüksek oranlı artış yüzde 152.5 ile hastane harcamalarında meydana geldi. Doktor ve ayakta bakım harcamaları yüzde 101.2, ilaç ve tıbbi bakım harcamaları ise yüzde 72.8 arttı. 4 kişilik bir ailenin doktor harcaması 3 yılda 114 TL artarak 235 liraya, ilaç harcaması 88 TL artarak 220 liraya, hastane harcaması da 52 TL artarak 89 liraya çıktı.
HABERTÜRK
15 Mart 2010 Pazartesi
CIA bir köyü deney için kullanmış
GAZETEPORT'TAN ALINTIDIR..
Fransa'nın güneyindeki bir köyde yaşayanlar 60 yıl önce bir gün aniden halüsinasyonlar görmeye başladılar. Bazılarının sonu akıl hastanesinde bitti, bazıları ise yaşamını yitirdi. Olayın arkasında CIA çıktı.
13 Mart 2010 Cumartesi
Fransa'nın güneyindeki bir köyde yaşayanlar 60 yıl önce bir gün aniden halüsinasyonlar görmeye başladılar. Bazılarının sonu akıl hastanesinde bitti, bazıları ise yaşamını yitirdi. Olayın arkasında CIA çıktı.
Amerikalı bir gazeteci tarafından yeni yapılan bir araştırma sonucunda 60 yıl önce Fransa'da bir köyün sakinlerinin CIA'nın deneyi sonucunda çıldırdığı öne sürüldü.
Araştırmaya göre, CIA, köylülerin ekmeğine halüsinasyon ve histeriye yol açan LSD kattı.
16 Ağustos 1951'de yaşanan ve 'lanetli ekmek' (Le Pain Maudit) olarak tarihe geçen olayda beş kişi öldü ve yüzlerce kişi korkunç halüsinasyonlar görerek çıldırdı.
Ancak gazeteci H.P. Albarelli, yaptığı araştırma sonucunda elde ettiği belgelere dayanarak, CIA'nın LSD'nin etkilerini test için bu olaya yol açtığını söyledi. Gazeteciye göre CIA'nın suistimallerine dair 1975 tarihli bir Beyaz Saray raporunda bu olaya atıfta bulunuluyor.
Gazeteci, olayın CIA’in “zihin kontrolü” kapsamında yaptığı bir deney olduğu iddiasını ortaya attı. Buna göre, CIA, köyün ekmeklerine bilerek “LSD” adı verilen sentetik uyuşturucu katmış ve neler olacağını görmek istemişti. Albarelli’ye göre bu deney ABD ordusunun Özel Operasyonlar Birimi tarafından yapıldı.
Fransa'nın güneyindeki Pont-Saint-Esprit'te meydana gelen olayda köylülerden biri yılanların onu yediğini düşündüğünü söyledi. Halk polise, sürekli ejderha gördüklerini, kendilerine saldırdığını söylüyordu. Bir çocuk bıçakla büyük annesine saldırdı. Bir diğeri, “Ben uçağım” diyerek kendini ikinci kattan aşağı attı. Doktora koşan biri ise, “Kalbim çıktı, ne olur yerine takın” diye yalvardı. Sokaklar çıldıran insanlarla doluydu. 5 kişi öldü, 300 kişi yaralandı. 50 kişi aylarca tımarhaneye kapatıldı. Uzmanlar, bu olayın, ekmeğin içinde uyuşturucu etkisi yapan bir yaban mantarının neden olduğunu söyledi.
Olayın mağduru köylüler şimdi daha fazla cevap istiyor. 71 yaşındaki Charles Granjoh, "Neredeyse ölüyordum ve bunun nedenini bilmek istiyorum" diyor.
Fransa'nın güneyindeki bir köyde yaşayanlar 60 yıl önce bir gün aniden halüsinasyonlar görmeye başladılar. Bazılarının sonu akıl hastanesinde bitti, bazıları ise yaşamını yitirdi. Olayın arkasında CIA çıktı.
13 Mart 2010 Cumartesi
Fransa'nın güneyindeki bir köyde yaşayanlar 60 yıl önce bir gün aniden halüsinasyonlar görmeye başladılar. Bazılarının sonu akıl hastanesinde bitti, bazıları ise yaşamını yitirdi. Olayın arkasında CIA çıktı.
Amerikalı bir gazeteci tarafından yeni yapılan bir araştırma sonucunda 60 yıl önce Fransa'da bir köyün sakinlerinin CIA'nın deneyi sonucunda çıldırdığı öne sürüldü.
Araştırmaya göre, CIA, köylülerin ekmeğine halüsinasyon ve histeriye yol açan LSD kattı.
16 Ağustos 1951'de yaşanan ve 'lanetli ekmek' (Le Pain Maudit) olarak tarihe geçen olayda beş kişi öldü ve yüzlerce kişi korkunç halüsinasyonlar görerek çıldırdı.
Ancak gazeteci H.P. Albarelli, yaptığı araştırma sonucunda elde ettiği belgelere dayanarak, CIA'nın LSD'nin etkilerini test için bu olaya yol açtığını söyledi. Gazeteciye göre CIA'nın suistimallerine dair 1975 tarihli bir Beyaz Saray raporunda bu olaya atıfta bulunuluyor.
Gazeteci, olayın CIA’in “zihin kontrolü” kapsamında yaptığı bir deney olduğu iddiasını ortaya attı. Buna göre, CIA, köyün ekmeklerine bilerek “LSD” adı verilen sentetik uyuşturucu katmış ve neler olacağını görmek istemişti. Albarelli’ye göre bu deney ABD ordusunun Özel Operasyonlar Birimi tarafından yapıldı.
Fransa'nın güneyindeki Pont-Saint-Esprit'te meydana gelen olayda köylülerden biri yılanların onu yediğini düşündüğünü söyledi. Halk polise, sürekli ejderha gördüklerini, kendilerine saldırdığını söylüyordu. Bir çocuk bıçakla büyük annesine saldırdı. Bir diğeri, “Ben uçağım” diyerek kendini ikinci kattan aşağı attı. Doktora koşan biri ise, “Kalbim çıktı, ne olur yerine takın” diye yalvardı. Sokaklar çıldıran insanlarla doluydu. 5 kişi öldü, 300 kişi yaralandı. 50 kişi aylarca tımarhaneye kapatıldı. Uzmanlar, bu olayın, ekmeğin içinde uyuşturucu etkisi yapan bir yaban mantarının neden olduğunu söyledi.
Olayın mağduru köylüler şimdi daha fazla cevap istiyor. 71 yaşındaki Charles Granjoh, "Neredeyse ölüyordum ve bunun nedenini bilmek istiyorum" diyor.
Yoruma gerek yok.Dün 14 Mart'tı..
14 Mart 2010 Tıp Bayramını kutluyoruz. 183 yıl önce, 14 Mart 1827’de, Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin kurucusu olduğu Tıphane ve Cerrahhane-i Amire, İstanbul Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacı Konağında modern tıp eğitimine başlıyor. Tıp Bayramı olarak bilinen ve kutlanan tarih budur.
Ancak daha sonraki tarihsel süreçte ve özellikle günümüzde yaşananlar, 14 Mart’ın, çok anlamlı bir yönüyle daha bizim için büyük bir miras olduğunu göstermektedir. 22 Aralık 1908’de, Abdülhamit zulmüne karşı, Haydarpaşa’daki Tıbbiye binasının meşhur saat kulesine “Esir Olmaz Bu Tıbbiye” yazan pankartı asan Tıbbiyeliler, hürriyet ve eşitlik kavramlarına olan inançlarını dile getirmekteydiler.
Bu geleneği devam ettiren Tıbbiye, İstanbul’un işgalinden sonra, bu işgale karşı, 14 Mart 1919’da büyük mitingler düzenlemişlerdir. 14 Mart, o zamandan beri Tıp Bayramı olarak kutlanmaktadır. İşte bugün biz, gericiliğe karşı özgürlük, emperyalist baskı ve işgale karşı bağımsızlık ve direnişin simgesi olan 14 Mart Tıp Bayramımızı kutluyoruz. Bu nedenle, tıbbiyeli olmak, tıbbiyeli ruhu, bilinci ve terbiyesi taşımak; ilerici, çağdaş, yurtsever ve devrimci olmaktır.
Ekonomik ve siyasi yönden ülkemizi bağımlı hale getiren, sağlık alanında IMF ve Dünya Bankası reçetelerine göre sağlık politikaları uygulayan siyasi iktidarların, özellikle Cumhuriyet Devrimlerinin değerleriyle de sorunu olan son dönem siyasi iktidarının, tıbbiyelileri adeta hasım gibi gören tutumunun ardında, sağlık alanındaki yaklaşım farklılıkları dışında, böyle bir tarihsel arka plan da vardır.
Günümüzde siyasi iktidar ve onun Sağlık Bakanlığı, Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Devletin en birinci görevi halkın sağlığını korumak ve geliştirmektir” şeklinde ifade ettiği Cumhuriyetin temel sağlık felsefesini tamamen dönüştürerek, sağlığı bireysel bir sorumluluk olarak gören ve paranın ölçüsüyle satın alınabilecek bir hizmet haline getirmektedir.
Birinci basamak sağlık hizmetlerinde “Aile Hekimliği Pilot Projesi”, yeni yasalaşan “Tam Gün Yasası”, TBMM’de görüşülen “Kamu Hastane Birlikleri Yasa Tasarısı” bu dönüşümün araçlarıdır.
Büyük bir reklam ve propaganda kampanyasıyla gündeme getirilen “Tam Gün Yasası” bütün söylemlerin aksine hekimlerin ücretlerinde hiçbir artış yapmamıştır.
Hekimlerin zaten almakta oldukları performans ödemelerinin 550 TL’sini pratisyen hekimlerin, 1008-TL’sini uzman hekimlerin maaşlarına aktarmıştır.
Pratisyen hekimlerin emekli maaşlarına 19 TL, uzman hekimlerin emekli maaşlarına 36 TL zam yapmıştır.
Ortalama 1400-TL emekli maaşı almakta olan hekimlerin emeklilik ücretlerinde hiçbir artış yapılmamıştır. Hekimlerin emekli maaşlarına yapıldığı söylenen %80’lik artış, göreve başlayıp 30 yıl sonra emekli olabilecek hekimler için geçerlidir.
Burada çalışanların haklarında iyileştirme değil, iletişim ve reklam başarısı vardır.
Eğitim-araştırma etkinliklerini bir yana bırakıp sadece muayene ve tedavi yapması istenen, normal mesai sonrası 5-6 saat daha çalışması istenen öğretim üyelerine verileceği söylenen hayali ödemeler, sadece toplumda hekimlere karşı olumsuz önyargıların güçlenmesine yol açmaktadır. Hekimlere saldırı ve şiddet uygulamalarının olağanüstü arttığı bir dönemi yaşıyor oluşumuz tesadüf değildir.
Bütün bu gelişmelerin arkasından hekimleri gece gündüz, tatil, bayram demeden gece 24’lere kadar çalıştırmayı öneren fazla mesai, acil poliklinik genelgeleri ardı ardına gelmiştir.
Aile hekimliği sözleşmesini imzalamayan pratisyen hekim meslektaşlarımız ise geçici görevlendirmelerle canından ve mesleğinden bezdirilmiştir. Kurum ve işyeri hekimleri sahipsiz bırakılmışlardır.
Sağlıkta dönüşüm programından hastalarımıza düşen pay ise, muayene ücreti, katkı payı, katılım payı, ilaçta kısıtlama, tetkiklerde kısıtlama, paran varsa 1. sınıf hastaneye, paran yoksa acil servise başvuru gibi bilimin, aklın, vicdanın kabul edemeyeceği bir noktaya varmıştır. Kardiyoloji hastalarının EKO tetkikinin ödenmeyeceği, diyabet hastalarının ilaçlarından bazılarının sadece Endokrin uzmanları (Türkiye’ de sayıları 200 tanedir) tarafından yazılabileceği şeklindeki hazırlıklar, sağlık hizmetine hangi gözle bakıldığını göstermektedir.
Sağlık alanında yaşanan bu süreç, toplumun hukuk, siyaset, ekonomi gibi bütün alanlarında Cumhuriyetin bütün değerlerini yıkıma uğratan bir süreçle birlikte yürümektedir.
Tıbbiye geçmişte olduğu gibi bugün de bu sürece karşı, bilimin, aklın, demokratik değerlerin ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerinin yol göstericiliğinde mücadele etmeye devam edecektir.
İZMİR TABİP ODASI
Ancak daha sonraki tarihsel süreçte ve özellikle günümüzde yaşananlar, 14 Mart’ın, çok anlamlı bir yönüyle daha bizim için büyük bir miras olduğunu göstermektedir. 22 Aralık 1908’de, Abdülhamit zulmüne karşı, Haydarpaşa’daki Tıbbiye binasının meşhur saat kulesine “Esir Olmaz Bu Tıbbiye” yazan pankartı asan Tıbbiyeliler, hürriyet ve eşitlik kavramlarına olan inançlarını dile getirmekteydiler.
Bu geleneği devam ettiren Tıbbiye, İstanbul’un işgalinden sonra, bu işgale karşı, 14 Mart 1919’da büyük mitingler düzenlemişlerdir. 14 Mart, o zamandan beri Tıp Bayramı olarak kutlanmaktadır. İşte bugün biz, gericiliğe karşı özgürlük, emperyalist baskı ve işgale karşı bağımsızlık ve direnişin simgesi olan 14 Mart Tıp Bayramımızı kutluyoruz. Bu nedenle, tıbbiyeli olmak, tıbbiyeli ruhu, bilinci ve terbiyesi taşımak; ilerici, çağdaş, yurtsever ve devrimci olmaktır.
Ekonomik ve siyasi yönden ülkemizi bağımlı hale getiren, sağlık alanında IMF ve Dünya Bankası reçetelerine göre sağlık politikaları uygulayan siyasi iktidarların, özellikle Cumhuriyet Devrimlerinin değerleriyle de sorunu olan son dönem siyasi iktidarının, tıbbiyelileri adeta hasım gibi gören tutumunun ardında, sağlık alanındaki yaklaşım farklılıkları dışında, böyle bir tarihsel arka plan da vardır.
Günümüzde siyasi iktidar ve onun Sağlık Bakanlığı, Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Devletin en birinci görevi halkın sağlığını korumak ve geliştirmektir” şeklinde ifade ettiği Cumhuriyetin temel sağlık felsefesini tamamen dönüştürerek, sağlığı bireysel bir sorumluluk olarak gören ve paranın ölçüsüyle satın alınabilecek bir hizmet haline getirmektedir.
Birinci basamak sağlık hizmetlerinde “Aile Hekimliği Pilot Projesi”, yeni yasalaşan “Tam Gün Yasası”, TBMM’de görüşülen “Kamu Hastane Birlikleri Yasa Tasarısı” bu dönüşümün araçlarıdır.
Büyük bir reklam ve propaganda kampanyasıyla gündeme getirilen “Tam Gün Yasası” bütün söylemlerin aksine hekimlerin ücretlerinde hiçbir artış yapmamıştır.
Hekimlerin zaten almakta oldukları performans ödemelerinin 550 TL’sini pratisyen hekimlerin, 1008-TL’sini uzman hekimlerin maaşlarına aktarmıştır.
Pratisyen hekimlerin emekli maaşlarına 19 TL, uzman hekimlerin emekli maaşlarına 36 TL zam yapmıştır.
Ortalama 1400-TL emekli maaşı almakta olan hekimlerin emeklilik ücretlerinde hiçbir artış yapılmamıştır. Hekimlerin emekli maaşlarına yapıldığı söylenen %80’lik artış, göreve başlayıp 30 yıl sonra emekli olabilecek hekimler için geçerlidir.
Burada çalışanların haklarında iyileştirme değil, iletişim ve reklam başarısı vardır.
Eğitim-araştırma etkinliklerini bir yana bırakıp sadece muayene ve tedavi yapması istenen, normal mesai sonrası 5-6 saat daha çalışması istenen öğretim üyelerine verileceği söylenen hayali ödemeler, sadece toplumda hekimlere karşı olumsuz önyargıların güçlenmesine yol açmaktadır. Hekimlere saldırı ve şiddet uygulamalarının olağanüstü arttığı bir dönemi yaşıyor oluşumuz tesadüf değildir.
Bütün bu gelişmelerin arkasından hekimleri gece gündüz, tatil, bayram demeden gece 24’lere kadar çalıştırmayı öneren fazla mesai, acil poliklinik genelgeleri ardı ardına gelmiştir.
Aile hekimliği sözleşmesini imzalamayan pratisyen hekim meslektaşlarımız ise geçici görevlendirmelerle canından ve mesleğinden bezdirilmiştir. Kurum ve işyeri hekimleri sahipsiz bırakılmışlardır.
Sağlıkta dönüşüm programından hastalarımıza düşen pay ise, muayene ücreti, katkı payı, katılım payı, ilaçta kısıtlama, tetkiklerde kısıtlama, paran varsa 1. sınıf hastaneye, paran yoksa acil servise başvuru gibi bilimin, aklın, vicdanın kabul edemeyeceği bir noktaya varmıştır. Kardiyoloji hastalarının EKO tetkikinin ödenmeyeceği, diyabet hastalarının ilaçlarından bazılarının sadece Endokrin uzmanları (Türkiye’ de sayıları 200 tanedir) tarafından yazılabileceği şeklindeki hazırlıklar, sağlık hizmetine hangi gözle bakıldığını göstermektedir.
Sağlık alanında yaşanan bu süreç, toplumun hukuk, siyaset, ekonomi gibi bütün alanlarında Cumhuriyetin bütün değerlerini yıkıma uğratan bir süreçle birlikte yürümektedir.
Tıbbiye geçmişte olduğu gibi bugün de bu sürece karşı, bilimin, aklın, demokratik değerlerin ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerinin yol göstericiliğinde mücadele etmeye devam edecektir.
İZMİR TABİP ODASI
Halk sağlıkçılara karşı kışkırtılıyor
SADECE TRABZON'DA DEĞİL , TÜM TÜRKİYE'DE BU SALDIRILAR VAR.
'YATA YATA PARA KAZANIYORLAR',
'ÇOK PARA ALIYORLAR,BİRDE KONUŞUYORLAR',
'HİÇBİR ŞEY BİLMİYORLAR',
'BEN DOKTORA İĞNE BİLE YAPTIRMAM'......
DAHA GEÇENLERDE BİR OLAY YAŞANDI.HASTA YAKINI DAHA ÖNCE DOKTOR DÖVEN VE HÜKÜM GİYEN BİR KİŞİ.YİNE YAKININI ,GECE 03.00'DE ACİL SERVİSE GETİRİYOR.GEREKLİ İŞLEMLER YAPILIRKEN KİŞİ TEŞEKKÜR EDEREK DIŞARI ÇIKIYOR.ANCAK GÜVENLİK GÜÇLERİNE 'BUNLAR BİR İŞE YARAMAZ' DEME CESARETİNİ BULUYOR.HASTA YAKININ TEK SORUNU İSE AKŞAM YEDİĞİ KARA LAHANAYA BAĞLI GAZ.....ŞİMDİ NE TARAFINDAN TUTMAK LAZIM BİLMİYORUM.
TRABZON (İHA) -
Trabzon Tabibler Odası Başkanı Dr. Aydın Aydın, sağlıkta dönüşüm çalışmalarında hekimlerle halkın taleplerinin örtüştüğünü ancak bu süreçte halkın hekimlere karşı kışkırtıldığı politikaların yaşandığı söyledi.
14 Mart Tıp Bayramı nedeniyle bir açıklama yapan Dr. Aydın Aydın, 31 Ocak tarihi itibariyle yasalaşan tam gün yasa tasarısıyla hekimlerin bir çok kazanımından bahsedildiğini ancak durumun hiç de öyle olmadığını belirtti. Bu yasa ile hekimlerin çalışma alanları kısıtlanırken çalışma şartlarının da o derece ucu açık bırakılarak ağırlaştırıldığını iddia eden Aydın “Özlük haklarında artı iyileştirmeler yapılmadığı halde yapılmış gibi ifade edilerek kamuoyu rakamlara boğuldu. Bu yasa hekimler arasında hukuki açıdan dengesiz birçok olumsuzluğu içermektedir. Hekimler ve sağlık çalışanları güvensiz bir ortama itilmiştir. Hastalar açısından bakıldığında ise gittikçe sağlık için ödeyeceği rakamların artacağı bir süreçle birlikte hekimini seçemeyeceği, hasta hekim ilişkisinden ziyade müşteri kurumu ilişkisinin yaşanacağı bir sürece girilmektedir” dedi.
TBMM’de görüşülmekte olan Kamu Hastane Birlikleri Yasa Tasarısı’nı da değerlendiren Aydın “Bu çalışma yerel yönetimlerin güçlendirilmesi isteğinin ilk olarak sağlık alanında başlatılmasıdır. Bu çalışmaları sadece hekimler değil, herkesin titizlikle incelemesi gerekir. Yasa ile illerde oluşturulacak birliklerle tüm sağlık çalışanları, sağlık kuruluşları, sağlık alanları bu kuruluşun emrine verilecektir. Kuruluş sağlık tesisinin satışını dahi yapabilecek yetkilerle donatılmıştır. Sağlıkta halkın parası, hekimin ve sağlık çalışanlarının emeği yeni bir rantiye grubuna verilmek istenmektedir. Hastaneler işletme, hastalar müşteri ve çalışanlar köle. Bu yasanın kabul edilmesini sadece hekimler değil herkesin tepki göstermesi gerekir” diye konuştu.
Dr. Aydın Aydın, son yıllarda artan tıp fakülteleri sayısı ile Türkiye’nin dünyada 6. sıraya yükseldiğini ancak bunun birçok sakıncaları bulunduğunu ifade ederek “Küçük bir ilde alt yapısı hazırlanmadan öğretim üyesi ile kadrosu şişirilerek bir tıp fakültesi kurulmamalı. Birçok birimi eksik hatta acil servisi olmayan tıp fakülteleri bulunmakta ve buralarda hekimler ihtisas almaktadır. Doğru dürüst hasta görmeden yetiştirilen hekimlerin ve bunların oluşturacağı durumun vebali kimdedir?” şeklinde konuştu.
TRABZON’DA DOKTORLARA YÖNELİK ŞİDDET ARTIYOR
Trabzon’da doktorlara yönelik şiddet olaylarının son yıllarda arttığına da dikkat çeken Aydın Aydın “Bu konuda bakanlığı ve ilgilileri yanımızda göremiyoruz. Hatta yetkililerin halkı hekimlere karşı kışkırtıcı tavrı şiddet olaylarını arttırmaktadır” ifadelerini kullandı.
Aydın, Trabzon’da klinik ve hekim rotasyonunun da baş döndürücü boyutlara ulaştığını, yeni hastanelere taşınma sürecinde yerleşik hastanelerin gecekondu hastaneler haline geldiğini belirtti. Bu durumun birçok olumsuzluğu beraberinde getirdiğini kaydeden Aydın “Genel hastanelerde bazı branşların kaldırılması son derece yanlıştır. Birçok olumsuz tabloya neden olmaktadır. Bu tabloda hekimlerin rotasyonu oldukça dramatiktir. Hekim sabah kalktığında ‘acaba bugün hangi hastaneye gideceğim ?’ sorusunu kendine sorar hale gelmiştir. Yeni hastanelere taşınma sürece halkı ve hekimleri mağdur etmemelidir” dedi.
'YATA YATA PARA KAZANIYORLAR',
'ÇOK PARA ALIYORLAR,BİRDE KONUŞUYORLAR',
'HİÇBİR ŞEY BİLMİYORLAR',
'BEN DOKTORA İĞNE BİLE YAPTIRMAM'......
DAHA GEÇENLERDE BİR OLAY YAŞANDI.HASTA YAKINI DAHA ÖNCE DOKTOR DÖVEN VE HÜKÜM GİYEN BİR KİŞİ.YİNE YAKININI ,GECE 03.00'DE ACİL SERVİSE GETİRİYOR.GEREKLİ İŞLEMLER YAPILIRKEN KİŞİ TEŞEKKÜR EDEREK DIŞARI ÇIKIYOR.ANCAK GÜVENLİK GÜÇLERİNE 'BUNLAR BİR İŞE YARAMAZ' DEME CESARETİNİ BULUYOR.HASTA YAKININ TEK SORUNU İSE AKŞAM YEDİĞİ KARA LAHANAYA BAĞLI GAZ.....ŞİMDİ NE TARAFINDAN TUTMAK LAZIM BİLMİYORUM.
TRABZON (İHA) -
Trabzon Tabibler Odası Başkanı Dr. Aydın Aydın, sağlıkta dönüşüm çalışmalarında hekimlerle halkın taleplerinin örtüştüğünü ancak bu süreçte halkın hekimlere karşı kışkırtıldığı politikaların yaşandığı söyledi.
14 Mart Tıp Bayramı nedeniyle bir açıklama yapan Dr. Aydın Aydın, 31 Ocak tarihi itibariyle yasalaşan tam gün yasa tasarısıyla hekimlerin bir çok kazanımından bahsedildiğini ancak durumun hiç de öyle olmadığını belirtti. Bu yasa ile hekimlerin çalışma alanları kısıtlanırken çalışma şartlarının da o derece ucu açık bırakılarak ağırlaştırıldığını iddia eden Aydın “Özlük haklarında artı iyileştirmeler yapılmadığı halde yapılmış gibi ifade edilerek kamuoyu rakamlara boğuldu. Bu yasa hekimler arasında hukuki açıdan dengesiz birçok olumsuzluğu içermektedir. Hekimler ve sağlık çalışanları güvensiz bir ortama itilmiştir. Hastalar açısından bakıldığında ise gittikçe sağlık için ödeyeceği rakamların artacağı bir süreçle birlikte hekimini seçemeyeceği, hasta hekim ilişkisinden ziyade müşteri kurumu ilişkisinin yaşanacağı bir sürece girilmektedir” dedi.
TBMM’de görüşülmekte olan Kamu Hastane Birlikleri Yasa Tasarısı’nı da değerlendiren Aydın “Bu çalışma yerel yönetimlerin güçlendirilmesi isteğinin ilk olarak sağlık alanında başlatılmasıdır. Bu çalışmaları sadece hekimler değil, herkesin titizlikle incelemesi gerekir. Yasa ile illerde oluşturulacak birliklerle tüm sağlık çalışanları, sağlık kuruluşları, sağlık alanları bu kuruluşun emrine verilecektir. Kuruluş sağlık tesisinin satışını dahi yapabilecek yetkilerle donatılmıştır. Sağlıkta halkın parası, hekimin ve sağlık çalışanlarının emeği yeni bir rantiye grubuna verilmek istenmektedir. Hastaneler işletme, hastalar müşteri ve çalışanlar köle. Bu yasanın kabul edilmesini sadece hekimler değil herkesin tepki göstermesi gerekir” diye konuştu.
Dr. Aydın Aydın, son yıllarda artan tıp fakülteleri sayısı ile Türkiye’nin dünyada 6. sıraya yükseldiğini ancak bunun birçok sakıncaları bulunduğunu ifade ederek “Küçük bir ilde alt yapısı hazırlanmadan öğretim üyesi ile kadrosu şişirilerek bir tıp fakültesi kurulmamalı. Birçok birimi eksik hatta acil servisi olmayan tıp fakülteleri bulunmakta ve buralarda hekimler ihtisas almaktadır. Doğru dürüst hasta görmeden yetiştirilen hekimlerin ve bunların oluşturacağı durumun vebali kimdedir?” şeklinde konuştu.
TRABZON’DA DOKTORLARA YÖNELİK ŞİDDET ARTIYOR
Trabzon’da doktorlara yönelik şiddet olaylarının son yıllarda arttığına da dikkat çeken Aydın Aydın “Bu konuda bakanlığı ve ilgilileri yanımızda göremiyoruz. Hatta yetkililerin halkı hekimlere karşı kışkırtıcı tavrı şiddet olaylarını arttırmaktadır” ifadelerini kullandı.
Aydın, Trabzon’da klinik ve hekim rotasyonunun da baş döndürücü boyutlara ulaştığını, yeni hastanelere taşınma sürecinde yerleşik hastanelerin gecekondu hastaneler haline geldiğini belirtti. Bu durumun birçok olumsuzluğu beraberinde getirdiğini kaydeden Aydın “Genel hastanelerde bazı branşların kaldırılması son derece yanlıştır. Birçok olumsuz tabloya neden olmaktadır. Bu tabloda hekimlerin rotasyonu oldukça dramatiktir. Hekim sabah kalktığında ‘acaba bugün hangi hastaneye gideceğim ?’ sorusunu kendine sorar hale gelmiştir. Yeni hastanelere taşınma sürece halkı ve hekimleri mağdur etmemelidir” dedi.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)